Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 06-01-2013, 21:42
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart ŞİİR AKADEMİSİ 2013 KIŞ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

ŞİİR AKADEMİSİ 2013 KIŞ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

Şiir Akademisi, öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaklardır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dâhil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı belirlenen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde “Şiir Akademisi 2013 Kış Dönemi Öykü Yarışması” başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öyküye derece verilecek, birinci seçilecektir. (Birinci seçilecek öykü, seçici kurul ortalama puanı olarak 80 puanı geçmelidir. 80 puanın geçilememesi durumunda birincilik ödülü verilmez.)
10- Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilmeye çalışılacaktır.
11- Kış Dönemine katılım, duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 20 Mart 2013’de saat 24.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
12- Yarışma sonucu 01 Nisan 2013 tarihinde (buradan) duyurulacaktır.
13- Seçici kurul:
Emin ESER
Gül UĞUR
Aysel EKİZ
İrfan MUTLUER
14- Yarışmada birinci seçilen öykü yazarı sonraki yarışmada (ilkyaz dönemi) seçiciler kurulunda yer alacaktır.
15- (Daha önce duyurusun yapılan ŞİİR AKADEMİSİ YILIN ÖYKÜSÜ BÜYÜK ÖDÜLÜ yarışması yapılmayacaktır).
16- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
17- Katılımcılar yukarıdaki koşulların tümünü kabul etmiş sayılırlar.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER
Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “Neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 10-03-2013, 13:00
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

Bu öykü seçici kurulun kararıyla yarışmadan çekilmiş ve yayından kaldırılmıştır.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (23-03-2013 Saat 22:33 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 14-03-2013, 16:48
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart İĞDE / PINAR KUMSAL BAŞDAĞ

2./

İĞDE

Anadolu’nun kurak iklim bölgesinde yetişmeye alışmış çocuklardık. Bu diyarlarda, yeşilliğe hasret, çöl rengine uyumlu, eksikliklere doymuş yaşayanlardık. Ben, çevremdeki yaşıtlarımla yarenlik yapmaktansa, yaşıtlarımdan oldukça büyük şahsiyetlerin sohbetini dinlemekten çok keyif alırdım. Bu büyüklerden biri de, kasabanın en yaşlısı, en kıdemlisi ve hikayelerinin ardı arkası kesilmeyen İshak dedeydi.

İshak dedeyi, dinlemek için yatsı namazından sonraamcamla birlikte kahvenin müdavimiydik çünkü kendisini dinlemeye gelmek isteyenler, yatsı namazından sonrasını beklemek zorundaydı . Aslına bakılırsa, amcam kahvenin müdavimi çoktan olmuşken ben ise yalvar yakar yapışkan sakızıydım. İshak dede, yöremizin lehçesini bozmadan hikayelerini uzun uzadıya anlatırken, çaylar dudaklarımızdan içeri girip, boğazımızı yakmasına fırsat kalmadan, ağzımız açık dinlerdik.

İshak dedenin öykülerinden birinde, kasabadan sadece bir kere ayrılmak suretiyle babasıyla İstanbul’a gitmiş. Babasının İstanbul’a gitme amacı ticaret içinmiş çünkü kasabanın iğde ticaretini yapan tek adamı babasıymış ve oğlunu bu zor yol koşullarında yanına almak istemese de, İshak dede ne yapmış etmiş kamyonetin arkasına saklanıp, İstanbul’a doğru gizliden yol almaya başlamış. Babası, İstanbul’a girişte ilk durduğu dinlenme tesislerinde, iğdeleri kontrol amaçlı kamyonetin arkasını açıp, İshak dedeyi fark ettiğinde kızmak için artık iş işten, çoktan geçmiş.

İshak dede, babasıyla İstanbul’a geldiğinin dördüncü günü gezintiye çıktığında, babası öyle bir tepeye çıkarmış ki, bizim oranın ünlü Sivar tepesinden kuş bakışı,baktığı kasabasının yerine, şehri ikiye ayıran kocaman denizi görmüş, “Baba ne büyük göl bu, bizim tüm kasabayı bir yudumda yutar.” dediğinde, babası gülüp, saçlarını okşamış, “Burası göl değil oğlum, kocaman bir deniz.” demişti. Ve aynı gün, birbirine yabancı olan kalabalığı görünce, çocuk aklıyla kendini bir yerlerin içine gizlenme ihtiyacı hissetmiş.

Kasabaya vardıklarında, doğup büyüdüğü yerlerin özlemini çeken büyüklerinden duyduğunu yapmış, kamyonetten indiği gibi kasabanın toprağını öpmüş. Çünkü İshak dede doğduğu, büyüdüğü yerlerden bir daha ayrılamayacağını, erkenden anlayıvermiş. Böylece on yaşından beri kasabadan çıkmadan mutlu yaşamakla beraber, dinç bir adam olarak zamanı gelince göçüp gitmişti.

Toprağımızı; akarsular, sel suları, rüzgarlar ve fırtınalar aşındırıp, yıkmaya çalışırken bile, bizler kuyruğumuzu dimdik tutmayı bilmiştik. Kısaca, erozyonlara karşı toprağımızı terk etmedik, ihanet etmedik, kısıtlı imkanlarımızla sorun yaratmak yerine çözüme doğru yürümeyi seçtik.

Ağabeyim ile aramızda ki on yaş farka rağmen, yaşadığımız küçücük kasabada, kendi eğlencemizi doğurup, geliştirmek adına kısıtlı imkanlarımızla yarattığımız oyuncaklarımızla, iki kişilik eğlencemiz içinde mutlu olurduk. Aradaki yaş farkının, bende yarattığı şımarıklıktan dolayı, ağabeyimi rahat bırakmayan taraftım. İmkanlarımız dahilinde, en büyük yaratıcılığımız ise ağabeyimin babamın manav dükkanından çaldığı kese kağıtlarından yaptığı uçurtmaları, benim istediğim renge boyayıp Sivar tepesinden uçurmaktı. Kese kağıdından yapma uçurtmalarımızı uçururken, Sivar tepesinden kuş bakışı baktığımızda, kurak topraklarımızın arasından fışkıran dikenli bitki örtüsünün arasından süzülen dereyi hayranlıkla izlerdik. Çünkü bizim için, o zamanlar hayranlıkla izleyeceğimiz başka bir yer veya memleket yoktu.

Ataerkil mantığıyla büyümüş babaların erkek çocuklarıydık. Kısaca erkeğin sözünün emir sayıldığı, kadının uygulama hakkı dışında başka hakkı olmadığı, yanlışlıkla karşı çıktığında köteği ensesinde hissettiği toprakların, erkek çocuklarıydık. Bize yol gösterecek, eğitimli, görgülü ebeveynlere hiç sahip olamamıştık. Ailelerimizin dahi önümüze koyduğu her engele birde hayal kırıklıklarımızı ekler, yinede dimdik ayakta kalmayı başarırdık. Ve her şeye rağmen, esmer çehrelerimizi aydınlatan beyaz, iri dişlerimizle gülmeyi başarabilmiştik.

Tabi birde hatırı sayılır aşklarımız vardı. Komşu evlerin birinde yaşayan kıza aşık olup, kedinin ciğere baktığı gibi Onu uzaktan izleyip, yanına yaklaşamama durumunun hatırı sayılır aşk sayılması gibi. Yaklaştığın an, ailesinin ağır nefesini, anında ensede hissederdin. Ailelerin onayı ile resmiyete dökülmesi yetmez, ancak ve ancak resmi nikahlı kocası olunca aşık olduğun kız helalin sayılıp, toplum dışında özgürce davranabilirdin. Bizim kök saldığımız topraklarda, durum bundan öteye gidemezdi ve gidilmesine de izin verilmezdi.
Bizler; kuru iklimi seven, en verimsiz topraklarda dahi her daim yeşil kalmamıza rağmen, yapraklarımızı döken, erozyonla mücadelemizi asla bırakmayan iğde meyveleriydik. Ta ki bizleri, daha nemli topraklara, alıştığımız verimsiz topraklardan daha elverişli sandıkları topraklarda yetiştirmeye karar verdiklerinde, ne yapraklarımız yeşil, ne de sarı- kahverengi rengimizden eser kaldı ve böylece kendi özelliklerimizi kaybedip eski güzel günlerden, pas tutan hallere düştük. Kısaca göç bizde, ne huzur bıraktı, ne eski inançlarımızla hayata bakmayı becerebildik. Bizler artık eski iğdeler değildik……

PINAR KUMSAL BAŞDAĞ


BİYOGRAFİ

PINAR KUMSAL BAŞDAĞ , 03.10.1975 İstanbul doğumlu. İSTEK VAKFI FLORYA BİLGE KAĞAN Lisesinden mezun olduktan sonra, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİNE girdi. İlk hikayesini, yedi yaşındayken, annesinin yemek tariflerini yazdığı kağıtların arkasına yazmakla başladı. İlk öykü kitabı olan AŞK KAPIDAN DIŞARI 2008 YILINDA Yalın Ses yayınevinden çıkardı. KIZIMI BEN, OĞLUMU SEN ÖLDÜRDÜN romanını çıkarmak üzere yayınevi araştırmasında iken bulamamaktan müzdarip olup, öykülerini yayınladığı www.izedebiyat.com buna ek olarak, kendi iç dünyasını fotoğrafları ve öyküleri ile anlattığı kumsalpinar.blogspot.com adresinde yayınlamaktadır. Halen, Ataköy gazetesinde(www.atakoygazete.com.tr) köşe yazarlığı yapmakta, ayrıca aylık seçki öyküleriyle www.kayiprihtim.org adresinde yola devam etmektedir. Toplumun eksik kalan yaşamlarını, popüler kültür eşliğinde kendi izlenimlerine dayanarak aktarmayı seviyor. Her yaş grubuna, tüm Türkiye geneline hitaben yazma çalışmalarına devam ederken, anlaşılmazlığın içinde kaybolmaktansa, on sekiz kırk yaş kitlesine cinsiyet, ırk din, dil fark etmeden yazmayı ilke edinmiştir.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 18-03-2013, 17:41
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart YEŞİL MONT, BEYAZ ATKI, KOCA BOTLAR / SERKAN KILIÇ

3./

YEŞİL MONT, BEYAZ ATKI, KOCA BOTLAR

Sesler, kurşun sesleri…

Tüyler ürperten bir çığlık…

Feryatlar, ağıtlar…

Uçuşan güvercinler…

Acı…

Tüylerim diken diken, gözlerim dolu. Ağlayamıyorum.

Bir dehşete tanık oldum. Hayvani bir vahşete…

Boynuzlu, kuyruklu, silahlı katiller; buz gibi çehreler; mor yazmaları yerde saçları başları dağınık analar, bacılar; sümüklü, sidikli ürkek çocuklar… Nemrut şahittir hepsine. O koca karlı dağ… Hepsi beklemede. Hepsi bu korku dolu zamanın geçmesini…

X X X X X

On ay oldu ama hala zihinlerde canlıdır, bir doksan uzanmış Deniz’in ölüsü. Hala zihinlerde; uzun boynu, geniş omzu, koca elleri… Hele o güçlü gövdesi… Bir kurşun yetmezdi. İki, üç, dört de… Deniz muhakkak öldürülmeliyse beş kahpeden beş kahpe kurşun gerekliydi. Henüz on dokuzundaydı. Her zaman olduğu gibi saçları taralı, yakışıklı ölmüştü. Köyün gençleri, saçlarını onun gibi tarar olmuştu. Yeşil mont, beyaz atkı, koca botlar giyiyorlardı. O öleli daha bir yıl olmamışken, üç Deniz doğmuştu köyde.

Bugün, o lanet olası güne ne çok da benziyor. Gri sisli bir hava; soğuk, buz gibi; gökyüzü bulut kaplı… Çocukların mavi, beyaz çizdiği bulutlar gri. Herkes güvercinleri kıskandıran evlerine sığınmış. Güvercinler tetikte. Yanılmıyorsam birazdan uçacaklar.

Ve sanki bütün kötü şeyler bugüne sözleşmişler. Selahattin (katillerden bu köyde yaşayanı), zindandan çıkmış, köy meydanından geçiyor. Onu, şaşkın bir o kadar merakla karşılıyor köylüler. Hepsini zihinde aynı soru: << Hangi yüzle buraya geliyor? Hem ne çabuk?>>

Berfin Ana’nın içi yanıyor. Meydana koşarken, sanki her an düşüp ölecek. Sopasını tehdit ediyormuşçasına Selahattin’e doğrultup, herkes duysun diye avazı çıktığınca:

- Kezban’ın piçi (adını bilmediğinden değil sinirlendirmek için böyle söylemişti), ne diye geldin buraya? Kalmadı sana verecek oğlum. Bas git bu köyden.

Köydeki herkesin dilindeydi Kezban’ın orospuluğu. Genç yaşta şişirtmişlerdi karnını. Evlendirelim deyince, o bile unutmuştu kimle yattığını. Doğum yapmadan Deli Emir’e vermişlerdi. Öyle ya deli ne anlardı kadının orospusundan.

Kezban tüm bunlara rağmen, kaldıramazdı taşlamaları. Sinirden kıpkırmızı kesiliyor.

- Oğlumdan ne istersin Berfo? Yatmadı mı yatcağı kadar? Ne yapcan? Öldürcen mi karı elinle?

Berfin Ana Kezban’a yüzünü bile dönmeden yine Selahattin’e kükrercesine:

- Ben sana söylüyom Selahattin. Niye susuyon? Sen de adam mısın be? Gittikçe köpürüyor, sesini her cümlesinde yükseltiyordu. Hadi konuşsana. Ne diye orospu ananı konuşturursun? Ahh! Deniz’im olacaktı ki; erkek gibi kükrer, hepinizi muma çevirirdi alimallah.

Berfin Ana yaşlı kadın. Yoruluyor nihayetinde. Susuyor. Başka ne yapabilir? Dizlerini çatlak toprağa yığıyor ve Deniz’e sessiz sessiz ağıt yakıyor. O da biliyor ki elinden başka bir şey gelmez; üzülüyor ki Selahattin’i, oğlunun katilini, belki her gün görecek.

Her şeye rağmen, biraz olsun vicdanlı adam Selahattin. Berfin Ana’nın haline gözleri yaşarıyor. Yüzü olsa teselli edecek, af dileyecek. Ne yazık ki…

X X X X X

Köydeki her köşe başında, evlerde, kahvede, çeşme başında dedikodu eksilmiyor şimdi.’’ Selahattin köye niçin gelmiş? Selahattin Deniz’i neden öldürmüş? Selahattin neden bu kadar az yatmış?...’’ Herkes bu soruların cevaplarının peşinde; kimi atıp tutuyor.

Bu dedikodular ilk olarak Muhtar Şehmus’un başının altından çıktı. Kahveye girmesiyle birlikte topladı herkesi etrafına, yumdu gözünü; açtı ağzını.

- Güldürme Hasan Amca. Beş kişi vurdular diye, beşe bölünür mü ceza öyle? Onu geçtim cinayetin bedeli beş yıl olur mu hiç? En azından yirmi yıl verirler. Hem çok kişiyle öldürmek daha büyük kabahat. Öyle diyor kaymakam bey. Görülmüş şey midir katilin bir yıl yattığı?

Hasan Amca dedikleri sevimsiz suratlı yaşlı adam, sapsarı kesilmiş çoğu dökük dişlerinin arasından kendi imalatı sigarasını çıkarıp, küllükte ezdikten sonra boğuk sesiyle:

- Ulan eşşoğlu, de bakıyım; ne diye tez salıverdiler o zaman?

- İşin içinde başka şey var. Söyleyecem ama valla ben de kaymakam beyin yalancısıyım. Hem ne yalanı? Öyle ya kaymakamdan iyi kim bilecek? Boğazını temizledi, kısık bir sesle devam etti. Bizim yiğit bildiğimiz Deniz, pek öyle değilmiş kardeşlerim. Kominist olmuş bizim Deniz. Şu koministlikten falan anlamam ama bilirim kötü şeydir. Hükümet koministleri sevmezmiş; o yüzden tez salıvermişler. Hani doğruysa kötü de yapmamışlar bence.

Kahvede uğuldamalar başlar. Herkes bir şekilde yorumluyor duyduklarını. Kimi ölünün arkasından ayıptır diyor inanmak istemiyor, kimisi de Selahattin’in günahını aldık, adama boş yere sövdük deyip, Deniz’e lanet okuyorlardı.

Muhtar Şehmus kahveye giren sırık gibi bir delikanlıyı yanına çağırıp, üzerindeki yeşil montu işaret etti. Tüm herkes duysun da ders çıkarsın diye seslice:

- Çıkar bakıyım o montu. Başımıza kominist mi kesilceksiniz? Bir daha üzerinde görmiyim.

SON
SERKAN KILIÇ
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 20-03-2013, 00:08
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart NAKKAŞIN TÜY SESLİ ÇIRAĞI / fatma gür

4./

NAKKAŞIN TÜY SESLİ ÇIRAĞI

- Bak oğul! Günlerdir ağzına lokma koymadın. Dışarıda gün mü var, bulut mu var, yağmur mu var, boran mı var görmedi gözün. Hadi oğlum, ölenle ölünmez, dedi nakkaşın babası.
Çırak, tek noktaya düşmüş bakışlarını yerden kaldıramıyordu. O noktada tüm düşlerini, tüm yüreğini seyrediyordu. Söz seslemeye lâl dili, o noktaya tutulmuş bakışları, ölümün acısını dilleniyordu. Dil ve acılı yürek, yalnızlığın suskunluğunu söyleşiyorlardı.
“ Dünya yıkılmadı ya. Gitmek istemiyorsan, evet kalabilirsin atölyede; ama senin babanla ben konuşmam. Benim yaşlı yüreğim onun yılan kısığı zalim bakışlarını kaldıramaz. Sen hâl et babanla bu işi. Sonra gel, burası senin evin, senin yerin, işi öğrendin nasılsa, gel, kal burada. Evin bil atölyeyi. Hem sen burayı yüreğin gibi yaparsın, biliyorum.”
Nakkaşın babasının yeşilini atmış, siyaha bürünmeyi unutmuş zeytini bakışları çırağın üstündeydi. Evladını yitirmenin soğuk sözcükleriyle çırağa güzel anları nakkaşı anlatıyordu:
- Bir gün olsun…
Çırak nakkaşın sesini, boya kokan ellerini gözlerinde yaşıyordu.
Sesin yumuşaklığını, bakışların sıcaklığını yakaladı çırak, bir hoş oldu yüreği: “Ah, Nakkaş beni bir anlayan sendin. Ne erken bırakıp gittin! Ne çok şey öğretecektin bana. Gözlerime bakardın: Güzelim yüreğin gözlerinde senin, derdin. Kendini sever gibi severdin beni. Bir gün ne kızdın, ne azarladın. Hep boyaların diliyle seslendin: kırmızıydı, mordu, maviydi, çivitti, narçiçeğiydi, gün kızılıydı adım. Nasıl mutlanırdı yüreğim. Senin seslenmelerinde. Çivit mavisi olurdum: Hırçın, keskin, bıçak kesmez bir sevgi kaplardı yüreğimi. Mavi olurdum: Denizdim, küçük balıklarla oynaşırdım çocuk yüreğimle. Bir masal mutluluğu kaplardı denizi, yeri, göğü. Kırmızı olurdum: Zağlı bıçaklarla yarışırdı bedenim. Mor, siyah, pembe, turuncu, envai çiçeğe dururdu dünya âlem senin dilinde. Narçiçeği olurdum: Güneşin kızılı beni kıskanırdı, onulmaz derdin dermanıydı rengim, peri padişahının kızı bana vurgundu, ben nazlı bir âşık, sevgimi gizli söylerdim onun yüreğine, ben deli olurdum sevmelere, ben narçiçeğiydim. Sana söylerdim bütün bunları. Sen: Sus çocuk konuşma, derdin. Tüy sesin renklerin içinde kaybolur derdin. Ahh, ustam ahh!
Koca dünyada yapayalnızdım. Nâmekan yüreğim, hayatın neresinde boşluk varsa oraya yerleştirir beni. Kayadan kopup gelen mil misali at beni denize. Irmağa kat, ılgın ılgın gelen sular yüzümü okşasın, balıkların sevişmelerinde yüreğim oynasın. Dağların kokusunu çalmış karlar, tenimde erisin. Güzel yaratanım! Ben sarhoş olayım bu güzelliklerde. Sen dualarımı duy yüreğimin sesinde, sen güzelliğini esirgeme bu nâçarından.”
-…bir Allah’ın kuluna…
“Uçuveren gülüşler otururdu dudaklarına, yüzüne, saçlarına, bedenine. Bir güzel insan olurdum bakışlarında o an. Gülüşün yüreğime ışık olurdu, bilemediğim bir güç yerleşirdi sıskacık bedenime. Gülerdin hemencecik yüreğimin gücüne git bakalım kırmızı boya kutusunu taşıyabilecek misin, derdin. Kuş olurdu yüreğim, uçardım boya kutusuyla yanına. Sımsıkı yüreğimin dolusunca sarılasım gelirdi sana, utanırdım, yüreğimin bütün sevgisini tüy sesime yükleyip: Getirdim ustam, derdim. Kışa durmuş yüreğimin baharı olurdun.”
-…tek kelime…


“ Gün nasıl geçerdi, gece nasıl doldururdu sokakları, evleri. Çocuk aç değil misin, anan beklemez sofraya beklemez mi, demeni beklerdim. Demezdin. Anam yoktu benim. Babam da bir gaddardı evladına, yüz bulurum diye tek kelime sevgisini demedi, bir kuru gürültüydü sesi. Sen atölyenin sarı ışığını açarken ben korka korka evin yolunu tutardım.”
-…kem söz…
“Yüzyıl öncesinden bir kiliseydik. Bahardı. Dünya renge boyanmıştı. Ağaçlar dallarda gülümsüyordu. Çiçek dallarda sürgüne durmuştu. Bu baharın güzelliydi ağaçların yüreğinde. Günün doğuşu çoktan gerilerde kalmıştı. Yine de kuşlar ses seseydi, bahçeyi kuş sesleri donanmıştı. Kilisenin yüzyıllık güzelliğine şarkı söylüyordu kuşlar, renklerin öyküsünü anlatıyorlardı sana. Toprak cana durmuş çocuk, derdin baharı yüreğinin rengine katarken.”
-…çıkmadı dilinden…
“Yitirdiklerim değil hayat, yaşayacaklarımdır. Hayattan çok şey beklemedim, insanı sevmek için de mala mülke gerek yok, var diyen bir kuru yürekle ömür tüketir, derdin. Ne deli konuşurdun, korkardım anlamayacağım diye sözlerini. Başımda elini gezdirirdin, senin yüreğin bunların hepsini biliyor çocuk, dilin söz bulamazsa da derdin. Sözlerinle büyürdü yüreğim. Mutluluğa keserdi bedenim.”
-…ben ölmeden neden onu elimden aldın Allah’ım!
Nakkaşın babası oğlunun ölüm acısını yüreğine verdi, yüreği sözlerinde ağıt oldu, gözleri ne yaş dökeceğini bilemedi. Çırak, nakkaşı bütün bedeninde, bütün yüreğinde yaşıyordu.
“Ağlamak dindirmez acımızı. İşte çay bardağı orda duruyor. Saati de masada, çalışıyor. Renk cümbüşü önlüğü asılı. Kitapları raflarda. Dün okuduğu kitap orda duruyor. Hayat ne acımasız! Sen gittin. Her şey yerli yerinde. Hayat saniye saniye devam ediyor. Yine ağaçlarda kuşlar şarkı söyleyecek. Yapraklar gazele dönecek. Kuşlar yuvalarını süsleyecek. Kış gelecek. Mevsimler dönecek. Oğullar, kızlar doğacak. Sen yüreğimde kalacaksın. Senin gelişinin ne zamanı olacak, ne de mekanı. Sen yüreğimizde kalacaksın. Seni anlatırken uçuk gülüşler oturacak yüreğime, tüy sesim bir ağıt dillenecek. Sen, narçiçeğine küsmüş mor olacaksın yüreğimde. Sen renksin be ustam! Yüreğin rengisin ustam!”
fatma gür, 28 Ocak 2012







Neden öykü: “ Yaşamak, yağmurun söze yüreğini döken buluttur, öykü yaşamaktır buluttan dökülen yağmuru.”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 20-03-2013, 23:22
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart UĞULTU / Ümit Çalışıcı

5./

UĞULTU


Her şey o korkunç uğultuyla başlamıştı. Kulaklarımı dolduran o derin uğultuya, zavallı beynim ancak birkaç saniye tahammül edebilmiş ve sonunda korkunç işkenceye dayanamayıp fişi çekivermişti. Uğultunun arasında bana seslenen onca sesin kime ait olduğunu ayırt edememiştim; ama o seslerin beni çıldırtmaya çok yaklaştıklarına emindim.

Gözlerimi açtığım hastane odasında ilk gördüğüm şey ayak ucumdaki deftere bir şeyler yazan, saçları yavaş yavaş kırlaşmaya başlamış olan bir adamdı. Muhtemelen doktorum olan adamı bir süre sessizce izledikten sonra, başımı kapıya çevirdim. Kapının hemen yanında, ev arkadaşım duruyordu. Gözlerimi açtığımı görünce gülümsedi ve “Nasılsın?” der gibi bir işaret yaptı. “İyiyim” diye mırıldandım. Konuşmamı duyan Doktor başını kaldırdı ve gülümsedi. Bir an yüzünden geçen şaşkın ifadeyi fark ettim ama önemsemedim. Doktor yanıma yaklaşıp “Şu anda İyisiniz.” dedi “Ama görüşmenizi istediğim bir arkadaşım var. Sizi buraya getiren komşularınızla az önce biraz sohbet etti ve mutlaka sizi muayenehanesine bekliyor.” Doktor’a neden bayılmış olduğumu sormak için ağzımı açmıştım ki, adamın yüzündeki ifadeden, ciddi bir problemin olduğunu anlayıp bundan vazgeçtim. Gerçekle yüzleşmeye kendimi henüz hazır hissetmiyordum. Onun yerine “Pekala” dedim. “Ne zaman nereye gitmeliyim Doktor?”

***

Ben, şu annesi ve babasının hiç tanımayan, yetiştirme yurtlarında büyümüş ve daha sonra hayatla mücadelesini kazanmış ender başarı öykülerinden biriydim. Evet, annem ve babam, ben daha çok küçükken bu dünyadan göç etmişlerdi. Kayıtlara göre hiç kimsem, hiçbir akrabam yoktu. Zor geçen çocukluk ve gençlik yıllarının ardından nihayet üniversiteyi bitirip, bir mühendis olarak iş hayatına atıldığımda artık bir şeylerin değiştiğine emindim. Artık hayat karşısında daha güçlü duracak, kolay kolay yıkılmayacaktım. Değiştiremediğim tek şey ise beni sadık bir dost gibi izleyen yalnızlığımdı. Tek başıma yaşadığım evime, zaman zaman misafir ettiğim güzel bayanlar haricinde, girip çıkan olmuyordu. Ne gerçek bir arkadaşım vardı; ne de hayatımın geri kalanını geçirmeyi düşüneceğim bir sevgilim. Ta ki bir gün evimde, yalnızlığımla birlikte kafayı çekerken, kapım çalınıncaya kadar bu böyle devam etmişti. Çakırkeyif halde kapıyı açtım. Karşımda iyi giyimli, yakışıklı sayılabilecek, kendinde fazlasıyla güvendiğini belli eden bakışlara sahip bir adam duruyordu. “Buyurun” dedim. “Satıcıysanız lütfen kendinizi boşa yormayın. Hiçbir şey almayacağım.” Adam gülümsedi ve “Yok,” dedi “Satıcı değilim. Adım Alper. Buralarda kendime uygun bir ev arıyordum. Çevreden yalnız yaşadığınızı öğrendim. Eğer siz de bir ev arkadaşı arıyorsanız belki…” Adamı reddetmek için ağzımı açmıştım ki; birden, bir ev arkadaşının bana yalnızlıktan daha iyi bir dost olacağını düşünerek adamı içeriye davet ettim. Ertesi gün Alper, evimin bir odasına taşınmıştı bile.


***

Ev arkadaşım Alper’le, Doktorun verdiği adresteki randevuya gittiğimde şaşkınlığım ve endişem daha da artmıştı. Gerçekten ciddi bir problemim olduğunu daha muayenehanenin kapısından girerken anlamıştım ve görüşme bitip oradan çıkarken artık ne yapacağını bilemeyen umutsuz bir adamdım.

Muayenehanenin önündeki banka sessizce oturdum. Alper de hiçbir şey sormadan yanıma oturdu. Başımı çevirip bir süre ona ümitsizce baktım. Hiçbir şey söylemedi. Sadece cebinden bir sigara çıkartıp yaktı ve bana uzattı. Uzun zaman önce bırakmış olduğumu bildiği halde bunu yapması beni şaşırtmıştı; ama benim de o an bir sigaraya gerçekten ihtiyacım vardı. Onun bu anlayışlı halleri zaten her zaman beni etkilemişti. Ne zaman başınız sıkışsa, tam zamanında yanınızda olan ve her zaman size en fazla yardımcı olacak şeyi bilen bir arkadaşı kim istemezdi ki?

İşin doğrusu artık ben istemiyordum. Dahası Doktor’la yaptığım bu görüşmeden sonra artık hem Alper’i hem de hayatımın tek anlamı olan bircik sevgilim Semra’yı hayatımdan çıkarmam gerektiğine karar vermiştim. Daha doğrusu kendimi bu konuda ikna etmeye çalışıyordum. Bankta oturup Alper’in elime tutuşturduğu sigarayı içtiğim o kısa sürede de, beynim de bir yandan Doktor’un sözleri, bir yandan Semra’nın güzel yüzü, bir yandan da Alper’in kendinden emin sesiyle verdiği öğütler dönüp duruyorlardı. Birden bir gün önce ziyaretime gelen uğultu, yeniden kulaklarımı dolduruverdi. Başım dönmeye başladı. Bu kez kulağımdaki seslerin bazılarını tanıyabilmiştim. Alper ve Semra’nın sesleri kulaklarımda çınlayıp duruyordu. Uğultunun derinliklerinden gelen yankılar konusundaysa hiçbir fikrim yoktu. Belki de anne ve babamın sesleriydi onlar da. Aniden uğultu şiddetlendi. Başıma büyük bir ağrı saplanıverdi. Başımı ellerimin arasına alıp, öne doğru eğildim. Ağrı giderek şiddetleniyordu. Ayağa kalkmak istedim ama yapamadım. Başımdaki ağrı öylesine artmıştı ki; kafamın patlayacağından korkmaya başladım. Kulaklarımdaki uğultu şimdi neredeyse kafamın içini tamamen doldurmuştu. Neyse ki beynim, daha fazla direnmekten vazgeçip yeniden fişi çekmeye karar verdi de, bu korkunç acı sonlanıverdi.

***

İyi bir arkadaştı Alper. Kısa sürede kaynaşıverdik. Artık geceleri yalnızlığım yerine onunla içiyor, sırlarımı onunla paylaşıyordum. Bir süre sonra Alper uzun yıllar boyunca özlemini çektiğim gerçek dost haline gelivermişti. Artık yalnız olmadığımı bilmek, içimde başka başka coşkuların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Şimdi tek eksiğim gerçek bir sevgiliydi.

Bu arada Alper’in hiç kız arkadaşının olmaması hep dikkatimi çekiyor, gizli gizli onun eşcinsel olduğundan şüpheleniyordum. Sonra, bir gün birden benim eskiden tanıdığım bir kızla eve geldi. Şaşırmıştım. Birbirlerini nasıl buldukları konusunda hiçbir fikrim yoktu. Hemen odaya geçtiler. Sabaha kadar sevişme seslerini dinleyerek uyumaya çalıştım. Tam uykuya dalmak üzereyken kızın attığı orgazm çığlığıyla yataktan fırladım. Kız “Ali” diye çığlık atmış gibi gelmişti. Şaşırmış olmalı ve önceden geldiği bu evin sahibinin yani benim adımı haykırmış olmalıydı. “Kahretsin!” diye mırıldandım. “İnşallah Alper, kızla eskiden aramızda bir şeyler geçtiğini anlamaz.”

***

Gözlerimi açtığımda kendimi bankta uzanmış halde buldum. Alper hala ayak ucumda oturmakta ve endişeli gözleriyle beni süzmekteydi. Bana ne olduğunu sormak için ağzımı açmıştım ki, Doktor’un söylediklerini hatırlayınca bundan vazgeçtim. Artık kararımı vermiştim. Alper’i de Semra’yı da hemen hayatımdan çıkartmalıydım. Doğruldum ve ayağa kalktım. Caddenin kenarına doğru yürüdüm. Bir taksiye elimle işaret ettim. Taksi durdu ve bindim. Alper hemen yanıma oturdu. Yüzüne baktım. Davranışlarımın onu şaşırttığı ortadaydı. Bir şey söylemek istedi ama sonra hemen vazgeçti. Demiştim ya… Adam anlayışlıydı işte. Şoföre gideceği yeri söyleyip başımı pencereden tarafa çevirdim.

Evin önüne ulaştığımızda Alper hemen kapıyı açıp indi. Kahretsin! Yine yapmıştı işte. Ne zaman birlikte bir şeyler yapsak hep ben ödüyordum. Her şeyi bilen, anlayışlı arkadaşımın en kötü huyu da buydu işte. Arkasından bakıp gülümsedim. Cebimden çıkarttığım parayı şoföre uzatırken hala gülümsüyordum. Şoförle göz göze gelince, adamın yüzüme şaşkın şaşkın baktığını fark ettim. Bir açıklama bekliyor gibiydi ama benim buna vaktim yoktu. “Üstü kalsın” deyip arabadan indim.


***

Ne ertesi gün ne de daha sonra hiçbir zaman Alper’in sevgilisinin orgazm olurken kimin ismini bağırdığı ile ilgili konuşmadık. Zaten kısa bir süre sonra benim hayatıma giren yeni bir kız tek sohbet konumuz oluvermişti. Evimizin hemen yakınındaki parkta tanıştığım genç kız, kısa zaman hayatımdaki en büyük boşluğu doldurmaya aday oluvermişti. Hatta sonraki birkaç ay içerisinde artık onsuz yaşayamayacağımı düşünmeye başlamıştım.

Artık her akşam Alper’in bana öğütlerini dinliyor ve ona kızın daha önce tanıdığım hiçbir kıza benzemediğini anlatıp duruyordum. Karşı apartmanın en üst katında oturuyordu adı Semra olan kız. Bu evde oturduğum bunca zaman boyunca daha önce hiçbir zaman bu kızı görmemiş olmama kendim bile inanamıyordum. Semra uzun siyah saçları, masmavi gözleriyle dünyalar güzeli bir kızdı. Sokağa çıktığı zaman adeta tüm gözler ona çevriliveriyordu. Beraber sokaklarda dolaştığımız günlerde insanların sürekli bize bakması beni oldukça rahatsız etse de, onunla olmaktan aldığım haz, tüm bu rahatsızlığın önüne geçmeyi başarıyordu. Semra hayatımın merkezine oturmuş ve hiçbir zaman oradan ayrılmayacak gibiydi. Daha doğrusu ben o zamanlar öyle zannediyordum.

***

Arabadan iner inmez ev yerine karşı apartmana, Semra’nın evine doğru yöneldim. Bu acı verici konuşmayı hemen yapmalıydım. Doktorun söylediklerinden sonra, başka çarem kalmadığına, artık kendimi ikna etmeyi başarmıştım. Bu hem onun, hem de benim mutluluğum için gerekliydi. Aceleyle binaya girip Semra’nın evinin olduğu kata çıktım. Huzursuz bir şekilde kapıyı çaldım. Daha önce hiç buraya gelmemiştim. Ailesiyle tanışmak hakkında birkaç kez konuşsak da, henüz bunun için erken olduğunu düşünüp bundan vazgeçmiştik. Birden kapı açıldı. Karşımda ellili yaşlarda bir kadın duruyordu. Kadın Semra’nın annesi olmalıydı. Olabildiğince güvenilir olmaya çalışarak “Semra evde mi?” diye sordum. Kadın şaşırmış gibiydi. Haklıydı da… Genç bir adam kapısını çalıp küstahça kızını soruyordu. Kadın bir şeyler söylemek istiyordu ki; birden arkasında Semra’nın güzel yüzü beliriverdi. Hemen atılıp “Merhaba Semra” dedim. “Biraz konuşabilir miyiz?” Kadın şaşkın şaşkın arkasına dönüp kızına baktı. Semra hiçbir şey söylemeden hemen annesinin yanından süzülüp dışarı çıkarken, annesi bize çıldırmışız gibi dehşetli gözlerle bakıyordu. Yaptığım şeyin çok büyük bir küstahlık olduğunun farkındaydım ama bunu yapmak zorundaydım. Özür dilemek için tekrar kadına dönmüştüm ki; kadın yüzündeki şaşkınlık ifadesinin yerini korkunun almış olduğunu görerek irkildim. Kadın kapıyı sert bir şekilde yüzüme kapatırken bana çok kızdığını düşünüyordum. Semra’yla birlikte merdivenlere yöneldiğimizde Doktor’un söyledikleri yeniden aklıma gelince kadının gerçekten benden korktuğunu anlamıştım.

***

Hayatımdaki tüm boşlukları nihayet Semra’nın ve Alper’in hayatıma girişiyle dolduruvermiştim. Daha doğrusu ben öyle zannediyordum. Mutlu geçirdiğim birkaç yılın ardından içimde yeni boşluların olduğunu fark ettim. Şimdi bir anne babanın açlığını çekiyordum. İyi bir dost ve gerçek bir aşk, insan hayatına sonradan giren şeylerdi. Ancak bir aile, anne ve baba öyle şeylerden değildi. Kısa süre sonra içimdeki boşluk öylesine büyüdü ki; Semra’nın ve Alper’in tesellisi artık yeterli olmamaya başladı. Nihayet bir gece, korkunç bir kabus görerek uyandım. Kan ter içindeydim. Yataktan kalkmak için hamle etmiştim ki; birden baş ucumda oturan bir kadın ve bir erkek görünce korkuyla irkilip çığlığı bastım. Adam ayağa kalkıp yanıma geldi ve “Sakin ol evlat!” dedi “Biziz, annenle baban.” Şaşırmıştım ama adamın sesindeki güven verici ton beni biraz olsun rahatlatmış gibiydi. Az sonra kadında yanıma geldi ve saçlarımı okşadı. İyiden iyiye rahatlamış gibiydim. “Gerçekten siz misiniz?” diyebildim sadece. Sonra ağlamaya başladım. İkisi de bana şefkatle sarıldılar. Ben de ağladım ağladım ağladım…


***

“Semra, artık görüşmemeliyiz.” Bu cümlenin ağzımdan çıkabilmiş olmasına kendim bile inanamıyordum. Buna Semra’da inanamamıştı. Gözlerinden sağanak halde göz yaşları boşalmaya başladı. “Seni çok seviyorum, ama lütfen anla beni!” diyerek ellerine sarıldım. “Hastayım ben Semra, hem de çok hastayım.”


***

Annemle babamın geceleri bana yaptığı ziyaretler, önceleri beni korkutsa da, daha sonra beni oldukça mutlu etmeye başlamıştı. Artık her gece onlara sarılıp uyuyabiliyor, çocukluk özlemim olan kokularını, doya doya içime çekebiliyordum. Mutluydum artık. Herkesten daha mutluydum. Yetimhanenin soğuk koğuşlarında, asla olmayacağını düşünerek kurduğum tüm hayallerim gerçek olmuşlardı. Ailem, sevgilim, iyi dostlarım, güzel bir işim vardı artık. Bir insanın sahip olmak istediği her şeye sahiptim işte.

Fakat bu mutluluk uzun sürmedi ne yazık ki! O uğursuz uğultuyu ilk duyduğumda iş yerindeydim sanırım. Kulaklarımın içini yavaş ama sistemli şekilde dolduran ve içinde bir takım insanların birbirine karışmış konuşmalarını barındıran bu uğultuyu, ilk zamanlarda çok önemsemesem de, sonunda o gün bilincimi benden çalınca, durumun vahametini nihayet kavrayabilmiştim.


***

Semra’yla yaptığımız iç acıtıcı görüşmeyi nihayet sonlandırıp, Semra’yı evine gönderdikten sonra, kendi evime acılar içinde döndüm. Hayatımdaki en önemli şeyi, az önce hayatımdan çıkartmıştım. Gözlerimden firar eden yaşlara engel olamıyordum. Salonda bir koltuğa gömülmüş oturan Alper, ben girince doğruldu ve gözlerime bakmaya başladı. Artık onunla konuşmayacağımı çoktan anlamış olmalıydı ki; sadece “Bitti mi?” diye sordu. Gülümsemeye çalışarak “evet” anlamında başımı salladım. O da gülümsedi ve “Pekala dostum” dedi. “Ama unutma! Ne zaman ihtiyaç duyarsan burada olacağım. Tıpkı annen ve babanın, tıpkı Semra’nın da olacağı gibi her zaman seninleyim dostum.”


***

“Hastasınız Ali Bey” demişti Psikiyatri Uzmanı Doktor, muayenehanesinde yaptığımız görüşme sırasında. “Ne yazık ki ağır bir şizofreni hastasısınız. Yalnız yaşadığınız eviniz… “Ama ben yalnız yaşamıyorum ki!” diye itiraz ettim. Doktor gülümsemeye çalıştı. “Yalnız yaşıyorsunuz Ali Bey” dedi. “Emin olun, hayatınızda ev arkadaşınız olan Alper diye birisi yok. Alper sadece sizin ihtiyaçlarınız doğrultusunda hayatınıza getirdiğiniz bir hayal. Tıpkı aşık olduğunuz Semra gibi.” Şaşırmıştım. “Siz Alper ve Semra’yı nereden tanıyorsunuz?” Doktor yine gülümsemeye çalıştı. “Oturduğunuz yere gelip biraz araştırma yaptım Ali Bey. Sokaklarda yalnız başınıza dolaşırken, sürekli kendi kendinize konuşmanız ve sürekli yanınızdaki boşluğa Semra diye hitap etmeniz emin olun insanların yeterince dikkatini çeken bir davranış. Ayrıca apartman yöneticisine tanıştırdığınız boşluğun ev arkadaşınız Alper olması da komşularınızı yeterince korkutmuş ve şaşırtmış. Geceleri yalnız yaşadığınız evinizde anne babanızla yaptığınız konuşmaları çoğu zaman komşularınız işitiyormuş. Bütün bunların neticesinde…” “Hayır Doktor!” diye itiraz ettim. “Ben hasta değilim. Gelin, bakın. Alper beni dışarıda bekliyor.” Doktor ayağa kalktı ve koluma girerek benimle kapıya yürüdü. Kapıyı açtık. Alper orada oturuyordu. “İşte,” dedim. “Bakın Alper!” Doktor acıyarak yüzüme baktı ve “Burada hiç kimse yok Ali Bey” dedi. Şaşırmıştım. Alper’e baktım ama o da başını önüne eğdi. Doktor, tekrar masasına oturmuştu. Ben de yeniden odaya döndüm. Korkuyordum. “Hemen tedaviye başlamamız gerekiyor Ali Bey” dedi Doktor. “Biliyorum her şey çok zor olacak. Sizden en iyi arkadaşınızdan, sevgilinizden hatta muhtemelen anne ve babanızdan vazgeçmenizi istemenin insafsızlık olduğunu düşüneceksiniz. Ama bunu sizin iyiliğiniz için yapmamız gerekiyor Ali Bey. Yoksa hastalığınız hiç birimizin istemeyeceği şeylere neden olabilir. Bizim öncelikli amacımız size bu hastalıkla yaşamayı öğretmek olacak. Bunun ilk aşaması olarak da hemen bugün Alper ve Semra’yı hayatınızdan çıkartmanızı, en azından bunun için uğraşmanızı isteyeceğim sizden. Mümkün olduğunca çabuk kurtulun onlardan…

Ümit Çalışıcı

ÖZGEÇMİŞ


1981 yılında Gaziantep’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi sırasıyla Aliye Ömer Battal İlkokulu, Dayı Ahmet Ağa İlköğretim Okulu ve Gaziantep Lisesi’nde tamamladım. 1999 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Mühendislik- Mimarlık Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümünde lisans öğrenimime başladım ve aynı bölümden 2003 yılında mezun oldum. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İşletme Fakültesi’ne İkinci Üniversite kapsamında kayıt oldum ve 2007 yılında bu kurumdan mezun oldum. 2003 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde Makine mühendisliği ana bilim dalında başladığım yüksek lisansımı 2005 yılında tamamladım. Halen Özmaksan Isı Sanayi ve Tic. A.Ş.’de Makine Yüksek Mühendisi olarak görev yapmaktayım
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 21-03-2013, 00:05
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

Şiir Akademisi 2013 Kış Dönemi Öykü Yarışmasına katılım süresi sona ermiştir. (Seçiciler kurulundaki arkadaşlarımdan değerlendirmelerini mail edresime göndermelerini rica ediyorum.) İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 01-04-2013, 17:31
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

DEĞERLENDİRME RAPORU


Şiir Akademisi 2013 Kış Dönemi Öykü Yarışmasına katılan dört öykü seçici kurulun değerlendirmesine göre aşağıdaki gibi sıralanmıştır:

1- NAKKAŞIN TÜY SESLİ ÇIRAĞI / FATMA GÜR
2- UĞULTU / ÜMİT ÇALIŞICI
3- İĞDE / PINAR KUMSAL BAŞDAĞ
4- YEŞİL MONT, BEYAZ ATKI, KOCA BOTLAR / SERKAN KILIÇ


NAKKAŞIN TÜY SESLİ ÇIRAĞI adlı öyküsüyle FATMA GÜR, Şiir Akademisi 2013 Kış Dönemi Öykü Yarışması “birincisi” seçilmiştir.


Fatma GÜRü ve yarışmaya katılan tüm arkadaşlarımızı kutluyor, yazın yolculuklarında başarılar diliyoruz.


İrfan MUTLUER
(Seçici kurul adına)

Özel Not: Değerli katkılarından dolayı seçiciler kurulundaki arkadaşlarım Gül Uğur, Aysel Ekiz ve Emin Eser’e çok teşekkür ediyorum. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 01-04-2013, 18:30
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

Fatma Gür ve diğer katılan öykücüleri kutluyorum.
Yarışmayı organize eden ekibe teşekkürler.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 02-04-2013, 19:21
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

Al***305;nt***305;:
tiryakinim Mesaj***305; g***246;ster
Fatma Gür ve diğer katılan öykücüleri kutluyorum.
Yarışmayı organize eden ekibe teşekkürler.
Teşekkür bizden tiryakinim, sağolun...
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:11


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum