Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Yazarlarımızdan Öyküler

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 06-09-2009, 20:15
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart Oğuz Atay Öyküleri

TEHLİKELİ OYUNLAR

"Sana hiç bahsetmemiştim ama, muhakkak duymuşsundur: Evliliğimizin dördüncü yılında Nazlı, evi terk etmişti. Nasıl derler, bir başkasına kaçmıştı. Acıklı bir durumdu. Ne yapacağımı bilmeden odalarda dolaşıp durdum. Karımın resimlerine baktım. Bir şeyler yapmak, birilerine gitmek, ne bileyim dert yanmak, ondan şikayet etmek, bana yapılan bu haksızlığı ortaya koyup sızlanmak istemeliydim. En azından, herkesin yaptığını yapmak gelmeliydi içimden. Belki de bütün bunları istiyordum, harekete geçemiyordum. Üstüm başım dağınık, sokaklarda sürükleniyordum. Söze nereden başlanacağını bilemiyordum herhalde: Durup dururken birine giderek söze başlayamazdım ya. Fakat biri benimle konuşmağa başlayınca da, söz dönüp dolaşıp buraya gelecek diye korkuyla iç geçiriyordum; göğsüme bu mesele saplanıyordu. İşten erken kaçıyor, meyhanelerde oturuyordum öğleden sonraları. Bir gün, tren istasyonunun yanındaki bir lokantaya girdim; kendimi hamallı yük arabalı yabancı bir çevrede bulmuştum birdenbire ve civarda başka bir meyhane yoktu. Lokantanın bahçesinde, trenlere yakın bir yere oturdum. Erken bir saat olmasına rağmen masalar kalabalıktı. Bir şişe rakı söyledim. (Kimseye bakacak halim yoktu.) Sabahtan beri bir şey yememiştim: Biraz meze getirttim. İlk kadehleri hızla içtim, başım döndü. Sonra, çevreme baktım: Konuşuluyordu, hiç bir şey yenmiyordu, sadece kahve çay gibi şeyler içiliyordu. Birileri bekleniyordu. Tren yoluna bakılıyordu. İçmeye devam ettim. Çevremdeki gürültü artıyordu; heyecanlanılıyordu. Masalardaki çaylar bile içilmiyordu. Bütün gözler demiryoluna çevrilmişti. İçki, yavaş yavaş gerginliğimi yumuşattığı için, çevremdeki insanları görmeğe, sesleri duymağa başladım. Dış ülkelerden gelecek bir tren bekleniyordu. Herkes birbirine gülümsüyordu, bir yakınlık havası sarıyordu ortalığı. Ben de gülümsedim (biraz da içkiden). Sonra, onlarla birlikte heyecanlanmağa başladım. Bilhassa tren yoluna bakınca insanın heyecanı artıyordu.Sanki benim de bir yakınım, bir dostum gelecekti. Sanki trenden, mesela Nazlı çıkacaktı birden ve boynuma sarılıverecekti. Ben de bütün olanları bir anda unutarak onu affedecektim. Hemen bir arabaya binecektik; her şey hemen düzelecekti. Herkes sabırsızlanıyordu; herhalde tren biraz gecikmişti. Ben, trenin geliş saatini bilmediğim için, biraz rahattım.

Dakikalar ilerledikçe benim de gözüm demiryoluna takıldı kaldı. Tren geldiği zaman, herkes kadar heyecanlı, herkes kadar sabırsızdım. Herkesle birlikte gülümsüyordum. İnsanlar, yakınımdaki masalarda oturanlar, masaya kurulup rakı içerek yolcusunu bekleyen bu adama, biraz hayret, biraz da imrenmeyle bakıyorlardı. Ben, olgun bir adam rolündeydim. Onlar adına endişeliydim: Ya bekledikleri kimse, trenden çıkmazsa diye korkuyordum. Bütün bekleyenleri birer birer gözlerimle takip etmeğe başladım. Önce trenin pencerelerindeki yolculara bakıyordum; trendeki yolcu, birine el sallamaya başlayınca, onun elini takip ederek talihli karşılayıcıyı buluyor ve rahatlıyordum. Sonra, başka ellere bakıyordum. Onlarla birlikte gülüyordum; galiba ben de bir iki kere elimi salladım. (Sarhoşluktan olacak.) Nazlı gelmedi tabii. Biraz mahzun oldum. Benimle birlikte, beklediği gelmeyen birkaç karşılayıcı daha kalmıştı lokantada. Çevremde hüznümü paylaşacak bir iki kişinin daha bulunması, benim de hakiki bir karşılayıcı olarak, sadece beklediği gelmeyen bir karşılayıcı gibi, istasyondan ayrılmamı sağladı. Biraz da gümrük kapısında bekledik onlarla birlikte: Belki de yolcumuzu, o kalabalıkta görememiştik. Sonunda boynumuzu büküp ayrıldık oradan: Nazlı gelmemişti.

Bu oyuna kısa zamanda alıştım. Arada tren istasyonuna uğrayarak tarifelere bakıyordum. Bazen de telefonla soruyordum; ayrıca, trenin geleceği gün de telefon ederek tehir olup olmadığını öğreniyordum. Lokantada beklerken de, artık trenin geliş saatini bilmenin heyecanını, bütün karşılayıcılarla birlikte yaşıyordum. Birkaç bekleyişten sonra daha cesur olmuştum. Elimi hararetle sallıyor, bağırıyor, sesleniyordum. Beni, tanıdıklarından birine benzetip, bana da el sallayanlar oldu: Bu kadar yolcu içinde, elbette birinin ahbabına benzeyecektim. Böyle yanılmalar, benden başkalarının da başına geldiği için vaziyetimde bir sahtelik olmuyordu. Ayrıca, tren gelinceye kadar en az bir şişe içtiğim için, bu kadar teferruatı düşünerek endişelenecek kadar ayık da olmuyordum. Trenin gelişiyle birlikte istasyonda birdenbire artan hareketin seline kaptırıyordum kendimi. Gümrük memurlarıyla da artık ahbap olduğum için, bana bazı imtiyazlar tanınıyordu. Öyle ya, benim kadar yolcu karşılayan kimse yoktu. Fakat nedense ben, yakınlarımı perondan göremiyordum; tam gümrükçülerden ayrıldıktan sonra, tam ümidimi kesmeğe başladığım sırada yolcum da gümrük kapısından çıkıyordu: Onunla meydanın önünde karşılaşmış oluyordum. Daha sonraları, perona çıkıp beklememe izin verdikleri için, yolcularımı peronda da görmeye başladım. Tren gelince hemen yolcuların arasına karışıyordum; sonra da gümrükçülere görünmeden ortadan kayboluyordum: Yolcularımı (genellikle birden fazla olduklarını söylüyordum) peronda buluyordum ve kalabalığın içinde beni göremiyorlardı tabii. Gümrükçüler, bazen masama oturuyorlar; ne kadar yolcun var Tahsin Bey, diyorlardı. Beni pek sevmişlerdi. Onlarla, Selim Bey olarak konuşmak garibime gittiği için; bu maceranın, Selim Beyin günlük hayatı dışında bir gidişi olduğu için, ben karşılayıcılık işinde Tahsin Bey olmuştum. Hattâ bir gün, gümrükçülerden biri, istasyonun dışında bir yerde arkamdan Tahsin Bey, diye bağırınca hemen başımı çevirmeyi akıl edemediğim için tuhaf bir vaziyete düşmüştüm. O günden sonra ne zaman arkamdan Tahsin Bey diye bağırılsa hemen döner bakarım."

Selim Bey, derin bir nefes aldı. "Her hadisemde olduğu gibi, bunda da işin sonunu bir türlü getiremedim: Uzattıkça uzattım. Allah'tan o sırada Nazlı eve döndü. Fakat ben, bu bekleme huyumdan hemen vazgeçemedim: Bir süre istasyona sürüklendim durdum. Sonra, beni rakı içmek gibi saran bu iptiladan da vazgeçtim. Karımla da, ne evden ayrılışını, ne de dönüşünü hiç konuşmadık.

"Sonra Nazlı'yı kaybettim. Şimdi bazen düşünürüm: Ne olurdu, aramızda her şeyi konuşmuş olsaydık. Nazlı bana evden ayrıldıktan sonra nasıl yaşadığını anlatsaydı, neden birdenbire kaybolmak istediğini açıklasaydı. O kadar sevdiğim karımın hayatına ait bir kısmı, hiç bir zaman bilemedim. Sanki iki yıl, Nazlı hiç yaşamadı bana göre. Biliyorum, denebilir ki, üzücü olaylarla karşılaşacaktı; insan, belki de hiç istemediği sözleri duyacaktı. Olsun; hiç bilmemekten, bir insan hayatının o kadar yılını hiçe saymaktan daha iyidir herhalde. Onun iki yılını yok saymakla, onun bu yıllarda neler hissettiğini bilmek istememekle, çok sevdiğim bu insana da bir bakıma hürmetsizlik etmiş oldum."

Sevgi, hayır gibi, başını salladı. "Öyle oldu, öyle oldu," dedi Selim Bey. "Şimdi de, hiç bir şeyi tamir etmek mümkün değil artık. Nazlı'nın hiç bir acı sözü, ölümün getirdiği o geri dönülmez soğukluk kadar çaresiz bırakmayacaktı beni. Neyse geçelim bunu. Karım öldükten sonra, gene istasyona gitmeğe başladım. Bu işin, artık değişik bir tarafı, bir tadı kalmamıştı. Bütün insanlarımız gibi, ben de hayatımda bir kere biraz değişik bir harekette bulunmuştum ve bütün insanlarımız gibi, artık ömrüm boyunca kendimi ve herkesi bıktırıncaya kadar bu hususiyetime yapışıp sürüklenecektim; bütün hayatım boyunca bu küçük istisnaya tutunmaya çalışacaktım.

"Gümrük memurları değişmişti, eski garsonlardan hiç biri kalmamıştı. Nazlı ölmüştü ve onu beklemek diye bir mesele olamazdı. Bunu hayal bile edemezdim. Başka bir çareye başvurdum; daha doğrusu, bir trenin kalkış saatine yakın bir sırada lokantaya gittiğim zaman, oyunun mahiyet değiştirebileceğini gördüm. Herkes üzgündü: Yakınları gidiyordu. Ben gene ön masaya bütün rakı takımımla kurulmuştum. Artık oyun oynamak lüzumunu da hissetmiyordum; Uğurlamaya geldiğim bir yakınım olmadığı belliydi. Bu sebepten, kimsenin dikkatini çekmiyordum. Suratımı asmış oturuyordum: Nazlı gitmişti. Gidenler sevinçliydi. Geride bıraktıklarına karşı ayıp olmasın diye üzgün görünüyorlardı. Gene de, hakikaten üzülen bir iki samimi yolcu vardı. Ben kimse bilmemekle beraber, kötü bir roldeydim: Bütün gidenlerin, tıpkı Nazlı gibi, bir daha dönmeyeceği esası üzerine kurmuştum maceramı. İçimden, her kalkan trene 'Ölüm Katarı' gibi, 'Karanlıklar Treni' gibi isimler takıyordum.

Toplu bir cenaze törenine gelmiş gibi hissediyordum kendimi. Fazla masraf olmasın diye, bir tren dolusu ölüye tek tören yapılıyordu. Tabut ve taşıma masrafını azaltmak için, bütün ölüler, daha tam ölmeden, daha hareket güçlerini tam kaybetmeden, kendi ayaklarıyla törene geliyorlardı. Nazlı, bir tren önce gitmişti; ben de, onu uğurladıktan sonra, hazır gelmişken, diğer törenlere de katılıyordum. Muhayyilesi kuvvetli bazı insanlar, sevdikleri ölülerin uzun bir yolculuğa çıktıklarını düşünmüşlerdir; bense, bütün yolculuğa çıkanların ölmüş olduğunu düşünüyordum. Ne büyük bir günah, değil mi?"


Oğuz ATAY
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15-09-2009, 23:11
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

Demiryolu Hikayecileri

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu
istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç
kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı
yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek
uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız
söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve
sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.
Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece
yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu
saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece
ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat
nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.
Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu,
bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak,
kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık
bedave hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu
zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız
düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden
sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç
saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu' sözüyle
alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına
çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle
eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar
zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan
memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak
elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize
çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı
bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye
veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum.

Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz
de istasyon binası için ayrılan la,,alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir
örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon
şefi gülerek, "memur hikayeciler" diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez
tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere
parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından
ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu
istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek
istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki
ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi
iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcal bir durumda'
olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı
satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek
satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak
çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak
bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek
alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara
müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler
yazıyorduk ve bir iki günlük modası geömiş hikayeleri uzattığımız zaman
yolcular yüzlerini buruşturarak, "Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?"
diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve
ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.

Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde
durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu
isatsyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron'
denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden
öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada
uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önceyük vagonlarına çarpıyorduk
telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece
karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi
aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır
sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her
yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir
göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri
için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.

Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca,
sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün
aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara
perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara
sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa
hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst
incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları
vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis
ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı.
Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de
duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne
var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir
kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına bşrkaç kuruş vererek yolcuları
bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava
birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden
düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı.
Bunlardan bazılarıylailişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri
için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi
yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için
çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor,
geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın
istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının
verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle
birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi
sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her
zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız
hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece
sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son
kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu
hikayelerimize.

Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satşlar iyi gitmişse, yiyecek
satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı).
Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna
kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.)
Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden
geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım
okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek
içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor
yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım.
Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.

İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her
hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir
dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin
toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim
durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım:
Bizim durumumuzu düzeltecek, bize deistasyon toprakları içinde şerefli bir yer
verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her
zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan
kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma
Yasalarının uygulandığını ileri sürerdi.

Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu.
Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu.
Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon
şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse
zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim
istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu.
Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.

Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede
oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon
memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı
vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri
ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim.
Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı
mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi
değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun
olarak hazırlanmı gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak
istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden
yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da,
yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı-
geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi
bulmuştuk ve henüz yatklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden.
Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç
kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu
kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek
satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı
doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu.
Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar
altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve
garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize ktu
gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza
çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden
sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen
gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine
daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene
gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş
bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları
ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde
titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon
yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri,
paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.

Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren
uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş,
başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım,
uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla
üzmitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi
bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve
rayların arasında sıkışıp kalmış kulubemde yazmış olduğum bir günlük
hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç
kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden
geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de
hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu;
hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de
ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz
edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa
hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi
hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını
çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız
konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.

Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi,
dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun
bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma
kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim,
istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın
diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman
küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri
sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek
veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş
yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya
çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaçmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar
altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak
için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit
ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç
kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.

İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular,
tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir
müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe
ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz.. hangi tarafa
yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da
hikayelerine yardım etmek zorundaydım.

Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim
gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık.
Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine
bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu
zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın
dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler
toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi
hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi
savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi
bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde
kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre,
savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.

Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının
yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde
önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin
adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan
adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır
birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı
bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti,
unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her
gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri
hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon
şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç
yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek
belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede
alıştım.

Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum.
Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye
yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime
yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de
gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden
başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik.
Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı.
Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden
koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.

Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının
gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce
ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki
istasyon şefi, ben daha bu isteiğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün
-bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında
onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine
geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun
sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi
bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç
kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden
birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O
günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu.
Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum.
Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok
geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre
önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu.
Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim.
Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre
önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi
unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de
çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum
-bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı
söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla
birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de
dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu
şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim
bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de
dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe
daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü
gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra
tabii- istasyondan ayrılmıştı.

Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti.
Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hhepsini
yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı
uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da
şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum,
demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon
şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü
yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde.
Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse,
bunlar önemsiz ayrıntılar.

Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi
kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım
için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura
tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres
bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için
utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi
bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de
var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu
beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de
sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak
okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu
nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep
onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Oğuz Atay
__________________
olmaz hayal bizimkisi
olurundan bin güzel...
e.g.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 03-11-2009, 22:31
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

Son Yemek

Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi'yi görmüştü. Onu eskisi gibi
sevdiğini söylemişti. Sevgi'ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi,
başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet,
ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. "Ne diyorsun?" diye sordu Sevgi'ye. "Ne
diyeyim?" diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi'ye
yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, "Yerine otur lütfen," dedi.
"Neden?" diye direndi Hikmet. "Geç kaldın," dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi'nin
karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. "Yapma," dedi Sevgi, "Bizi
görecekler." Hikmet, Sevgi'nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü.
Hemen sarıldı. "Ne yapmak istiyorsun?" dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de
soyunmuştu. Sevgi'nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. "Bana ne yapmak
istediğini anlat," diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir
durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı.
Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. "Bana neden geldin o
halde?" diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet'i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi,
yapamadı: Divanda, Sevgi'yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak,
Sevgi'ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi.
Uyumalıyım, dedi; Uykum var.

Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan
kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. "Bu saatte uyuyor musun?" diye güldü
Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul'a evi gezdirdi. "Çay içer misin?"
diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. "Nazmi! nereden çıktın?"
diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. "Buyrun
çocuklar, ne iyi ettiniz," dedi isteksiz bir sesle. "Bu kadar zaman
nerelerdeydiniz?" Behçet'le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: "Hikmet!"
"Albayım buyrun!" diye seslendi Hikmet, "Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar
var." "Kusura bakmayın," diye odaya girdi Hüsamettin Bey. "Gençleri rahatsız
ediyorum galiba." Hikmet güldü. "Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları
için hazırlamıştık." "Size sandalye getireyim çocuklar," dedi Hüsamettin Bey.
"Ben de yardım edeyim albayım," diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı.
"Geniş bir yerde oturuyorsun," dedi Nazmi. "Kirası ucuz mu?" Behçet ve albay,
yanlarında Fikret'le göründüler. "Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış," diye
açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: "Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni
Hikmet'le tanıştırayım." "Biz tanışıyoruz," dedi Hikmet. "Evet, galiba birçok
yerde gördüm sizi." "Aynı anda olmasın sakın." Gülüştüler. Nurhayat Hanımın
küçük oğlu kapıyı çaldı: "Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!" "Söyle
annene, hemen gelsin buraya." "Seni saklandığın delikte bulup çıkardık," dedi
Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. "Hel Nurhayat Hanım,
yabancı yok aramızda." "Rahatsız ediyorum galiba." "Yok canım, gel içeri. Bu
kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden
pişir bakalım." Nurhayat Hanım, "Ellerim ıslak, kusura bakmayın," dedi.
Hikmet, dul kadını tanıştırdı. "Nurhayat Hanım," dedi. "Oğlu askerde piyes
yazar." Behçet mutfaktan bağırdı: "Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını
da tanıdık." "Siz zahmet etmeyin" diyerek mutfağa koştu dul kadın. "Nurhayat
Hanım, kapıya bakıver!" diye seslendi Hikmet. "İki bayan seni soruyor Hikmet
Bey." "O günden beri neden hiç görünmedin?" diye sitem ederek içeri girdi
Sevgi. "Tanımayanlar için!" diye bağırdı Hikmet, "Sevgi: Eski karım. Nursel
Hanım: Bir numaralı dul kadın!" Nursel Hanım, "Terbiyesiz," dedi ve Hikmet'i
hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra
pencereyi açtı: "Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın
bakalım." Hikmet, Salim'in eline bir kağıt verdi: "Bakkal Rıza bunları hemen
göndersin, olur mu?" Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü:
"Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?" diyerek içeri girdi. "Kusura bakma,
misafirlerini görmedim." "Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey." dedi Hikmet,
"Ayakta durma." Onları zorla divana oturttu. "Dükkanı kapayıp geldim. Beni
tutma üstad." "Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle
konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile
bulamazsın." Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: "Sen Süleymanı eve
gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın.
Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!" "İki oda olunca sığarız
elbette," diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet
gülerek bağırdı: "Daha gelecek var mı?" Sevgi, "Ergun, yarım saat sonra gelir,
arabamla sizi alırım demişti," diye karşılık verdi, "Nursel Hanımla çarşıya
çıkacaktık." Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: "Ergun! Yukarı
gel, şölen var bugün." "Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak."
"Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma." Hüsamettin Bey,
"Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet," dedi, "Başka çare yok."
Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet
pencereden bakıyordu. "Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,"
dedi. Birden elini salladı: "Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir
siz eksiktiniz." Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, "Hikmet Bey
amca evleniyor galiba," dedi yanındakilere. "Bak kadınlar da geldi." Rıza
Beyin kızı yere tükürdü: "Otomobil de getirmişler." Bir kamyonet yaklaştı.
Şöför, "Çocuklar" dedi, "Hüsamettin Tambay'ın evini biliyor musunuz?" "Burası
amca, şu kalabalık ev." "Rüştü," dedi şöför, yanındakine, "Yardım et de
birlikte taşıyalım." Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı
iyice yanaştır Tahsin." Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: "Kim o?"
Şaşırdı: "Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?" Rüştü camdan baktı: "Yahu bu
bizim Hikmet Ağabey değil mi?" "Gelin çocuklar!" "Hüsamettin Bey diye birine
kütüphane getirdik abi." "Gelin, gelin." Albay utanarak, "Bizim kağıtları
koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet," dedi. "Yahu çocuklar ne
yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?" dedi Hikmet. Sarıldılar,
öpüştüler. "Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin
anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte." "Çok sevindim
çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin." Tahsin içeri girerken
ayakkabılarını çıkardı. "Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu'da iş
arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar."
"Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim." "Biz daha fazla rahatsız
olamayız," dedi Ergun, "Buyrun." "Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti
yanaştıralım." Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: "Alın Tahsin Bey
kardeşim, yolun kenarına çekiverin." Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle
odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. "Kalabalık var orada,
dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım." Rıza Bey, "Oğlum Süleyman,"
dedi, "Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi
şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne." Kapı açıldı, başı tıraşlı bir
genç göründü. "Hidayet!" diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan
Nurhayat Hanım. "Hidayet mi?" Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım
ağlıyordu: "Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?" Hidayet, kalabalığı
görünce şaşırmıştı: "Ben, anne, izin, bir hafta," gibi bir şeyler mırıldandı.
Hikmet, "Ben Hikmet ağabeyinim," dedi, "Mektupların Hikmet ağabeyi." Hidayet
de davrandı, Hikmet'in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. "Hidayet, oğlum"
dedi. "Ayaklarını çıkarmadan Süleyman'la birlikte gidin de buzlu içki
sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. "Bu kadar
insana kimse hizmet edemez," dedi Ergun. "İşini bilen eder," diye karşılık
verdi Hikmet. "Kim biliyor bu işi?" diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor?
"Elbette Kirkor biliyor," dedi Hikmet sevinerek. "Oğlum Salim!" Salim sokakta
çocuklara anlatıyordu: "Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için
eşya yapıyor." Hikmet'in sesini duyuncayukarı baktı. "Şu kağıdı al," dedi
Hikmet. Kirkor'un meyhanesini tarif etti. "Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet
Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin." Salim, tozların içinde
kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta
kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana
getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. "Bu işleri bana
bırakın" diyen Kirkor'un sesi duyuldu. "A...yıp olmadımı Kir...kor, davetsiz
geldik." "Mehmet Bey!" diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif,
Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı:
"Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu
bilmiyordum." "Sevindim, sevindim," dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü.
Kirkor'un kolunda bir sepet vardı. "Merak etme yiyecek getirmedim," dedi.
"Tabak çanak var içinde." Mehmet Bey kollarını sıvadı: "Be...nim de
gar...sonluğum vardır." Kirkor güldü: "Siz ona bakmayın; hiç bir işte
tutunamamıştır." Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana
düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. "Nurhayat Hanım bizi
istemiyor," dedi. "Zaten mutfağa sığamazmışız." "Hakkı da var," dedi Nursel
Hanım. Kirkor'la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve
tepsilerle geldi: "Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor." Sevgi ile Nursel
Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup
ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal
Rıza'nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, "Çocuklar," dedi,
"Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?" Oyun sözünü duyan Muhsin
Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. "Birbirinizden
sıkılmazsınız herhalde beyler," dedi, Hikmet. "Özür dilerim." Behçet kağıtları
karıştırırken, "Ukalalık etme" diye karşılık verdi, "Herkes birbirinden
memnun." "Merak etme Rıza Bey," diye bakkala teminat verdi Hikmet, "Sadece
iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha
eşini göremeyeceksin." Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu.
Tombalacı Arif, Bakkal Rıza'nın ve Ergun'un karılarına birer tombala çektirdi.
"Kumarına değil bayanlar," diye rica etti, "Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall
kazanıyorsunuz." İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda
duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve
bardakları dizdi. Nursel Hanım, "Bu masaya sığılmaz," dedi. "Herkes tabağını
alsın, bir köşede yesin." "Öyle soğukluk olmaz," diye itiraz etti Hikmet.
Bakkal Rıza'nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular:
Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu.
Hüsamettin Bey, "Ben ev sahibiyim, olmaz," diyerek masanın başına Sermet Beyi
oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara
tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların
üzerine koydular. Kirkor'un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey'in uzun
süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. "Bir din adamının
böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini
görmüştüm," diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza'nın karısı. Rıza Bey karısını
payladı: "Aptal, o son yemek. Allah göstermesin." Kadın kızardı, yeni yaktığı
Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey,
evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: "Hanımların başını
ağrıtırız." Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, "Ben hepinizi
yenerim," dedi. "Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım." Ergun da
açılmıştı. "Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır." Şöför Tahsin atıldı: "Ne
demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş
yavaş." Bu 'yavaş yavaş' sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir
süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler
açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor'un etkisi bütün
işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze
çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü
dizilyordu. "Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,"
diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. "Dikkat et çarpmasın!
Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır,
kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin." Gerçekten de Hikmet, kendini
lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış
bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor'la. Kumar oynayanların
konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı
dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan
içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu
içindeyim. Sonra, bu 'oyun' sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini.
Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu
kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu.
Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı
boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam
gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.

İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere
değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde
kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı
taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye
de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi
bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan
dolmaları, fasulyeler Kirkor'un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının
içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri
itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen
şekilsiz yığınlar, Kirkor'un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline
geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık
olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı
halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen
yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki
izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz,
izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için,
oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler,
yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını,
birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı.
Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş
gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda
kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: "Herkes birden oturacak sofraya; mutfak
köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!" Kızaran börek,
patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı
ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra
kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve
Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların
üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka
şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi'ye yenildiği
için, hırsını Hüsamettin Albay'dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere
indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall
kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının
üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde
biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi.
Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet'in yanında sessizce oturuyor
onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan
Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi
alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet'in son
yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını
yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye
geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım
olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet'in açıklamalarını
başlarını sallayarak dinliyorlardı. "Bir kişi ihanet etmişti onlara," diyordu
heyecanla Hikmet. "Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının
uğursuzluğu da buradan gelir." Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine
rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: "İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin
niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?" "Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var
ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine
geçebiliyor musun?" Hasibe Hanım başını salladı. "Böyle büyük kaderlerin önüne
geçilmez." Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle,
kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze
karıştı aylardan sonra, "Ben olsam o yemeğe gelmezdim," dedi. "Durumumun
anlaşılmasından korkardım." Süleyman'ın da İsa ile haini birbirine
karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: "Korkmak başka,
bir işi yapmak başka." Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için
biraz açıldılar. "Sofraya çiçek lazım," diye mutfağa doğru seslendi Nursel
Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim'e
verdi: "Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım," dedi,
Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet'in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden
kaçmıyordu. Hikmet'in 'bir numaralı dul kadın' olarak ilan ettiği Nursel
Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan
Sevgi'ye, "Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?" dedi ve düşeş attı: Böylece
oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını
vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. "Sonuncu
oldum," diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı
Arif'in Pall Mall'ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin'in zar
atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: "İsa'ya kimse
ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da
bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden
sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa'ya ihanet etmek, kimsenin haddi
değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl
bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile
ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da
İsa'nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti
yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa'nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını
sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!" Dumrul,
"Pas," dedikten sonra Hikmet'e döndü: "Hepimiz burada seni korumak için
toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme." Herkes birbirine o kadar yakındı ki,
sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte
içiyordu. "Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı," dedi Hikmet, "İsa için üzücü
olan, Yahuda'nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı
hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna
üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu.
Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda'nın düşündüğü gibi bir
ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa'nın zahmetli ve katlanılmaz
yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda'nın bu ağır yüke
katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir
kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara
göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne
de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar
kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna
kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir
zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda'daydı. İşte Yahuda
bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte
benim de felsefem buydu." Dumrul söze karıştı: "Eskiden yaşamış bir insan gibi
bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun." "Çünkü ben
geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum."

Oğuz Atay
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 12-10-2010, 13:41
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

MESİHİN DÖNÜŞÜ


Aramızda bulunması bizlere şeref verecek olan dostum, ülkemizin gerçek sahibidir. Bu dünyaya ikinci gelişinde, beyaz bir ata binmiş olarak aramızda görünecektir. İlk gençliğinde, bu sokaklarda çok dolaşmış, bazen bir türlü içeri giremeyerek dönüp gitmiştir. Bazen de, bu ve bunun gibi salonlarda saatlerce oturarak, onu anlayacak duygulu bir kalbi boşyere beklemiştir. İkinci gelişinde, bu sokak zafer taklarıyla donatılacaktır. Bütün kapılar defne dallarıyla süslenecektir. O gün resmi tatil olacak ve kızlar müşteri kabul etmeyerek, ellerinde bayraklar, pencerelerde, yarı bellerine kadar sarkmış, bekleyeceklerdir. Polisler, en iyi üniformalarını giyerek asayişi temin edeceklerdir. Çünkü, o kadar kalabalık olacak, o kadar kalabalık olacaktır ki üç gün öncesinden ayırtmaya kalksanız bile hiç yer bulunamayacaktır. Yalnız, karaborsacılara müsamaha edilmeyecektir. Çünkü o, öyle isterdi. Sokak bir gün önceden süpürtülecek; çöpçüler de onu, ellerinde süpürge sopaları, hazırol vaziyetinde bekleyeceklerdir. Safter bile o gün için, terliklerini çıkararak ayakkabılarını giyecektir. Bütün müşteriler de, kapıların dışında, bayramlıklarını giymiş olarak elele tutuşacaklardır."

Kızlardan biri hıçkırmaya başladı. Bir müşteri: "Hangi bayram?" diye sordu arkadaşına. Metin, anlamadan bakıyordu. Turgut devam etti:

"Kurtuluş bayramının kerhane bölümü. Bütün bayram törenlerinde olduğu gibi, onun da gelişi biraz gecikecektir. Sokakta sabırsızlık son haddine varacaktır. Polisler, halkı zaptetmekte güçlük çekeceklerdir. Herkes, onu ilk gören olmak hırsıyla, sokağın girişine yığılacaktır." Aynı müşteri homurdandı: "Ne gelmek bilmez adammış." Arkadaşı onu susturdu: "Adam nutuk veriyor, görmüyor musun? Kes sesini." Turgut, kendini kaptırarak, bağırır gibi konuşmaya başladı:

"Fakat o gelecektir. Birinci gelişinde ona kötü muamele yapanlar utanacaklardır. O, üstünde şimdiye kadar görülmemiş bir üniformayla beyaz atına biraz çarpık olarak binmiş bir vaziyette sokağın başında görünecektir. İşte o zaman kıyamet kopacaktır."

Sustu. Geveze müşteri sordu: "Hangi kıyamet?" Turgut, son derece ciddi karşılık verdi: "Büyük kıyamet" Yavaş yavaş merdivenlerden indi.

(...)

"Geliyor!" diye bağırdı. Kumarcılar büyük bir paniğe kapıldılar: Safter, aceleden, zarları ağzına attı. Kızlardan biri örtüyü telaşla çekti: oyuncular daha paralarını almaya fırsat bulamadıklarından, bir kısmı ortalığa saçıldı. Biri ışığı yaktı. Safter heyecanla sordu: "Kim geliyor? Nereden?" Zarları ağzından çıkardı, yanındaki büfenin çekmecesine soktu. "O geliyor, duymadınız mı? Sesleri, gürültüyü işitmediniz mi? Tozu dumana katmış geliyor. Uyuyor musunuz? Dışarıda kıyamet kopuyor." Safter, rahat bir nefes aldı, cebinden paraları çıkardı, bir kısmını ayırıp Turgut'a uzattı: "Hay Allah, korkuttun, bey. Böyle şaka olur mu?" Kazancının bir kısmını karanlıkta kızlara kaptıran uzun boylu: "Olur mu böyle iş? Aklımız başımızdan gitti," diye homurdandı.

"İkinci gelişini size haber vereceğimi söylememiş miydim? Ayrıca, artık ülkesinin sınırları içinde kumar oynanmasını istemiyor. Hiçbir şeyin talihe bırakılmasına razı değil artık. Kaderin ağlarını parçalamaya geldi. Onu anlatabilmek için bana içki verin. Boğazım kurudu." Sehpanın üstünde duran konyak şişesini kaptı, son yudumuna kadar içti. Gözleri bulanıyor, başı dönüyordu. Gürültüden uyanan Metin, yanına geldi; uykulu ve yorgun bir sesle: "İçmekten harap oldun. İstersen gidelim," diye mırıldandı. Turgut sallandı, kolunu Metin'in omzuna dayayarak dengesini buldu, yutkundu, serbest kalan kolunu sallayarak konuşmasına devam etti:

"Kendisi, çalışmaya katiyen taraftar değildir. Bizler gibi intikamcı da değildir. Fakat istese de istemese de, önünde ona yol açmak için giden atlılar, kötüleri cezalandıracaklardır." Dizlerinin üstüne çöktü Safter'in yardımıyla, Metin onu ayağa kaldırdı. Lavaboya götürdüler, başını yıkadılar, kızlardan biri kolonya koklattı. Başını kaldırdı, kendisini tutanları iterek merdivenin korkuluğuna tutundu. Bir elini uzatarak yumruğunu sıktı:

"Fakat ben, kuvvetli kollarımla bu atlıları durduracağım. Onun yeryüzündeki kılıcı benim. Benden başka kimse, onun adına hareket edemez. Atların önüne kendimi atarak onları durduracağım." İleri fırlamak için yorgun bir hareket yaptı: Safter'le Metin onu tuttular.

"Onu gülünç duruma sokanları rezil edeceğim. Ona vuranları parçalayacağım. `İntikam Kılıcı'nda baş rolü oynayacağım. Onu tanıyanları, onu ezenleri, hor görenleri, yakınlık göstererek eziyet edenleri, saklandıkları deliklerden bir bir çıkararak kahredeceğim. Evleri, meyhaneleri, parkları, kerhaneleri, sokakları, müzeleri, arabaları altüst ederek onları teşhir edeceğim. Bazılarının açıkça üstüne gideceğim, bazılarına kurnazca yaklaşacağım: tabiatın bana verdiği bütün ustalıkları, bütün marifetleri, bütün maddi ve manevi kuvvetleri seferber edeceğim. Bu uğurda bütün nimetleri terk ederek gerekirse.." Soluksuz kaldı, tükürüğünü yuttu, çenesini oynattı. Kısa boylu müşteri mırıldandı. "Durdurmaya imkan yok. Adam deli dervişler gibi azdı. Böylesinin ne işi var kerhanede?"

Turgut, yatışmaz bir deniz gibi, küçük kıpırdanmalarla birden temposunu değiştirdi:

Ben bunlarla uğraşırken, beyaz atlı prensiniz size rahatlık dağıtacak. Hani sinemalarda, reklam filmlerinde, kendi kendine pişen yemekler, ipe dizilen çamaşırlar, banka kasalarından kalkıp cebinize giren paralar var ya, onun gibi olacak işte. İnsanlar gibi eşya da halden anlayacak; insana karşı kör ve anlamsız direnmeden vaz geçecek. Çok sıkılırsan, oturup masanla bir çift laf edebileceksin." Grand Mama: "Desene hepimiz ecinni tayfası gibi olacağız yani." Turgut bütün dişlerini göstererek güldü. Yaramaz bir çocuk gibi. Safter'le Metin'in kollarından kurtuldu, divanda okşadığı kıza yaklaştı. Yumuşak ve hükmedici bir sesle: "Haydi yavrum, oyun bitti," dedi. "Sen yukarı çık, yatağı biraz serinlet. Biraz nefes alır almaz ordayım." Koltuğa çöktü.

(...)

Merdivenleri çıktı, kapısı açık duran ışıklı odaya girdi. Beyaz çarşafların ortasında yatan soluk kadına baktı. Bir an odanın ortasında hareketsiz durdu; elini göğsüne götürdü, gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Toplar atılsın: zaferimizi göklere ilan etsin.


Oğuz ATAY
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 10-03-2021, 16:53
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart Unutulan / Oğuz Atay

Unutulan

"Ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru. "Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara." Son sözlerimi duydu mu? "Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim." İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın karanlıkta." Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rastgele önemsiz bir köşeyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Yine mi düşünüyor?

Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korku; fakat yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıydım bu işi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardım etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle, başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yer tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı: Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için Aman Allah'ım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler.

Sol ayağına giydi birini: Ölçülerin hiç değişmemiş. Utandı, yine de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adım attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yan yana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda sandık odasında... Saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. Babasının yüzünde gururlu bir somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yan yana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: Eski fotoğraflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçirmemeliyim bunu.

Aceleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim ya rabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler! Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç Kim bilir hangi filmden? Arakmı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Aynı elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra... İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman ya rabbi! Bir zamanlar evliydim ben de... sonra yine evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük.

Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra... Buradasın ya... bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki... Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin... Bununla ne ilgisi var? Fakat ben... ondan kaçarken, nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim. Hep böyle mi durdum resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeye başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum, resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce...

Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerdeki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allah'ım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi.

Kitap sandığına ve resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları kalem tutar gibi aşağı ayrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol yine boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi:? Bir şeyler mi yazmaya çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol eli yerdeydi., bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz!Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmaya çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi Bu biraz sözüne kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı. Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şiddeti kalmıştı aklında sadece. Sonra 'onu' görmüştü sokakta: Bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen 'onun' gözlerindeki ilgiyi, insanı alıp götüren başkalığı fark etmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm onda sonra da. Şimdi karşımda konuşsaydı. 'Ne kadar daha çok' olur mu? Deseydi.

Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tuttu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı yine; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı yine. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: Her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor yine. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmaya başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun diye sorardım ona.

Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim asma çalışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bir türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım.

Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra... Bir türlü olmadı işte. Çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği 'onun' bakımı (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii). Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünemedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Başka nasıl düşünebilirdim? Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm şimdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.

Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba, rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkamamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine... Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yanı çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeye başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı.

Neyse iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama kalbi yerindedir herhalde. Korkarak göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü'yü cümlenin başında söylemeliydim, şimdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünerek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onun unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür. Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sesli bir görünüşü var.

Yalnız ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık, hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra köşemde kaldım günlerce; ne yedim ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yanı. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, 'ona' gitmek için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

Işığın altından kaçmaya çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: Işınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: "Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

"Bir şey mi söyledin canım?"

Elini telaşla kitap sandığına soktu. "Hiç" diye karşılık verdi aceleyle. "Kendi kendime konuşuyordum."

Oğuz Atay
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:19


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum