Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 29-12-2010, 23:26
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart Şiir Akademisi 2011 Kış Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi 2011 Kış Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi internet sitesi öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir. Yarışma bilgileri aşağıdadır.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaktır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dâhil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı tespit edilen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde “Şiir Akademisi 2011 Kış Dönemi Öykü Yarışması” başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öykü birinci seçilecektir.
10- Kazanan öykü Şiir Akademisi internet sitesi ana sayfada forumdan seçilenler bölümünde yer alacaktır.
11- (Mümkün olursa) Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilecek, kazanan öykü basılı bir dergide yayımlatılmaya çalışılacaktır.
12- Yarışma dönemler halinde yapılacaktır. (Güz Dönemi, Kış Dönemi, İlkyaz Dönemi ve Yaz Dönemi gibi) Kş Dönemine katılım duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 25 Mart 2011’de saat 17.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
13- Yarışma sonucu 01 Nisan 2011 tarihinde duyurulacaktır.
14- Seçici kurul:
Emin ESER
Gül UĞUR
Aysel EKİZ
Cahit KAYA
İrfan MUTLUER
15- Yarışmaya katılan öykülerin çok olması durumunda öykü kalitesi dikkate alınarak ön eleme uygulanacaktır. Kalitenin yüksek olması durumunda ön eleme uygulanmayabilir.
16- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER

Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-02-2011, 09:11
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart DUT AĞACI

1-
DUT AĞACI

Ünlü ve herkes tarafından tanınan bir müzisyen olduktan sonra, zamanla bu şöhretin beni sıkmaya ve giderek bunaltmaya başladığını fark ettim. Öyle bir bilinmezlikti ki bu, gün ve gün insanı içine çekiyordu. Sanki denizin dibinde oluşan ve insanı kendine çeken hortum-lar gibi, kendini bana çekmişti. İlk olarak bir enstrüman çalmaya başladığım gün, oysa ne ka-dar da farklıydı her şey. Müziği dinlemek, söylemek bana ayrı bir haz veriyordu. Öyle “ün ka-zanayım, çok meşhur olayım” gibisinden hayallerim ve isteklerimde yoktu. Ama hayat rüzga-rının, insanı nereye sürükleyeceği belli olmuyor işte… Bir de bakıyorsunuz ki, hiç istemedi-ğiniz bir hayatın içindesiniz. İlk başta insanlar sizden konuşuyorlar, sizi merak ediyorlar. “Acaba falan şarkının sahibi kim?”, “Filan şarkıyı kim söylüyor?” gibi meraklı sözleri du-yumsuyorsunuz. Kulağınızda çınlayan sesler gitgide size yakınlaşınca, bu seferde o seslerin çokluğundan ve sesin tonundan rahatsız oluyorsunuz. Önceleri size gülümseyen, sizden imza isteyen insan güruhu bir de bakıyorsunuz ki, gün gelmiş yüzünüze bile bakmaz hale geliyor. İşte o zaman kalabalığın içindeki yalnızlıkla tanışıyorsunuz. Halbuki bir süre önce, sizi sarıp sarmalayan ve sanki ailesinden bir bireymiş gibi davranan, o insanlar değil miydi?

Ben bunaldığım zamanlarda, hayattan nefret ettiğim anlarda alıp başımı giderim. Ara sıra kaçarım bu hayatta... Oturduğum şehirden, semtten, mahalleden, arkadaşlardan, dostlardan, düşmanlardan ve hatta kendimden bile. Bazen çok uzaklara kaçarım, bazen de yakına. Ancak o yerin yakın olması bile, sizi oraya sürekli gitme imkanı vermiyor. Hayat şartları, günlük koşuşturma içinde, eskileri unutup gidiyorsunuz. Geçmişte hayatınızın bir parçası olan dost-lukları, gününüzün geçtiği okulları, semtleri ara sıra da olsa, ziyaret etmek gerekiyor. O yer-lerde yaşadığınız anıları, kurduğunuz dostlukları, yaşadığınız aşkları kolay kolay unutamıyor-sunuz çünkü… Lakin dedim ya, bu arada bir türlü bir fırsatını bulup da gidemiyorsunuz…

İşte o kaçışlardan birinde, bu sabah doğup büyüdüğüm mahallenin sokaklarında dolaştım. Çocukluğumu tekrar yaşamak istedim bu sabah… Çocukluğumun geçtiği yerde, biran durup;“Keşke bugün hiç olmasaymış. Keşke dün kalsaymış” diye düşündüm.

Şu sağdaki iki katlı ev Nezahat hanımlarındı galiba? Yok, yok… Bu Yekta beylerinki olmalı. Nezahat hanımlarınkinin yanı, top oynadığımız boş arsaydı. İyi, ama nerede boş arsa? Ya bak-la tarlası? Peki, taş mektep? Neredeler? Kimler götürdü, kimler çaldı o güzelim anıları benden? İşte tamda o anda tarif edilemez bir duygu yoğunluğu, kor ateşler gibi bedenimi sardı. Adeta beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Her şeyi eskisi gibi bulacağımı zannederken yanıl-mıştım.Ve herkesi de tabi… Bu duygu karmaşası içerisinde etrafı dolaşırken, birden Rıza amcayı gördüm. Yine her zamanki gibi, o dut ağacının altındaki bankta oturuyordu. Tek değişmeyen Rıza amcanın oturduğu yerdi. Rıza amca da değişmişti. Koştum, ellerine sarıldım. Önce tanımadı beni. Sonra Rıza amcanın sımsıcak ellerinde, çocukluğumu yeniden yaşamaya başladım. Kalın siyah camlı gözlüklerinin ardından, gözünü kısarak uzun uzun bana baktı. Fötr şapkasını çıkarıp, kafasını kaşıdı. Hemen söze girdim; “Beni tanımadın mı Rıza amca? Ben Ferit.” Bu sözlerim üzerine, Rıza amca bembeyaz bıyıkları altından gevrek gevrek gülmeye başladı. “Evet, evet tanıdım seni. Reşat beyin torunusun sen…” Sevinmiştim, çünkü hala hatırlanmak güzeldi. “Baban nasıl Ferit?” Biran duraksadım, kelimeler boğazıma dolan-mıştı. Yutkundum ve devam ettim; “Babam sizlere ömür Rıza amca.” “Yapma ya… Çok severdim babanı. Aynı çocuğum gibi…”

Tam karşımızdaki evin üçüncü katında otururlardı. 14 yaşında boyanmaya başladığından, ma-halleli sonunu pekiyi görmezdi doğrusu; “Bu kız, çok tango oldu” derlerdi. Evlenmiş, iki so-kak öteye taşınmışlar. Bir kız, bir erkek iki çocuğu varmış. “Eskisi gibi mi?” diye sordum. Eskisi gibiymiş. Biraz kilo almış, ama olsun. Kim bilir kilolu olmak bile ne yakışmıştır ona? Zaten ne yakışmazdı ki?

“Rengini beğenmedim” dedi Rıza amca. İnsanların yaşlandıkça hiçbir şeyi beğenmemeye ve her şeyden şikayet etmeye başlamaları, su götürmez bir gerçekti. Rıza amca da, aynı üslupla başladı beni eleştirmeye; “Üstelik bayağı da süzülmüşsün. Tabi gece hayatı, içki, sigara… Bakmıyorsunuz ki kendinize…” İlahi Rıza amca. Birlikler Umumi Katipliği’nden emekli olalı beri, gecesi gündüzü bu dut ağacının altında geçerdi. Son üç sadrazamı ve Cumhuriyetten bu yana bütün başvekilleri ezbere bilir, çocukluğumuzda bize de saydırırdı.

“Hala hatırlıyor musun?” diye sordu. Biran daldım ve sadece “onu” düşündüm. Hatırlıyor muyum? Hiç unutamamıştım ki… Bilekten bağlı açık sandaletler giyerdi. Nedense, bende pek derin bir iz bıraktı bu sandaletler. Bir de kol altları genişçe oyulmuş pembe bluzu. İlk sigarası-nı yakışımı hatırlıyorum da… Ne gururlanmıştım yarabbim? Nasıl da bakmıştı gözlerime? Yıllar yılı, bu bakışlarla yaşadım. Onlarla uyudum, onlarla uyandım. Şimdi kim bilir hangi el-ler yakıyordur sigarasını? Oysa bu dut ağacının altında beraber söz vermiştik; “Söz, söz, söz.”
“Hep lafta kaldı” dedi Rıza amca. “Yıkmadık ev bırakmadılar mahallede. Evlerle beraber, bahçeler de yok oldu. Bir şu dut ağacı kaldı. Onu kesmeseler bari…”

Birden gözleri parladı. “Sahi, sen televizyona filanda çıkıyorsun?” dedi. “Seni dinlerler. Bir seferinde söyle. Çık ve bas bas bağır. Şu dut ağacını kesmesinler” de. Aslında dizlerinde der-man olsa, Nafia Vekiline bile çıkardı Rıza amca, ama gençler ne güne duruyordu ki?

Rıza amca bacaklarını ovuşturdu, derin bir iç çekti. “Ah oğul, ah… Romatizma, kalp, şeker, kolestrol, tansiyon, görme bozukluğu, işitme problemi, eklemlerimde ağrılar… Anlayacağın çürüğe çıktık. Artık uzatmaları oynuyoruz…” “Yok be Rıza amca, hala aslan gibisin maşallah. Sen zamane gençlerinin hepsini cebinden çıkarırsın alimallah…” Hiçbir şey söylemeden gülümsedi. Aslında eklem yerleri sızlamasa ve sesi çıksa, alır eline bastonunu, yere sertçe vura vura, bas bas bağırırdı. Kimseden korkusu yoktu. Hoş savaşlar, darbeler görmüş, geçim sıkıntısı çekmiş, türlü acıyı yaşamış bir adamda korkunun zerresi olmazdı ya, neyse…

Ardından Rıza amca huysuz bir ihtiyar gibi yine söylenmeye başladı. “Ah ah… Gençler bile-bilse, yaşlılar yapabilse hiçbir sorunumuz kalmazdı. Bak hala tutturuyorlar Avrupa Birliği diye… Oysa Kemal Paşa zamanında onlar bizi davet etmişti…”

Söz verdim, Rıza amcaya. Dut ağacını kestirmeyeceğime söz verdim. Dünü bilmeden, bugünü yaşamanın bedeli öylesine ağırdı ki… Yarını bugünden kurtarmak için, hayatımda ikinci kez söz verdim. Birinciyi tutamamıştım, ama ikinci sözümü tutacağıma söz verdim.

Cemal Cem KARATAY

Soru / Yanıt
NEDEN ÖYKÜ?

İlk kalemi elime alıp, yazmaya başladığımdan bu yana, derdim hep bir şeyler anlatmaktı. Roman, şiir, deneme, senaryo, öykü, kısaca ben hep yazdım. Öykü diğerlerine göre biraz farklıydı. Nedense ben hep roman yerine, öyküyü tercih ettim. Öykünün romana göre kısa olması, anlatacaklarını uzatmadan toplaması belki de beni cezbeden tarafıydı. Öyküde gerçeklik, yaşanmışlık, gözlem önemli unsurlardır. Hayata karşı söyleyeceğim sözler var diyorum ve elime kalemi, kağıdı alıp başlıyorum yazmaya… Olay örgüsünü işlerken, kişi-leri belirlerken, yani kısacası kendimin yönettiği bir dünya kurarken kendimi mutlu hissediyo-rum. Ben oyuncaklardan geç ayrılabildim. Bunda kesinlikle, tiyatroya ve edebiyata olan ilgi-min olduğunu düşünüyorum. Çünkü oynarken önce hikayesini, sonra kaba taslak senaryo-sunu aklımdan geçirip, öyle oynuyordum. Kurduğum hayal dünyasında, onlarla olmak büyük zevkti. Sonra büyüdüm ve bu sefer yazıyı keşfettim, tiyatroyu buldum. Soru aslında çok zor. Belki sayfalar sürer anlatması. Belki klişe olacak ama “neden öykü?” sorusu benim için “neden yazıyorsun?” ve “neden yaşıyorsun?” sorusuyla eşdeğer. Sanırım, henüz bunun tam olarak yanıtını bulabilmiş değilim. Hala arıyorum…
Özgeçmiş:
Adı: Cemal Cem

Soyadı: KARATAY

Doğum Tarihi: 15/12/1983

İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümünden 2007 yılında mezun oldum. Avustralya’nın Melbourne şehrinde 2 seneye yakın yaşadım. Burada dil öğrenimi ve Gazetecilik eğitimi gördüm. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde kısa bir süre tiyatro eğitimi aldım. Üniversitemin tiyatro kulübü Tiyatro Triole’de 3 sene görev aldım. Ş.Urfa’da vatani görevimi tamamladıktan sonra, Ocak 2011’de İstanbul’a döndüm. Şiir, roman, hikaye,
deneme, senaryo yazmaya ve yaşamaya devam ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (04-02-2011 Saat 09:26 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 14-02-2011, 15:51
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart PAZARLAMACI

2-

PAZARLAMACI


İşim gereği çok gezer çok dolaşırım. Böyle olunca da yılın çoğu zamanını otel odalarında geçiririm. Böyle olunca da iyi kötü az çok her yerde bir tanıdığı bir dostu oluyor insanın. Kimileri insanda bir iz bırakıyor, hatırlanıyor; kimileri, daha otobüse binerken unutulup kalıyor.

Bir gün önce hiç tanımadığınız, bir daha hiç görmeyeceğiniz bu insanların garajlarda, istasyonlarda beni geçirmelerini, geçirme sırasında yaşanılan seremoniyi oldum olası sevmedim, sevemedim. Bu yüzden de bir yerden ayrılırken eş dostla, sevdiklerimle bulunduğumuz ortamda vedalaşır “Beni geçirmeye gelmenize gerek yok.” cümlesi ile oradan ayrılırım. Benim huyumu bilenler bilir ve bana asla kırılmaz ve geçirmeye gelme konusunda da ısrarcı olmazlar.

Günleri dışarıda geçirmenin kötü yanlarından biri de evinizde neler olup bittiğini telefon da öğrenmenizdir. Kızımın konuştuğunu, ilk baba dediğini, babamın hastaneye kaldırılışını, kayınvalideye araba çarpmasını hep telefondan öğrendim. Yetişebildiklerime yetiştim. -Gerçi çoğuna da yetişemedim ya!- Oğlumun doğduğunu duydum, ben oğlumu gördüğüm zaman ise yarı kırkı bile çıkmıştı. Anlayacağınız ailede olan bitene ben ancak belli bir zaman sonra dâhil olmaktayım. Eşimde alıştı artık. Uzak akraba, eş dost ve mahalledeki komşular gibi beni ilgilendirmeyen olayları eve döndüğüm zaman sohbet esnasında sıradan bir şeymiş gibi anlatır oldu. İnsanoğlu nelere alışmıyor ki, buna da alıştık işte.

İnsanlarla çok çabuk senli benli olur, samimiyeti ilerletir kırkı yıllık dostları gibi oluveririm. Ancak bulunduğum yeri terk ettiğim zaman dönüp çoğunu aramam! O insanlardan bazıları üç beş arar sorar birkaç bayram mesajı çeker bakarlar ki cevap yok pes eder, bıkar ve aramaktan vaz geçerler. Ben de haklıyım, hangisini dönüp arayacak hangisine mesaj çekeceksin ki bunları yapmak için binlerce dakikaya ve bir o kadarda gelire ihtiyaç var. Bense ömrümü bir yerden bir yere giderken uçakta, trende ya da otobüste uyurken harcamaktayım. Vakit bulabildiğim zamanlarda da evimi, eşimi, çocuklarımı ve aile büyüklerimi aramaya bir sonraki yerde neler yapacağımı hangi malı nasıl pazarlayacağımı planlayarak geçiririm. İyi veya kötü benim işim de bu, hem gelirim de hiç de kötü değil. Maaş artı masraflar, satıştan prim ve yılsonunda iyi bir ikramiye. Tüm bunlara karşı yaşadığım göçebe hayatı; eh buna da katlanıyorum artık, ne yapayım!

Her kesin bir kusuru olur değil mi. Benim kusurumda geceleri yalnız kalamamaktır. Yani ben yalnız yatmayı ve yalnız uyumayı pek sevmem. Eşimden gizli saklım da yoktur. Bu hayatı sevmişim bir kere kaç defa genel müdürlük beni masa başında bir göreve çekmeye kalktı da asla kabul etmedim. Bu olaydan ve oldukça yüksek yılsonu primlerimden de yalnız uyuma ve yalnız uyanmayı sevmediğimden de asla eşime bahsetmedim. Her gittiğim yerde mutlaka en az bir kadınla yattığımı ve şimdiye kadar kaç kadınla yattığımı hatırlamadığımı da eşime söylemedim. Fazla bir şey yok gizlediğim, söylemediklerimin hepsi bu. Sizde bana hak verin haftalarca bazen aylarca yollarda orada burada; gece yalnız, sabah yalnız olmuyor bu yalnızlığa katlanılmıyor! Ne yaparsınız!

Evleneli nereden baksanız on beş yıl oluyor. Söylemesi kolay geçirmesi zor bir zaman. Kız on dört oğlan on iki yaşında. Karımı ve çocuklarımı severim. Yokluğumda bizde kalmaya başlayan sonraları iyice yerleşen ve artık bizimle yaşamaya başlayan kayınvalideyi de severim. Onlarında beni sevdiğine inanırım inanmak isterim bunun tersini bana ispat edecek bir şeye de bugüne kadar hiç şahit olmadım!

Ev ve ev halkı hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımı da biliyorum. Mesela kızla oğlanın nerede okuduğunu, hanımın arkadaşlarını, günlerini, gün parasını ve evdeki otoritesini pek bilmem. Evde de yabancıyım dışarıda da. Yabancı yabancı yaşamaktayım şu dünyada. Ama evimde maddi sıkıntı olmaz, para konusu asla gündeme gelmez! Maaş kartım bile hanımdadır. O her şeyi kendine göre kendi doğrularına göre ayarlar. Bu yıllardır böyleydi böyle de devam edeceğe benziyor.
Ben diğer kocalar gibi sabah işe akşam eve, eve gelince; giy terlikleri, televizyon seyret, çay, meyve ve yat uyu. Gece gezmeleri, çocukların dersi, hanımın gün sohbetleri ve apartmanda olanlar bana pek uymuyor, açmıyor beni. Ben alışmışım gittiğim yerin en iyi lokantasında güzel bir yemek ve bir kadeh rakı ve bulunduğum yerin güzel bir bayanı ile bir otelde sabahlamak; işte bana uyanda bu. Hem bana kimse sabahleyin kalk demeyecek, gürültü yapmayacak, kafam kanınca, gözüm uykuya doyunca uyanacak, duşumu alacak, kahvaltımı yaptıktan sonra akşama kadar bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, çalışacak ve akşam; yine, yeni bir akşam daha aynen benim bildiğim gibi.

Şimdi evde sabahleyin kimi okula gideceğim, kimi misafir gelecek diye kalkıp da ortalıkta koşturmaya başladığı zaman cinlerim tepeme çıkıyor. Sakinlik makinlik kalmıyor, utanmasam geldiğim günün sabahı valiz elimde yollara düşeceğim. Raporlar, tahsilât, satışlar bayilerin durumu, masraflar, alınan faturalar ve yapılan harcamaların tahsili derken en az bir hafta evdeyim…

Eşim manken değil tabiî ki ama inanın benim diyen mankene de taş çıkarır. Bakımlı, alımlı, yanından gecen birçok erkeğin dönüp şöyle bir daha bakma ihtiyacı duyacağı bir kadındır. Evimize de çocuklarımıza da çok iyi bakar. Evde daima bir erkek varmış havası içinde yaşam devam eder. Ben bir fiske bile vurmadım ama çocuklarımızı ‘hep babanıza’ söylerim bak sonu çok kötü olur diyerek korkuttuğundan mıdır nedir bilinmez ben bile bazen hanımın anlattıklarından dolayı ister istemez kendimden çekinirim.

Ben varmışım yokmuşum fark etmez; kapının önünde daima gündüzleri boyalı işe gitmeye hazır akşamları işten gelmiş vaziyette çevrilmiş vaziyette hafif kirli bir çift ayakkabı hazır bulunur. Apartmanda benim il dışında çalıştığımı hâlâ bilmeyen komşular olduğunu bile duymaktayım. Buna insanları nasıl inandırıyor inanın anlamak mümkün değil. Ha geceleri, benim evde olduğum geceleri de asla boş geçirmez, gerektiği gibi tadına doyulmaz geceler yaşatır, bana onca kadına rağmen. İnanır mısınız her zaman onu özlerim, kendine has bir özelliği vardır.

Severim ben çocuklarımın anasını. Görseniz inanmazsınız, iki çocuk doğurmuş bir kadın olduğuna. Geçen bunca zaman içerisinde asla bakımsız, dağınık saçlı ve alelade bir kıyafetle görmedim onu. Yataktan kalktığında sanki bakımlı kalkar. Kahvaltı masasına tıraşsız, pijamalarla gelirsiniz onu, o bakımlı halini gördüğünüz zaman, kalkar tıraş olur, giyinir öyle oturursunuz kahvaltıya. Geçen yıllarda televizyonun karşısında bir karış sakal, bir alt pijama fırçalanmamış dişlerle asla uyuyup kalmadım. Duş almadan çamaşır değiştirmeden evden çıkmadım, çıkamadım. Hanım derki “Bu senin insanlara değil kendine saygındandır. Lütfen ben olayım ya da olmayayım sakın duş almadan, çamaşır değiştirmeden, tıraş olmadan, dişlerini fırçalamadan ve temiz bir gömlek giymeden asla işe, insanlarla görüşmeye gitme.”

Geçen zamanlarda alışkanlık öyle boyutlara geldi ki; bir otel odasın da bir tatil sabahında bir bayan arkadaşla kahvaltı edeceğim zaman bile önce eşimin dediklerini hatırlar, dediklerini yapar ve öyle kahvaltıya otururum. Ama yataktan kalkıp, kahvaltıya dağınık saç ve makyajsız suratla, don paça karşıma oturan bir bayan olursa, bende çayını içmesini bile beklemeden onu gönderir ve kahvaltı için salona inerim. Ne yapalım hanım böyle eğitmiş, az da olsa görebildiği zamanlarda!
Bakımın, temizliğin güzelliğin kötü bir yanı olabilir mi asla olmaz, olamaz. Bir iyi tarafı da insanın insandan bıkmasını, bakımsız halini görmeden hep hoşlandığı, beğenerek evlendiği o insanı karşısında görmesi ne kadar güzel bir şeydir, yaşamadı iseniz bilemezsiniz.

Tavsiye ederim, eşinizle bir karar alın ve bir ay boyunca deneyin bakalım nasıl olacak. İnanınki bir ay sonra eşiniz sizden siz eşinizden bunun böyle devam etmesini isteyeceksiniz. Düşünsenize bir kere; kimse kimsenin o doğal denilen, bakımsız peşmurde halini görmeyecek, hep dışarıda beğenerek baktığı kadınlar gibi bir kadını karşısında görecek. Beğenerek evlendiği gibi bir bakımlı erkekle yaşayan bir kadını düşünün. Bu bile kadınla erkeğin birbirlerine saygı duymaları için yeterli bir nedendir, öyle değil mi?
Tayfun Ak

Neden Öykü?
Beni en iyi anlayanın okumak, en iyi ifade edenin de yazmak olduğuna inandığım için yazmaya çalışmaktayım. Yazmanın hayatın kendisi olduğuna, gerçeğin kendisi olduğuna ve her zaman için okuma ile beslenmesi gerektiğine; okuma ve yazmanın vazgeçilemez bir tutku olduğuna inanıyorum.
Yazmanın, okumanın bir yaşam biçimi olduğuna ve hayatın olmazsa olmazı olduklarına inancım tam.
Yıllarını okumaya vermiş bir insanın, bunca okumadan sonra, söyleyecek sözü olan insanların yazması gerektiğine ve yazma biçemleri içerisinde de anlatılması gerekeni en öz, en güzel bir biçimde ‘Öykü’nün anlattığına inandığım için öykü yazmayı denemeye uğraşmaktayım.
Özgeçmiş:
Tayfun Ak
18.08.1961 Eskişehir doğumluyum. Evliyim ve bir oğlum var.
Malatya İlkokulu, Balıkesir Ortaokulu, Balıkesir Lisesi, Tapu ve Kadastro Meslek Yüksek Okulu Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini ve Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Ana Bilim Dalı Para ve Banka Bilim Dalında da yüksek lisansımı yaptım.
07.08.1986 Şanlıurfa’da başladığım devlet memurluğu görevime halen Eskişehir ilinde devam etmekteyim.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 23-02-2011, 10:05
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart Dilimin Ucuna Asılı Hayatlar / Fesih VURAL

3-

Kimse, duymak istemeyen kadar sağır olamaz.”
M. Henry


Dilimin Ucuna Asılı Hayatlar
Fesih VURAL


Gökyüzü başımda parçalandı… Kırıkları, dokunduğum saçlarımın arasına gizlenmiş, avuçlarıma arsızca dokunuyorlar. Karanlık bir mezara uzanmış gibi sessizce uyumaya çalışıyorum. Boynumun altı sımsıcak bir sıvının sıcaklığıyla ısınıyor. Kar tanelerinin süt beyazı tenine kan lekeleri bulaştı. Gözlerim, başımda gri bir şemsiye gibi gölgesini aşağıya sarkan bulutların tenine takılıp gidiyor. Göğsüm, tükenen nefesimin son çırpınışlarıyla inip kalkıyor. Bu güne kadar söyleyemediğim, ertelediğim bütün sözcükler bir anda dayandı dilimin ucuna. Korkunç bir yığılma oluştu. Meğer ne çok söylenmemiş sözler/im varmış… Oluşan kargaşaya müdahale etmek için takviye kuvvetlere ihtiyaç duyulacağı kesin. Çünkü sıranın kendilerine gelemeyeceğini düşünenler sabırsızlıkla boğazıma yapışmış kapıları zorluyorlar. İtişip kalkışanlarla, nefesimin hırıltısı yarış halindeler. Aslında bütün bu söylenmemiş sözlerin içinde bir tek söz, (sözcü olarak seçilip) dilimin ucuna yetişse bugüne kadar asılı kalan bütün hayatları anlatmaya yeter, artar bile.

Son yolculuğa çıktığım o küçücük pencere bana tepeden bakıyor hala. Oysa hayata açılan ilk ve son pencerem oldu. Konuğunu kibarca karşılayıp, bedenini usulca kucaklayarak aşağı bıraktı. Hakkını yememek lazım…

Yerdeki kar taneleri birer yün döşek gibi bedenimi kucakladı. Başımın altında kuş tüyü bir yastık kadar hafifler. Uzun bir zamandır böyle yumuşacık bir yastıkta huzurlu uykularım olmamıştı hiç.

Ses… sesler… uzaklara savrulmuş birer akraba kadar soğuk ve unutulmuş gibi yaklaşıyor/lar bana. Leçekimin altında dağılan saçlarım, siyah bir örtü gibi beyaz kar tanelerinin bedenini örtüyor. Her biri yarım kalmış sözcükler gibi utanıp, sıkılarak soğuk tenli bir rüzgârın önüne saçılmış, bedenlerinde taşıdıkları günahları döker gibi etrafa dağılmışlar.

Oysa çocukken, annem kış mevsiminde banyomu yaptırdığında, üşümeyeyim diye sobanın arkasına leğeni bırakır, nasıl da usulca tarardı. Sonra iki örgü halinde bağlardı. Saçlarımın uzunluğuna bakmak için duvarda asılı uzerliğin yanındaki aynayı indirip, gizlice diğer odaya geçer, belimden aşağılara kadar uzadığını gördüğümde ne kadar çok mutlu olurdum. Dakikalarca bakar, hiç bıkmazdım. Aynadaki beni, bendeki aynayı ne çok severdim.

Ben ve saçlarım el ele, kol kola büyümüştük. On yedisine geldiğimde köyün gençlerinden Emin’in benden çok saçlarıma vurulduğumu öğrenmiştim. Emin, ben ve saçlarım birlikte aşkın adı gibi buluşurduk hep. Ben ve saçlarım Emin’e vardığımızda henüz oy yedi yaşındaydık. Eminle görüştüğümüz gün; al yanaklarımı, süt beyazı gerdanımı öpeceğini hayal ederken; o, ellerini saçlarımın arasına götürmüş örgüyü açarak, saç tellerimi tek tek okşayıp öpmüştü. Hatta “Emin, saçlarımı benden daha çok sevmiyor. “diye de üzülmüştüm. Ama o günden sonra da Emin için saçlarımı, kendimden daha çok sevmiş ve korumaya başlamıştım. Her sabah uyandığımda, önce onlara dokunur, içinde Emin’in parmaklarını hissederek tarardım.

Şimdi o saçlar; unutulmuş, terk edilmiş ve can çekişen bir bedenin eski bir süsü olarak duruyor.

Ses… sesler… Emin diye çınlanıyor kulaklarımda. Başımdaki güneş; bir bulut kümesinin arkasına sığınıp, olup bitene şahit olmamak için utancından gizleniyor, elleriyle yüzünü kapatıyor adeta. Serçeler hareketsiz duran bedenimin ucuna kadar sokulmaya başladılar. Oysa bu beden hareket halindeyken bu kadar yaklaşabilirler miydi? Ama her şeyin bir sırası vardı. Onlar da sıralarını büyük bir sabırla beklemişler demek. Şimdi korkusuzca yaklaşıp meraklarını gideriyorlar.

… ses… sesler… bu defa çok şiddetli... Burnumun dibine kadar yaklaşan o minnacık serçe bile bu şiddetle canını zor kurtardı. Bu ses adı konmamış bir yavrunun sesi. Daha az önce hayatın ilk ve son basamağı olarak kullandığım o hastane penceresinin deliğinden peşime takılan bir ses…Belli ki o minnacık dudaklarına dokunan memeden emdiği son damla süte doymamış. Bir kez daha istiyor. Ama sonun bir kezi daha olmuyordu. Olamazdı. Nerde bilebilirdi k… Hayatın; kırılan, parçalanan, yıpranan, büzülüp eprimiş, beli bükülen bir yaşlı gibi duran göğüslerimi dudaklarının arasına verdiğimde o son damlayı da büyük bir sessizlikle yutmuştu.

Gözleri diğer altı kızımın göz rengine benzemiyordu. Gözlerine her baktığımda Emin’in gözlerini görüyordum. Eminim ki, Emin görseydi “ bu benim gözlerim… erkek olmasa bile aynı benim çocukluğum.” diyecekti .Ama görmedi. Görmekten kendini alıkoydu. Görmek için erkek olmasını istedi. Hem o , hem de ailesi “bu defa erkek doğurmasan asla bu evde kalma.” diyorlardı. Bu sözlere kulaklarımı kapatıp yüreğimle ağlaşırdım hep.

Şimdi bu isimsiz kahraman hayata olan son çığlığım gibi düşmüştü. Öyle bir çığlıktı ki ne Emin kalmıştı yanımda, ne de ailem. Ailem de; “sen başkasının namususun” deyip işin içinden rahatlıkla sıyrılmışlardı. Bu sıyrılma yakın bir mesafede alnımın ortasına sıkılan bir merminin şiddetinden daha ağır olmuştu benim için. Ben ve son Çığlık’ım buradaki hastaların ve birkaç hemşirenin yardımıyla kalıyorduk. Belki bir gün birileri gelip, yaptıklarının yanlış olduğunu söyler ve bizi götürürdü.

Artık hastane de bizi kabul etmiyordu. Yer ve zaman uzatmaları oynuyordu bizimle. Nereye gidebilirdik ki. Her defasında bana “ ailene haber ver ,gelip seni alsınlar, yoksa seni ve bebeğini çıkaracağız.” son bir umut hep bekledim. Köyde kalan kızlarımı ve kucağımdaki son Çığlık’ımla birlikte beynimi zonklayan binlerce sesle baş başa kalmıştım. Ona bu dünyadaki hiçbir ismi yakıştıramamıştım. Bu yüzden içimden sessizce “Çığlık “diye seslendim. Son parçamın adı böylece kendime Çığlık olmuştu.

Hemşire, bu sabah odadaki hastaları kontrol ettikten sonra bana yaklaşarak “artık toparlan, seni bugün buradan götürecekler. Kocana ve ailene ulaşmışlar, seni istemediklerini söylemişler. Bu yüzden seni ve bebeğini başka bir yere götürecekler.” dediğinde beynimin içinde yankılanan binlerce ses içerisinde bu ses baskın çıkmaya başlamıştı. Parmak uçlarımdan göğsüme doğru tüm bedenimi bir sıcaklık kaplamış, gözlerime yağmur yüklü bir bulut birikmişti ansızın. Kucağımdaki Çığlık ani bir çığlık attı. İrkildim. Titredim bir kez daha. İçimde bütün hücrelerimi rehin alan bir çığlık attım. Attığım çığlığın sesini kucağımdaki Çığlık’ımın duymasını bile istemedim. Sadece kendime bir çığlık oldum. Elimi saçlarıma götürdüm. Önce annem, sonra Emin düştü parmak uçlarıma. Her ikisini de yıllardır saçlarımın tellerinde taşımıştım hep. Yanımdaydılar… ama tanımıyorlardı beni. Çığlık‘ı sıkıca kucağıma bastırdım. Yılların tüm suskunluklarını sırtında taşıyan sarkmış, büzülmüş memelerimi çıkarıp son damla sütümü de Çığlık’ın dudaklarına verdim. Hiç uyanmasın diye sessizce yatağın üstüne koydum. Ona son görevimi yapmanın huzuruyla, hastanenin arka tarafına bakan pencerenin önüne geçtim. Oda da kalan diğer iki kadının uyuduğunu fırsat saydım. Leçeğimin altındaki saçımın iki örgüsünü Emin’in istediği gibi açtım. Dokundum her teline, tek tek okşadım. Parmaklarımı arasından istemeye istemeye çektim. Avuçlarımda Emin’in ilk günkü gülüşü ve annemin sımsıcak kokusu kaldı. Sonra saçlarımı dudaklarıma götürdüm, son bir nefesimle öptüm. Son bir kez Çığlık’a baktım. Gözlerim ilişti yatağın başındaki; doktorların, hemşirelerin hastalara ait bilgileri yazıp imza attığı dosyaya. ”intihar eden kadının akli dengesi bozuktu. ”yazısını okur gibi oldum. Kendimi boşluğa bıraktım. İçimdeki bütün boşlukları karlarla kaplı zemine değen bedenimin çıkardığı seslerle doldurdum. Belli ki bu notu düşenler de son Çığlık’ımı ya duymamışlar ya da duymazlıktan gelmişlerdi. Son bir çığlık daha duydum: Çığlık bir damla süt daha istiyordu benden.




Fesih Vural

1970 yılında, Van Muradiye ilçesi Dürükkaş Köyü’nde dünyaya geldim. İlkokulu köyde, ortaokul liseyi Alpaslan Öğretmen Lisesi’nde bitirdim. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Yüksek Okulu Sınıf öğretmenliği Bölümünü bitirdikten sonra Sınıf Öğretmeni olarak yurdun birçok yerinde görev yaptım. Halen Van Merkez ilçede bu görevimi severek yürütmekteyim.

“gerçeklerden kaçınamayacak kadar burnumuzun dibindedir ,hayat.”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 05-03-2011, 17:22
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart EFSUN / Burag Peksezer

4-


Burag Peksezer



EFSUN


Menekşe saksıları, mor perdeler, sevimli bir bahar esintisi, halis incir reçeli, bir resim tuvali ve duvara gelişigüzel asılmış tablolarla doluydu Efsun'un evi. Zaten kendini bildiğinden beri hep böyle bir evi düşlemişti. Belki evin biraz daha büyük olmasını isteyebilirdi ama çalıştığı işten pek fazla para kazandığı söylenemezdi. Efsun çok fazla sigara içerdi, bazen sabahlara kadar kendini yıldızların üzerinde düşlerdi, Alis'in takip ettiği tavşanı her gece o sonsuz uzay boşluklarında görür, sigarası ağzındayken iskambil kartlarıyla kendi kendine oyalanır, bazen Alis gibi onlarla savaşır, bazense sadece fal bakardı. Tüm bunların yanında hayal kurmazdı Efsun, en azından kendi geleceği ile ilgili bir hayal kurmazdı. Tamamen kayıtsızdı zamana, elinde tutacağı birkaç saniyenin bile ona dokunaklı geçmişini hatırlatmasından korkardı.

Çalıştığı okulda bir sekreter vardı Efsun'un, hüzünlü bir yüze sahipti kadın. Herkesi dinler ama kendisi pek anlatmazdı, hiç bir işi savsaklamazdı, herkese yardım edemezdi belki ama herkese bir şeyler öğretirdi. Okulda iken Efsun hep bu kadını izlerdi, bazı akşamlar eve geldiğinde evin ışıklarını hemen açmaz, kadının gölgesini kendi evininin içinde görür gibi olur ve hemen eline fırçasını alıp gölgeyi çizmeye başlardı tuvaline. Çalışmaya başladığı üç sene içinde belki elli kez resmetmişti bu kadını Efsun, üstelik hepsinde ayrı bir fon bulmuş, hepsinde bambaşka bir çizim tekniği kullanmıştı. Gerçi başka şeyler de resmederdi Efsun. Eski sevgililerini, ev sahibini, bar tuvaletlerinde doğru dürüst tanımadan seviştiği adamları, kadınları, balkondaki korkuluklardan tüm gün İstanbul'u seyreden menekşelerini, kurumuş aşk merdivenlerini, cinsel organını, kırılmış tırnaklarını çizerdi Efsun. Bazen müzik setini açıp Rachmaninov'un piyano konçertolarından birini dinler, bazen ise salonun baş köşesinde tüm haşmetiyle yayılan. annesinden kalma antika piyanosunun başına geçip saatlerce piyano çalardı. Yavaş ritmleri severdi müzikte, kulağı hızlı ve karışık müzikleri kaldıramazdı. Oysa eskiden beri hep hızlı, karmaşık ve dopdolu bir hayatı olsun isterdi Efsun, ama öyle bir hayatı yaşayamayacak kadar da küstü herkesle.

Onu en son gördüğümde yine elinde sigara vardı ve kendine süt kaynatıyordu. Söylediğine göre canı çilekli bir pasta çekmişti ve bunu kendi evinde hazırlamak istiyordu. O nedenle de evine gelirken benden çilek istemişti ve ben eve geldiğimde ise hazır pastanın tabanını hazırlamakla uğraşıyordu. Hatırlıyorum, onu o halde görünce mutfağın kapısına dayanıp gülümsemiştim. Daha sonra da paltomu çıkarıp ona bir viski hazırlamıştım. Bilirdim ki içkiyi hep sek içerdi o, yanında da çerez severdi, ama en sevdiği şey şüphesiz yemeği viskiyle içmekti. Sanırım bu ona fötr şapkalı babasını hatırlatıyordu. Ondan pek fazla bahsetmezdi ama odasında asılı duran resimler ve onun adı geçtiğinde suratının aldığı hal, bana en azından biraz ipucu veriyordu. Annesi bana bir seferinde sende babasını arıyor demişti, belki de haklıydı. Ama bir gerçek varsa ben de Efsun'da annemi arıyordum. Durmadan elinde sigarasını taşıyan, nadiren konuşan ama dopdolu bakan, televizyon izlemeyen ve genç yaşta beyazlayan saçlarını asla boyatmayan inatçı ve güçlü annemi bir şekilde Efsun'da görüyor, uzun zaman önce yaşadığım ve bir daha yaşayamayacağım anıları onla diriltmeyi umuyor ya da annemi tamamen kaybettiğimden anılarımın yasını Efsun ile tutuyordum.

Onda yasını tuttuğum pek çok şey vardı aslında, onu bu yüzden seviyordum. O benim eski dünyamla olan sınırım ve yeni dünyamda yaşadığım ilk maceram, ilk yolculuğumdu. Efsun'u tanıdığım birkaç sene içinde hiç acı çektiğimi hatırlamıyorum, aynı şekilde onu da hiçbir şeye üzülürken görmemiştim. Gerçi kolay öfkelenirdi etrafındakilere ama kolay kolay üzülmezdi ve 'Gone With The Wind' filmi dışında hiçbir film onu ağlatamazdı. Canı yandığında bile dudağını ısırır, hatta kanatır ama bağırmazdı. O gece de çilekleri keserken kesmişti elini. Ben salonda oturmaktan sıkılıp çiçeklere su vermek amacıyla salona girdiğimde kan izleriyle karşılaşmıştım yine. O ise elinde bez tamamen kırmızı olduğu halde inatla onu parmağına basıyordu. Ben ona tentürdiyot, oksijenli su falan getirdim, parmağına pansuman yapıp yarayı kapattım. Tavrı hala aynıydı, hafif donuktu yine ve en çok da pastasının işi uzadı diye üzülüyordu. Ben ise yine mutfak kapısının eşiğine yaslanmış gülümsüyordum. Belki biraz abartıyorum ama o akşam o mutfakta ya annem oradaydı ya da bir şekilde gölgesiyle beni takip etmenin bir yolunu bulmuştu.
Pasta fırındayken sohbete dalmıştık. O bana kendi gününü anlatıyordu. Etrafındaki çocukları, coşkularını, arada tek tük çıkan yetenekli olanları, yoksul ve burslu olanları, zengin ve ahmak olanları, şımarıklıklarını, daha o yaşta başlayan ukalalıklarını ve ailelerini anlatıyordu bana elinde viskisiyle. Onu salonun ortasındaki üçlü koltukta karşı karşıya uzanarak ve onun viski içişini izleyerek dinliyordum. Mutluluktan buharlaşmak istiyordum, daha öteye gitmeden, dudaklarımız birbirine değmeden sonlanmasını istiyordum hayatımın, çünkü daha fazlası bana ağır gelebilirdi ve çocukluğundan itibaren büyük mutluluklar ve heyecanlardan korkan biri olarak o anı taşıyamayabilirdim.

Buna küçükken Mutluluk tasarrufu derdim. Eğer bir gün içinde hoş bir tesadüf olmuşsa, güzel bir sürprizle karşılaşmışsam ya da hiç olmadık bir yerden bir fırsat gelmişse ayağıma o günü o an sonladırmak isterdim. Belki daha iyi bir haber daha alacaktım ya da yaşadığım mutluluğun devamı ancak benim o gün yapacaklarıma ve söyleyeceklerime bağlıydı, kim bilir belki de o günler benim hayatta takdir edilmem için özenle seçilmiş günlerdi ve ben o zaman hiçbir zaman dilimini es geçmek lüksüne sahip değildim. Lakin, ben o günleri o ilk anda bitirirdim, ileri gitmezdim, gidemezdim. Sadece ölmeyi diler ve gözlerimi kapatırdım. On beş yaşımdan sonra böyle anlarımda bir de sigara dumanı tüter oldu yanıbaşımda. Annemler uzun süre bilmeseler de sigara içtiğimi-hayatımdaki hiçbir önemli hadiseyi öğrenme heveslisi değillerdi zaten- bunu öğrendiklerinde anca yatak çarşafımı düzgün örtmediğim zamanlarda kızdıkları kadar kızdılar bana, pek önemsemediler yine. Garip, her zaman ailelerin çocuklarına fazla yüklendikleri için geri çekilir çocuklar, ürkerler ve çekingen bireyler olurlar, yaklaşamazlar çevrelerine. Oysa bende tam tersi olmuştu, annemin ve özellikle babamın bana ve ablama hiçbir şekilde karışmaması, onların sadece kendi hayatları ile ilgileniyor oluşu bizi hayattan büsbütün soğuttu. Ailemiz tarafında kaile alınmayınca, kimse tarafından alınmayacağımıza inandık sanırım ve tüm duygularımızı kendi kendimize yaşadık.

Hayatı yavaş yavaş öğrendiğim üniversite yıllarında tanımıştım Efsun'u. Onla açmaya çalışmıştım kendimi, onla ısıtmıştım kendimi hayata. İlk o konuşmuştu benimle, arkadaşlığımızın devamında da ilkler hep onun eseriydi, her şeyi o seçti. Buluşacağımız gün ve saati, gideceğimiz yeri, çağıracağımız arkadaşları, hatta bazen nasıl giyinmem gerektiğine kadar hep o karar verdi Haliyle, ikimizin arasındaki ilişkinin hangi boyutta kalması gerektiğini de o belirlemişti.
O gece ise, her ne kadar kendi kendime karar vermiş olsam da altı senelik arkadaşlığımızın çizgisinin değişeceğine, Mutluluk tasarrufu yine beni bir şekilde engelliyordu. Elinde viskisiyle konuşan kumral, yeşil gözlü kadının karşısında zangır zangır titriyordum. İçkisi bitip de yanıma geldiğinde, koltuğa uzanıp kafasını kucağıma koyduğunda ne yapacağımı bilemiyordum. Birdenbire kekeleyerek

''Sekreter, şu okulundaki sekreter, ne oldu ona, onu pek çizmiyorsun bu ara'' dedim birden.
Efsun konuşmadan yattığı yerden doğruldu, beni kendine çekti ve ''onu öptüm'', dedi. Sonra da bir sigara yakıp devam etti:

'' Kadının ahşap bir masası vardı. Masada hiç erkek fotoğrafı yoktu, baktım, parmağında yüzük de yoktu. Bir kız çocuğunun fotoğrafı vardı sadece, yüzü sivilceyle dolu, 12- 13 yaşlarında annesi gibi esmer bir kız. Evlenmiş, boşanmış diye düşündüm ben de. Aslında kadına sormak isterdim ama pek konuşmuyor, biliyorsun... Ben yanında çayımı içerken o yanımda bir şeyler yazıyordu, beni pek umursamadı bile. Sonra bir ara tuvalete gitti, ben de peşinden. O lavabodayken içeri girdim, kafasını tuttum, aynada yüzüne bakmasını sağladım. Sonra da yüzünü çevirip öptüm onu.''

Bu hikayeden cesaret bulan ben, şaşkınlığımı ve sevincimi gizlemeye çalıştım. Mutfağa gidip kendime bir kadeh şarap koydum, elimle saçlarımı düzeltip yine salona girdim. O esnada Efsun yerinden kalkmış, camı açmıştı. Uçuşan mavi perdelerin arasında elini pencere kenarına koymuş, dışarıyı seyrediyordu. Kadehi bir dikişte bitirdim, ona arkadan sarıldım, hiçbir tepki vermedi. Onun boynunu öptüm, dudaklarımla ıslattım, saçlarını okşadım, tepki vermedi. Bir şeyler yolunda değil miydi, yoksa yine buharlaşıp uçmuş muydu başka yerlere, anlamadım ve geri çekildim. O da bunu fırsat bilip içeri gitti. Pastayı fırından çıkardı, tabakları, servisleri hazırladı. Yanına bir de kek çıkarmıştı antika buzdolabından. Arka odadan da altı senelik bir tatlı şarap çıkardı.

''Bu gece, bizim dolce notte 'miz olacak, dedi. Ağzımızdan içeri sadece tatlı şeyler girecek, tatlı şeyler duyacağız. ''

Kabul ediyorum anlamında başımı salladım sonra da mor tabağın içindeki pastayı kestik. Bu bir doğum günü değildi, bir parti ya da özel bir an da değildi. Zaten Efsun'un en zevkli yanı da bu değil miydi? Hiç olmayacak zamanlarda, olmayacak anları kıyasıya sevinçle doldurmak!
İşte buna kadeh kaldırılır deyip kadehlerimizi kaldırdık ve pastamızın ilk dilimini afiyetle yedik. Yanında tatlı şarabımızdan da iki kadeh içmeyi ihmal etmedik. Patanın ikinci dilimini yerken Efsun bir ara ayağa kalktı ve yazdan kalma bir dondurma kabı çıkardı dolaptan. Ben gülümsedim sadece, çünkü onun kış ayında dondurma yiyebilecek az sayıda insandan biri olduğunu biliyordum. Onu tanıyordum ben, en tahmin edilemez davranışlarını bile berrak bir camın ardından izleyebiliyor, onu iç içe geçmiş renklerle dolu bir Kandinsky tablosunda kolaylıkla ayırt edebiliyordum.

Dondurma için bir kap ararken Efsun, ben de başparmağımı pastaya bulayıp onun yüzüne sürdüm. Bundan hoşlanmış olacak ki o da bana aynını yaptı. Bir pasta savaşı olmadı belki ikimizin de yüzüne krema bulaştı ve birbirimize bakıp birbirimizin üzerine düşünceye kadar güldük. Tam o anda, -belki gülmekten, belki az önce içtiğimiz iki kadeh şaraptan, emin değilim- onun gözlerinin içine baktım, beyaz yüzünü kendime çektim ve öptüm, hayatımda ilk kez bir kızı dudağından öptüm.

Gördüğünüz gibi ben bir kadınım ve bundan dolayı özür dilemiyorum kimseden. Bakire olmayan, ama kendini her saniye bekareti bozulacak kadar tedirgin hisseden bir kadınım, o ise yaşına rağmen dünyevi zevklerin hepsini çoktan tatmış uçarı bir buluttu. O beni içinde hayat sıvısı ile hamile bıraktı ve ben bir anda değiştim. Ben onu öptüm, onun gözleri büyüdü, artık o en iyi arkadaşını kaybettiğini biliyordu. Ben ona baktım, onun da hayatında öptüğü ilk kızın ben olduğunu biliyordum, sekreter hikayesi yalandı. O bana baktı, saçlarımı okşadı ve gitmesi gerektiğini söyledi. Hızlıca yerinden kalktı, pastanın üstündeki çileklerden ağzına bir tane attı, sonra da sigara paketini alıp dışarı çıktı. Sanki ben yokmuşum gibi, sanki ona olan aşkımı bir çocuk gibi karnımda bin bir çile taşımıyormuşum gibi gitti. Bense onu beklemedim, onun için hazırladığım viskiyi içtim, sonra bir tane daha içtim. Benim olmayan mor eve son bir kez daha baktım ve Efsunu bir daha hiç görmedim. Onun kendini vurduğunu ise bu sabah sizden öğrendim.

Özgeçmiş


Burag Peksezer, 30 Ekim 1989 da İstanbul da doğdu. 2007 yılında mezun olduğu Cağaloğlu Anadolu Lisesinde okurken, okulun dergisi Yokuş Yukarı' ya öyküler yazdı. 2006 yazında İstanbul' da faaliyet gösteren Aras Yayıncılıkta editör asistanı olarak çalıştı. 2008-2009 arasında internette yayınlanan One Dergi'nin Yastıkaltı denemeleri bölümüne öyküler ve denemeler yazdı. 2008'de Gepgenç Festivalde,2010 İstanbul Film Festivalinde, Türk- Ermeni Sinema platformunda, Türk- Ermeni Diyalog Çalışmalarında koordinatörlük, asistanlık ve yönetmenlik yaptı. Burag Peksezer, halen Boğaziçi Üniversitesinde Uluslararası Ticaret bölümü üçüncü sınıf öğrencisi olup okulunda faaliyet gösteren Mithat Alam Film Merkezi'nin kısa film koordinatörüdür.

Neden mi öykü?

İki sene kadar önce, Çehov'un bir sözünü duymuştum ''yazmadan yaşayabiliyorsan, yazmayacaksın.'' 8 yaşından beri kendini yazarak ifade etmeye çalışan biri olarak, bu sözü pek bir benimsedim doğrusu. İki hafta yazamamaya çalıştım, olmadı. O zaman anladım, yol belli, eğ kafanı usul usul yürümeli şimdi. O günden beri neredeyse her gün yazıyorum, neredeyse nefes almak, yemek yemek, tuvalete gitmek gibi benim için yazmak.
Biliyorum, esas soru neden yazıyorsun değil, neden öykü? Her gün bir roman yazamam. Her gün etrafımda onca öyküye tanık olurken, hatta bazen yüzlerce anlatıya maruz kalırken, eve gelip aynı hikayeye devam edemem. Edeceğim günler gelecek elbet, ama henüz o kadar sabırlı olamıyorum. Çevremde olan her şeyi bilmek istediğim, her şeyi öğrenmeye çalıştığım bir yaştayım. Bu yaşlarda çabuk etkileniyor insan, her duyduğuyla bambaşka bir insan oluyor sanki... İşte böyle zamanlarda öykü koşuyor imdadıma. Ben her yeni bilgiyi öyküler sayesinde temize geçiriyorum, onlarla öğreniyorum. Şiiri ise bambaşka bir alan, er meydanı sanki. Denemedim değil, denedim. Ancak o da cevap veremdi benim yazma ihtiyacıma. Beni sadece öykü anladı, ben de yalnızca ona anlattım bildiklerimi...
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (08-03-2011 Saat 10:53 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 13-03-2011, 10:39
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart DİJİTAL AŞK - ATİYE GÜNER TÜMÜKLÜ

5-

DİJİTAL AŞK
“Bu öykü hayal ürünüdür. Hiç bir özel radyo ve DJ si ile ilgisi yoktur. Benzeşmeler bütünüyle rastlantısaldır.”

“Can çekirdeklerim vauv!!! Selamm… Yeni bir güne birlikte merhaba diyoruz. Biz bu ülkeni en fazla izlenen kanalı, en çok dinlenen özel radyosu Dambırtı. Karşınızda DJ’ niz Dijital Niyazi. Dün yapılan XYZ ölçümlere göre yine en büyük biziz. Hocam, var ya dört büyüklere yine acayippp fark attık... Nal topladılar.
Bize telefon edebilir, faks çekebilir, elektronik adresimize mesaj yazabilirsiniz. Birlikte kafamıza göre takılırız valla billa... Bildiğiniz gibi sizinle söyleşmek, isteklerinin yerine getirmek için varız ve buradayız.
Evvet! İlk parça tüm sevenlere, seveceklere, yolu sevgiden geçen yani sizlere gönderiyorum. Keyifle dinleyin.
“ Bayılırım güzellere içim gider benim hepsine.
Zaman olur yakalanırım, yalan koşar imdadıma.
Ben seni severim, çok seni severim “
“Vauv! Faks yağmuru başladı. Yağmur sözün gelişi sağanak… On imzalı ilk faksımızı okuyarak işe başlıyorum canlarım... Çok pardon. Özür dileyerek bir başkasını. Bakın o ne diyor? Aynen yazıldığı gibi okuyorum.
“Ben Karatepe’den yağız oğlan Veysel. Dijital Niyazi Abi be, biliyon mu ben uçuyom, anladın mı beni? Dün süper markette dünyalar güzeli bir kız gördüm. 220 voltla çarpılmak ne ki abi, yamuldum. Dumur olup ayaklarım yerden kesildi. Tanışamadan görmekle uçuran, sonra ne yapmaz? Anla beni. Şarkı markı düşünecek, seçecek hal yok. Durumuma uygun parçayı sana bırakıyorum. Kendine iyi bak. Çok öptüm seni.”
“Okey! Bende seni öpüyorum Veysel’im. Büyüksün adamım. Aşk işlerin kolayına gelsin.”
Canımın içleri! Dambırtı Radyosunun aboneleri. İşte olay bu. Ne dersiniz, ufukta yeni bir aşkın ilk yakamoz ışıkları göz mü kırpmakta? Vauv!!! Kusura bakmayın ilk parçam Gülben’den Karatepeli yağız Veysel kardeşimize gidecek.
“Uçacaksın, uçacaksın havalara uçacaksın.
Ayanı yerden kescem senin...” Oldu mu abim…”
“Abi be bundan böyle bana “Karatepeli Yağız Veysel”in yanında “romantik serseri”yi de ekle. Kamyon arkasında gördüğüm bu çok lafı tuttum, biliyon mu?”
“Allah senin canını almasın emi Romantik Serseri Karatepeli Yağız Veysel’in gönderdiğine bakın.”
…………..
“Dijital Niyazi abiniz niçin var canlarım? Yeni bir günde yine isteklerinizi yerine getirmek için. Dün ayağı yerden kesilen Karatepeli Veysel Kardeşimizden yene bir faks gelmiş.”
“Ben romantik serseri Karatepeli Veysel. Şanslı adamın. Kızın cebine ulaştım. Mesaj manyağı yaptım. Ağzım kalaylıdır. Cafcaflı parlak laflar çıkar. Edebiyat, kültürüm iyidir abi be. Bunları görüp kesilmeyen olur mu? Adını söylemek olmaz. Şimdilik bende saklı kalsın. Abi, Ebru Yaşar’dan “Yeminin Var” çal, iş sağlam olsun.”
“Kendine romantik serseri dedirten ağzı kalaylı Karatepeli Veysel, “faksımı mutlaka oku,” diyorsun ama söylediklerini yetmiş milyon dinler lan oğlum. Benden söylemesi.
Senin market güzeline Veysel’le kafiyeli olsun diyerekten mahsusçuktan Aysel diyelim. Tamam mı? Sıradaki şarkıyı sana ve tüm sevenlere yolluyoruz. Ebru Yaşar ve “Yeminin Var”
“Benim sevdan sarana kadar değil, solana kadar değil, sonuna kadar
Benim sevdam saman alevi değil, hercai aşk değil, ölene kadar…”
Canlarım, tüm aşklar, sevdalar böyle olsun emi.”

“Kocaman merhabalar, selamlar. Aynı dilek aynı umutlarla yeni günde yine karşınızdayız. Paylaşma noktasında Türkiye’nin en fazla izlenilen, kanalı en fazla dinlenilen özel Dambırtı Radyosundasınız. Müzik biziz. Bizler, sevgi silahşorları, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz. Çektik kılıçları! Ya Allah ya fettah!
Burada inanılmaz güzel şeyler oluyor. Bunları gördükçe inanılmaz mutlu oluyorum. İlk faksımız elbette Romantik Serseri Karatepeli Yağız Veysel’den. Oğlum bu isimde pek uzun oldu. Sırayla söyleyeceğim derken nefesim kesiliyor. Arada kırkarsam darılma.
“Dijital Niyazi Abi be, gözümüz aydın. Adına “Aysel” dediğin kızla dün tanıştım. O ad bile yakıştı. Yok, hocam, böyle bir güzel daha olmaz. Onu anlatan parça daha yapılmadı. Öyle bir parça beni kesmez. Anladınız mı? Çalacağınız bütün parçalar yeni tanıştığım ve çarpıldığım dünyalar güzeli Aysel için. Başka çere yok.”
“Vauv Karatepeli Yağız kardeş Veysel. Adına çok sevindik. Yalnız ayağını gazdan çek. Sürat felakettir. Çok veren maldan, az veren candan denir. Bencillik ederek tüm şarkıları sevdiğine gönderen, bizim taze âşık. Sırada iki parça var ilki sana.
“Gülşen, tüm sevenler için “Of of” diyor.
“Of of kömür yanıyorum of of.
Ben derdimi biliyorum.
Ayıp mıdır seviyorum.”
Trabzon ‘dan Yaralı kuş Hilmi çok sevdiği, bir türlü unutmadığı sevdiğine “Kader Utansını” gönderiyor. Yaralı kuşumuz, en kısa zamanda kanatlarını tüğünü teleğini onarman dileğiyle Nilüfer’den eski bir aşk şarkısı…
“Kanımdasın canımdasın.
Sağımdasın solumdasın.
Senden asla vazgeçemem.
İnan ki sen harikasın kanımdasın.”
Beni özleyin anacım. Çünkü ben öyle yapacağım. Hafta sonu gözlerden ırak bir yerlere kaçacağım. Ba bay!

Karatepe’den Romantik Serseri Veysel’im, Kafalama bizi. Dün tanışıp akşamına çıkmağa başladığın Aysel’in gerçek olduğundan emin misin? Bugün gelen fakslarda Veysel’in Aysel’i, olduğunu söyleyen tam on üç kişi var. Hem de yurdun dört bir yanından. Bu ne iştir? Yüce Mevla’m, yaptığını sorgulamak haddimiz değil. Gökten yağmur yerine Aysel mi yağdırıyorsun? Yakında şiirler yazacağım. Şaka şaka. Gerçek olansa işte günün ilk faksı:
“Selam ben Van‘dan Emre. İsmail YK’ dan “Son Defa”yı biricik aşkım bağlar kızı Zübeyde’ye armağan ediyorum. Aynı zamanda Veysel’in gerçek Dijital aşkına da gitsin.”
Ülkemin güzel insanları, bakar mısın? Bölgeleri ayrı birbirlerini tanımayanlar arasında gelişen dijital dostluk, arkadaşlık vatandaşlık, milli duygu bu… Ötesini gerisini arama.
“Veysel’in dijital aşkı… ”Vanlı Erme’nin lafımı tuttum. Yaratıcılık değil mi? Sizleri ve Emre’yi daha fazla bekletmek istemiyorum. İlk parçamız Sertap Erener’den çok sevilen parçası. Şimdi yola çıkıyor. Bekleyin canlarımın içi.
“Yeni bir aşk yeni bir iş...
Yine gülecek bir neden lazım.
Yeni bir haber, yeni bir kader,
Bunlar için bana şans lazım”
Veysel’im, adamım iki faksın arka arkaya geldi. Yine hızlısın koçum benim. Senin işin gücün yok mu? Valla ne yalan söyleyeyim can çekirdeklerim, içeriğini okumuyorum. İstediği parça Nükhet Duru ve Cenk eren’den Dijital sevgili Aysel’e Gidiyor.
“İyi ki geldin, iyi ki varsın. Sen gördüğüm son ilahsın.
İçim dışım sana yangın. Tenimde izin kalsın.”
Aynanmıyorum!!!. Olay bu işte bu. Evet, sonunda gerçek Aysel’den ilk istek geldi. Haydi, gözün Aydın Veysel’im. Ben buna ölürüm be. Dirilir yine ölürüm. En büyük aşk bu aşk! Başka büyük yok. Fincanı taştan o…Çok pardon, hafta sonu gittiğim maçta hızımı alamadım. Hani giz yapacaktım…Ne yaptım ben…
Dijital aşıklar, Ülkem insanı seninle gurur duyuyor.
Mikrofondan sevda, dijital aşk bu olsa gerek. Bizi bekleyin yeni aşklar ve aşk şarkılarında buluşmak üzere.

Ayselciğim, mesajını alınca mutlu olduk. Yolun açık olsun. Öpüyorum sevgi ve saygılar. Karşılıklı parçalarınızı çalıyorum. Ba bay.
Aysel’den Veysel’e Gülben Ergen’den gidiyor.
“Şu başıma gelene bakın.
Küt küt atıyor kalbim. Bitmedi gitti şu harbim.
Liseli kızlar gibi pır pır uykusuz gecelere talim.
Ne ayıp biliyor ne günah biliyor…
Romantik Serseri Veysel’in duygularına Hakan Peker tercüman.
“İçimi gıcıklıyor senin tatlı gülüşün.
Sana deli oluyorum gerisini sen düşün.
Hadi bu akşamda yak beni.
Ateşlere at beni.
Ben seninle var olurum yeniden yarat beni.
Al götür aşk cennetine oralarda bırak beni.”
Sözlerini ezberlemişim dayanamadım okudum.

Bu sabah yine manyak gibi fakslar yağmakta. Biz bir numarayız canımın içleri. İsteklerinizi yerine getirmek boynumuzun borcu. Bize çok çok yazınız. İsteyenin bir yüzü vermeyen zenci.
“Hey moruk n’aber? RÜTÜK’ ten korkmadan söylüyorum. Sana fark attığımızdan kuduruyorsun değil mi? Çatla, patla! Olay bu işte. Abanoz kafan farkımızı anlasın artık. Biz DAMBIRTI siz ZIMBIRTI’sınız. Kalite farkımız dinleyici kapasitemiz farklı.”
Karatepe’den Romantik Serseri Veysel’in dijital aşk günlüğü, çektiği fakslarla fırtına. Fırtına az gelir Tusumami. Yalnız bu gün biraz gecikmeli geldi. Dünya globalleşti derlerdi de inanmazdım. Ulusal gelin, damat, kaynananın yanında ulusal aşkımız da oldu. Vauv. Dijital âşıklar için faks çekip onlar için istekte bulunanlar çoğaldı.
Bu gün Aysel-Veysel’in dijital aşkının parçaları bizden gidiyor. Kıraç’ın son derecede duygusal parçasını sevgilerimizle Veysel’e
Olur ya bir gün gelir, Olur ya kader bu ya,
Olur ya benden başkasını gözün görmez olur ya.
Alıştım yalnızlığa, senin yokluğuna alıştım ben. ”
Aysel’i unuttuğumuz sanılmasın. Duygusal takılıyoruz. Tarkan’dan “Sorma”
“Kırılma yakma kalbimi, darılma.
Nedeni var her şeyin. Suçlu sorumlu arama.
Sorma kalbimi sorma. Bilirsin sen aslında. Yok ki kaybeden aşkta.”
“Çanakkale Eceabat’tan Yeşim, Burdur’da asker sevdalısı için.
“O şimdi asker, canı neler ister. Sevdiğim Allah’ım, beni ona göster.”böyle diyeceğini sandınız değil mi. Aldandınız.
Seda Sayan onun için söylüyor.
“Ne gündüz ne gece hiçbir şeyin anlamı yok.
Alır kaçarım kurşuna dizerim yalnızlığımı.
Nedense sana doyamıyorum. Nedense sensiz olamıyorum. ”
Karatepe’den Romantik Serseri Veysel’im, Aysel için şarkı yapmışsın vauv! Aşk insana ne yaptırmaz? Yalnız biliyon mu oğlum sen kendini aştın. Yakında roman da yazarsın. Hadi hayırlı olsun! Seninkinin klipi çekilinceye kadar en fazla mesaj alan parçayı bütün sevenler için giriyorum. Bu Yıldız Tilbe’den duygu, anlam yüklü parça.
“Değerini bilmek gerektir aşkın. Ve ona kattığı değeri yılların.
Aşk ne iç geçirmektir bir bankta. Ne de el ele dolaşmak
Gün olur kar yağar, yağmur yağar. Birlikte yaşanacak koca bir ömür var.”
“Kendinize iyi bakınız. Aynı saatlerde buradayız canlarım. Veysel- Aysel’ dijital şarkılı aşk mesajlarına devam edeceğiz. Ne kadar ekmek o cızbız köfte. Lan Sami, köşeye gidip tükürük köftesi yiyelim mi? Canım çekti. Ne el kol hareketi çekiyon. Gelmiyom de yeter. Ne mikrofon mu açık? Hastir…

Uvav, canımın içleri. Veysel -Aysel paslaşmasının da yer alacağı yeni güne hoş geldiniz. Valla bu işe ne demeli. Bizim ki çorbada bir çimdik tuz. İlk istek Romantik serseriden. “Yaban Gülüm”
“Seven dikenine katlanır.
Ayrılığa yürek mi dayanır?
Böyle gitme yaban gülüm.
Dikenlerin yalan gülüm.
Sevdayı bitirmez ölüm.”
Hoppala bu da nedir? Verilen mesaj hoşumuza gitmedi. Bir aydır güzel güzel giderken… Vallahi gerdin beni Veysel, hem de tefler tümbekler gibi.
Yoksa bizim bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor? Bizi dinleyiniz, bekleyiniz. İkinci parçamız Aysel’den gümbür gümbür.
“Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana, seni Tanrım korusun.”
Hoppala siz çaktınız mı dalgayı? Ve ve ve… Şimdi de Veysel’in isteği:
“Arkana bak da düşün yeniden.
Ne fark eder sen ya da ben.
Gururumuzdur bizi deviren. ”
Tadı damakta kalan bize ayrılan süre bitmiştir canlarım. Bizi izleyin bekleyin özleyin. Yarına görüşürüz.

Maşuk Aysel’den Âşık Veysel’e. Hayırdır hep ilk arayan Veysel olurdu. Bu sefer durum tersine döndü.
“Sen ne istediğini bilmez arsız sevgili.
Hiç iyi dileğim yok senle ilgili.
Aşksız kal, arsız sevgili.”
Eğer aldığımız sinyaller gerçekse aşkın ömrü iki yıl bile sürmedi. Atom çağının hızına ermek mümkün değil canlarımmm. Zınnıyan taraf Veysel mi oluyor şimdi? Doğru söze ne denir. Canlarımın içi. Aysel’in isteği cukuna oturdu da kendi hesabıma hoşlanmadım. Şunun şurasında kendi çapımızda eğlenip gidiyorduk.
Biz Aysel Veysel dijital aşkında kendi çapımızda hakemlik yaparken birileri Özüme “egosu şişkin p…” diyip kalayladı. Bunu kimin yaptırdığı belli canlarım. Serbest piyasa ekonomi bu. Olay, arz talep meselesi…
Ben Dijital Niyazi, az biraz moral bozukluğu oldu. Devreden çıkıyorum. Bundan sonrası fakslarla verilen mesajlara bırakıyorum Yorum sizlerin.
Veysel’in yeni isteği İbrahim Tatlıses’in sesinden onun yorumuyla:
“Aramam sormam bir daha. Peşinden geldim kaç kere
Dünyamım yıktın bin kere. Kırıldım sana bir kere.”
Aysel canım işte sırada seninki. Kenan Doğulu’nun sesinden anlamlı dizelerini okumazsam şişerim vallahi.
“Aşkım aşkım diye ağlayacaksın.
Başını taşlara her gün vuracaksın
Sesimi duyan yok ki anlayacaksın.
Sen gittin şimdi sıra bende.
Ben bittim şimdi sıra sende.”
Aysel Veysel dijital aşkına en anlamlı istek parçası Osmaniye’den Ökkeş Adıvar’dan geldi. Hakan Altun’ bakın onlar için ne diyor.
“Bir gam biraz keder. Dert değil bu da geçer.
Her şeye katlanırdım, ayrılık olmasaydı eğer. Diyorsun ki alışmalı.”
İşi çakanlardan istekler akıyor. Edirne’den Azimet Tınaz da onlar için istemiş.
“Dur demen, kal demem uğurlar olsun.
Her şeyi al git canın sağ olsun.”
Canlarımın içleri. Dijital Niyazi der ki. Bu gün burada acayip olaylar oluyor. Dijital aşk, aşk olarak kalmadı. Ülkem insanını ikiye bölündü. Arkasında taraftarları oldu. Ayselciler, Veyselciler arasında kıran kırana istek yarışı başladı.
Ayselciler hep önde. İlk iki istek onlar için.
“Yürü ancak gidersin.”
Veyselcilerin yanıtı Ozon Orhon’dan. İntikam
“Nasıl dayandın ben sana,
Nasıl katlandım nasıl.
Krallığın bu kadar bitti.
Seninle alakalı bir intikam kaldı.”
Veysel’im gönül işinin yorumu bize düşmez de kız haklı. Ne demek bir çiçekle yaz mı gelir? Ayıp ama. Bal gibi yalpa yapmaktasın. Aysel taraftarlarını çok sinirlendirdin. Bursa’nın Teksaslarıyla Çarşı’yı da yanlarına almışlar. Ellerinde döner bıçakları, Zülfikar kaması, Ninja kılıçları, Yatağan palası… Ceplerinde lastik, sallama saldırma, kaşar, Alman çeliği av bıçakları… Ellerine düşmeye gör, anında parçalayacaklar.
Bendeki genel kültürle kimse yarışamaz anacığım. Gürül gürül. Sular seller gibi. Ah torpil bulup yarışmalardan birine kapak atabilsem… Milyarlar kapımın iti olur.
Lan Sami yine mi mikrofon açık yoksa. Oğlum, önünü afkalayacağına işaret çaksana. Sen benim bir gün başımı yiyeceksin biliyon mu? Aslanım şaka yaptın değil mi? Korkum vallahi. Bir an aklım başımdan gitti be. Oh ucuz kurtuldum.
……
Veysel’im yeni faksında sıkıyı görünce hafif çark durumları…
“Geri dön geri dön.
Uzanıp tutu ver elimi.”
Ayselcilerde hafif yumuşama. Hadi hayırlısı. Elçiye zeval olmaz ha: Banu Zorlu onlar için söylüyor.
Dalarım düşlere aman. Ağlarım zaman zaman.
Bir köşede harcanırım. Yine ben sana kıyamam
Karatepe’den Romantik Serseri Veysel’im, hoppala. Arşivlerden bu eski bir şarkıyı senin için buldum bulmasına da tam yumuşama olmuşken bu ne iştir oğlum anlayamadım.
“Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam.”
Çatlasan da çalmayacağım. Nedeni belli. Aysel taraftarları yüzünü göremedikleri bu mağdur kızın arkasında bir yıkılmaz kale. Telefonlar, fakslar elektronik posta vızır vızır. Bu kızımız için ulusal… bankasında adına hesap açılmış. Şimdiden şişkinliğinden dudak uçuklar. Aşırı duyarlı bir iş adamı, Aysel’i manevi evlat olarak almak isteğini, bütün servetinin tek varisi yapacağını benim aracılığımla bildirdi. Bir başkası yarım kalan tahsili tamamlatacak. İsterse İngiltere’ye dil öğrenmesi için gönderecek.
Daha bunlar ne ki? Bir evde kalmış kızımız, çeyiz sandığını kendisine vereceğini söyledi.
Bursa’dan bir bahçe sahibi bir kasa yarma şeftali ile armut göndermiş. Aysel’in adresine verilmek üzere kargoya verdik. Afiyetle ye. Aysel’im, canım çekti. Güzel armudu görünce dayanamadım. Üstünden bir sırasını yedim. Helal et göz bebeğim. Sayende besleniyoruz.
Bir dinleyici Veysel’e kötü kızmış, hırsını benden çıkarıyor. Dediği parçayı çalmazsam gelip radyomu başıma geçirecekmiş. Ben onu nasıl çalarım. Başımızdaki RÜTÜK’ TEN korkarım anacığım. Bizimki de sonunda çorba parası. Hafta sonu GS-FB maçına git be kardeşim. Bir sefer değil doksan dakika ağız dolusu söversin. Ben fincan mıyım ki oyuyorsun? İçime koyduklarını söylemeğe aldığım terbiye izin vermez.
Güzel Ülkemin güzel insanları. Müjdeler olsun size. Aysel’imize üç gün içinde tam on sekiz tane talip çıktı. Kendisini ne doktorlar ne mühendisler istiyor bilseniz. Ne müthiş bir milletiz milli duygu denilen, pardon dijital duygu denilen bu işte bu... Müthiş… Sizden saklım gizlim yok. “Oha” demeyeceğinizi bilsem aramız son günlerde hafiften limoni olan darlingi bırakıp…
Ayselcilerden biri, tam üst üste beş tane aynı faksı çekmiş. Çalmazsan sevdiğin ölsün diyor. Allah korusun. Korkarım ben canlarım. Şarkıyı da tam yazmamış. Oradan buradan dizeler. Bakalım bulabilecek miyim?
“Arayıp bulacağım, seni aldatacağım.
Sen çatır çatır çatlayacaksın.
Ben ki aşkı kederi bir kalemde silerim.
Üstüme gelme benim, ben bir zır zır deliyim.”
Sevgili Ayselciler, yukarı bakarak derin derin nefes alın. Sakin olunuz. Yavaş yavaş. Bu sadece dijital bir aşk. Sonuçta kitlelerin savaşı değil ki.
Veyselciler, sizde ayağınızı denk alın. Bilmez misiniz, devletli ile deliler yaptığından sorumlu olmaz.

Günün ilk faksı ve isteği Duygusal bir Ayselciden:
“Ağla yürekli çocuk, seni unutanlara.
Ağla yürekli çocuk, seni sırtından vuranlara.”
Ve, ve, ve de Ayselcilerden, Veyselcilere ikincisi:
“Elalarını, elalarını.
Allah versin belalarını.”
Ben tam anlayamadım ama gelen fakslardan dijital âşık Veysel, kızın canını kötü yakmış. Oğlum benim bile haberim olmadan ne yaptın sen? Özümü devre dışı bırakan habersiz yazışmalar mı oldu? Küserin sonra. Dijital Niyazi’yi küstürmek iyi değildir. Bak benden sana ağabeylik. Bir taraf gemileri yakmış baksana. Kırış gibi. Vallahi olay benden çıktı. Son gelenlerden böyle anladım.

Veysel, hadi işin kolay gelsin! Gökyüzünde kara kara bulut. Galiba sana bu işi unut demek düşüyor. Baksana Aysel cephesinden şimşekler çakıyor. Birazdan gök gürültüleri arasında fırtına başlayacak. En iyisi sakin limanlara çekilip dinlenmek.
Can çekirdeklerim! Göz bebeklerim! Avuç içlerim! Çok istek almış iki güzel parçayı arka arkaya giriyoruz. İlki Levent Yüksel’den. Yarası olanlar gocunsun canlarım.
“Bu aşkın katili sensin. Teslim ol suçlusu sensin.
Bir sen senin içinde Hem bıçak hem yara sensin.”ve:
“Aşk doğruluk ister yalanla yürümez. Dünyayı dar eder, affetmez.
Anlamaz ne kural, vurur can evinden. Sana bu sevgi çok geldi sanırım
Bundan böyle senden uzak olalım.”
Nesir gibi okuyuşu kendim bile beğenmedim. Kusura bakmayın. Akşamdan kalmayım. Yaş günün unuttuğum Darling, resti çekti. Sanal işlerle uğraşmaktan ona zaman kalmıyormuş. Kendi başımı tarayamazken gelin başı yapmağa kalkışmışım. Barın ortasında kafamdan aşağı bir kupa birayı boca etti. Bir daha yüzümü şeytana gösterecekmişim. Birazdan havaya girerim. U, hu, hu…
Ne yazık ki insanların hayatında hep iyi şeyler yok canlarım. Oysa iyi, güzel doğru şeyler yapmak elimizde. Düşüncelerde anlatmak istenilenler vardır. Kimi tembellik, kimi korkaklık kimi de gururdan anlatmak istediklerimizden cayarız. Bu yaşam koşullarında geçimi düşünürken sevgiye yer vermeyenlere uyarırız.
“Umutsuz olmayan. Umut siz olun.” Yeni duyduğum bu lafı çok tuttum. Paylaşırım. Yaşamınızdan saygıyı sevgiyi çıkarmayınız. Kendinize iyi bakın, en güzel öpücükler.
Biç, Dakka. Tam da yayın bitimine Aslanım Veysel’in yeni bir aşka filizlendiğine dair aldığım yeni sinyal alıyorum. Sami, sakın yayını kesme oğlum. Bende bu işi biliyorsam reytingleri tavana zıplatacak konu bu be.
Karatepe’den Romantik Serseri Veysel’im, “Sevinçten ölüyorum dediğin Sevda kelebeği Nursel kim? Sen azdın. Şöhret başına vurdu. Canını seviyorsan sus. Aşkını içinde tut. Fırtına önceki sessizliği unutulmuşluğa yorma. “Kuzuların Sessizliği” bilir misin sen?
“Alçaklara karlar yağdı üşümedin mi, ?
Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?”
Samiciğim, yolla ne kadarı giderse gitsin. Yarın kaldığımız yerden başlarız. Mikrofonu kapatınca diyeceklerin mi var. Ben dinlerin seni canım ciğerim. Şu memlekette dert dinler kaç kişi var? Marko Paşa, yerine beni bıraktı.
“Veysel-Aysel eskidi mi? Bırakayım mı, ne yaparlarsa yapsınlar? Tam bunları söylüyorsun. Yanlış anlatmadım değil mi?”
Okey. Bence de kabak tadı verdiler artık. Neydi Veysel’in o son yave yave konuşmaları. Sevda kelebeği Nursel. Kelebeğin ömrü bir gündür. Bunu bilmez ki armut oğlu ahlat. Arkasına bir iki kişiyi alınca egosu şişti oğlanın. Kendini bir b… sandı. Bende arşive girip istediklerini aramaktan bıkmıştım zaten.

Canımın içleri vauv! Selamm. Dijital Niyazi’yle yeni bir güne birlikte merhaba! Bizi bekleyen yeni aşklar ve aşk şarkılarında buluşmak üzere biriz beraberiz.
Bize telefon edebilir, faks çekebilir elektronik adresimize her an mesaj yazabilirsiniz. Birlikte kafamıza göre takılırız valla billa... Bildiğiniz gibi sizinle söyleşmek ve de isteklerinin yerine getirmek için özel Dambırtı Radyosu olarak buradayız. Yan yana, cana cana, hatta kankayız.
Kocaman merhaba. Ortak dilek aynı umutlarla yine karşınızda. Ve paylaşma noktasında.
İnanılmaz güzel şeyler oluyor şu yaşlı Dünya’da. Ve de güzel Ülkemizde. Duydukça inanılmaz mutlu oluyoruz. Her bitiş bir başka başlangıç noktasıdır. Yer çekimi nasıl değişmezse, sevdalar ayrılıklar hep olacaktır.
Körkütük âşık lafını tutum. Buldanlı Remzi’m. Sevdiği kıza dijital yolla mesajın var. Anlıyorum sabırsızlanıyorsun. Daha fazla bekletmek istemiyorum da mesajımı tamamlamam gerek.
Mesaj aldıkça mutlu oluyoruz. En fazla dinlenen Dambırtı Radyosunun DJ si olarak sizleri öpüyorum sevgi ve saygılar. Kendinize iyi bakın.
Evvet! İlk parçamızı tüm sevenlere, seveceklere başlamış bitmiş aşklara âşıklara yani sizlere gönderiyorum. Sefarad’dan fıkır fıkır şıkır şıkır bir Roman havası. Birlikte kanımız kaynasın, canımız oynasın canlarım.
“Bayılırım sarışına gözü üstümde olsa da.
Ama hepsi gibi o da kanar böyle boş yalanlara.
Ben seni severim, çok seni severim.”
Körkütük âşık Remzi için, adı kendinde saklı aşkı için isim uyumundan Remziye dediğimiz dijital sevdiğine Sertap Erener’den gönderiyoruz.
Yeni bir hayat, gerisi bayat.
Kendime yeni bir ben lazım.
Yeni bir haber, yeni bir kader;
Bunlar için bana şans lazım.
Yeni bir duruş, yeni bir dokunuş;
Tek tek keşfetmem lazım.
Vauv! Romantikiz he Remziye kız. Ve de çok hızlı. Buldanlı Remzi’nin kırışığı açılmadan geçtik faksın başına. Yazdıkların bende kalsın. Sevda çiçeğin solmasın. Senin için çalıyoruz.
“Aşk bunu bana yapmağa mecbur mu?
Dokunduğum ten senin gibi kokmuyor.
Sessiz sedasız açardın gecelerde.
Kimse bilemez göremez kuytularda.”
Sakin kimsesiz ve sahipsiz kalma Sevda çiçeğimiz Remziye.

ATİYE GÜNER TÜMÜKLÜ

Özgeçmiş:
ATİYE GÜNER TÜMÜKLÜ
1947 Yılında Kayseri-Bünyan’da doğdu.
Bünyan Ortaokulu, Kayseri Lisesi, İzmir, Eğitim Enstitüsünde okudu.
Yurdun değişik yerlerinden Develi, Bitlis-Tatvan, Hakkâri, Hakkâri-Yüksekova, Bünyan, İzmir Torbalı’da otuz yıl Türkçe öğretmenliği yaptı. Şimdi emeklidir.
Evli, üç çocuk annesi olup, dört de torunu bulunmaktadır.
KYD (Kadın Yazarlar Derneği ) ÜYESİDİR.

ÖDÜL KAZANAN ÖYKÜLERİ :
1.“KOCANI YEMEDİK YA” Seyrek Belediyesi Kadın Konulu Öykü Yarışması Kitap Seçkisi
2.”ZENGİNDEN KAPARO”2009 Ankara Kitaplığı: Jüri Özel Ödülü
3.”ÇİRİ KİM YEDİYSE” Geleneksel Mahmut Tunaboylu Öykü Yarışması: Mansiyon
4.”AŞKIN E’ HALİ” Gila Kohen Öykü Yarışması:“ÖYKÜLERDEN YANSIMALAR Kitap seçkisi.
5. “ÜNZÜLE” 2009 İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Yaşatma derneği 1.Öykü Yarışması Kitap Seçkisi
6. “CANLI ÇUVAL” 2010 Yılı Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması Mansiyon
7. “YERİNİ YADIRGAYAN GÖÇMEN KUŞU” 2010 İZMİR KUŞ CENNETİ GÖÇ KONULU ÖYKÜ YARIŞMASI ”

NEDEN ÖYKÜ?
Kendimi en iyi kanıtlayabildiğim
Bigi birikimimi en iy dökebildiğim için.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (13-03-2011 Saat 12:18 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 15-03-2011, 21:51
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart Cenaze / Hülya Arıkan

6-

Cenaze

Cenaze yarınmış. Erkek kardeşim arayıp haber verdi bir gün önce.

’ Kurtuldu. Çok acı çekiyordu.’

Hiçbir şey sormadım.

‘Geleceksen seni hava alanından alırım.’

Hiçbir şey söylemedim. ‘Gelirim, gelemem, beni al, hayır alma!’

Babam uzunca bir süredir hastaydı. Kemoterapi görüyordu. Sık sık telefonla soruyordum sağlık durumunu. Yalnız değildi, bir bakıcısı vardı sürekli kalan. Yanıma gelmesini, benimle yaşamasını çok istediğim halde İstanbul’a gelmeyi reddetti hep. İzmir’den ayrılmak istemedi. Annemin ölümünden beri yalnız yaşıyordu. Onsuz hayatın anlamsız olduğunu birçok kez söylemişti bana. Bir an önce gitmek istiyordu sevgili Nilo’ sunun yanına. ‘Beni annenizin yanına gömersiniz’ diye vasiyet etmişti. Bir vasiyeti daha vardı: ‘Kardeşimle barışacaktım!’

Durumunun iyi olmadığını biliyordum. Kendimi hazırlamıştım acı sona. Son bir kez gidip görmek istiyordum ama ölüm benden hızlı davranmıştı.

İzmir uçağına karışık duygular içinde biniyorum. Acı, keder, kızgınlık, yılgınlık, biraz da merak… Düşünceler, anılar beynimde daldan dala atlıyor. Kardeşim… Yıllardır görmediğim, konuşmadığım, hayatımdan sildiğim, SİLDİĞİM ..

Küçükken o gelinceye kadar sadece benim olan odamı sonra da oyuncaklarımı paylaşmak zorunda kaldığım, doğduğu ilk günden itibaren benden çok sevilen, büyüdükçe ödevlerini yaptığım, okula gidip gelirken elinden tutmakla görevlendirildiğim, yaramaz çocuklardan korumak için uğruna kavgalar ettiğim kardeşim..

Kardeşim, hayatımı kısıtlayan, rahatımı kaçıran bir varlıktı. Küçük olmanın üstünlüğüyle çok şımardı. Ben de ağabey olmanın ağırlığı altında ezildim hep.

Büyüdükçe, arkadaşlarımı da onunla paylaşmaya başladım! Arsız bir karga gibi bana ait ne varsa arsızca saldırıyordu. Benden daha yakışıklıydı, evet. Siyah kıvırcık saçlarının altından bakan derin yeşil gözleri vardı. Hani ‘şeytan tüyü var’ derler ya o da öyleydi işte. Neşeliydi, kızların gözdesiydi. Herkesin sevgilisiydi. Asla ders çalışmazdı. Sorumluluğumu bilerek derslerinde yardımcı olmaya çalışırdım ama onun aklı fikri kızlarda, arabalarda, artistlikteydi. Onun gibi değildim ben. Ağırbaşlıydım. Utangaç sayılırdım, özellikle de kızlar ile olan ilişkilerimde. Okulda beğendiğim kızlar vardı ama hiç biri ile ilişki kuramadım. Kardeşimse daldan dala atlıyordu sürekli. O yeşil gözler ne kalpler kırıyor, ne canlar yakıyordu.

Annem ve babamın kardeşime karşı takındıkları tavır ilginçti: bana olmadıkları kadar hoşgörüyle davranıyorlardı ona. Ne isterse alıyor, yapıyorlardı. Serseri arkadaşlarını spor arabasına doldurup gezip tozuyordu. Liseyi zar zor bitirdi.

Ben üniversiteye başlayınca kardeşimle olan ilişkim azaldı. Kendimi derslerime verdiğim için onu pek görmüyordum. Bir de kız arkadaşım olmuştu! Aynı sınıfta idik. Çok güzeldi Ece. Birlikte ders çalışıyor, geziyor, sinemalara, tiyatrolara gidiyorduk. Kendimi çok mutlu hissediyordum ilk kez. Okulu bitirmemize yakın onu ailemle tanıştırmaya karar verdim. Evlenmek istediğim kızdı o. Anneme onu bir akşam yemeğe getireceğimi söyledim. Bir kız arkadaşım olduğunu evdekiler biliyorlardı ama henüz tanışmamışlardı. Ece’yi annem de babam da pek beğendiler. Bir süre sonra annem ‘artık gidip Ece’yi isteyelim’ dedi. Artık nişanlı bir geçtim. Okulu bitirip bir an önce askerliğimi yapmayı ve Ece’mle evlenmeyi düşünüyordum. Nasılsa bir iş bulurdum. Ece de okulu bitirmek üzereydi. O da bir iş bulunca rahatça geçinebilirdik. Ev konusunda ailem yardım edecekti. Askerliğimi kısa dönem yapacaktım. Önce 2 ay Burdur’da temel eğitim, peşinden 8 ay Kıbrıs. Ece, yemin töreni için Burdur’a annem ve babamla gelmişti. Bir kez de Kıbrıs’a geldi. Ne güzeldi onu görmek. Çok özlüyordum güzel nişanlımı. Bu arada okulu bitirmiş ve işe girmişti. Mektuplarında çeyiz hazırlamakta olduğunu yazıyordu. Askerliğim rahat geçiyordu gerçi ama özlem dayanılmazdı. En sonunda 8 ay bitti ve eve dönme zamanı geldi. Çok heyecanlıydım. Eceme kavuşuyordum nihayet. Biraz hasret giderip dinlenir sonra da iş aramaya başlarım diye düşünüyordum.

Ece beni karşılamaya gelmemişti! Uçaktan iner inmez telefona sarılıp geldiğimi bildirdim. Özür diledi gelemediği için, işten izin alamamış. ‘Yarın görüşürüz’ dedi. Hayal kırıklığına uğramıştım ama ‘nasıl olsa buradaydım artık’ diye düşündüm, hasret bitmişti. Evde ziyafet sofrası hazırlamıştı annem! Kıbrıs’ta doğru dürüst yemek bulup ta yiyemediğimi düşündüğü için, gelir gelmez besiye almaya karar vermişti. Kardeşim ortalarda yoktu. Bir işe girdiğini duymuştum. Artık akıllandı herhalde diye düşünüyordum. Ertesi gün Cumartesi idi. Ece’yi evden alacaktım, dışarıda yemek yiyecektik. Nişanlımı görür görmez halinde bir gariplik olduğunu sezdim. Bana sarılması zorakiydi sanki. Bakışlarını kaçırıyor, sorularıma kısa ve sert yanıtlar veriyordu. Bütün bunların ne anlama geldiğini birkaç gün sonra itiraf edecekti. Benim yokluğumda kardeşime aşık olmuştu. ‘Artık seninle olamam diyordu. Beni affet.’ Öldürmek istedim o yeşil gözlü, yakışıklı serseriyi. Günlerce benden kaçmıştı. Nihayet karşıma çıktığında da yüzünde en ufak bir pişmanlık ifadesi olmadan, küstahça, bana Ece’yle birbirlerini sevdiklerini söylemişti!

Cenazede epeyce kalabalık vardı. Kardeşim ve karısı ile göz göze geldik. Yanlarına gitmedim. Beni görünce yanıma gelmek üzere hamle yaptılar ama onlara arkamı dönüp, baş sağlığı dileyen aile dostları, akrabalar ve arkadaşlarla ilgilenerek gerekli mesajı verdim.’Sakın ha, sakın ha !’

O yeşil gözlerdeki utku kazanmış ifade hala yerli yerinde duruyordu.

Yüreğim alev alev yanıyordu sanki. Kazanmıştı, evet. Ağına bir kurban daha takılmıştı.

Onu da bir süre sonra bırakıp, başka bir kurban avlamaya çıkacaktı. Değiştiğini ya da değişebileceğini hiç sanmıyorum.

Eski Nişanlıma acıdım birden. Zavallı, güzel Ecem, sen de o yeşil gözlere vuruldun, değil mi?

Ama çok pişman olacaksın. Belki de oldun bile. Az önce göz göze geldiğimizde, çok mutsuz görünüyordun! Gözlerinin altı çökmüştü sanki! Yoksa bana mı öyle geldi?

Belki de yenilmeyi içime sindiremediğim için böyle düşünüyorum? Belki de mutsuz olmanı, çok üzülmeni istiyorum, terk edilmek neymiş, ihanete uğramak nasıl oluyormuş, yaşamanı… Yüreğindeki o acıyı hiçbir şeyin dindiremeyeceğini anlamanı…Duyduğun bir şarkıyla, gördüğün bir filmle, uluorta haykıra haykıra nasıl ağlanabileceğini tatmanı… Yıllar geçse de, yüreğini sıkıştırıp, ezen o uğursuz ağırlıktan kurtulamayacağını hissetmeni….Bana yaşattığın acıların aynısını yaşamanı istiyorum belki?

Mezarlıktayız! Buraya nasıl ve ne zaman geldiğimizi anlamaya çalışıyorum. Kendimle konuşmalarım bir süreliğine beni koparmış etrafımdan. Babam gidiyor..

‘Güle güle babacığım. Beni affet, vasiyetini yerine getiremeyeceğim.’

Belki bir gün, yüreğimin sızısı bitince, belki. Ama henüz değil!

Hülya Arıkan
2010 Mayıs

Özgeçmiş:
Adım Hülya Arıkan . 1951, Eskişehir doğumluyum. İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1975 yılında bitirdim.
Otuz beş yıl İngilizce Öğretmenliği-Okutmanlığı yaptım. 1999 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nden emekli oldum. Son beş yıldır İstanbul Ticaret Ün.’de part-time okutman olarak çalışmaktaydım.
Okumayı çok severim, çok okurum. Çocukluğumdan beri, her doğum günümde, annemin bana kitap armağan etmesinin etkisi olmalı. Orhan Kemal sevdalısıyım.
Yazmak, gençliğimden beri sürdürdüğüm bir hobi. Şiir yazar, günlük tutardım gençliğimde. Günlük tutmayı sürdürüyorum artık şiir yazmasam da. Öykü yazmaya başlayalı çok olmadı. Fazla öyküm yok henüz. Eski yazdıklarımı ara sıra okuyup üzerlerinde değişiklikler yapıyorum daha çok.
Neden öykü? Kısa ve öz olduğu için. Belki elli sayfada anlatılabilecek bir olayı üç, dört sayfada verebildiği için.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 20-03-2011, 23:15
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

7-

Burada yer alan öykü yazarının isteği üzerine yarışmadan çekilmiş ve yayından kaldırılmıştır. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (20-03-2011 Saat 23:56 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 21-03-2011, 10:49
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart

7-

PROTESTO


Görkemli ve kalabalık salona, ürkek adımlarla giren Semra’nın kafası az sonra yapacaklarıyla oldukça meşguldü. Hayatı boyunca belki de ilk kez, böylesine yüksek sesle, bir şeylere karşı çıkabilmek, onu fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Aklına, az sonra ayağa kalktığında, öylece kalıp hiçbir şey söyleyememe ya da içinden çığlık çığlığa bağırdığı halde, açık ağzından tek bir sözcüğün bile çıkmama ihtimali gelince yüzünü buruşturdu. Sakin olmalıydı. İlk gerçek isyanını böylesine görkemli bir şekilde yapacak olsa da; sakin olmalıydı. Aksi halde yaptıkları ve söyledikleri, çevredekileri güldürmekten öte gidemeyecekti. Oysa O’nun söylediklerini, isyanını tüm dünya işitmeliydi artık. Sessizce her şeye boyun eğme dönemi oldukça gerilerde kalmıştı. Artık isyanın ve devrimin zamanıydı.

Semra, koltuğuna otururken, kendini daha iyi hissetti. Devrim yapma fikri bile gururunu fazlasıyla okşamıştı. Belki de az sonra bu devrime, o da büyük bir katkı yapabilirdi. Gururla arkasına yaslanıp, az sonra başlayacak panele katılacak olan önemli konukları beklemeye başladı.

Az sonra başlayacak olan, Orta Doğu’da Hak ve Özgürlükler, konulu panelin tam beş tane önemli konuğu vardı. Beş önemli Orta Doğu ülkesinin, Türkiye, İsrail, İran, Mısır ve Suriye’nin devlet başkanları, özgürlükleri tartışacaklardı. Doğal olarak böylesine önemli bir toplantıya, hem basın hem de çok sayıda izleyici ilgi göstermişti. Güvenlik önlemleri had safhadaydı. Böyle bir ortamda, bir şeyleri protesto etmek yürek isterdi. Semra kendisinde böylesine büyük bir yüreğin olup olmadığını düşündü. Sonra karar verdi. O bu yüreğe sahipti. Az sonra… Forumun başlangıç anonsu için, kürsüye çıkan sunucunun yumuşak ama etkili sesi bir anda düşüncelerini bölüverdi.

- Sevgili konuklar… Orta Doğu’da Hak ve Özgürlükler konulu panelimiz’i yönetecek olan Profesör doktor sayın Hilmi Aktuğ’u alkışlarınızla kürsüye davet ediyorum.

Panel Başkanı, yaşının elverdiği ölçüde hızlı adımlarla kürsüye yürürken, Semra, zamanlamayı nasıl yapacağını düşünmeye başladı. Hemen şimdi olmazdı. Hatta şimdi yapsa onunla ilgilenen bile olmazdı. Ayrıca şu anda tüm güvenlik görevlileri de tetikteydi. Daha ağzını açamadan susturuverirlerdi onu. Öyle bir zaman seçmeliydi ki; herkes biraz da uyuyor olmalıydı. İçinden dua etmeye başladı. Aslında her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü; ama zamanlama için plan yapmasına imkan olmadığını biliyordu. Yüreğine güvenmekten ve doğru zamanı seçmek için beklemekten başka çaresi yoktu.

Panel Başkanı Hilmi Bey, kısa bir konuşmanın ardından, birer birer önemli konuklarını davet etmeye başladı. Semra’nın heyecanı git gide artıyordu. Biraz sakinleşmek için etrafına bakınmaya başladı. Çoğu genç olan yüzlerce dinleyici, koltuklarına yaslanmış, panel için davet edilen liderleri alkışlıyorlardı. Panel, İstanbul’da yapıldığından, dinleyicilerin çoğu Türk’tü. Ancak hemen hemen her milletten insanın, konferans salonunda oldukları şüphesizdi. Semra etrafına daha dikkatli baktı. 4-5 sıra öndeki gurup muhtemelen İran’lı gençlerden oluşuyordu. En ön sırada, onlarca ülkeden bu toplantıyı takip eden gazeteciler vardı. Arkasına baktığında, siyahi birkaç gencin oturmakta olduğunu gördü. “Tüm dünya burada” diye düşünüp gülümsedi. Herkes isyanını duyabilecekti.

Az sonra panel başlamış, Türkiye Cumhurbaşkanı ilk sözü alan taraf olmuştu. Onun 10 dakikalık süresi biterken, Semra çevresini süzdü. Şimdi yapmalı mıydı? Yüreğini dinledi. Kararsız bir fısıltı “Hayır, şimdi değil” diye seslenince yeniden koltuğuna yaslandı.

İsrail Cumhurbaşkanı, konuşmasını, “Daha özgür ve insan haklarına daha saygılı bir dünya dileğiyle” bitirirken, salondan cılız bir alkış yükseldi. Belli ki; salondakiler, belki de bilmeden bir şeyleri protesto ediyorlardı. Semra, bu durumu, ironik bulup gülümsedi. O bunları düşünürken, İran Cumhurbaşkanı’nın, İsrail’li meslektaşına sert bir şekilde hitap ettiğini duyunca, hemen başını o yöne çevirdi. Alışılmadık bir tartışma başlamak üzere gibiydi. Etrafına bakındı. Herkes pür dikkat iki liderin dudaklarından dökülecek kelimelere konsantre olmuş gibiydi. Birden yüreğinin sesini, olanca kuvvetiyle işitiverdi. “Şimdi Semra, şimdi işte. Tam zamanı.” Göz ucuyla güvenlik görevlilerine baktı. Oldukça uzaktaydılar ve şu anda onlar da, bu ilginç tartışmayı izliyorlardı. Yüreği doğru söylüyordu. Şu an tam zamanıydı. Derin bir nefes aldı. Koltuğuna son bir kez yaslanıp, doğruldu. Çantasında getirdiği Türk bayrağını çıkarttı ve eline aldı. Yavaşça ayağa kalktı. Söyleyeceklerini düşündü. Bir an söyleyeceklerinin hepsini unutur gibi oldu; ama sonra günlerdir söylemeyi planladığı kelimeler yeniden zihnine üşüşüverdiler. Önce Türkçe sonra İngilizce. Herkes onun ne istediğini anlamalıydı. Dizlerinin, bağı çözülecek gibi olduysa da; kendini toparladı ve olanca gücüyle bağırdı:

- Özgürlüklerimi ve haklarımı istiyorum. Üniversiteme türbanımla gitmek istiyorum. Eşitlik istiyorum. “I want my justices. I want to go to university with turban. I want equality.”

Bir an için dünya durmuştu sanki. Semra önce çevresindekilerin, şaşkın yüzlerine, ardından, tartışan liderlere baktı. Şimdi tüm bakışlar kendisine dönmüştü. Az önceki hararetli tartışma sona ermiş, tüm ilgi odağı Semra oluvermişti. Heyecandan ölmek üzereydi. Tüm gücünü toplayıp yeniden bağırdı.

- Özgürlüklerimi ve haklarımı istiyorum. Üniversiteme türbanımla gitmek istiyorum. Eşitlik istiyorum. “I want my justices. I want to go to university with turban. I want equality.”

Bu kez sözleri biterken, herkesin her şeyi duyduğunu biliyordu. Çevresindeki birkaç kişi ilk şoku atlatınca, ayağa kalkıp birkaç adım geri çekilmişlerdi. Semra, onların bu ürkek halini komik bulmuştu. Sadece bağırıyordu; ama bu bile insanları korkutmaya yetmişti. Göz ucuyla güvenlik görevlilerine baktı. Hızla ona doğru geliyorlardı. Onlar gelmeden yeniden söylemeliydi. Tam ağzını açmıştı ki; birkaç sıra önünde bir hareketlilik fark etti. Az önce dikkatini çeken İranlı gruptan, genç bir kız ayağa kalkmıştı. Genç kız, Semra’ya bakıp gülümsedikten sonra, saçlarının ön tarafını açıkta bırakan baş örtüsünü çıkarttı ve önce farsça sonra İngilizce bağırmaya başladı:

- Özgürlüklerimi istiyorum. Ülkemde, özgürce, baş örtüsüz dolaşmak istiyorum. Hiç kimse giydiklerime karışmasın istiyorum. Eşitlik istiyorum.

Semra, şaşkın bir şekilde İranlı kıza bakakalmıştı. Bu da ne demekti şimdi. Bu onun protestosuydu; ama şimdi başka coğrafyada yaşayan biri, hem de onun söylediklerine taban tabana zıt şeyler söyleyerek ona destek veriyordu. Yoksa… Yoksa söyledikleri aynı şey miydi? Kısa bir an için bu sorunun cevabını düşündü. Evet, aynı şeyden bahsediyor, başka coğrafyalardan, başka insanlardan, zıt gibi görünen aynı şeyleri istiyorlardı. İranlı kıza baktı ve gülümsedi. Güvenlik görevlilerinden birisinin elini kolunda hissederken yeniden bağırmaya başlamıştı:

- Özgürlüklerimi ve haklarımı istiyorum. Üniversiteme türbanımla gitmek istiyorum. Eşitlik...

Güvenlik görevlisi ağzını kapatıp, kolundan dışarı doğru çekiştirmeye başlamıştı ki; yumuşak bir erkek sesinin, İbranice olduğunu düşündüğü kelimelerle bağırdığını duydu. Yüzünü göremediği adam, İbranice söylediklerini, İngilizce tekrar edince gülümsedi:

- Özgürlüklerimi istiyorum. Cinsel kimliğimi özgürce açıklamak istiyorum. Hiç kimsenin beni bu nedenle aşağılamamasını istiyorum. Eşitlik istiyorum.

Semra şaşkın halde dışarıya doğru sürüklenirken yeniden bağırmaya çalışıyordu. Birden salonun başka yerlerinden sesler duymaya başladı. Arapça, Türkçe, Farsça, Yunanca, İngilizce… Her ayağa fırlayan, “Özgürlük istiyorum” diye başlayan cümleler kuruyor ve ülkesinde, yaşadığı coğrafyada, eksik kalan hakları için talepte bulunuyordu. Üç beş derken, salonda, ayağa kalkıp protestoya destek verenlerin sayısı elliyi buluvermişti. Semra, hala güvenlik görevlisinin kollarında dışarıya sürükleniyordu ki; birden kollarındaki parmakların gevşediğini hissetti. Güvenli görevlileri, olası bir tehlikeye karşı, hemen başkanları korumak için harekete geçmişler ve bu nedenle konferans salonunun sahnesinin önüne geçmeleri ve etten bir duvar örmeleri konusunda emir almışlardı. Özgür kalan Semra, salonda yaktığı kıvılcımın nasıl büyük bir yangına dönüştüğünü hayretle izlemeye başladı. Şimdi salonda en az 150 kişi “Özgürlüklerimi ve Haklarımı istiyorum” diye bağırıyordu. Coşku, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor ve yıllardır söylemek istediklerini söyleyemeyen insanlar, şimdi söyleyemediklerini olanca güçleriyle haykırıyorlardı. Semra, gülümsedi ve damarlarında yeni bir coşku dalgasının hareket ettiğini hissetti. Yeniden bağırmalı, isyanını tüm dünyaya haykırmalıydı.

Salondaki coşku, öylesine kuvvetliydi ki; birkaç dakika sonra neredeyse tüm dinleyiciler, protestoya ortak olmuşlardı. Yapılan tüm anonslar ve sakinleştirme çabaları boşuna gidiyor, salon isyanın heyecanı ile karışmaya devam ediyordu. Herkes çılgın gibi “Özgürlük, eşitlik” diye bağırıyordu. Birden kürsü mikrofonundan yabancı olmayan bir ses işitildi.

- Özgürlük istiyorum…

Liderlerden birinin sesiydi bu. Bir anda salondaki heyecan yerini şaşkınlığa bırakıvermişti. Şimdi herkes kürsüye bakıyor, isyana destek veren lideri görmeye çalışıyordu; fakat güvenlik görevlilerinden hiçbir şey görünmüyordu. Sesler kısa bir süre için kesildi. Salondaki herkes, az önceki sesin yeniden konuşmasını beklemeye başlamıştı. Az önce korkunç bir cümbüşün koptuğu salona, şimdi derin bir sessizlik hakimdi. Bir süre hiçbir şey olmadı. Tam herkes yanlış duyduğunu ya da az önce konuşanın bir daha konuşmayacağını düşünmeye başlamıştı ki; meçhul ses yeniden işitildi. Bu kez daha gür, daha coşkulu ve daha iskankardı.

- Özgürlüklerimi istiyorum. Seçilerek geldiğim koltukta, ülkemi özgürce, hiçbir müdahale olmadan yönetmek istiyorum. Eşitlik istiyorum…


SON



M.Ümit Çalışıcı


1981 yılında Gaziantep’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi burada tamamladım. Mustafa Kemal Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümü’nde lisans öğrenimimi tamamladıktan sonra aynı bölümde yüksek lisan yaptım. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İşletme Bölümü mezunuyum. Halen Özmaksan Isı Sanayi ve Tic. A..Ş.’de proje müdürü olarak görev yapmaktayım.





NEDEN ÖYKÜ

Bir öyküyü okurken her zaman kendimi film çeken bir yönetmene benzetirim. Mekanları, karakterleri kendi hayal gücümün el verdiği şekilde gözlerimin önünde canlandırırım. Öykü yazmak bu işi bir adım daha ileri götürebilmek anlamına geliyor. Öykü yazarken istediğiniz karaktere istediğiniz şeyi yaptırabilme özgürlüğüne sahipsiniz. İşte bu özgürlük size, düşünceleriniz ifade etmek için, sınırsız bir imkan sağlıyor. Birilerine söylemek istediklerinizi, onları sıkmadan, hatta ilgilerini çekerek, söylemenin en güzel yöntemi, bence öykü yazmak. Muhtemelen bu yüzden öykü yazmaya çalışıyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 25-03-2011, 14:36
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.033
Standart PEMBE PATİ / ORHAN KARS

8-

PEMBE PATİ
Yalnız biriyim ,ne kapımı çalan bir dostum var ne de hasta olduğumda insanlık namına ilaçlarımı alacak bir komşum. kırık masada yalnızlığına içen bir garip şairim ben. Tüm varlığım kitaplarım ve vazgeçemediğim yazma hastalığım. Gece gündüz demez kah evin salonunda kah ise bahçemin avlusundaki çardakta uzun uzadıya yazarım. Geçimimi de yazdıklarımla sağlarım. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan kendi halinde bir insanım ben.

Yalnızlık bazen öyle bunaltır ki insanı bilemezsiniz. Bir ses duymak istersiniz karanlıkları yırtıp gelen. Bazen bahçedeki bir ağacı yada asmanın gövdesini insan yerine koyarsınız karşılıklı muhabbet edip gecenin dibine vurursunuz. Sabah olur kaybolur hayaller ve üstünüze çöker yalnızlık o vakit isyan edersiniz.

Biraz yalnızlığıma derman olur diye bir köpek aldım. Siyah,cevval bir şey. Bu yüzden İsmini Karabaş koydum. Kanım bir türlü ısınmadı nedense. Karabaşta beni sevmemiş olmalı ki sadece yemekten yemeğe eve uğruyor sonra tüm günü sokaklarda geçiriyor. Anlayacağınız yalnızlığımdan değişen bir şey olmamıştı. Ta ki o geceye kadar.

Onu ilk kapımda buldum uzun kulakları,minik burnu minik ağzı,minik kuyruğu ve minik ayakları vardı. O ayaklar onu nasıl taşıyordu,o kadar mini minnacıktı ki yorgundu sendeliyordu. Anlaşılan mahallenin başıboş köpeklerinden zor kurtulmuş. Kim bilir zavallıcık ne kadar korktu da can havliyle kapıma sığındı. Kim bilir kapıma gelmese başına ne korkunç şeyler gelecekti. Evime alıp sardım sarmaladım. Ne kadar da yakıştı pembe patilerine sargı bezi. Rahatla dedim rahatla o günler geçti. Gözünü açmakta zorlanan bir halde gözkapakları açıldığı gibi tekrar kapandı. Korkudan baygınlık geçirdi galiba. Fazla bir yarası yoktu. Çok sürmedi zaten olayın vuku bulduğu günden iki gün sonra iyileşti. Yerinde duramıyor bir sağa bir sola zıplıyor,bahçeyi köstebek ağına çeviriyordu. Yorulunca gelip kucağıma yatıyor ,kırtkırt ses çıkartarak havuç yiyip üzüm gözleri neşeli bakıyordu. Unutmuştu herhalde başına gelenleri. Allah’ım ilk defa birisi beni seviyordu.

Sabahları kahvaltıyı hazırlayıp çağırmaya gittiğimde bir bakardım ki benden önce kalmış çardakta oturuyor. Beni görünce yüzü hınzırca bir hal alıp ayaklarımın arasından geçiyor,beni düşürmeye çalışıyordu. Bir keresinde düşmemiştim ama çayı döktürmüştü. Bağırıp çağırıp kızacağıma kıhımı çıkartmamış hatta bu benim hoşuma bile gitmişti. Geceleri ise yazmaya boş vakit bulamıyorum artık. Geç saate kadar muhabbet edip ,kader ortaklığı yapıyoruz. Koyun koyuna yatıp geceyi sabah ediyoruz.

Bir gün ansızın bırakıp gitti. Sebebi nedir, nasıl gitmeye böyle küt diye karar verdi anlamadım. Güzel giden bir dostluk varken tam da birbirimize bu kadar alışmışken ,bırakıp gideceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama gitmişti işte gelişi gibi gidişi de sessiz olmuştu.

Yokluğuna alışmak kolay olmadı.Sabahları kahvaltı hazırlayıp çardağa koyduğum an onun açtığı çukurlar gözüme takılıyor ve iştahım kaçıyor,gözüm kapıya ilişiyordu. Odasına gidip patilerine sardığım sargı bezlerini yüzüme sürüyordum. Akşamları en ufak bir tıkırtıda hemen kapıya koşuyordum. Pembe Patilim beni bırakıp gitmişti işte. Beni seven birisi vardı artık oda yoktu. . Nasıl gelişini basitçe kabul ettimse gidişini de kabul etmem gerekiyordu. Elimde kalem,fincanda kahve yerine kırmızı likör , bir rüyaydı deyip yalnızlığıma içip ağlıyorum. Şimdi anlıyorum ki yazmayı ben bundan seviyorum.

Bir süre sonra unutmaya başlıyor insan,dünü bu günü ve bilmiyor yarınlarda başına ne geleceğini. Ve yaşıyor işte. Kimsesiz nasıl yaşanırsa öyle yaşıyor. İçki şişelerinde kaybolurken hayata yeniden tutunarak,yeni başlangıçlar yapası bile gelmiyor insanın.. Hasat girmiyor kırlaşmış saçlarına ve birbirine girmiş sakallarına Günde bir öğün yemek ya yiyor ya yemiyor,hep uyuyası geliyor. Şöyle bir daha uyanmamak üzere

Bir gece köpeklerin havlamasından uykum kaçtı. Bir türlü susmak bilmeyince nevrim döndü ve sokağa fırladım. Birde ne göreyim Karabaşında olduğu köpek grubu aralarına benim Pembe Patimi ve yavru tavşanları almış ,yerden yere vuruyor. Pembe Patimse panter kesilmiş,yavruları koruyor. Miknik ayakları kan kırmızı olmuş,oradan oraya savruluyor. Koştum ama yetişemedim nafile yavrular ölmüştü. Tavşanım yavrulara sonra bana baktı ve yine sessizse çekip gitti.



Üzülmüştüm. Tavşanım öyle bir gözüme baktı ki olanlardan sanki ben suçluydum. Benim suçum yok diyemedim. Dinlemeden gitti. Yıllarca onu aradım mahallenin ıssız sokaklarında. Kızgın olduğum için Karabaşı kovmuştum ama nafile,bu tavşanımı getirmeye yetmemişti. Artık tamamen yalnızdım. Aklımdan,bir gün tavşanım geri döner mi, geçen seferki gibi bir sürpriz yapar mı, diye geçti. Geldi diyelim yine pembe dudağı ile pembe patilerini bana uzatıp beni affeder miydi? Hiç sanmıyorum!

Mahalleye nerden geldiği belli olmayan hastalık yayılmış, bir çok hayvan telef olmuştu. Bizim Karabaşta bu hastalıktan nasibini alanlardan. O cezasını bulmuştu belki ama bu Pembe Patimi geri getirmeye yetmedi. Sırra kadem bastı .

Saatler gece yarısını vururken çardakta yine bir şey karalıyorum. Kadehimde ayrılık var , plakta Yedi Karanfil… Bir ses duyuyorum anlam veremediğim. Ne oluyor bana kafayı mı yiyorum Allah’ım! KulağımaPembe Patiminsesi geliyor. Kafamı çevirip bakındığımda gerçekten orda. Aman Allah’ım hayal mi görüyorum! Pembe Patimbahçenin kapısının yanınadikilmiş beni bekliyor. Onu görünce sevinç çığlıkları attım ve koşup bağrıma bastım. Pembe Patim hastalanmış derinden derine öksürüyordu. Pembe patileri titriyor,yüzü sararıyordu. Ağzımda tek kelime ,beni affedebildin mi,oldu.Kaderini kabullenmiş şekilde,sana hiç kızmadım,ne zaman mutlu olsam bir engel çıkıyor işte, şimdi suçlu olduğunu söylersem aramızdaki dostluğa ihanet etmiş olurum, diye bildi. Boğazı parçalanırcasına öksürüğe boğuldu. Vücuduna bir yangı düştü. Göğsünde hırıltı. Ve uykuya dalışı. Sayıklıyordu:yapmayın, dokunmayın yavrularıma, dokunmayın..! Tir tir titriyordu. Patilerinden tuttum, kulağına eğilip,yanındayım kimse dokunamaz sana ve yavrularına ,dedim.Gözlerimden yaşlar tomurcuk tomurcuk dökülüyor , hıçkırıklarımı duyup da uyanmasın diye kendimi sıkıyordum. Yanına kıvrılıp uyuya kalmışım. Sabah olmuş. Tavşanımın sararan benzi kararmaya yüz tutmuş. Elimi alnına koyunca gözünü yorgun bir eda ile açtı,beni ailemin mezarına götürür müsün, dedi. Ardından yine öksürüğe boğuldu. Git gite kötüleştiğinin farkındaydım. Anlaşılan son nefesini ailesinin başucunda vermek istiyordu. Göz yaşları içinde kabul ettim. Daha da bir şey diyemedim.



Mezarlık yakındı ,hazırlanıp çıktık yola. Tavşanım adeta cansızdı. Yürüyordum ama birde bana bir sorun. Sanki hiç kımıldamıyor yollar ayaklarımın altında akıyordu. Biz öylece duruyorduk ölümün kıyısında. Çok geçmedi geldik ailesinin mezarının başına. gözünü,dedim geldik. Şu dünyanın en sonuna geldik. Yol bitti artık son başka gidecek yolumuz kalmadı, uyanda ne diyeceksen söyle. Son kez sizleri seviyorum de. Ama gözünü açmadı,ölüm uykusuna dalmıştı bile. Ardına beni yalnız bırakmıştı. Son bir şey dememişti ama beni buraya gömmen için getirdim,der gibiydi. Bilinçli olarak ailesinin yanında son nefesini vermek istemişti. Şimdi daha bir güzel gözüktü gözüme. Kime ölüm bu kadar yakışırdı yada kim ölünce daha da güzelleşirdi. Sanki birden nurlandı ve ailesinin mezarının üstüne kondu. Artık tavşanıma onlar bakacaktı. Asıl ailesi yarasını saracaktı.

Tavşanımı bırakmak zor oldu ama dönme zamanı gelmişti. Yavaş yavaş hatıralar gözümde canlandı ilk gelişi, sessizce gitmesi, ailesiyle beni tanıştırmak için dönmesi. Ailesinin talihsiz saldırıya uğraması ve hastalığı..hep sürpriz yapıyordu. Hep yaptığı gibi sürpriz yaptı yine sessizce gitti.

Güle güle tavşanım, pembe dudaklım,pembepatilim. Sen beni bu hayatta unuttun ama ben seni hiç unutmayacağım.

ORHAN KARS



NEDEN ÖYKÜ:

Neden öykü diye uzun uzun yazmak günlerimi alabilir onun için kısa şekilde yazıyorum. Şiirden sonra duygu yoğunluğu en çok olan dal öyküdür. Yer yer şiirden de öne çıktığı olabilir. Romansa uzunluğundan dolayı duygu yoğunluğu kaçacağı için gazı kaçmış gazoz gibidir.Ama öykü öyle midir. Daha ilk cümlelerde kişiyi yakalar, gözlerden yaş gelmedikçe yada ah ettirmedikçe yakasını bırakmaz. O saatten sonra kişi öykünün bir kuklası haline gelir ki akla zarar. Yani insanların duygularınıbir süre kontrol eder.

Öykü özlem duyduğunuz hayatları yaşamanıza da yardım eder. Ben her gün başka bir insanım. Siz istemez miydiniz aynı günde hem doktor hem avukat olmak. Pembe Patide yazar olarak gözüktüm ama bir başka öykümde kim bilir ne olacağım. Benim aşkım da öykü işte. Daha fazla bir şey demeye gerek var mı?
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:36


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum