Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > İMZALAR > Anı / Günce

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10-12-2008, 08:30
yılmaz arslan
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

SOLMAYAN BİR ÇOCUKLUK YAPRAĞINA HATIRA
BAĞCILAR

Bir hatırayı kalıcı yapan şey nedir? Cevabını bulmak için, geçmişe, çocukluğa yolculuk yapmak gerekecek. Anlatacak olduğumuz olay, hatıralarınızın nesnesi ise, bohçaları güneşe çıkartmak, dahası onu tozdan, kokudan arındırmak gerek. Neler unutulumuş, geride neler kalmış, diye düşünürsünüz. Bazen bir iki ayrıntı sizi alıp derinlere götürür. Daldıkça, daha küçük ayrıntılardan geniş bir yelpaze çizerek başka konulara, olaylara, mekanlara açılırsınız. Bir yerde bir çocuk sesi yakalar sizi. Boynu bükük, dudağı sarkık, yüzü kaşı çatılmış...Bir an sizlerden gözlerinizi kapatmanızı ve şimdi anlatacaklarıma kulak vermenizi istesem...Varsayın ki bir sinema perdesi önündesiniz, akıp geçen görüntü şeritlerinin içindesiniz...Biliyorum, beni dinlersiniz, dahası benimle, şimdi kocaman bir ilçe olmuş.
Bağcılar’ ın geçmişine, çocukluğuna bir yolculuk yapma fırsatını kaçırmak istemezsiniz. Bunu da bilir ve tahmin ederim...Şimdi, gözleriniz kapalı; size anlatılanları kulağınızdan gözlerinize, beyninize damlatan ve size bir hayal ülkesinde keşifler yaptıracak olan yolculuğun tam da içindesiniz. Dinleyiniz o zaman...

Nereden geldiklerini, ne iş yaptıklarını bilmezdim, ama merak ederdim onları. Şimdi televizyonlarımızda artık bolca boy gösteren dizi oyuncularına benzetiyorum o gölgeleri...Kimlerdi o gölgeler? Bağcılar’a gelip yerleşmiş muhacirler, daha başka adlarıyla göçmenler. Trak veya Trakyalı da denirdi onlara. Onlarla başlamak istememin nedeni, hatıralarımda bolca yer tutmalarındandır. Bizim yerli dediğimiz, yani Türkiye’nin başka şehirlerinden kopup gelmiş ve Bağcılar’a yerleşmiş insan toplulukları, dışarıya karşı kapalıydılar hep. Bir yaban çiçeği gibiydiler. Tutuktular, donuktular. Kapalı kalmak, onlara sanki kasvetli bir hava veriyordu da, onlar bunun farkında değilmiş gibi davranıyorlardı. Kapı önü sohbetleri, ev misafirlikleri, kapı önlerinde kirman eğirip çorap, kazak örme anları, tığ tığ dantelalar, çay sohbetleri vs. vs. vs....
Muhacirleri, onların evlerini, pencere önlerine koydukları binbir çeşit çiçekten tahmin ederdiniz. Bizimkilerde, yerli dediğimiz insanlarımızda, pencere önlerine çiçek ekmek,dikmek veya saksı koymak diye bir kültür yoktu...Zamanla birçok kültürlerini aldığımız gibi, pencere önü çiçeklerini de onlardan öğrenip uygulamaya başladı annelerimiz, ablalarımız...İnsan yanları, bize bahçelerinden meyve, sebze vermeleri, top oynadıktan sonra istenen suyu gözlerinin içi gülerek, bir peçete veya kağıt üstünde bardaklarda sunmaları, onların kültürüydü hep...
Şimdi daha geniş bir perspektifle, Bağcılar’ı anlatmaya başlasam, inanamayacağınız o kadar güzellikle bezeliydi ki bu yerler...Ne oldu onlara, 30-35 yılda nereye gittti her şey; bunu ben de merak ediyorum. İnanılmaz bir ağaç topluluğu vardı Bağcılar’da. En çok da sakız ağaçları, çitlembikler, kavaklar, cevizler, incirler ve elmalar...Bunlar doğanın Bağcılar’a bahşettiği güzelliklerdi. Bunların dışında, muhacirlerin kültür olarak buralara taşıdığı bostancılıktan bahsetmek gerekli. Geniş çitlerle çevrelenmiş bahçelerde, topraklarda hep insanı imrendiren domates, salatalık, biber, patlıcan, fasulye, soğan kıvırcık, turp ocakları görürdük...Ocak denirdi bu sebze ekim alanlarına.Yanına yanaşamazdık, devlet malına zarar verecekmiş gibi...Bunun yanında, büyüklerimiz bizlere yasak etmişti o bahçeleri, bostanları...Ne hikayeler, ne korkunç dramlar anlatırlardı bizlere. Vampirlerden tutun da, ağaçlara çocuk bağlayıp sopayla dövmeye kadar bir çok şey hatırlıyorum şimdi...Ancak, 5-6 yaşlarını geçip 8-9-10 yaşlarına ulaşmış olançocuklar, okula başlamış, hayatı tanıma aşamasına gelmiş olurdu yavaş yavaş. O bahçeleri ilk ziyaret edenler de, ilk talan edenler de, bu yaşların çocukları olurdu. Bu durum zamanla bizlere de cesaret ve moral aşılamıştı. Zamanla bizler de o bostanların müdavimlerinden olup merakımızı yenmiştik işte...Anlatılmaz, ancak yaşanılabilir cennet mekanlarımızdı o yerler bizim...Bostanlıkların orta yerlerinde kiraz, ceviz, incir, elma, şeftali, erik ağaçları olurdu mevsimine göre. Çocukluk işte; en çok narları keşfettiğimde sevindiğimi hatırlıyorum şimdi. İnanılmaz iğde kokuları gelirdi burnumuza... Daha çağla iken, ağzınızı buruşturan bir tatla yerdiniz yemişleri... Çocuk yüreği vazgeçmez, bu alışkanlıklardan...
Biraz daha büyüdüğümde, ilçeyi yavaş yavaş keşfetmeye başlamıştım bile. İyi bir arkadaş grubum vardı. Parseller’ in aşağı kısımlarında, dere ile caddenin tam ortasına denk gelen bir sokakta oturdum yıllarca. Çocukluğumun o tozlu topraklı, mevsimine göre çamur-çimen yollarında çok gezindi şu ayaklarım... Etrafta tek veya en fazla iki katlı yığma tuğladan evler vardı. Bu yığma tuğladan evlerin zeminini, şimdiki gibi beton yerine, tahtadan döşetirdi anneler, babalar. Köylerden taşınmış yerel bir özellik olmalı. Tahtadan sedirlerde oturulur, üzeri nakışlı keçi kılından cicimlerle kaplanmış, içlerine kuru ot tıkıştırlmış yastıkları da hatırlatsam iyi olacak. Çünkü, bir gelenekten olanlar anlatılırken, hiçbir ayrıntı atlanmamalı. Tam olarak yansıtılmalı, aktarılmalı geleceğe. İşte bu evlerden birinde geçti bütün çocukluğum. Odadan odaya dolaşırken, altı boş olan tahtalar, kulağı hiç de tırmalamayan, hatta hoşa giden bir gıcırtıyla sarsılırdı ayaklarınızın altında. Müthiş parıltılı bir çocukluk yaşamışım gibi geliyor şimdi bana. Gerçekten de iki abim, iki kız kardeşim, annem ve babamla yıllar yılları kovalayarak, dolu dolu yaşadım parsellerdeki evimizde...
Kocaman bir bahçe hatırlıyorum, evimize ait. Annemin el emeği, göz nuru yapıp ettiği bir cennet mekan güzellikti o bahçe. Ağaçların arasına ipler gerip yaptığım salıncaklarla, mutlu ettiğim pembe çocukluk... Mevsimine göre, üstlerine çıkıp kiraz, elma, dut, ceviz, erik topladığım ağaçları, altında üzüm yediğim asma salkımlarını unutmam mümkün değil. Asla unutmadım o renk ve koku cümbüşünü.
Evden yalnız okula gitmek için ayrılmazdık. Demin birazını bahsettiğim geziler için de çıkardık sokaklara. Şimdiki Bakırköy yolu olan, o zamanki patika-çamur yoldan baktığınızda, alabildiğine bir ağaç denizini görürdü gözleriniz. Bir botanik bahçesiydi Bağcılar sanki. İnanılmaz bir yeşil dans izlerdiniz. Çok uzaklardaki Ateş- Tuğla adlı fabrikanın bacası, bacadan çıkan duman, doğayı kirletemezdi tek başına. Kiremit, tuğla yapıldığını anlatırdı orada, büyüklerimiz. Şimdi bir semt adı oldu; hem de birleşik bir isimle: Ateştuğla...Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde, Türkiye şöyle anlatılır abartılı bir dille, ama anlattıklarının gerçekliğinden kimse şüphe duyamaz lkenin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına sincaplar daldan dala atlayarak yol katederdi, hiçbirinin kuyrukları yere değmezdi...”Bu sözü, sanki Bağcılar için de söylemiş Çelebi... Çünkü ağaçlardan ağaçlara, daldan dala, altlarında, kıyılarında, kenarlarında geze geze, Kocasinan, Güneşli, Ateştuğla, Kirazlı, Mahmutbey gibi yerleri keşfetmeye başlamıştık ilkin. Müthiş keyif alırdım bu gezilerden.Daha sonraları kurulan ve ad verilen sokaklar: İnönü, Kazım Karabekir, Yenigün, Cumhuriyet Mahalleleri... Yazlık sinemalar, artık sokak sokak, mahalle mahalle büyüyen insanların en büyük kültürel eğlencesiydi. Şimdiki Parseller’de, cumartesi pazarının içinde, sağ kolda Nihat Sineması; Yenigün Mahallesi’ ni Güngören’e bağlayan sınırda Kamberler Sineması vardı, gidebileceğiniz. İnanılmaz keyifliydi tahta sandalyeler üzerinde oturup Ankara-Uludağ gazozları içmek, kabuklu yemişleri paylaşmak, Alaska-Frigo dondurmaları yemek... Bir çok sinema aktörünü, aktrisini, yan oyuncuları o sinemalarda tanıdık. Bazen oyunlarımızda Yılmaz Güney gibi, Ayhan Işık gibi, Cüneyt Arkın gibi, Kartal Tibet gibi, Ediz Hun gibi sanatçıları taklit için, “kimin oynayacağı” yüzünden kavgalar, küsmeler bile yaşanırdı. Bazı sevilmeyen çocuklara Altan Günbay, Erol Taş rolleri yakıştırılırdı... Kışları ise, Camlıkahve’den Güngören’e dönen yerde Kartal Sineması vardı. Oraya büyüklerle gidilirdi daha çok. Uzak ve tehlikeli sayılırdı sinema da, yollar da.
Şimdi bir dakika ara verip gözlerinizi açın, desem, açmayacağınızı biliyorum. Anlatılan anıların mucizevi havası sardı sizi. Ben de berdevam diyerek, anılar silsilesini anlatmaya devam ediyorum işte.
İlk kendimi tanımaya, farketmeye başladığım zamanlardan, 1972-73 yılları olmalı, bir ses çınlıyor kulaklarımda. Müthiş gür bir ses: El-ma-cıııııııııııı... Elmacı Dede adını takmıştık biz böyle seslene bağıra elma satan yaşlı amcaya. Yalnız anlamadığım bir şey vardı, şu an bile anlamış değilim. Yazımın başında bahsettiğim muhacirlerin taşıdığı kültür yavaş yavaş yerleşmişti bizde de. Bahçeler, birer ikişer ağaçlanmaya, her türlü meyve-sebzeden verim alınmaya da başlanmıştı. Etraf kıyamet gibi meyve ağaçlarıyla doluyordu işte. Elma ağacı, bu kültürün başındaydı ve hemen hemen her bahçede elma ağaçları boy atıyordu... Herkes kendi sebze-meyvesini yetiştiriyordu yani. Elma da boldu, başkaca meyveler de. Peki, Elmacı Dede, kime satıyordu bu elmaları? Bunu daha bugün de anlayabilmiş değilim. Ama kağnıdan arabasıyla, -yanlış hatırlamıyorsam, önceleri bir eşek, sonraları bir at çekerdi bu kağnıyı- sokağın başında görünür görünmez, o çınlayan davudi sesi sokaklara yayılır yayılmaz, çevresini alıcılardan çok biz çocuklar sarardık. İlk kimin cesaret gösterip istediğini bilmiyorum; ancak o ilk elma isteme olayından sonra, Elmacı Dede, ne kadar çocuk varsa hepsine birer tane elma vermeden gitmezdi bizim sokağımızdan. Aileler çocuklara kızdığında, o da annelere, ablalara çıkışırdı: “Dokunmayın, çocuktur bunlar, canları çekmiş işte, yesinler, sevaptır!” diyerek. Bu yüzden, biz tüm çocuklar Elmacı Dede’yi çok sever ve gelmesini dört gözle beklerdik. Değişen çevre, değişen çehreler, sokaklar, azalan ağaçlar, artan evler, daralan bahçeler sokaklar, yokolan yeşil denizle birlikte, bir gün artık Elmacı Dede’miz de gelmemeye başladı. O çocuk aklımızla kızardık, gelmemesine içerlerdik. Ölüm fikri, çok uzaktı biz çocuklara, çok uzaktı hakikaten!
Bağcılar Meydanı' nda minübüsler dururdu. Nedense o eski, önden bir gırgırla çevrilerek çalıştırılan (bu iş de çok tehlikeliydi, gırgıra kol kaptıranlar oluyordu) Commer marka minübüsleri bir teneke zeytin-peynir kutusuna benzetirdim. Onlara binmek, ailenizle onların içinde seyahat etmek, bilinmez yerleri keşfetme imgesiydi bizler için. Arkadaşlarınıza ballandıra ballandıra anlatacağınız bir fırsat yakalamış olurdunuz. Kimi ağzı açık sizi dinlerdi, kimi yalancılıkla itham ederdi ... Minibüs durağının gerisinde, çevresi sarmaşıklarla ve duvarla çevrili Bağcılar Ortaokul’u vardı. Küçük abim o okula giderdi... Şimdiki Parseller’de de Cezine Durağı vardı. Orada da minübüsler, kömür ve kum kamyonları ile ameleler beklerdi. Şimdi olduğu yerde Yıldıztepe İlkokulu’nun bir taş, üç tane teneke barakası vardı. Amerikan askerlerinin savaş barakalarından ilham alınıp yapıldığı anlatılırdı öğrenciler arasında. İlkokulu orada okudum. Ortaokulu, Bağcılar Lisesi’nin ortaokul kısmında... İlkokul yıllarımda uzak yerlere, ormanlara pikniğe gidilmezdi. İçinde tavşanlar, tilkiler, çakallar gezinen o ağaç cenneti yeterdi bize. Bütün sınıflar sırayla, küme küme, çayırlığa indirilirdi. Yemek için çantalara annelerin doldurduğu şeyleri gazete kağıtları üstüne, hatta çimlerin üstüne bırakırdınız. O zamanlar öğrencilere dağıtılan un ve süt tozundan yapılmış pastalar, kekler çıkardı çantalardan daha çok. Bir de bahçelerin taze mahsülleri olan meyveler, salatalar ve domatesler... Misler gibi kokardı hepsi de. Açık hava, yeşil ortam, sağ sol ağaçlık. Karnınız doyar doymaz salıncaklar kurulur, yakan top veya ebeleme, kör ebe gibi oyunlar başlardı orada. Mısır tarlaları, ayçiçekleri başka bir denizdi bizim için. Onların çevreleri çitlerle çevrilir, kuşlara karşı sağa sola korkuluklar yerleştirirdi sahipleri. Yeşillikler arasından zaman zaman yılanlar akar geçerdi. İnsan kalabalığından kaçarlardı sanırsam. Sokulamazdı görüntü ve gürültü kalabalığına.
O yıllarda bir başka eğlencemiz de, Karadeniz ve Marmara’yı birbirine bağlayan, mahallemizle Kocasinan’ı bıçak gibi ayıran ve suyu pırıl pırıl olan derede yüzmekti. Gürül gürül akan bir suyu vardı. İçinde balıklar oynaşırdı. Ele geçirdiğimiz misinalarla oltalar yapıp balık tuttuğumuzu bile hatırlıyorum. İnanılmaz gibi geliyor, ama doğruydu bu... O dereye şimdi ne oldu. Suyu azaldı, ıslah edildi, içinde türlü pislikler yüzüyor. Karşıdan karşıya bir cambaz dikkati ve titizliğiyle geçerdik... Hele yağmur bolca yağdığı zaman, dere kenarındaki evler sel altında kalırdı. Dere taşardı ve evleri basardı. Nereden geldiklerini tahmin bile edemeyeceğiniz martılar basardı su kıyılarını. Normal zamanlarda, karşıya geçtiğinizde kavak ağaçlarının altında piknik yapabilirdiniz. Eskilerden kalma 15-20 kulaçlık bir havuz, bu havuza suyunu akıtan yine eskilerden bir çeşme mevcuttu. Susayanlara suyunu verdiği gibi, şebekelerden su akmadığında plastik bidonlarla, metal kovalarla su taşınırdı o çeşmeden evlere. Bazen çeşme başı kavgaları, kuyruk sohbetleri gırla giderdi...
Sonraları ağabeylerimizin ve zamanı gelince bizlerin futbol oynadığı kulüpler ve sahalar açılmaya başladı çevre mahallelerde. Bizim takımımızın adı ilk zamanlarda Yeşil Kıbrıs, sonraları Camialtı’ydı. Yıldıztepe, Bayburt, Taşköprü, Barış 76, Yenigün ve Kazım Karabekir adlı mahalle takımlarıyla kupa maçları yapılırdı. Çok heyecan verirdi bu maçlar yöre sakinlerine. Sahanın etrafını türlü çeşit satıcı tutardı. Meyve suları, ayrancılar, sucular, kuru yemişçiler, simitçi ve köfteciler, hedefe tüfek atışı yaptıranlar…
O günleri düşündüğümde, bir çocuğun usuna düşen bu ve bunun gibi binlerce imge var daha... Açılmamış, anlatılmamış, ama doya doya yaşanmış. Şimdi bir öğretmen ve şair olarak, bana, Kadıköy veya Taksim’e yakın yerlerde oturmamı öneren dostlarıma, buradaki hayal gibi yaşanmış günlerimi anlatıyorum. İnanamıyorlar ve gelip görenler, o büyülü hayat yerine beton yığınlarıyla karşılaşınca, hayal kırıklığına uğruyorlar. Olsun, ben hayatımı, çocukluğum dediğim rüyaları burada buldum, burada çizdim, burada yaşadım. Asla terk etmek yok. Babamı burada kaybettim. Annem ve diğer aile üyelerim Parseller’deki o evimizde ve yakın çevredeler.Burada yaşlanmaya da kararlıyım...Bir çocukluk nasıl unutulabilir? Hem Bağcılar’ın, hem kendimin çocukluğu üstelik. Yaşanmış onca anı niye, nereye terk edilir?.. Belki bir gün, çocukluğumun geçtiği, uzun yıllar boyu, okumak, çalışmak için başka illere de gitsem sonunda dönüp geldiğim, zaman zaman içimi sızlatan evimin olduğu sokağa adımın verildiğini görmek kısmet olur diye avutuyorum kendimi. Bu da koca bir çocuğun en büyük düşü işte... Belki birgün, yaşadığım evi kültür merkezine çeviririm... Şimdi bir çok yazar-şair arkadaşım, yazdığım şiir ve yazıların yayımlandığı dergilerde, o yazı ve şiirlerin altında Bağcılar yazısını görüyor çoğunlukla. Ben yazı ve şiirlerimin hepsini değilse de, birçoğunu Bağcılar’ da yazdım. Bu, dolu dolu yaşadığım çocukluk anılarım için, Bağcılar’a bir vefa borcudur... Azar azar onu ödüyorum. Kendi hallümce. Arkadaşlarım, "Bağcılar, senin şiirlerin sayesinde meşhur olacak. İyi tanıtım yapıyorsun adını yazı ve şiirlerin altına yazarak.” diye bana, hakkımı bir anlamda teslim ediyorlar. Gerçekten öyle mi, bilmiyorum, Bunu yıllar sonra, yapıp ettiklerim, yazdıklarım gösterecek. Serüven henüz devam ediyor. Ben o vefa borcumu, seve seve ödüyorum Bağcılar’a. Hem ülkemin birçok dergisinde, gazetesinde yazarak, hem de öğretmenliğimle…
Bu yazım da, solmayan bir çocukluk yaprağına, solmayan bir Bağcılar hatırası olsun içindir... Şimdi gözlerinizi usul usul açabilirsiniz...


BAĞCILAR
27.08.2008-10.12.2008 Edited by: yılmaz arslan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 23-01-2009, 22:05
iklimsiz iklimsiz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Nerden: Manisa
Mesajlar: 177
Standart

ilkkez yazmaya ve yazar yada ***351;air olmaya dair anlar***305;n payla***351;***305;laca***287;***305; yeni bir konu alan***305; a***231;***305;labilinir mi?
__________________
havva ağral
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 25-09-2009, 17:55
Aslı Aydın Aslı Aydın isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Nov 2008
Nerden: Samsun
Mesajlar: 575
Standart anılar

Her dizesinde kendimizi bulduğumuz ve çocukluk anılarımızı tazeleyen bir yazıydı.
O günlere keşke tekrar geri dönebilsek. Salıncaklar kurduğumuz ağaçlara son bir kez daha sarılabilsek.
Çok teşekkürler Sevgili Yılmaz bu özel ve değerli anılarınızı bizimle paylaştığınız için.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 27-09-2009, 09:12
yılmaz arslan
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

Siz sa***287;olun,zahmet edipokudu***287;unuz i***231;in..***304;nceli***287;inize deayr***305;ca te***351;ekk***252;r ederim....
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 23:15


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum