Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16-10-2010, 12:42
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi internet sitesi öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir. Yarışma bilgileri aşağıdadır.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaktır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dahil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı tespit edilen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde güz dönemi öyküleri başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öykü birinci seçilecektir.
10- Kazanan öykü Şiir Akademisi internet sitesi ana sayfada forumdan seçilenler bölümünde yer alacaktır.
11- (Mümkün olursa) Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilecek, kazanan öykü basılı bir dergide yayımlatılmaya çalışılacaktır.
12- Yarışma dönemler halinde yapılacaktır. (Güz Dönemi, Kış Dönemi, İlkyaz Dönemi ve Yaz Dönemi gibi) Güz Dönemine katılım duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 15 Aralık 2010’da saat 17.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
13- Yarışma sonucu 30 Aralık 2010 tarihinde duyurulacaktır.
14- Seçici kurul daha sonra duyurulacaktır.
15- Yarışmaya katılan öykülerin çok olması durumunda öykü kalitesi dikkate alınarak ön eleme uygulanacaktır. Kalitenin yüksek olması durumunda ön eleme uygulanmayabilir.
16- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER

Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.


(Gönderilen eserler burada yayımlanacaktır.)
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 27-10-2010, 19:21
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması Seçiciler Kurulu

1- Emin Eser
2- Gül Uğur
3- Aysel Ekiz
4- Cahit Kaya
5- H. Nebahat Yalçın
6- İrfan Mutluer
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 25-11-2010, 22:42
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

1-


ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK

- Hello class. dedi kurs öğretmeni Halenur.
- Hello teacher. diye karşılık verdi tüm sınıf.
Halenur’un öğrencisi Orkun’la ilk karşılaşmaları bu sözcüklerle gerçekleşti.
Halenur oldukça iyi bir şehirde kaliteli eğitim almış birisiydi. Çevirmenlik onun en keyif alarak yaptığı işti. Zaten bu başarısı sayesinde yarı-özel olan bu eğitim merkezine yerleşmişti. Başarma arzusunun oluşturduğu hırs; öğretmenliğe atadı Halenur’u. Yükselişi yaşına göre çok hızlı büyüyordu. Yaşı 27–28 civarındaydı ama başarı çizgisi güçlü kişiliği ile hep el eleydi ve yaşını en az çifte katlıyordu.
Orkun ise ikişer yıllık iki üniversite bitirmiş sıradan bir kamu görevlisiydi. Okumakta olduğu üçüncü üniversitesi de pek öyle matah bir bölüm değildi. Bu okuduğu okulun cazibesi 4 yıllık olmasıydı. Elle tutulan tek güzel özelliği ise; ses sanatçısı olma gayreti ve tükenmek bilmez azmiydi. Onun, diğer sınıf arkadaşlarından ayrılan bir farklılığı vardı… Bir kolu ve bir bacağı protezdi.
İlk ders tanışma için kullanılırdı lâkin, Orkun dışındaki tüm arkadaşlar Halenur’un eski öğrencileriydi. Bu yüzden tüm sempatikliği ve sevimli gülen yüzüyle sadece yeni olan öğrencisine yaklaştı öğretmen.
- I’m Halenur. What is your name?
- Orkun.
- Wellcome Orkun.
- Thank you teacher.
İlk diyalogları bu dört cümleydi ve ders başladı.
Haftanın iki günü üçer saat süren gramer, yazma, okuma dersleri birer şölendi adeta. Halenur bu işi çok iyi yapıyordu. Hatta ders dışında bilgisayar kullanan öğrenci arkadaşlara faydalı olmak için elektronik posta ve her an konuşmaya hazır sohbet adresini bile vermişti.
Orkun bedensel problemi nedeniyle ders notlarını tutmakta zorlansa da derse katılımda aktifti. Ödevlerini aksatmadığı gibi büyük bir çoğunluğunu herkesten önce Internet yoluyla gönderiyordu. Ve elbette Halenur’la Internet sohbetleri kaçınılmazlar listesinde ilk sıradaydı.
O: Hi
H: Hi. Are you studying English?
O: No!
H: Perfect… Because it’s late.
O: No! No! I am very bad.
H: Why? What is wrong?
O: I’m very ill.
H: Merak ettim, Türkçe yazabilirsin. Ciddi bir durum mu?
O: Üşüttüm sanırım. Biliyorsunuz annem de hastaydı.
H: Havalar çok kötü. Geçmiş olsun.
O: Böbreklerim ağrıyor.
H: Hadi ya! İlaç aldın mı?
O: Antibiyotik ve ağrı kesici alıyorum. Bu arada yarın için kendimi iyi hissedebilirsem ilk iş ödevimi yapmak olacak.
H: Sağlığın önemli. Boş ver ödevi. Çok katı bir öğretmenim değil mi?
O: Kesinlikle evet… Çünkü daha ilk derste notunuzun kıt olduğunu belirttiniz.
H: Eski sınıftan gelenleri biraz zorlamak istedim. Çok rahata alışmışlardı. O yüzden. Bu arada ödevi sen hiç dert etme. Eğer yapamazsan ya da derse gelemezsen problem değil. Sen iyi olduğunda bir gün erken gelirsin ve ben anlatırım tekrar kaçırdığın konuları. Rahat ol. Eski sınıftakiler bilir beni. Bazen ararlar ve gün kararlaştırırız.
O: Sağolun hocam biliyorum. Ben sadece biraz takılmak istedim. Lâkin ben bu sorumluluğu üzerimde hissetmezsem başarım nice olur…
H: Haklısın ama bana göre öğrenciler kendilerini rahat hissetmeli. O yüzden çok rahat bir öğretmenim. Umarım keyif alıyorsundur?
O: Hiç şüpheniz olmasın. İngilizce’yi severek öğreniyorum ve bunda en büyük etki önceki kur hocalarım ve şimdi de siz. Emin olun çok zevk alıyorum.
H: Süper. Bunu duyduğuma sevindim… Ben de çok memnun oldum sizlerle tanıştığıma. Sınıf çok keyifli.
O: Yes.
H: Kendine dikkat et. Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver.
O: Sağolun hocam. Good night.
H: Good night. See you.
Bu, ders dışı ilk sohbetleriydi öğretmen-öğrenci çemberi içindeki bu konuşma her iki tarafı da memnun etmişti. Sonraki akşam Halenur, Orkun’u Internet’te konuşma listesinde görür görmez tekrar sohbeti başlattı.
H: Merhaba Orkun! Nasıl oldun? Merak ettim…
O: Biraz daha iyiyim ancak sabah 39,5 derece ateşle uyandım. Sağ böbrek ağrım da hâlâ sürüyor. Pardon hocam kapım çaldı hemen geliyorum.
H: Ok.
O: Geldim hocam. Annem evde değil de…
H: Tamam sorun değil. Annen nasıl oldu?
O: Annem oldukça iyi. Onun iyileştiğini rahatlıkla belirtebilirim.
H: Annenin iyi olmasına sevindim.
O: Ödev için kuzenimden… Eee… Şey… Yardım alabilir miyim?
H: Tabii ki. Ama bana sorarsan tek başına yap. Hata yapsan da önemli değil. Daha rahat öğrenirsin. Yarın bakarız ödeve.
O: Zaten şimdi yaparsam buradan gönderirim hemen.
H: Bence yarın göster ki sana anlatayım hatalarını. Hem daha rahat anlarsın.
O: Peki. Sizin için öylesi daha uygunsa! Benim işime gelir.
H: Benim için fark etmez. Yine de sen bilirsin fakat derste yüz yüze anlatmak daha iyi olur.
O: Anlaştık hocam… Öyleyse yarın…
H: Yarın umarım kendini iyi hissedip gelirsin! Gelemesen de dert etme konuşup bir gün ayarlarız.
O: Ben şimdi sizi meşgul etmeyeyim!
H: Mesajlarıma bakıyordum. It is not important.
O: Yarın gelirim gelmesine de… Yine de bir Salı ya da Perşembe şu hastalık yüzünden kendimi veremediğim dersler için erken gelmek isterim. Sizin için de uygun olursa tabi…
H: Yarın saat 17:15’de gelebilir misin?
O: Olabilir.
H: Süper. O zaman saat 17:15’de 1. katta görüşürüz. Is it okey?
O: Oldu hocam. 17:15’de 1. katta görüşürüz.
H: Senin cep telefonu numaranı öğrenci kayıtlarından almıştım. Kendi numaramdan çaldırıyorum. Bir sorun çıkarsa ararsın. İyi geceler. Görüşürüz.
O: Ararım hocam. Good night.
H: You too.
Orkun bu sohbetlerinde çok itinalı davranıyordu. Oluşturduğu cümleler rahatça ifadeleniyormuş gibi görünse de, özenle seçiyordu kelimeleri. Yanlışlığa olanak vermemeye özen göstermesinin Orkun için birçok sebebi vardı. Bu nedenlerin başında kursa eğlenmek için değil, öğrenmek için gelmeyi kendine amaç edinmiş ve şart koşmuş olması bulunuyordu. Yarı burslu olması da bu prensibinden ödün vermemesini gerektiriyordu. Kurstaki 4–5 aylık geçmiş döneminde de bu konumunu korumuş ve beğendiği bir kimse olduysa da kendi oto kontrolüne sadık kalmıştı. Yaşamındaki yön ‘duygusal hayatının dışındaki her şey’ olmuştu. Bu değişime yaklaşık üç sene önce travmatik olarak yaşadığı aşk sendromundan sonra karar vermişti. Elbette beğeni ve hoşlanma duygularına ket vuramayacağının bilincindeydi. Lâkin aşk yaşamayı kendinde engelleyebilirdi. Bu mümkündü işte.
Hoşlandığı ve beğendiği bayanlar hâlâ oluyordu. Bunları da kaçınılmaz olarak yaşıyordu. Fakat aşka giden yolu kapalıydı. Kapamıştı Orkun. Geçmişinde yaşarken öğrendiği birikmiş tecrübelerini bu konuda profesyonelce uygulamaya geçiyordu.
Halenur’la olan sohbetlerinde de yanlış anlaşılmaya yön vermemek için son derece dikkatli seçiyordu kelimelerini. İlmik dokur gibi oluşturuyordu tüm cümlelerini.
Orkun çıkarmak için uğraştığı ilk albümündeki 20 şarkının bestelerini kendi yaptı. Sözlerini kendi yazdı. Artık albüm çıktı-çıkacak durumdaydı. Sadece haber bekliyordu o olağan üstü gün için… Bu esnada Orkun’un hayat hikâyesini konu alan amatörce bir belgesel çekildi. Ve bu film bir dernekte gösterime sunularak galası yapıldı. Yanlış anlaşılmamaya özen göstererek Halenur’u da davet etti galaya. Öylesine ki, davete gelen Halenur’a ‘hoş geldiniz’ demenin dışında ilgi göstermedi.
Orkun arkadaşlarıyla evde çiğköfte partisi yapıp günü kutluyordu. Elbette çiğköfte rakının mezesiydi. Bir yandan içiliyor öte yandan da günün analizi yapılıyordu.
- Eee Orkun… Harikaydın filmde. dedi bir arkadaşı.
- Lan oğlum valla senden korkulur! dedi diğer bir arkadaşı.
- Ve sanat için soyunan Orkun beyaz perdede… diye atıldı öteki arkadaşı.
- Eh o görüntülerden sonra senin kısmetlerin de açılır şimdi. diye devam etti bir başka arkadaşı.
- Kıskanmayın… diye söze girdi Orkun ve devam etti. Kıskanmayın oğlum. Sizin filminiz yok diye çekememezlik etmeyin. O belgeselin çekim süresi boyunca hastalıktan kurtulamadım. Kar-kış demeden biraz kendimi iyi hissettiğim her an çekimlerdeydim. Olmuşken en iyisi olsun diye de herşeyi koyduk ortaya.
- Hakikaten her şeyini koymuşsun. diye takıldı arkadaşı banyo sahnesini vurgulayarak.
- Internet’ten gelen postalarıma ben bir bakayım. diyerek Orkun’un odasına ilerledi diğer arkadaşı.
- Git… Ne yaparsan yap. deyip sözü geri aldı Orkun ve konuşmasını sürdürdü. 25 dakikalık filmde 3 saniyelik, en fazla 5 saniyelik görüntüye taktınız ha… Aklınız hep gıncıfırlıkda… Orada dışarıdan baktım yeşil türbe içine girdim estağfurullah tövbe gibi bir vurgu söz konusu.
- Tamam oğlum ya. Bırak nutuk çekmeyi. Sana da takılınmaya gelmiyor. Herhâlde anladık öyle olduğunu. Sandığın kadar salak değiliz… Hadi içip güzelleşelim. dedi kadehini Orkun’a uzatarak solundaki arkadaşı.
Kısa bir süre sonra bilgisayar başındaki arkadaşı odadan seslendi.
- Halenur’dan mesajın var Orkun. Geliyor musun? Yoksa kapatayım mı bilgisayarı? Benim işim bitti.
- Siz keyfinize bakarak oyalana durun biraz. dedi Orkun odasına ilerlerken.
Bunu beklemiyordu. Şaşırmıştı Orkun. Bir değişimin başlayacağını tahmin ediyordu ama bu denli çabuk yansıyacağını beklemiyordu. Akıntının yönünü değiştiren o sanal sohbet Orkun’un bilgisayar başına geçmesiyle başladı.
H: Tebrikler… Süperdi!
O: Teşekkürler hocam. Ama ben daha çok beğenmenizden öte gösterdiğiniz ilgi ve önemden dolayı, ayrıca hissettirdiğiniz değere çok teşekkür ederim.
H: Rica ederim. Benim için bir zevkti. Asıl ben teşekkür ederim. Artık bir sonraki filmde bana da bir rol verirsin…
O: Yönetmene bağlı inanın. Benim sözüm geçmez. Ben naçizane bir konu materyaliyim yalnız.
H: Hiç zannetmiyorum sadece konu materyali olduğuna ama neyse! Bu arada film için İngilizce’yi ihmal edersen kıskanırım valla. Ona göre…
O: Hiç olur mu hocam? İngilizce’yi öğrenerek İngilizce şarkılar yazıp Avrupa’ya açılacağım.
H: Çeviri konusunda sana destek veririm. Biliyorsun ki çeviri benim için hastalık.
O: Sağolun hocam. Ama ben önce bir Türkiye’nin üstesinden geleyim! Bu arada, önceki ders verdiğiniz ödevi yaptım fakat yarın göndereceğim size.
H: Orkun ya, sınıfta ek ders için yarın saat 13:00 diye kararlaştırılmıştı değil mi? Dağıldım da bu aralar…
O: Toparlanmanıza buradan bir yardımım olabilecekse hiç çekinmeden söyleyin hocam! Evet yarın saat 13:00. Lâkin ben katılamayacağım.
H: Okey. Senin için nasıl uygunsa. Aklıma gelmişken, annen de çok başarılıydı. Tebriklerimi iletirsen sevinirim. Yarından sonraki derste görüşürüz. Tutmayayım seni…
O: Anneme iletirim hocam. Teşekkürler. Hocam sizinle sohbet oldukça zevkli. Fakat misafirlerim var. Gösterime gelen arkadaşlarım. Onlara dönmem lazım.
H: Tabi ki…
O: Yoksa inanın onlar sizi kıskanmaya başlayacaklar.
H: Sonra görüşürüz.
O: Good night and good dream.
H: You too.
Sohbet esnasındaki bir-iki ifade Orkun’u şaşırtan anlamlar içeriyordu. Üzerinde durmak ve düşünmek istemediğine çok hızlı karar verip arkadaşlarıyla geceye aktı.
Ertesi gün öğlen saatlerinde büyük bir baş ağrısıyla uyandı Orkun. Korkunç rahatsızlık veren bu baş ağrısını hafifletmek bir hayli zaman aldı. Önceki gece ne kadar içtiğini anımsamıyordu bile. Hatırlamadığı bir şey de görüntüsünü eksiksiz ve tüm bir insan gibi gösteren protezlerden annesinin yardımıyla kurtularak yarımlaşıp sonsuz bir özgürlükle yatağına yatışıydı.
Hiçbir işe yaramayan yapay kol ve bacağı takmadı Orkun. Özgürlüğünü sürdürmeyi tercih etti. Bu şekilde evde bir yerden başka bir yere gidişi sürünerek gerçekleşiyordu. Odasından yeni gelen dergisini alıp kıvrak bir solucan gibi yerde ilerlerken annesine seslendi.
- Anne bana kahve yapabilir misin?
- Yan binadan 3 numara çağırıyor. Gelince yapayım.
- Ya anne yaa beş dakikanı almaz.
- Hiç uğraşamam şimdi. Ama istersen sıcak su var. Neskafe vereyim.
- Hiç yoktan iyidir. Sütsüz ve az şekerli olsun.
- Emredersiniz şehzade hazretleri.
- Aman be anne zaten başım tam gaz ilerde…
- Neyse artık… İki ay sonra babanla abin döndüğünde onlar alır senin hesabını. Film-milm derken sen iyice havalandın.
- Yapma anne ya… Nerden çıkartıyorsun?
- Ben bilmem artık! Al bakalım şu kahveni. Ben bir-iki saatliğine yan tarafa geçiyorum.
- Tamam anne. Kahve için teşekkürler.
Orkun dış kapının kapanmasıyla özgürlüğünün tam ortasında yapayalnızdı artık. Bu yalın özgürlüğün içinde kahvesini içerken önündeki dergiye boş boş bakıyordu. Çünkü kafasını fazlaca kurcalayan başka düşünceler sarmıştı. Kendini ve beynini rahat bıraktı.
Orkun’u hiç kimse farklı algılamıyordu. Herkesin içinde herkes gibiydi. Başta kendisi olmak üzere anne-baba ve abi dışında kimse bazı şeylerin farkında değildi. Mesela giyinmek! Çoğunlukla bakımlı olan Orkun tek kol ve bacakla giyinmeye çalışırken adeta krizi gelen saralı hastalar gibi nöbet geçirirdi. Kullanabildiği tek elle yine aynı elin tırnaklarını kesebilmek ne derece mümkün olabilir? Diğer insanlara göre Orkun’un yaşamı kendi yaşamlarına kıyasla sadece bir parça zordu. Çünkü sonuçta herşeyi tastamam yaşıyordu. Peki ama bu ‘bir parça’ neyle ölçülerek değerlendiriliyordu? Neredeyse vücudunun üçte biri kadar ek yük olan protezlerle kaç saat geçirilebilirdi ki? O yapay kol ve bacak nasıl vücudun bir parçası sayılabilirdi ki?
Tüm bunlar Orkun’un kafasından geçerken annesinin eve geldiğini fark etmedi. Kahvesini bitirirken sesli olarak söylendi kendine.
- İşte görünen yeşil türbenin estağfurullah tövbe tarafı.
- Ne yeşil türbesi? dedi annesi anlamsız.
- Hiç. cevabını verdi Orkun sadece.
Akşam yemeğinden sonra Orkun’un baş ağrısı tamamen geçti. Gündüz anlamsız bakışlarla göz gezdirdiği dergiyi adam gibi okumak üzere odasına geçti. Dergiden rast gele bir sayfa açtı ve gözüne kestirdiği herhangi bir yerden okumaya başladı.
“…… Evet haklısınız. Matematiği iyi değildi. Ancak inanılmaz gayretli ve yabana atılmayacak kadar istekli bir mücadeleye sahipti. Bu yüzden öğrencilerimin hepsini acımasızca olumsuz eleştirebiliyorken ona gelince her şey tersine dönüyordu bende. Onun çekim alanına girdiğimi biliyordum. Ama o benim farkımda değildi. Yani farkındaydı da, yalnızca öğretmen olarak. Kendimi kendi istediğim yönde fark ettirmeye karar verdim.
“- Bunu başardınız mı Helin Hanım?
“- Onun için sadece muhasebe dersilerine girdiği kurstaki matematik öğretmeniydim. O benden yaklaşık 6–7 yaş büyüktü. Başarma hırsı nedeniyle gözü hiçbir şey görmüyordu. Ama evet! İlgisini çekmeyi başardım. O aynı zamanda edebiyatla da ilgileniyor ve küçük öyküler yazıyordu. Bir gün öykülerinin birinde kahramanı olmak istediğimi şaka yollu söyledim. Çünkü yazı çalışmaları hayatının büyük bir kısmını kapsıyordu. Ve onun yaşamında yer almak istediğimi ‘beni de hikâyelerinde yazarsın artık’ diyerek belirttim. Başka bir gün de sadece ona ek ders verebileceğimi belirtip onunla yalnız kalma isteğimi hissettirdim. Yine başka bir gün ise ‘edebiyat için matematiği boşlarsan kıskanırım valla’ dedim. Çünkü matematik öğretmeni bendim. Yani dersimi ihmal etmesi dolaylı da olsa beni ihmal etmesi demekti. İşte bu ve buna benzer mesajları kurnazca verip ders dışındaki zamanlarda da özel paylaşımlara olanak tanıdıkça amacıma adım adım ulaştım.”
Orkun’un annesi çay bardağıyla odaya girince okumasını da durdurdu.
- Çayınız şehzade bey.
- Of anne taktın şehzadeliğe.
Çayını içerken dergiyi okumaya devam etmek yerine radyo dinlemeyi tercih etti. Bir yandan çayını yudumlayıp radyosunu dinlerken diğer bir yandan da yaşadığıyla okuduğu arasındaki garip tesadüfe daldı. Düşüncelerinin sonunda şu karara vardı: Mümkün olduğunca kendine hâkim olmaya çalışarak bir parça akışa bırakacaktı kendini. Kendi içinde çelişkili ve tuhaf bir karara vardığını yatarken fark etti ve komik buldu. Hem hâkim olacak hem de akışa bırakacaktı! Nasıl olacaktı ki bu? Uykuya dalmadan hemen önce yaptığı şey kendine gülmekti.
Aslında Orkun olması gereken doğru bir karara varmıştı! Bir satranç turnuvasında final oynamak gibi… Yenileceğini bilse bile mağlubiyetini kabul edip masayı terk etmeyerek sonuna kadar hamle yapmakta cesur olacaktı. Malum sona geliyor bile olsa her hamlesini oynamadan önce iyice düşünecekti.

*


**

Halenur öğrencilik yıllarından beri hep tek tüfekti bu şehirde. Yine yorgun-argın eve geldi. Bildik sıradan şeyleri yapıp televizyon izlemek istedi önce. Keyif almadı. Televizyonu kapatmadan iş yerinden getirdiği bir-iki şeye baktı. Kısa sürede sıkılıp onu da bıraktı. Gazete okumayı denedi ama o da boğucu geldi. Yalnızlığın çekilmez olduğu evde odaları dolaştı bir tur. Girdiği son odadaki bilgisayarının başına bir umutla oturdu. Internet bağlantısı kurulur kurulmaz sohbet programında çevirim içi olunca Orkun’dan ilk mesaj geldi.
O: Hocam uyumamışsınız!
H: Evet uyumadım daha. Sen de uyumamışsın!
O: Benim henüz yatmamış olmam normal de… Siz uyku konusunda erkencilerden olduğunuzu belirtmiştiniz!
H: Evet ama içim içime sığmıyor bugün.
O: Neden?
H: Orkun bugün bölüm başkan yardımcısı oldum.
O: Vaay sayın başkan yardımcım…
H: Yapma yaa…
O: Tebrikler efendim. Ceketim olsa önümü iliklerdim şimdi.
H: Abartmaya gerek yok.
O: Çok sevindim inanın. Tebrikler.
H: Duyduğumda çok şaşırdım. Çünkü benim haberim yokken oylama yapmışlar.
O: Ne güzel. Böylesi daha etkili olmuştur. Ve çok daha anlatılması güç birçok güzel şey…
H: Evet haklısın. Anlıyorum seni… Bu arada nasıl geçti gala akşamın? Arkadaşların sizdeydi yanlış hatırlamıyorsam!
O: Evet doğru anımsıyorsunuz. Keyifli bir akşamdı. Biraz da sarhoş.
H: Kıskandım…
O: Sizi de davet etseydim keşke…
H: Ben o akşam 40 derece ateşle yattım.
O: Bu arada arkadaşlarım da sizi kıskandı. Onları bırakıp hemen sizinle yazışmaya geldim diye.
H: Hadi ya! Ayıp olmuş arkadaşlarına…
O: Yok yok. Onlar benimle uğraşmayı severler de ondan… Bu arada fark ettim de sizi her filme davet etmemek lazımmış demek ki.
H: Neden? Oysa ben çok beğendim!
O: Ama o çok beğendiğiniz film size 40 derece ateş yapmış.
H: Orkun espiri anlayışın süper. Lâkin ben filmden önce kötüydüm zaten.
O: Çok fenayımdır hocam… Şaka bir yana şimdi nasılsınız?
H: Biraz daha iyi ama kemiklerim ağrıyor. Çok fazla üşütmüşüm…
O: İlaç kullanıyor musunuz bari?
H: Evet. Ancak bugün ofiste uyuyacaktım az kalsın. Aldığım ilaç iyi geliyor ama uyutuyor da.
O: Hocam naçizane bir fikir yada deneyim…
H: Bekliyorum!
O: İnanın sürekli yatıp dinlenmeden geçmiyor bu meret soğuk algınlığı.
H: Evet ama hiç vaktim yok ki.
O: Fakat hocam hatırlayın, ben hastayken “boş ver ödevi, sağlık önemli” diyordunuz. Peki şimdi siz ne yapıyorsunuz? Bence şimdi de siz boş verin işi. Hem siz bize lazımsınız(bencilliğin böylesi). Hazır başkan yardımcısı da olmuşken bir an önce iyileşmek için yorganınıza sıkı sıkı bürünüp uyuyun bence.
H: Yarın geç gideceğim. Yani 10:30’da.
O: Çok da yeterli bir saat dilimi gibi gelmedi bana. Bence artık sizin yatma vaktiniz geldi.
H: Peki. Söz birazdan yatacağım.
O: Kalın şeyler giyinip mümkünse iki yorgan kullanarak yatın lütfen.
H: Okey. I promise.
O: Yarın çayınız veya kahveniz benden.
H: Okey.
O: Başkan yardımcılığınızı da o zaman tebrik ederim artık.
H: Sağ ol.
O: Size 10 dakika daha, and then going to bed. Is it okey?
H: Let’s make 20. Because i am talking to a friend who lives in Mexico.
O: Okey. Bu arada haddimi aşmıyorum değil mi?
H: Hayır lütfen. Aynı yaşlarda sayılırız…
O: Thanks a lot. But you are younger than me.
H: Maybe!
O: I am sure.
H: Okey if you are sure.
O: I am waiting now. Because you need to sleep… Last 9 minute.
H: Okey.
O: Last 5 minute.
H: Arkadaş sevgilisinden ayrılmış… Dertli de biraz… Terapi yapıyorum.
O: Hocam onu iyileştireceksiniz diye kendiniz…
H: Yok yok merak etme. Birazdan inan yatacağım. Ama söyleniyor hâlâ.
O: Sizin yatmanız ve uyuyarak dinlenmeniz şuan ilgilendiğiniz konudan daha fazla bir önem taşıyor. Please go to bed. Bakın siz yatın ben de size şarkılarımdan okuyayım hafifçe. Your time is finish. The end yani.
H: Tamam son 5 dakika… Söz bu sefer.
O: Öğrenciliğinizde ve çocukluğunuzda da böyle miydiniz? Come on quick.
H: Okey last words.
O: I say, end of the time. Eğer hemen yatarsanız ilk kasetimde yer alacak iki şarkının sözlerini de getiririm yarın size.
H: Tamam. Hemen yatıyorum o zaman.
O: Okey. Good dreams.
H: İyi geceler. You too.
O: Şarkı söyleyeyim mi size rüyanızda?
H: Süper olur.
O: Çok tatlısınız sayın başkan yardımcım.
H: See you tomorrow.
O: Bye. Come on, close to computer.
Halenur kapattı bilgisayarını. Günün güzelliğini Orkun’la noktalamaktan mutluydu. Yatağına girerken iki yorganı da üzerine sıkı sıkı örttü. Yaptığı sohbeti tatlı bir tebessümle düşünerek uykuya daldı.
Gerçekten de rüyasında gördü Orkun’u. Ama şarkı söylerken değil. Halenur rüyasında derse girmek istiyor ancak Orkun “daha 10 dakika var” ve “son 5 dakika” gibi cümlelerle engelliyordu.
Ertesi gün Orkun ödevine ek olarak albümünde hit olabileceğini düşündüğü iki şarkının sözlerini de getirdi. Teneffüste de çay ısmarladı Halenur’a. Halenur’da çayını yudumlarken rüyasından bahsetti.
Kurs binası dahilinde öğretmen-öğrenci sınırları hiç aşılmıyordu. Aşılacak gibi olsa bile bu belli belirsiz ve kontrol dışı gerçekleşiyordu.
Gösterdiği gayret miydi? Azimli oluşu muydu? Yoksa engelliliğinin getirdiği bir farklılık mıydı? Bilinmez… Lâkin Halenur, Orkun’dan etkileniyordu. Bu etkilenmenin yarattığı beğeni ise Orkun’u heyecanlandırıyordu.
Ders saatleri dahilinde Orkun’un yapamadığı küçük zorlanmalarına hocası yardımcı oluyordu.
Halenur’un yüreğindeki duyguları domino taşları gibiydi ve ilk domino fark etmediği bir anda devrilmişti.
Haftanın dersleri bitip dört gün boyunca görüşemeyecekleri ilk günün akşamı bilgisayardan Orkun’a ulaştı Halenur.
H: Nasılsın?
O: Komik ama ben yine iyi sayılmam!
H: Neden?
O: Hastaneden geldim az önce…
H: Aaa! Ne oldu?
O: Berbere gideyim de Salı günü karşınıza yakışıklı çıkayım istemiştim.
H: Eee?
O: Berbere arkadaşımla giderken düştüm. Kafam kanadı. Hemen poliklinik ve ardından da hastane derken ancak gelebildik eve. Kol bir tarafa, bacak öteki tarafa fırladı anlayacağınız.
H: Çok geçmiş olsun! Önemli bir şey var mı?
O: Yok hocam. İngilizce’yi öğrenebilirmişim. Zaten benim kafama da kolay kolay bir şey olmaz. Yalnız üzgünüm, pansumanlı kafamla yine yakışıklı çıkamayacağım karşınıza.
H: Ay Orkun alemsin… İnanmıyorum sana… Neyse, önemli bir şey olmadığına sevindim.
O: Siz nasılsınız? Hastalığınız!
H: Fena değilim. Ama işten çok bunaldım. Süper değilim senin anlayacağın. İdare ediyoruz işte.
O: Hocam etmeyin-eylemeyin! Tüm motivasyonum sizsiniz. Siz de böyle söylerseniz… Nice olur durumum!
H: Tamam canım iyiyim. Ama biraz bunaldım. Mesela yarın saat 09.00’da dersim var. Sabahın körü!
O: Peki öyleyse hocam, Salı günü ders sonrasında bir değişiklik yapıp bir yerlerde oturalım mı? Çay-may, kahve-mahve… Ne dersiniz?
H: Salı günü… Çok isterim lâkin kardeşim geliyor şehir dışından. Onu karşılayacağım. Ama umarım teklifin daha sonrası için de geçerli olur!
O: Ne demek hocam? Siz uygun olduğunuz her an, bu teklif her daim geçerliliğini korur. Yeter ki siz bunu hissettirin.
H: Süper o zaman. Sevindim.
O: Ben de anlaştığımıza sevindim. I am very happy.
H: Biliyor musun(nerden bileceksen)? Yarın ve Pazar günü için bir okutman rapor aldı. Onun yerine sınıflara ben gireceğim. 8 yaş gurubu çocuk sınıfı. Sabahın köründeki dersi düşünebiliyor musun?
O: Çok eğlenceli olacaktır.
H: Tabi. Tabi. Kesin…
O: Çünkü o çocuklar arasında ve sizin göremeyeceğiniz bir yerde ben de olacağım. Hem de haylaz öğrenci olarak. Hâl böyle olunca da diğer çocukları baştan çıkaracağım.
H: Eminim hiç zor olmayacak.
O: Ne o hocam? Siz de haylazlığa hazırmışsınız gibi…
H: Valla hazırım. Bu arada ortaokul arkadaşım var yanımda. Biraz önce makarna yaptık. Mideme oturdu. Fenalık geçiriyorum.
O: Sodanız var mı?
H: Yok. Birde üşendim markete gitmeye. Birazdan yatacağım. Nasıl uyurum artık? Bilmiyorum!
O: Yarınki curcunayı düşünün hocam.
H: Tamam tamam geçti.
O: Geçse de geçmese de ben orda olacağım. Ve gerisini siz düşünün artık… Aklıma şimdi geldi. Sakızınız var mı?
H: Yes!
O: Mideniz için. Biraz çiğnerseniz iyi gelebilir.
H: Bak bu iyi fikir… Ben yatsam iyi olacak.
O: Peki.
H: Yoksa kalkamayacağım. Zombie gibi gitmeyeyim. Daha ilk dersten çocuklar korkmasın.
O: Sizin en zombie hâlinizi ben çocuklara dünyanın en sempatik portresi olarak aktarırım. Bu konuda hiç şüpheniz olmasın.
H: Sağ ol. Desteğe ihtiyacım vardı… Sohbet güzel ama…..
O: Good dreams.
H: Yarın konuşuruz yine. İyi geceler. Haberleşiriz.
O: Okey. Good night.
H: Bye…
Ertesi gün kısacık bile olsa sohbet imkânları olmadı. Halenur tüm çalışmalarını bitirip evinde bir başına kaldığında Orkun’un kendi yaşamındaki küçücük yer kaplayışıyla geçen yaklaşık 1 ayı analiz etti.
Hayata yönelik heyecanı farklılaşmıştı. Beceriksiz olduğu yemek yapmaya, hiç beceremediği araba sürmeye ve istinasız her seferinde eline vurarak gerçekleştirdiği çivi çakmaya bakış açısı değişmişti. Bu olağan üstü bir şeydi Halenur için. Yine hoşnut değildi bu üç şeyden ama yetersizliğine daha sempatik bakabiliyordu artık. Kedileri hiç sevmezdi. Bir kediye denk geldiğinde hâlâ ürperiyordu fakat son günlerde doğadaki her canlıya sevgiyle bakabiliyordu. Arkadaşlarının anlattığı en kötü fıkralara bile deli gibi gülüyordu. O güldükçe arkadaşları başka fıkralar anlatıyorlardı. Büyük olasılıkla o fıkralar öncekilerden de kötü oluyordu. Ama Halenur keyifle durmadan gülüyordu. Öyle ki bu Şubat ayının bir akşam soğuğunda bir kız çocuğuna denk gelerek hiç tedirginsiz onun titreyişine ellerini tutarak karşılık vermek istiyordu. O kızın saçlarını okşamak geliyordu içinden. Sanki yüreği, dolayısıyla hisleri akıl almaz biçimde evrim geçiriyordu. Çünkü Halenur, Orkun’un samimi duygularına inanıyor ve onların düşmanlarından korkmuyordu. O duygulara güveni tamdı. Bu yüzden yeryüzünde her şey yanılabilirdi lâkin o duygular değil. Zamanla takılıp tökezleyen ve zayıf bir şey değilse asla yanılmazdı. Adeta Jack London’un Martin Eden’deki şu sözleri sarıp sarmalıyordu Halenur’u tüm benliğini: “Yaşamak, duymak ve bulunduğum o kozmik toz içindeki küçücük yerimde bir solucan gibi kıvrılmak için çıldırıyorum sanki.
O gün 8 yaş gurubuna ders verdiği saatlerde zaman zaman sınıfın arka sıralarına bakıp belli belirsiz gülümsemeyi refleksle gerçekleştiriyordu. En uzun teneffüs Halenur’un kahve molasıydı. Büyük bir bardakta kahvesini alıp ofisine geçti. Televizyonu açıp masasına geçerek sandalyesine oturdu. Çok kısa bir süre sonra televizyondaki konuşma dikkatini çekti.
“…… Yüreğine belli belirsiz ulaşmalarıma müsaade ediyordu. Ben de onun izni çerçevesinde çeşitli entrikalarla net anlamlar çıkartmaya çalışıyordum. İlgisini fark etmiştim. Ve bu ilgiye karşılık veriyordum. Gerçi gösterdiği önemseyişi anlayana kadar benim için sıradan birisiydi.
“- Peki Okan Bey o sıradanlık yerini nasıl başka bir şeye bıraktı?
“- Güzel bir nokta… Hepimiz bir kişiye sevdalanır o kişinin bize yönelik düşünceleri her ne ise aşkımız nedeniyle yok sayar ve neredeyse ümüğüne çökerek yârenliğimize karşılık versin diye uğraşırız. Karşı cinsin bizi sevmiyor oluşunu hiçe sayacak kadar kör olur ve bizi deli gibi sevmek zorundaymış gibi çeşitli taktikler uygularız. Sonuçta o bir bireydir. Zerre kadar heyecanlanmadığı biri tarafından boğulmuştur gösterilen sevginin sıkboğazlığından. Ve terk edilir seven. Başlar sevenin acısı. O, katlanılması zor ve bitmek bilmeyen ıstırap dolu bir zamandır. Ben bu korkunç sızıyı defalarca yaşadım. Bir gün birden fark ettim ki bu işkenceye benzeyen duyguyu benden yana yaşayanlar da var. Empati kurdum ve düşünmeye başladım… İlgi duymadığım ve buna karşın beni seven birini onunla ortak noktalarda anlaşabildiğim sürece acaba onu kalpten sevebilir miyim? Bu soruya verdiğim cevap kocaman bir ‘evet’ oldu. Zaten olması gereken de bu bence. Ardından çeşitli düşüncelerle bu fikrim desteklendi. Doğru olduğuna inanarak aldığım karar sonrasında ilk kez hiçbir şey yapmadığım duygusal bir ilgiyle karşı karşıyaydım. İnanın sonu hüsranla da bitse seveni sevmek en güzeli.
“- Sıradanlık bu şekilde kalktı sizde yani! Ya daha sonrası?
“- Ben de abartmamaya özen göstererek kendimi akışa bıraktım.”
Bu cümlenin tamamlanmasıyla aniden televizyon yayını kesildi. Halenur bu duruma biraz bozulduysa da iyi bir tesadüftü. Çünkü molası bitmiş ders saati gelmişti. Aceleyle hemen sınıfına gitti. Ders konusunu işlemeye başlamadan önce öğrencilerine şunu söyledi:
- Çocuklar varsayın ki bu İngilizce sizi deli gibi seviyor. Bu İngilizce’nin size zil-zurna aşık olduğunu hayâl edin. Ve çalışmalarınızda bu sevdaya karşılık verin. Bakın o zaman nasıl başarılı olacaksınız!
Çocuklara fazlasıyla komik gelen bu konuşma izlediği televizyon programının yarattığı etkinin yansımasıydı.
Mesaisinin bitimiyle kendini yorgun-argın eve attı Halenur. Kıyafetini değiştirmesi, karnını doyurması, ardından da küçük bir dinlenme çayıyla saat ilerledi. Ancak öylesine yorulmuştu ki her zamankinden daha erken yattı o akşam.
Halenur, Orkun’la olan konuşmalarında kelimeleri vagonlara ve cümleleri trenlere benzetiyordu. Ve bu tren yolculuklarından keyif aldığı kesindi. Her istasyonda beklemediği bir güzellikle karşılaşıyor olmak onu büyülüyordu.
Ertesi gün geçici olarak derslerine girdiği minikler ödevlerinin tümünü yapmış olarak dersteydiler.
- Dünkü anlattıklarımdan anlayamadığınız bir şey var mı çocuklar? diye sordu Halenur.
Tüm öğrencilerin farklı cümlelerle ortak olarak söyledikleri birdi…
“Meğer bu İngilizce bizi ne kadar çok seviyormuş! Kendisine ait ne varsa bize öğrenmemiz için verip duruyor.”
Halenur’un bir önceki gün söyledikleri işe yaramıştı. Akşam evine dönerken yol boyu gülümseyerek bunu düşündü. Arada bir de kendi yanağından kendisi makas aldı.
Evine geldiğinde her zamanki işlerini yapıp bir bardak çayıyla bilgisayarının başına geçti… Bu akşam hangi vagonların oluşturacağı trenle yolculuk yapacaktı acaba? Hangi güzergâh izlenecek ve nasıl manzaralarla karşılaşılacaktı? Bu soruların sarhoşluğunda Halenur’un kafası dönerken yolculuk çoktan başlamıştı…
O: Are you there?
H: Yes, i am here. How are you?
O: I am fine. And you?
H: Thanks. Başın nasıl oldu?
O: Taş gibi inanın. Biraz ağrıyor o kadar.
H: Sevindim.
O: Ödevlerimi bile yaptım. O derece yani…
H: Süper.
O: Sizin mideniz de makarnayı sindirmiştir herhâlde!
H: Evet evet iyiyim. Nasıl geçti Pazar günün?
O: Ders çalışmaya çalıştım okul için. Sınavlara 1 ay kaldı da…
H: Başarılar ve bol şanslar.
O: Teşekkürler. Asıl siz ne yaptınız bu iki gün çocuklarla?
H: Çok şirinlerdi. Güzel geçti.
O: Harika.
H: Bugün için ayrıca özel derslerim de vardı. Yorucuydu. Ama şimdi dinleniyorum.
O: Demek ki çocuklarla kurduğum telepati işe yaramış… Sağlığınız tamamen iyi oldu mu hocam?
H: Evet iyiyim ama tatile ihtiyacım var.
O: Anlıyorum hocam… Burası Türkiye işte! İnsanları yorgunlukla yıpratıyorlar. Ama lütfen siz ve sizin gibiler dirensin. Acaba yorgunluğunuzu sizin tarafınızdan ve değişik bakış açılarıyla farklı hislere yöneltmek mümkün mü?
H: Zaten ben ancak başka bir yorgunlukla kendime gelebiliyorum. Ama Orkun sıkıldım Türkiye’den. Açıkçası İspanya’da iş arıyorum. Ve bulursam giderim hemen.
O: Kastettiğim şey bir yorgunluğu başka yorgunlukla özdeşleştirmek değil. O yorgunluğu sevimli ve kamçılayıcı görebilmekten bahsediyorum ben.
H: Genelde çok pozitif bir insanım. Ama bazen motivasyon gidiyor… Seni de bunalttım! İşin varsa tutmak istemem.
O: Kesinlikle hayır. Hem paylaşmanız hoşuma gidiyor… Hocam benim filmi hatırlayın! Motivasyonumun yıkılması için benim sizlerden daha çok nedenlerim varken… Yapmayın hocam.
H: Seni o kadar iyi anlıyorum ki… Beni de psikolojik olarak tatmin etmiyor Türkiye. Yani herkes için bir şeyler eksik… Ama en azından zevkleri olan azınlıktayız.
O: Hocam sadece negatifliklere bakmayalım. Yine kendimden bir şeyler örnekleyecek olursam, evet belki bugün havanın güzel olmasına rağmen hiç dışarı çıkamadım. Ama şuan mutluyum. Çünkü siz beni farklı kılıyorsunuz. Paylaşımlarınız değerli kılıyor beni. Bu belki Polyannacılık. Lâkin gerçekliği olan bir Polyannacılık. İşte farklı bir bakış açısı! Bunu kastetmeye çalışıyorum… Böylece daha hoş oluyor yaşanması güç zaman dilimleri… Benim, Duy Sesimi isimli şarkı bir anlamda bunu yansıtır.
H: Çok beğendim sözlerini. Tasvirlerin çok güzel… Ayrıca düşüncelerin için sağ ol. Ve ben de seninle konuşmaktan aynı şekilde keyif alıyorum.
O: Bu son sözünüz her şeye bedel benim için. Thanks a lot… Zaman zaman çılgınlık yapıyor musunuz hocam?
H: Evet. Ancak öyle rahatlayabiliyorum.
O: Çok güzel… Çılgınlıklarınızda sınır tanır mısınız?
H: Bazen evet, bazen hayır.
Tam bu sırada Halenur’un kapısı çaldı. Gelen kuzeniydi. Durumu Orkun’a bildirip iyi dileklerle sohbeti noktaladı.

*


**

Orkun o hafta ders birliktelikleri dışında görüşmeyi sağlayacak hiçbir girişimde bulunmadı. Halenur’u sıkboğaz etmek istemiyordu. Internet’te her çevirim içi gördüğünde otomatik olarak mekanik bir davranış sergilemek istememesi de başka bir nedendi.
Ödevlerinde içeriğini uygun gördüğü her şeyi Halenur merkezli yapıyordu. Böylece onu gülümseten küçük sürprizler sunabiliyordu.
Her şey ortada gibiydi ama hâlâ somut bir tek şey yoktu. İlişki adeta rüyada anlatılan güzel bir masaldı. Hayâl edilen bir çöldeki serap gibi. Orkun’un en nefret ettiği şey buydu. Bu durumdan iğreniyordu. Çünkü hisler yanılmasa bile elle tutulur bir şey olmadıktan sonra inkâr edilmesi çok kolaydı. Orkun bu sülieti Halenur’da istemiyordu. Yaklaşan ‘Dünya Kadınlar Günü’nü bunun için kaçınılmaz bir fırsat olarak gördü. Büyük bir belirleyicilik sağlayacak, buna karşın çok sivrilmeyeceği bir hamle gerçekleştirmeyi uygun buldu.
Ön yüzünde güzel bir resim olan çift sayfalı sade bir posta kartının içindeki ilk sayfaya Halenur’un ruhunu okşayacak güzel bir şiir yazdı. Diğer sayfaya da hınzırca muzurluk içeren bir şey: “Sıcacık, samimi, içten ve çılgın bir öpücüğü hak ettim mi? Ne dersiniz?” Aslında bunu yazmaktaki amacı alacağı tepkiye göre belirleyiciliği kuvvetlendirmekti. Bu cinsel iğnelemeye biraz da eski deneyimleri yön vermişti.
Aşksal sevgide cinselliğin önemini çok geç anlamıştı Orkun. Seksi yok kabul edecek kadar ikinci plana atarak uğruna savaş verdiği ilişkileri en sağlıksız ve çabuk bitenlerdi. Ne zaman ki cinselliği dahil ederek sevgili edindi, işte onlar en uzun ilişkileri oldu. Dozajı aşılmayarak ve abartılmadan dahil edilen sevişmelerin ilişkiyi ayakta tutan bir heyecan olduğunu çok geç fark etti.
Gerçi bunu böylesine gecikmeli öğrenmesine sebep birazda yarım insan konumundaki bedensel eksikliğiydi… Orkun, görüntüsünü muntazam tuttuğu protezli sevişmelerinde partneriyle akıcı ve doğal olamıyordu. Çünkü kol ve bacak cihazları buna bir şekilde mani oluyordu. Kıyafetlerini çıkartırken, aksesuar misali yapay kolunu ve bacağını da kenara bıraktığı sevişmelerindeyse kendi hareketleri kısıtlanıyor ve birlikte olduğu karşı cinse tam sahip olamıyordu. Böylece ilişkiye konsantre olmak her iki taraf için de zor oluyordu. Tüm pürüzlere rağmen duygusal aşk ilişkilerindeki seksin olmazsa olmazın baş kurallarından biri olduğunu eninde sonunda Orkun da öğrendi. Ve işte bu nedenle Halenur’a hazırladığı kartta muzurca bir hınzırlık vardı.
Bu kart Orkun’un Halenur’a ilk ve somut olabilecek girişimiydi. Alacağı tepkinin merakı oldukça fazlaydı. Kartı vereceği gün merakı nedeniyle evde sıkılıyordu. Cihazlarını takması ve üzerini giyinmesi uzun bir süre alıyordu ama o gün hazır olduğunda hâlâ çok zamanı vardı. Daha fazla can sıkıntısına esir olmamak için evden erken çıktı.
Kurs binasına ortalama 500 metre yaklaşmıştı ki yolu üstündeki kütüphanenin önünde büyük bir kalabalık gördü. Ders saatine daha vakit vardı. Kalabalığa girdi. Ağır ve yavaş olarak öne doğru ilerledikçe kalabalığın; süren bir söyleşinin katılımcıları olduğunu anladı. Biraz daha öne ilerleyerek söyleşiyi yapan kişiye baktı. Konuşmacı tekerlekli sandalyede, el ve ayaklarını kullanamayan birisiydi. Dinleyicilerden birinin sorusuyla Orkun ilgili bir dinleyişe geçti.
- Orhan Bey yapıtlarınızı biraz da kendi tarafınızdan bizlere anlatır mısınız?
- Elbette! Tablolarımın hepsi istisnasız öfke doludur. Hayata ve yaşamaya dair beslediğim öfke yani…
Bu cümle tüm katılımcılar tarafından şaşkın bir uğultu yarattı.
- Sizleri hayâl kırıklığına uğratmak istemezdim ancak bu gerçek… İçinize ferahlık ve canlılık veren resimlerimin hepsi hayata karşı hissettiğim nefretin imgesidir. Ancak hepinizin tablolarıma bakarken derinden algıladığınız yaşama sevinci ve hayata umut dolu bakış gibi duyguların aksine hepsinde bir kaş çatış vardır. Lâkin, ‘benim bu anlamdaki duruşum kimseyi ırgalamaz’ sebebiyle resimlere verdiğim isimler yönlendiriyor bakanları. Çünkü bunu bilinçli olarak ben yapıyorum. Mesela şu Melek isimli tablo… Şeytanın ta kendisi gizlidir onda. Özgürlük adını verdiğim tablo… Zindanı yansıtır. Sunduğum yapıtlarımda bunların algılanmasının imkânsızlık derecesinde zor olduğunu sergileri gezenlerin nabızlarını yokladığımda anlıyorum. Resimlerdeki gerçek mânâların kavranabilmesi için hayatın sunduğu sakatlıkların yanı sıra bedensel de bir sakatlığa mahkûm olunmalı… Burnunuzun dibinde bir bardak su olduğunu veyahut şarıl şarıl akan bir musluk olduğunu gözünüzün önüne getirin! Sonra susuzluktan içinizin kuruduğunu yada fazlasıyla susadığınızı düşünün! Son olarak da hiçbir engelin olmamasına rağmen o bir bardak suyu içemediğinizi veya o musluğa ağzınızı dayayamadığınızı varsayın! Böylesi basit bir ihtiyacınızı giderebilmek için bile birisine muhtaç olduğunuzu hayâl edin! Ve kim bilir o beklemek zorunda olduğunuz kişi ne zaman yanınızda olacaktır? Zihinde canlandırması bile ne kadar güç değil mi? Tahahül etmesi dahi bu derece zor ve iç yaralayıcı olan benzeri birçok şeyi ben birebir yaşıyorum. Şelâle olarak isimlendirdiğim tablo işte bu hıncımı sergiler.
- Ama bugün oldukça ünlü bir ressamsınız! diyerek orada bulunanlardan biri araya girdi.
- Keşke olmasaydım! Çünkü eksik bir insanın tam bir insan gibi hayatla sevişmesi oldukça farklı ve bir o kadar da zordur.
Orkun saatine baktı. Evden erken çıkmış olmasına rağmen burada oyalanması onu neredeyse derse geciktirecekti. Bulunduğu kalabalıktan ayrılarak kursuna gitti.
Keyifle geçen derslerin tenefüsünde Orkun, Halenur’a kendisi için hazırladığı kartı verdi.
- En erken bu akşam saat on ikiyi geçince açmanızı istiyorum. diye uyararak hemen açmamasını belirtti.
- Tamam. Anlaştık. diyerek zarfı çantasına koydu Halenur.
Artık bir anlamda ok yaydan çıkmış oldu Orkun için. Son ânâ kadar zarfı vermekten vazgeçebilirdi. Fakat keşkesiz yaşam felsefesi nedeniyle tereddütsüz verdi. Eskiden buna benzer şeyleri yapmak istemesine karşın kendine set vurarak gerçekleştiremediğinde çokta zaman geçmeden defalarca keşke diyordu. Bu yüzden uzun bir süredir hayatında keşke sözcüğünü barındırmadan yaşam sürüyordu. Mantığına uyan ve yapmak istediği birçok şeyi şartları elverdiğince gerçekleştiriyordu. Zihninde oluşan ve keşke diye başlayıp acaba ile devam eden düşünceleri böylece en aza indirgemişti.
Orkun zarfı Halenur’a vermiş olmaktan memnundu. Lâkin heyecan dolu bekleyiş ertesi gün bilgisayarı açana kadar sürdü.
O: Hi teacher. diye yazmasına karşın çevirim içi durumundaki Halenur’dan cevap gelmedi.
O: I think you are busy! You are a lot of busy. diyerek tekrar şansını denedi ama yine olmadı.
O: See you later. Bye. diye yazıp beklemeye geçti.
Ancak bu bekleme esnasında Orkun kafasında oluşan kırk tilkiye hâkim olamadı. Yaklaşık 45 dakika sonra da Halenur’un konuşma penceresi yanıp sönerek uyarı veriyordu.
H: Merhaba Orkun.
O: Selam.
H: Dersteydim.
O: Sorun değil.
H: Kart için teşekkürler. Çok beğendim. Çok naziksin.
O: Önemli değil. Aslında çiçek falan düşündüm ama çok sıradan olur diye vazgeçtim. Daha sade ve içten bir şey olmasını istediğimden elimdeki imkânları kullanmak biraz cazip geldi.
H: Kart daha anlamlı.
O: Beğendiğinize sevindim.
H: Süper… Bu arada bir taraftan da yemek yiyorum. Sen nasılsın?
O: Yorgun! Ah bu dersler yok mu? Bu dersler!
H: Neden?
O: Dün gece yatarken saat 04:00’ü gösteriyordu…
H: Hadi ya!
O: Valla. Neyse hocam, önce bir rica sonra da bir soru hakkım var mı?
H: Elbette.
O: Yarın için eğer ders öncesinde zamanınız varsa erken gelmek ve son dersi tekrarlamak istiyorum. Mümkün mü?
H: Bölüm başkanı şehir dışına gitti. Resmi olarak 17:30’a kadar ofisteyim ama 15 dakika önce gelebilirsen bakarız. Olur mu?
O: Öyleyse kalsın hocam. Sizi o kadar sıkıntıya sokmak istemem. Daha sonra yaparız.
H: Benim için sorun değil. Ne zaman istersen? Ofisteki saatlerimiz çok net. Bu yüzden erken olamıyor.
O: Bölüm başkanı gelince belki siz de rahatlarsınız ve o zaman bakarız. Zaten dinlenecek zaman bulamıyorsunuz! Birde ben…
H: Önemi yok canım.
O: Kardeşinizin gittiğini söylemiştiniz geçen derste. Diyorum ki sizi bu yoğun saatlerinizden çalmak istesem!
H: Derse çıkıyorum canım. Sonra konuşuruz. İyi akşamlar. Öptüm.
Orkun bu konuşmanın ardından kafasındaki tilkilere baktı. Hepsi kuzuya dönüşmüştü.

*


**

Banyodan çıkan Halenur boy aynasının karşısına geçip bornozunu omuzlarından düşürdü. Hayatında ilk kez bu şekilde aynanın karşısındaydı. Defileye çıkmış bir manken edasıyla en güzel giysisi olan tenini kendisine sergiliyordu.
Bu şekilde çok uzun olmayan bir süre vakit geçirdi hiçbir şey düşünmeden. Ardından kendi kendine şarkı mırıldanarak yerdeki bornozunu alıp kenara koydu. Mırıldandığı şarkıyı albümden dinlemek üzere müzik setine yaklaştı. CD’leri karıştırırken “bu Özgür’ün sesi Orkun’un sesine şaşılacak derecede benziyor” diye söylendi ve setin sesini oldukça yüksek bir seviyeye getirip mırıldandığı şarkıyı dinlemeye başladı. Masanın üzerinden sigarasını yaktıktan sonra kendini yakın bir koltuğa atarcasına bıraktı. Zaman zaman şarkılara eşlik ederek sigarasını içerken gözünün önünde hep Orkun vardı. Sigarası bitene kadar en fazla üç parça dinledi.
Bu duygusal yoğunluktan sıyrılmasıyla sıradan yaşamın getirdiği akış tekrar içine aldı Halenur’u. Giyindi. Yemek yedi. Misafirleri geldiğinde onları ağırladı. Sohbet etti onlarla. Güldü birlikte. Gittiklerinde ise dağınıklığı toparladı. Tüm işleri bitince uyumak üzere yatağına girdi.
Ertesi gün sabah kahvaltısını yaparken önceki günü zihninde gezdirdi. En çok da çıplak geçirdiği dakikaları düşündü... Ayak bileklerini beğenmemişti ilk olarak. Oysa birlikte kaldığı yurt ve ev arkadaşları kıskanılacak ve imrenilecek narin bir güzellikte olduğunu söylerlerdi. Baldırları da hoşuna gitmemişti ayna karşısında. Ama selülitsiz ve pürüzsüz bir teni olduğu kaçınılmazdı. Fiziğiyle uyum içinde olan ölçülerine de ayna karşısında burun kıvırmıştı. Degajesinin herkes tarafından ortak olarak beğenilmesine karşın Halenur öyle görmemişti ayna karşısında. Bir iç ülkeyle bir dış ülke arasında yapılan bu gidişli-dönüşlü yolculuk kapının çalınmasıyla son buldu…
Sürpriz bir biçimde gelen kişi kardeşi Hale’ydi. Sevinç bağrışmaları, kucaklaşmalar, öpüşmeler bozuk bir musluktan akan su gibiydi. Bu coşan heyecanla işe 1 saat kadar geç gitmeyi tercih etti Halenur. Kardeşiyle 2–3 bardaklık çay içme süresi daha geçirdi. Ardından yola koyulmak üzere kapıda hazırlandı.
- Hale’cim sen iyice dinlen. Duş al. Biraz uyu. Keyfine bak işte. Sonra da akşam için güzel yemekler yap. Özledim kız senin yemeklerini.
- Biliyorum! Zaten sen benden daha çok yemeklerimi özlemişsindir… Bu arada ziyafet öyle kuru kuruya yapılmaz. Sen de gelirken bir şişe şarap al da dibine vuralım ziyafetin.
Ve inanılmaz bir biçimde çabuk geçti zaman bu kardeşler için. Hale’nin hazırladığı muhteşem yemek masasında iki kardeş derin sohbetler eşliğinde karınlarını doyurup şaraplarını içiyorlardı.
- Evet abla haklısın da sıkıldım bu muhabbetten. Seçim sürecinde olduğumuzdan her yerde siyaset konuşuluyor zaten. Artık midem bulanıyor inan.
- Haklısın valla Hale. Politika bizim çenemizi yoruyor sadece. Tamam. Bırakalım bu konuyu. Ne konuşalım istersin?
- Orkun ne alemde?
- Hiç sorma desem!
- Ya abla hiç değiştirmedin şu huyunu ha…
- Biliyorum Hale. Biliyorum… Kendime olan kahrolası bir küskünlük belki de benim yaptığım.
- Kusura bakma da abla bütün sevgililerini bu yüzden yitirdin. Hepsini sen olduğu gibi kabul ederken onların seni olduğun gibi kabul edip etmeyeceklerinin fırsatını bir tekine bile vermedin. Güneşin, denizlerin, rüzgârların enerjisinden yaralanabiliriz abla. Fakat insanoğlu sevginin enerjisinden yararlandığı gün ateşin keşfedildiği gün kadar güzel olacak. Neden abla? Neden? Söylesene kurban olayım! Neden? Biricik ablam benim… Tek dileğim rüzgâr esse de sen dallarını eğme. Hasret vursa da sen sakın yıkılma. Ayrılığı ve acıyı sen sakın bilme. Sen bende kıymetlisin abla. Çünkü sen benim için başucu kitabı gibisin. Hani insanın her zaman başucunda olan ve defalarca okumasına rağmen her okuduğunda aynı tadı aldığı kitaplar vardır ya… İşte öylesin benim için. Gökkuşağı gibisin abla. Bunu biliyor muydun? Hani en yıkıcı fırtınalardan sonra bile güneş açtığında ortaya çıkan ve insana “iyi ki yaşıyorum” dedirten gökkuşağı var ya… İşte aynı öylesin. Yani mavisin sen. Anlayabiliyor musun? Okyanusun en derin yeri gibi gizemli ve cesur. Gökkuşağını vücudunda bu kadar güzel taşıyabilen tek gökyüzü mavisi. Hani şu gerçek yüreklerin aradığı o eşsiz mavi. Ama abla neden şu huyundan arınmıyorsun artık? Neden kemikleştiriyorsun bu huyunu? Tek bir adımla her şey bitecek inan. Bir atılış, kabarcık ve sonsuzluk… İlk 1–2 ayını değil ama anlattığın kadarıyla Orkun’la son 2–3 ayını çok iyi biliyorum. Doğum günü hediyen olan Pörtlek Cingöz balığı Orkun’dan aldığındaki heyecanını biliyorum. Öylesi bir coşkuyu yaşayabilmek için şahsen ben nelerimi feda etmezdim! Neden dengesizsin abla? Anlayamıyorum… Sen tavladın onu. O hiçbir şey yapmadı. İlgine karşılık almaya başladığındaysa ilgini çekip niye değiştiriyorsun tavrını? Sonra Orkun bu duruma da saygı gösterip ivmeyi yavaşlatarak durma noktasına gelirken sen tekrar bir şeyler yapmaya başlıyorsun. Ben biliyorum ki ‘kaçan kovalanır’ değil senin yaptığın. Ve bence Orkun dahil sevgili niteliğindeki hiçbir erkek arkadaşın da ‘kaçan kovalanır’ yapmadı. Ama ablam, aşk talihsizi ablam benim, sevdin hep ve kazanmak için uğraştın sürekli. Peki sonra neden korkarak geri çekilmeye başlıyorsun? Hem de amacına ulaşırken! Ya abla anlat bana. Niçin önceki kur sonundan itibaren yüreğine direnmeye başladın? Gerçi başarıp başaramadığında tartışılır hani yani. Ama diyorum ya hadi anlat bana abla. Orkun’a iki kez özel ders verdin yalnız kalabilmek için. İyi de yaptın. Peki ama sebep neydi de yüreğini dudaklarından püskürtemedin? Oysa yine sen anlatmıştın sana ne kadar nazik bir yakınlıkta olduğunu. Kasetin çıktığı süreci büyük bir mutlulukla nasıl seninle paylaştığını aynı hislerle bana anlatmıştın abla. İlk imza gününe seni çağırışını hatırlıyorum da... Ne kadar özel bir davetti o! Tesadüfen işyerine seni ziyaret etmek için geldiğimde şahit olmuştum. Senin yerinde olmayı ve onun boynuna atılarak kabul ettiğimi yine onun sevincine harmanlayarak söylemeyi ne çok isterdim bir bilsen. Oysa sen ne yaptın? Tüm duygu ve hislerine ket vurarak yarım yamalak kabul ettin. Bu da yetmezmiş gibi sınıftaki diğer adamı evli olduğunu bile bile taktın koluna ve utanmadan çıktın karşısına. Durduğun duracağında yarım saat civarı oldu. Nispet yapar gibi boy gösterip ayrıldın. Orkun’un en güzel gününü hektarlarca ormanı yakmışçasına mahvettin. Sıçtın batırdın yani bir anlamda. Belli ki Orkun bu yaptığını da olgunlukla göz ardı etmiş. Çünkü albümün öneminden yola çıkıp seni önemsediğini belirterek baş başa geçireceğiniz bir akşam yemeğine çağırdı seni yine de. Önce coşkuyla kabul edip sonra saçma sapan bir gerekçeyle nasıl olup da iptal ettin? Gerçekten garipsin abla.
Hale’nin yaptığı bu konuşma esnasında Halenur şaraptan bünyesinin kaldırabileceğinden çok daha fazlasını içti. Ve neredeyse kendini taşıyamayacak durumda zorlukla masadan kalkıp sendeleyerek odasına yatmak için giderken Hale tekrar sordu.
- Neden?
Eşyalara ve duvarlara tutunarak ilerleyen Halenur yarı anlaşılır peltek bir dille karşılık verdi.
- Koğkuyogrum. Korguyoum. Korguyoğrum.
Anlaşılır bir şekle getiremediği o tek kelimeyi Hale çok net bir biçimde anlamıştı.
Ertesi gün ofisinde öğrencilerin ödevlerini toparlıyordu Halenur. Ders dönemi bittiği ve tatile girildiği için bazı ödevleri öğrencileriyle çeşitli gerekçelerle paylaşamadığından toparlayıp çöpe atıyordu. Orkun’un bir ödevi eline geçti. Diğer kâğıtların üstüne koyarken Türkçe olarak ve Orkun’un el yazısıyla yazılmış şu cümleye gözü takıldı: “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yoktu. Nice elbiseler gördüm içinde insan yoktu.” Okuduğu andan itibaren çakıldı kaldı bu cümle beynine ve kalbine. O güne kadar hiç hissetmediği bir acı kramp gibi girdi içine. Yanındaki arkadaşından su isteyip sandalyeye oturdu. Su istediği arkadaşıyla birlikte iki kişi önce telaşlandı. Ama kısa bir süre sonra önemli bir durum olmadığına karar verip işlerine döndüler.

*


**

O gün Orkun çok geç uyandı. Kaktığında annesi yoktu. Tekti koca evde. Yine sara geçirir gibi taktı protezlerini. Yine kurban edilen bir hayvanın can verişi gibi reflekssel titremelerle giyindi üzerini. Hafif bir kahvaltıyı öğlen saatlerinde yaptı. Evden çıkarken de ceplerini kontrol edip anahtarını yokladı. Her şey tamamdı. Kapıyı kapatıp sertifikasını almak üzere kursa doğru yol aldı.
Kurs binasına girip bölüm başkan yardımcısı Halenur’un odasına ilerledi. Merhabalaştılar. Birbirlerine hâl-hatır sordular. Kısa süren sohbetin sonunda Orkun sertifikasını rica etti.
- Buyur bakalım Orkun. Tebrik ediyorum seni. Başarılı bir sonuçla tatili hak ettin.
- Sağolun hocam. Sizden sadece İngilizce öğrenmedim ben! Bana daha başka şeyler içinde öğretmenlik yaptınız. Çok teşekkür ediyorum her şey için… Bu arada bende size bir şey vermek istiyorum. Bir nevi sertifika diyebiliriz.
Halenur’dan sertifikasını alırken cebindeki zarfı uzattı.
Karşılıklı teslim edilen kâğıtlardan sonra Orkun ayrılmak üzere hareketlendi.
- Hoşça kal Halenur! Şey… Özür dilerim hocam.
- Hoşça kal Orkun. dedi Yüreği tir tir titreyerek Halenur.

*


**

Saatlerin günlere haftalara dönüştüğü zamanlar boyunca gündüzleri gecelere koştum. Müziğin her türlüsü tek yoldaşımdı geceleri yaptığım ‘sen’ yolculuklarımda. Birde kedim. Yatmaya yöneldiğim sabah saatlerine kadar kucağımda yatan ve bana huzur vermeye çalışan mırıltısıyla Civan. Bazen o tırtıllı diliyle yüzümü yalar. Özellikle de aşağıdan yukarıya doğru. Tüm kaslarımın yer çekimine direnemediği ‘sen’ merkezli girdaptan uzaklaşabilmem için yalar Civan var gücüyle. Ama nafiledir sonuç. Hele ki bugünlerde istinasız her gece yakalanıyorum ‘sen’ hortumuna. Ve Civan ağlıyor benim yerime. Bilirim kedilerle pek aran yoktur. Ancak senin Pörtlek Cingöz balık ağlayamaz senin yerine. Ağlasa da belli olmaz suyun içinde. Bir canlı senin yüreğindeki ıstırabı kendi gözyaşlarıyla dışarı dökebiliyorsa daha ne denmelidir ki?
‘Sen’ düşlerinde gel-gitler yaşadım sürekli. Ne yapacağımı bilemeden ve kendi doğrularımın kaçınılmaz bir biçimde beni hataya sürüklediği gel-gitler.
Varlığını hissettiğim ve kökünden söküp atamadığım yanlışım için çok özür dilerim. Seni hiç farkında olmadan aynı zamanda da istemeyerek kendimde özgür bırakamadım. Oysa sen kendinde hiç olmadığın kadar bende özgürdün. Bunu ne kadar içten bildiğimi bilmeni ne çok istiyorum aslında bir bilsen.
Bunları yazıyorum. Çünkü bir şekilde sana bunları anlatmalıyım. Anlatmalıyım ki seni kazanmaya çalışırken daha net kaybetmeliyim. Seni yitirmek için kazanmaya çalışmanın en yoğununu ve en koyusunu göstermeliyim sana. Kısacası ben sende garanti olmalıyım seni tam anlamıyla yitirmek için. Ve belki de kızmalısın bana. Sinirlendirmeliyim seni. Böylece kaçınılmaz olmalı seni kaybedişim. Şu yazdığım satırlardaki kurnazlığım rahatsız etmeli seni. İçinden küfür etmelisin. Ve buradan sonrasını okumadan büyük bir hışımla yırtıp atmalısın bu mektubu. Oflar-puflar oluşmalı dudaklarında. Ruhuna daral gelmeli. Bu kadarı da yetmemeli sende ben zerre kadar kalmaması için. Teminden beri diyorum ya, seni imkânsızlığına karşın kucaklamak isterken susuzluktan ölecekmişim gibi hiç ulaşamayacağım serabım olmalısın. Böyle olmalı. Böyle olmalısın. Baskı. Haklısın. Bu da bir baskı. Lâkin en etkili yollardan biri bu. Bir bayanın duygusal terk edişlerinden diğeri de ona olan gerçek sevginin ifade edilmesidir… Seni çok beğeniyorum. Senden çok hoşlanıyorum. Seni önemsiyorum. Seni değerli buluyorum.
İşte tam bu noktada nasıl kıyarım sana? Nasıl incinmene neden olurum? Nasıl seni kendime mahkûm etmek için uğraşırım? Fedakâr olmalıyım. Şart bu. Durumumu göz ardı edemem. Sırf bu yüzden normalin üzerinde fedakâr olmalıyım. Çünkü sevgi fedakârlık ister. Birazda fedakârlığın kendisidir. Sevgin ne kadar büyükse fedakârlığın hiç yoksa o derece hatta ondan en az iki kat daha büyük olmalı.
Geceleri yalnız kaldığım saatlerde çoğu zaman üzerimdeki elbiseleri değil içimdeki manevi hisleri soyunurum. Bir-bir çıkartırım içimde ne varsa. Ancak o zaman rahatlarım birkaç saat. Yükünü boşaltmış kamyon gibi hafiflerim bir süre. Hatta sor Cingöz’e. Bende misafirken şahit olmuştu bir defasında. Dur hazır sırası gelmişken de şikâyet edeyim sana onu! Masada duruyordu. Bende tüm maneviyatımı soyunmaya başlamıştım tek tek. Çıkardığım her duygumu özenle takip etti Pörtlek Cingöz. Tamamen arınıp bıraktım kendimi koltuğa. Biraz dinlendikten sonra giyinmeye başladığımda aralarında bir duygum eksikti. Fark ettiğim an Cingöz’e baktım. Bıyık altından kıs kıs gülüyordu. Tekrar istedim. Geri vermesi için yalvardım bile. Ama maalesef. Çoktan sindirmişti tüm varlığına… Ona mümkün olduğunca iyi bak lütfen. Çünkü Cingöz’ü sana teslim ederken yalnız ve sadece balığı vermedim. Pörtlek Cingöz balığı benden aldığın andan itibaren artık sevgim de senin ellerindeydi… Seni kaybetmenin yollarını çok iyi belirliyorum değil mi? Tilki sinsiliğiyle birde sorumluluk yükledim sana.
Neden mi yazıyorum bunları sana? Elbette bencilliğimden. Bu yolla kendimi rahatlatıyorum sadece. Senin okumanı sağlayarak da bir taşla iki kuş vuruyorum. Yazarak rahatlıyorum. Sana okutarak da seni yitiriyorum en sahicisinden.
İnan bıktım aşk konusunda güçlü olmaktan. Acizim aşktan yana ve en delikanlısından. Direnemiyorum artık. Bunu da istemiyorum açıkçası. Yoğun duygusal hisler freni patlamış araba gibi olmalı bence. Kendimi kasmak istemiyorum artık senin anlayacağın.
Satırlarımın her kelimesinde seni cendereye sokabilmişimdir umarım. Sıkboğaz olduysan eğer bundan kurtulmak için değil ama bir parça dinlenmek için bir sigara yak. Bir bardak çay iç. Yada boş ver. Sık kendini birkaç satır daha. Bitmek üzere yazacaklarım. Son durağa yaklaştık. Yüreğin otobüsünden ineceğim az sonra. Bak! Görüyor musun? Okuduğun şu cümlelerde bile nasıl müdahale ediyorum hayatına…
Sonlara geldiğim bu kelimelerde de seni suçlayacağım. Çünkü seni kabahatli buluyorum. Yazılı olarak yaptığımız tüm sohbetlerimiz hâlâ kayıtlı duruyor bende. Defa kere okudum. Bir daha okudum. Sonra yine okudum. Bence tam bir tetikçisin sen. Sen herşeyi başlatan ve küçük bir ivmeyle hız kazandıransın. Dur! Dur bir dakika! Galiba suçlunun ta kendisi benim! Her şeye rağmen kaskatı kesilmeliydim. O küçük ve inkâr edilmesi son derece kolay olan anlamlı sinyallerinde bile taş olmalıydım senin karşında. Tabi ya asıl hata bende. Bu noktada seni suçlamak işin kolay yanı. Yok yahu bunun kolayına kaçmayacağım. Ortada bir yanlış varsa ilişkiye dair tümünü üstleniyor ve benimseyerek kalpten inanıyorum. E öyleyse……
Özür dilerim zamanını gasp ettim.

Mustafa Oğuz MUCURLUOĞLU

Soru / Yanıt

- Neden öykü?
- Aşk en çok öyküye yakıştığı için...


ÖZGEÇMİŞ

Ben Mustafa Oğuz MUCURLUOĞLU 27 Ocak 1972 Ankara doğumlu olup doğumumdan sonraki ilk 40 gün içerisinde geçirdiğim sarılık nedeni ve doktor ihmali sebebiyle; ellerini ve ayaklarını kullanamayan spastik özürlü birisiyim.
İlköğretimimi Halide Edip Adıvar İlkokulu’nda bitirdim. Engelli oluşum nedeniyle öğrenimime 9 yaşımda başladım.
Ortaokul ve liseyi Çankaya Lisesi’nde okudum. Ortaokul ikinci sınıfındayken karnemi Özel Başarı Belgesiyle aldım. Ortaokul iki ve üçüncü sınıfındayken Amerikan Kültür Derneği’nde burslu İngilizce kursu da aldım. Sertifikam olmasına karşın, temel bilgileri biliyor olsamda yetersizim. Bu konudaki eksikliğimi şimdilerde, TÖMER’den eğitim alarak gidermeye çalışmaktayım. Aynı yıllar okul bünyesindeki Bilgisayar Eğitimleri kursuna katılarak Basic Programlama Dili Başarı Sertifikası aldım. Şimdilerde ek olarak sertifikasız Windows, Word, Power Point, Photoshop ve birçok program ile Internet’i rahatlıkla kullanabilmekteyim.
Eğitimimde bugün; Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü ve A. Ö. F. Halkla İlişkiler Bölümü mezunuyum. Ayrıca şuan, Anadolu Üniversitesi’nin İşletme Bölümünde ekstern öğrenciyim.
1994’de Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü’nü kazandığım yıl, kadrolu belediye işçisi de oldum. Ve ’94’ten bu yana kamu görevlisiyim. Aynı yıl annemle babam ‘şiddetli geçimsizlik’ gerekçesiyle mahkeme huzurunda ayrıldılar.
İlki üniversite yıllarımda olmak üzere, iki kez Özel Bir Gün adı altında Sevgi Günü organize ettim.
’80’li yılların sonlarına kadar mektup dahi yazamayan ben, Günlük tutmaya başlayarak yazın dünyasına girmeye başladım. ’97 yılında İskenderun Rotary Kulübü’nün özürlüler için düzenlediği kampın davetlisiydim. Kamp sonrasında, görüş ve düşüncelerimizi içeren bir yazı istediler. 2 sene üst üste kampa katılarak, kamp sonrası duygularımı anlatan hikâyeler yazdım. Yazdığım o öyküler, benim yazın hayatıma hız kattı. Çünkü o denemelerimin ardından; ’99 yılı Ocak-Haziran aylarında um:ag Vakfı’nda burslu olarak Yazarlığa Hazırlık ve Felsefe-Yazın İlişkisi seminerlerine katıldım. Aldığım başarı sertifikalarından sonra kendimi kâğıtlara ve kalemlere adadım. Şuan um:ag Vakfı Gönüllüleri üyesiyim ve 94’ten bu yana A. D. D. Genel Merkezi’ne ve 2010’dan beri T. S. D.’ne kayıtlı üyeyim.
Katıldığım um:ag seminerlerinden sonra 2 sene boyunca devamlı, amatörce yazdım. Yazdıklarımın değerlendirilmesi için 2001 yılı Şubat ayında Sevgili Cezmi Ersöz’le tanıştım. Leman Degisi’ndeki kendi sayfasında, beni anlatan yazısı yayınlandıktan sonra; yazınsal yaşamımda profesyonelliğe giden ilk adımımı attım. Cezmi Ersöz’ün sayfasında yayınlanan mektubumdan sonra, birkaç söyleşisinde de konuşmacı konuk olarak yer aldım.
Daha önceleri özürlüleri içeren Sevgi Çemberi dergisinde fahri muhabirlik ve İskenderun’daki bir öğrenci gurubunun çıkardığı yerel Lâl dergisinde sayfa yazarlığı yaptım. Daha sonra; zaman zaman Evrensel Kültür, Pencere, Ardıçkuşu, Külöykü ve diğer bazı dergilerde hikâyelerim yayınlandı.
Varlık dergisinde de öykülerimin değerlendirildiğini, 2002 Şubat sayısında İbrahim Yıldırım’ın eleştirilerinin olduğu metinde adımın yer aldığını görünce öğrendim. Bu değerlendirmenin motivasyonumu arttırdığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyat Bölümü Başkan Yardımcısı Dr. Süha Oğuzertem bey, yazılarımla zamanı elverdiği sürece yakından ilgilendiği gibi, bölümünün bazı etkinliklerinde de bulunmamı sağlamıştır. Dünya Şiir Günü, Genç Eleştirmenler Sempozyumu, Uluslararası Yaşar Kemal Sempozyumu, Eskişehir’de düzenlenen Nâzım Hikmet Anma Törenleri, Dünya Şiir Günü, Behçet Necatigil Sempozyumu katıldığım etkinliklerden bazıları.
Ayrıca 2002 yılında, Edebiyatçılar Derneği’nin “mektup” türündeki Behzat Ay Yazın Ödülü yarışmasına katıldım. Yine aynı yıl Varlık Degisi’nin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü yarışmasına da öykülerimle katıldım. 2004’de, Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği’nin düzenlediği Kadın Oyunları ve Öykü Yarışmasına hikâye dalında katıldım. Ve Mayıs 2006’da, Dinle Kardeşim isimli ilk kitabım Hemenkitap yayınlarından çıktı. Bu ilk kitabımla Oğuz Atay Öykü yarışmasına katıldım. Aynı yılın sonunda Ümit Kaftancıoğlu/2007 Öykü Yarışmasına da katıldım. 2007’de ise VI. Gila Kohen öykü yarışmasına yeni öykülerimle katıldım.
2006 yılı başlarında yapımı biten ve başta İZ TV olmak üzere birkaç kanalda gösterilen, yönetmenliğini dayım Sinan İpek’in yaptığı, annemin ve benim yaşantımızı anlatan “Ağ” isimli kısa belgesel yapım; 2007 senesinde 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında ilk 15’te yarıştı.
2009’un ortalarında kapsamı özürlülere yönelik olan ve Internet üzerinden de yayınlanan Yeni Yüzyıl Dergisinde, 2010 başlarında da duyabilirsin.com sitesinde köşe yazarı olarak kısa bir süre bulundum. 2010 senesi ortalarından itibaren de Ensader Yaşam Dergisinde ve Ankara’nın Müzik Magazin Dergisi olan Passage Bülteni’nde yazmaktayım.
Hazırlık safhası ilk kitabıma nazaran daha kısa süren, buna karşın yayınlanma aşaması fazla vakit alan, Sevgililer Gününde Hiç Randevum Olmadı isimli kitabım (__) yıl aradan sonra (____) senesinin (_______) ayında okurlarla buluştu.
Benim için müzik dinlemek ve kitap okumak; gündelik zaman pastasının en güzel dilimi. Bu dilimi tüketirken, yazılarımla yaşama dair sevgi meşrubatını da yanında yudumluyorsam; müthiş haz alıyorum bu oluşan tattan. Klasik Müzik, Türkü ve Türkçe Sözlü Hafif Müzik dinlemeyi, felsefi yaklaşım içeren kitapları okumayı seviyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 15-12-2010, 23:52
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması katılım süresi sona ermiştir. Seçiciler kurulundaki arkadaşlarımdan değerlendirmelerini (ayrıca görüş ve önerilerini) mail edresime göndermelerini rica ediyorum. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 26-12-2010, 01:29
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

ŞİİR AKADEMİSİ 2010 GÜZ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI


DEĞERLENDİRME RAPORU


Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışmasına bir öykü katıldı. Mustafa Oğuz MUCURLUOĞLU, ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK adlı öyküsüyle tek katılımcıydı.

Yalnız bir öykünün katılması üzücü olmakla birlikte, bazı sorunlar da kendiliğinden oluştu. En büyük sorun başka katılımcı olmadığına göre ne yapılması gerektiğiydi. Öykü birinci seçilmeli miydi?

Bazı yarışmalarda onlarca katılımcı olmasına rağmen “birinciliğe (ya da dereceye) değer eser bulunamamıştır” gibi sonuçlara anlam verilemediği görülmüştür. Yarışmaya katılan tek öyküyü arkadaşlarımızla tartıştık, sonuç hakkında düşündük… Bir değil de daha çok eser katılsaydı ne yapardık? Önümüzde seçeneklerimiz vardı; birinci seçmek, birinci seçmemek ama derece vermek, hiç derece vermemek, yarışma süresini uzatmak, yarışmayı iptal etmek gibi…

Daha çok “yazarın kendisiyle yarışması” düşüncesini benimsediğimizden dolayı değerlendirilme yapılması görüşü (görüş birliğine varılmasa da) ağır bastı.

Arkadaşlarımızın değerlendirmelerini (düşüncelerini) kısaca aktarıyorum:

1- Emin ESER:
İnan okurken de çok sıkıldım. Ben tam olarak öykü gibi görmedim. Daha çok deneysel bir çalışma...Günlük...Daha doğrusu kendi yaşam öyküsü... Yarışmaya yazısını gönderdiğinden dolayı dereceye girmesini de pek olumlu görmüyorum. Ancak diğer arkadaşlar ne der bilmiyorum. Kısaca 10 üzerinden not gerekiyorsa 4 derim...

2- Gül UĞUR:
Öyküyü iki kez okudum; noktalama ve yazım ahenk içinde. Belki bundan dolayıdır; konu ve anlatımın daha edebi ve "derin" olmasını düşlerken, sınırlarla çevrilmiş kavramlar beni boşluğa sürükledi. Sıra dışı bir konu ve anlatım olmamasına rağmen, ne yalan söyleyeyim sonlandırmanın daha yoğun olabileceği düşüncesine kapıldım fakat hüsran ve edebilikten uzak, yapmacık bir sanat eseri hissi uyandı zihnimde... İz yok, düşündüren bir yaklaşım yok...
Ama emek, sevgi, mücadele var. Yaşama kıyısından değil de tam ortasından tutunma çabası var. Bir puan vermek gerekirse 10 üzerinden 5 puan veriyorum.


3- Cahit KAYA:
Bir öykü katılmasına üzüldüm.
Bir öyküyü birinci seçmek nasıl olur bilemiyorum..
süre uzatılıp, yeterli katılımcı olmadığı için..


4- Aysel EKİZ:
öyküyü sadece "öykü"normları içinde değerlendirdiğimde açıkcası edebi değeri kuru,yazım hatalalarıyla dolu,kurgusal anlamda keyifsiz -yani en azından benim damağımda lezzet bırakmadı-bir anlatım.fakat kendi sınıflarımda yaptığım kompozisyon değerlendirmelerini düşündüm...emek harcanmış,yine de dikkate alınmış,yine de gönül verilmiş her yazıyı ödüllendiriyorum.çok da faydasını gördüm.teşvik açısından.o öğrencilerimden biri ödüller aldı çok sonra yazılarıyla:sonuçta katılımcı mustafa oğuz belli ki dünyasında bu işe gönül vermiş.yazmış.üstelik böyle özel durumda olup da yazıya meyletmenin mutlaka tarafımızdan ödüllendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.yarışma iptal oldu katılım olmadığı için demek hiç kimseye bir farkındalık kazandırmayacak.ama o öyküyü ödüllendirmek o insana belki çok şey kazandıracak.site olarak,insan olarak en birinci görevimiz değil mi kazanım...yani,evet bir yarışma ödüllendirmesi için şartlar uygun değil.katılım yok.tek bir öykü.kıstas yok.fakat bu yarışmayı dikkate almış bir yazan var.boş çevirme yanlısı değilim.zaten verilecek ödül sözlü duyurum değil mi?ben o insanı mutlu etmekten yanayım.öykünün seçici kurul tarafından değerlendirilip beğenildiği,birincilik bildirimi uygun düşmese de şiir akademisi beğeni,ya da özel ödülüne,ya da gelecek vaadeden yazar ödülü gibi teşvik edici sözlerle duyuru yapılması benim görüşümdür...

5- H. Nebahat YALÇIN:
(Değerlendirmeye katılamamıştır.)

6- İrfan MUTLUER :
ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK adlı tek öyküye bakarak değerlendirme yapmak elbette zor. Bir dolu yanılsamayı, hatayı da içinde taşıyacaktır bu değerlendirme. Biz yalnızca genel (ve kısa) bir değerlendirme yapalım.

İyi bir öykü (elbette) daha ilk cümlesinden belli olur. Öykü birdenbire sizi içine alır ve (ne kadar uzun olursa olsun) kendinizi öykünün sonunda bulursunuz. Oraya nasıl geldiğinizi anlamamışsınızdır, yolda hiç sıkılmamışsınızdır, yarı yolda çıkmak için naralar atmamışsınızdır. Bu şahane yolculuk için de ona yaraşır bir giriş gereklidir. (Bunun ustalık olduğunu bilmekle birlikte, yazma gereği duydum!)

Vasat bir cümleyle başlar öykü. Öyle ki sizi bir anda çekemediği gibi, bir yazım yanlışı da gözünüzü acıtır. Küçük bir noktadır gözünüzü acıtan, fakat anlarsınız ki gözünüz acımaya devam edecektir! Açıklayalım:

“Hello class. dedi kurs öğretmeni Halenur.”Burada class sözcüğünden sonra nokta değil, virgül olması gerekir. Çünkü (her ne kadar buna sık rastlasam da) nokta cümleyi bitirir. Yeni cümlenin de büyük harfle başlaması gerekir. Ya noktadan sonra cümleyi bitireceksiniz, ki burada bunu yapamazsınız, ya da Hello class sözcüklerini tırnak içine almalısınız ki sonunda nokta olabilsin. Aynı şeyi ikinci cümle için de söylemek mümkün. (Öykü sonuna kadar bu tür yazım hatasıyla sık sık karşılaşacak olmamıza rağmen bu hataya daha fazla yer vermeyeceğim.)

Devam edelim, Halenur iyi bir şehirde (bu iyiliğin ölçütü nedir bilinmiyor!) kaliteli eğitim almıştır. En keyif alarak yaptığı iş çevirmenliktir. Bu başarısı sayesinde yarı-özel(!) eğitim merkezine yerleşmiştir. Yani öğretmendir. “Halenur oldukça iyi bir şehirde kaliteli eğitim almış birisiydi. Çevirmenlik onun en keyif alarak yaptığı işti. Zaten bu başarısı sayesinde yarı-özel olan bu eğitim merkezine yerleşmişti. Başarma arzusunun oluşturduğu hırs; öğretmenliğe atadı Halenur’u.” Bu paragraf ise mantık hatası taşımaktadır bana göre. Çünkü çevirmenlik ile öğretmenlik apayrı şeylerdir ve biri diğerinin altında ya da üstünde değildir. Basamak olarak kullanamayız hiç birini. Burada “hırs” sözcüğüne de dikkatinizi çekmek istiyorum.

Zayıf kurgusu, çok fazla gereksiz sözcük, gereksiz cümle, hatalı noktalama işaretleri, “ya da” sözcüğünün ayrı yazılmaması gibi hatalara (ayrıca ben de, biraz da, bir de…) sona doğru “uyduruk” sözcükler de katılır: en delikanlısından, Ruhuna daral gelmeli… (“Teminden” sözcüğünü de anmadan geçemeyeceğim.)

Hatalı bir paragrafla öyküye tutunduk, her ne kadar gözümüzü acıtsa da bu giriş paragrafı, çıkmak isteseniz de öyküden; öykü boyunca hayata tutunma çabaları dikkatinizi çeker. Fazla sözcüklerinden kurtulup, küçük kurgu değişiklikleri ile yazım hataları düzeltilir, derinlik oluşturulur ve satır aralarına saklanırsa anlam, güzel bir öykü çıkar ortaya. Asıl “engel”in ne olduğu da anlaşılır belki okur tarafından, bu haliyle öykü bunu söyleyemiyor çünkü.

Puanım: 5

Sonuç olarak:

ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK adlı öykü değerlendirme kurulundaki arkadaşlarda bir öykü tadı oluşturmamakla birlikte öykü yazımında gösterilen çaba, harcanan emek ve özendirme gereksinimi dikkate alınarak seçici kurul tarafından ödüllendirilmesinin gerekliliği düşünülmektedir.

Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması’nda birinciliğe değer eser bulunamamıştır.

ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK öyküsü, “Şiir Akademisi Öykü Yarışması Jüri Özel Ödülü” ile ödüllendirilmiştir.

Sayın M. Oğuz MUCURLUOĞLU’nu kutluyor, başarılarının sürekliliğini diliyoruz.

İrfan MUTLUER
(Seçici kurul adına)
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (26-12-2010 Saat 16:21 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 26-12-2010, 10:40
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Öykü yarışmasına katılan ve "Jüri Özel Ödülü" alan Mustafa Oğuz Mucurluoğlu'nu kutluyorum. Seçiciler kurulunun değerlendirme raporunu da dikkate alarak ve öykücülüğünü her yazımda biraz daha geliştirmesi dileğimdir.

Sevgili İrfan Mutluer'i kutluyorum. Bu bir duruştur, bir ciddiyettir. İnanıyorumki öykü yarışmalarımız daha çok katılımla ve nitelikli ürünlerle öykücülüğümüze katkı sunacaktır.

Seçiciler kurulunda görev alan, değerlendirme raporu yazan, emek harcayan, katkı sunan Aysel Ekiz, Emin Eser, Cahit Kaya, İrfan Mutluer ve Gül Uğur'a teşekkür ediyorum.

Öyküyle, sevgiyle...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 26-12-2010, 16:18
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

Al***305;nt***305;:
emre gümüşdoğan Mesaj***305; g***246;ster
Öykü yarışmasına katılan ve "Jüri Özel Ödülü" alan Mustafa Oğuz Mucurluoğlu'nu kutluyorum. Seçiciler kurulunun değerlendirme raporunu da dikkate alarak ve öykücülüğünü her yazımda biraz daha geliştirmesi dileğimdir.

Sevgili İrfan Mutluer'i kutluyorum. Bu bir duruştur, bir ciddiyettir. İnanıyorumki öykü yarışmalarımız daha çok katılımla ve nitelikli ürünlerle öykücülüğümüze katkı sunacaktır.

Seçiciler kurulunda görev alan, değerlendirme raporu yazan, emek harcayan, katkı sunan Aysel Ekiz, Emin Eser, Cahit Kaya, İrfan Mutluer ve Gül Uğur'a teşekkür ediyorum.

Öyküyle, sevgiyle...
Teşekkürler sevgili Emre; Mustafa Oğuz'u bir kez daha kutluyor, yazım yolculuğunda başarılar diliyorum. Kış döneminda daha çok katılım ve nitelikli öykülerde buluşmak dileğiyle... Öyküyle, şiirle...
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 26-12-2010, 22:53
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

Öncelikle beni kırmayan, değerli zamanlarını bu etkinliğe ayıran, düşünce, yorum ve önerileriyle katkıda bulunan seçici kurul üyelerimiz sevgili Emin Eser, Gül Uğur, Cahit Kaya ve Aysel Ekiz'e çok teşekkür ediyorum. Sonraki etkinliklerde yine birlikte olmak dileğiyle...
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 28-12-2010, 22:40
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.035
Standart

Sayın M. Oğuz MUCURLUOĞLU'nun iletisi:

Yarışma Hakkında
Sonucu sabırsızlıkla bekleyen tek kişi olma duygusu oldukça enteresan bir his. Derecelendirmenin ne olacağı ya da ödül alıp almayacağım durumundan çok ‘Şimdi ne olacak acaba?’ merakı fazlaca baskındı, bu süreçte.
Raporu okumadan, sonucu görene kadar gözlerimle hızlıca taradım. “ARDINA BAKMADAN GİTMEK GEREK öyküsü, “Şiir Akademisi Jüri Özel Ödülü” ile ödüllendirilmiştir.” satırı beni mutlu etti. Ardından raporun tamamını okumak için döküm olarak aldım. Sakin bir zaman dilimi de kendime ayırıp tüm raporu okumaya koyuldum. Hem de bir kere, iki kere değil defalarca okudum. Her satır o kadar kıymetli geldi ki anlatamam.
Bilirim ki konu her ne olursa olsun toplumumuzda eleştiri, pek tahammül edilemeyen bir şeydir. Oysa benim nazarımda eleştiri, yazın hayatında vaz geçilemez bir besin kaynağıdır. Çünkü her eleştiri beni, doğruya daha sağlam götürür. Bu doğrultuda rapordaki eleştiriler, değer görülen ödülden çok daha fazla önemli benim için.
İte-kaka ve kanaat kullanılarak geçer not verilen öyküm için, seçici kuruldaki tüm değerli hocalarıma söz veriyorum. Bundan sonraki yazılarımda bu öğretilerinizi dikkate alarak ‘ Jüri Özel Ödülü’nüzü mahcup etmeyeceğim.
Son olarak, tarafıma kazandırdıkları her türlü bilgi için seçici kuruldaki herkese tek tek teşekkür ediyorum.
Teşekkürler Emin ESER
Teşekkürler Gül UĞUR
Teşekkürler Aysel EDİZ
Teşekkürler Cahit KAYA
Teşekkürler H. Nebahat YALÇIN
Teşekkürler İrfan MUTLUER

Daima saygımla
M . Oğuz MUCURLUOĞLU

(Sayın M. Oğuz MUCURLUOĞLU'nun izni ile mail adresime gönderdiği iletiyi paylaşıyorum. Teşekkürlerimle... İ.M.)
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 28-12-2010, 23:32
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

Yarışma sonucunu ve sonrasını merakla bekleyenlerden biri de bendim.

Mustafa Oğuz MUCURLUOĞLU'yu kutluyor başarılarının devamını diliyorum...

değerli seçici kurul üyelerine teşekkür ediyorum...

Son olarak, zamanını ayırıp böyle bir işe girişen ve hakkıyla yapan değerli hocam İrfan Mutluer'e de sonsuz teşekkürler...

Emeği geçen herkesin ellerine sağlık...
__________________
olmaz hayal bizimkisi
olurundan bin güzel...
e.g.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 14:32


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum