Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ŞAİRLER - YAZARLAR > İçimizden Biri

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #21  
Alt 22-10-2010, 18:54
admin admin isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 1.806
Standart

Arif Damar’a mektup
Sennur Sezer

Merhaba Arif Damar,

Sana bu satırları hiçbir zaman gerisinde tam olarak yer alamadığım şiirin barikatından yazıyorum. Senin hiç terk etmediğin barikattan. Çokları senin bir zamanlar “Barikat” soyadını kullanışını yalnızca toplumculuğunla, savaşçılığınla ilgili sanır. Oysa sözünü ettiğin barikat şiirin barikatıdır. Hayata karşı duruşunun adıdır şiirin barikatı...

Bugünlerde senin 85. yaşın kutlanıyor Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından. Elbet biraz erken, sen temmuz çocuğusun. Ve aslında doğum günün 23 Temmuz’da Gelibolu’da kutlanmalı… Gün gelir o da gerçekleşir.
Senin şiirinin bence en güzel tanımı yine senin dizelerinle yapılabilir: “Yoksulduk, dünyayı sevdik”. Bilmiyorum kimsenin aklına gelecek mi söylemek. Şiirin için kim konuşacak olursa olsun söylenenleri yeterli bulmayacaksın. Kimi şairler öyledir. Neleri değiştirdiklerini bilirler, güçlerini tanırlar. Kimileriyse utanır övüldüğünde. Sen kuşağından farkını bilenlerdensin. Kuşağınla paylaştığın dünya görüşünün biraz farklı anlatılmasından yanasın. Ve sözcüklerin yalın, arı ve benzersiz sıralanıyor yan yana. Çanakkale işi bir vazoda susuz kalmış kır çiçekleri gibi, renkleri akılda tutulan, çaresiz bir ömrü anlatarak. Kimi zaman genç ölmüş bir annenin kimi zaman anneye onca benzeyen halk kızlarının yazgısını anlatarak. Baş eğiş ve direnişin bir başkaldırıya dönüşünün şarkısıyla:

Ayaklanan bir şarkı duyulur bazen
Bir devrim şarkısı Marseyez gibi
Yıldız kayar ay seslenir bir gemi geçer
Çiçekler de seslenir derinden
Derinden çok derinden
Kederi çevrensiz sessizliğimizden

Kaç yıl oldu ay ayakta değilken sözlere çobanlık etmeye başlayışından bu yana. Şiirlerin yaşadığın tüm coğrafyalarda “Nohut oda bakla sofa” evleri dolaşan sert bir poyraz gibi, okuyana ait olduğu yeri hatırlatıyor. Senin belleğinde gelincikler savruluyor göndersiz bayraklar gibi. Ve bembeyaz yaban gülleri. Bulutsuz Gelibolu göğünde martılar ve kırlangıçlar, gençliği birlikte adımladığınız onca arkadaş. Bir aynanın önünden geçerken görüntün çoğul bu yüzden. Ve duyduğun ses kimin sesi?

“Ah çın çın nasıl da güzel
Bir aydınlık
Beklenmedik bir zamanda
Beklenmedik bir yerde

Önümüzde
Arkamızda
Her yerde

Bir ses
Seslenen bir ses
Adımızı

Bir selam
Bir merhaba
Bir tersaneden, bir grev çadırının önünden geçer gibi için sevinç dolu, kucaklamak ister gibi kalabalığı. Senin gibi yoksul delikanlılardan biri, biri ama hangisi, direnebilmelerinin gizini açıklar gibi fısıldıyor sanki… Kırgın ve üzgünken dönüp dönüp bakılan bir sevgili yüz gibi, direnci tazeleyen bir duru güzellik gibi, güneşsiz kış günleri. Bir sevinç çığlığı gibi ömrümüzü özetleyen bir dize :

“Yoksulduk dünyayı sevdik…”

Nice yıllara Arif Damar!. Bu kimin sesi bilmiyorum, hangi yoldaşının… yine görüşürüz, sen verdin gizini şiir barikatının:

“Ölüm yok ki…”

Evrensel
4 Şubat 2010


Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 22-10-2010, 19:39
zinayde zinayde isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 1.545
zinayde - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart merhaba

Al***305;nt***305;:
admin Mesaj***305; g***246;ster
Arif Damar’a mektup
Sennur Sezer

Merhaba Arif Damar,

Sana bu satırları hiçbir zaman gerisinde tam olarak yer alamadığım şiirin barikatından yazıyorum. Senin hiç terk etmediğin barikattan. Çokları senin bir zamanlar “Barikat” soyadını kullanışını yalnızca toplumculuğunla, savaşçılığınla ilgili sanır. Oysa sözünü ettiğin barikat şiirin barikatıdır. Hayata karşı duruşunun adıdır şiirin barikatı...

Bugünlerde senin 85. yaşın kutlanıyor Türkiye Yazarlar Sendikası tarafından. Elbet biraz erken, sen temmuz çocuğusun. Ve aslında doğum günün 23 Temmuz’da Gelibolu’da kutlanmalı… Gün gelir o da gerçekleşir.
Senin şiirinin bence en güzel tanımı yine senin dizelerinle yapılabilir: “Yoksulduk, dünyayı sevdik”. Bilmiyorum kimsenin aklına gelecek mi söylemek. Şiirin için kim konuşacak olursa olsun söylenenleri yeterli bulmayacaksın. Kimi şairler öyledir. Neleri değiştirdiklerini bilirler, güçlerini tanırlar. Kimileriyse utanır övüldüğünde. Sen kuşağından farkını bilenlerdensin. Kuşağınla paylaştığın dünya görüşünün biraz farklı anlatılmasından yanasın. Ve sözcüklerin yalın, arı ve benzersiz sıralanıyor yan yana. Çanakkale işi bir vazoda susuz kalmış kır çiçekleri gibi, renkleri akılda tutulan, çaresiz bir ömrü anlatarak. Kimi zaman genç ölmüş bir annenin kimi zaman anneye onca benzeyen halk kızlarının yazgısını anlatarak. Baş eğiş ve direnişin bir başkaldırıya dönüşünün şarkısıyla:

Ayaklanan bir şarkı duyulur bazen
Bir devrim şarkısı Marseyez gibi
Yıldız kayar ay seslenir bir gemi geçer
Çiçekler de seslenir derinden
Derinden çok derinden
Kederi çevrensiz sessizliğimizden

Kaç yıl oldu ay ayakta değilken sözlere çobanlık etmeye başlayışından bu yana. Şiirlerin yaşadığın tüm coğrafyalarda “Nohut oda bakla sofa” evleri dolaşan sert bir poyraz gibi, okuyana ait olduğu yeri hatırlatıyor. Senin belleğinde gelincikler savruluyor göndersiz bayraklar gibi. Ve bembeyaz yaban gülleri. Bulutsuz Gelibolu göğünde martılar ve kırlangıçlar, gençliği birlikte adımladığınız onca arkadaş. Bir aynanın önünden geçerken görüntün çoğul bu yüzden. Ve duyduğun ses kimin sesi?

“Ah çın çın nasıl da güzel
Bir aydınlık
Beklenmedik bir zamanda
Beklenmedik bir yerde

Önümüzde
Arkamızda
Her yerde

Bir ses
Seslenen bir ses
Adımızı

Bir selam
Bir merhaba
Bir tersaneden, bir grev çadırının önünden geçer gibi için sevinç dolu, kucaklamak ister gibi kalabalığı. Senin gibi yoksul delikanlılardan biri, biri ama hangisi, direnebilmelerinin gizini açıklar gibi fısıldıyor sanki… Kırgın ve üzgünken dönüp dönüp bakılan bir sevgili yüz gibi, direnci tazeleyen bir duru güzellik gibi, güneşsiz kış günleri. Bir sevinç çığlığı gibi ömrümüzü özetleyen bir dize :

“Yoksulduk dünyayı sevdik…”

Nice yıllara Arif Damar!. Bu kimin sesi bilmiyorum, hangi yoldaşının… yine görüşürüz, sen verdin gizini şiir barikatının:

“Ölüm yok ki…”

Evrensel
4 Şubat 2010

merhaba
düşünüyorum. sennur sezerden mektup var. hüseyin alemdar değiniler falan filan. yani şunlar bunlar. bu siteye bu kişilerin yazısı konuyor okuyan okuyor okumayan okumuyor. ben şunu diyorum acaba sennur sezer yada hüseyin alemdar yada şu bu kaç defa bu siteye gelmişte buradaki vatandaşların yazısını okumuş merak ediyorum.

yada admin demişmiki sennur sezere yada hüseyin alemdara senin yazını sitede yayınlıyoruz gel sen de o kişilerin yazılarını oku.bilemiyorum.

o zaman biri diyecek ki kardeşim seni okumayanı sen hiç okuma. tamam biz onlar gibi profesyonel değilliz ama insan BİRGÜN olsun gelirde şu sitede neler yazıyorlar diye bir bakar değil mi. ben öyle yaptıklarını sanmıyorum şahsen.

iyi günler.
ilker gören
2010 mersin
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 29-10-2010, 13:46
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Yaşar Kemal’e mektup
Sennur Sezer


Merhaba Yaşar Kemal,

Her satırında umudun, direncin, kırgının, kırımın kelamını destana, klamını türküye çeviren sesi güzel âşık merhaba!

Bu topraklarda kaç dil, kaç inanç, kaç ezgi, kaç ulus, kaç millet varsa tanıyansın sen. Hepsinin umudunu bildiğimiz dillerde söyleyen…

Heybende iki ana dil var. Birini durmadan ötekine çevirirsin. Aklında kaç düş var, sen bile bilmezsin belki. Seni okuyanlar bir bölüğüne erişir ancak. Ne mutlu yarısını sezene.

Bugünlerde bahar indi Anadolu’nun bir koyağına. Usta arılar bal ile haber yollamış. Kokusu cihanı tuttu. Senin satırlarına vurdu esintisini.

Gurbetçi bir delikanlının yavuklusu sabaha karşı sevdasının öfkesiyle toprağa uzandı, yastığında duydun sıcağını. Pis hikâyelerin rengini yıkayıp arıtacak sözler sıraladın adımlarınca.

Merhaba…

Senin sesinin gürlüğü uykusunu alamamış çocukların çokluğundandır. Çocuklarını hiçbir dile benzemez bir dille avutan anaların dilsizliğinden, kurdun kuşun, uğur böceğinin yasını tutan yaşlı kadınların tanıdığı otların çokluğundan. Peri kızlarına tutkun yoksullarımızın şehirden uzaklaşışındandır.
Tarım işçiliği diye bir iş var olduğunda, insanlar çöpte ekmek aramadığında, insan insana acıdığında gençtin de… Çocuktun da. Çocukluğunu korudun, delikanlılığını…

Delikanlılığını korudun da, bildin insanlar sevişirken Tanrı’ya eştir. Bildin sevmelerin güzelliğini. Göğe baktığında gece, yıldızları gördün. Kulelerin, camların, pazarların çeşidini tanırsın. Asfaltın karasını. Tanıdığın uğultuyu başına buyruk atların ayak sesleri örter. Taşları yontanların ustalığı, turna kanatlarını anlatan dengbejlerinkine karışır. Ateşi düşmeyen hekimsiz hastaların sıcağı ipilder lambalarında öykülerinin.

Bir kürek değer denize, balıkçılar ağı çeker insan ayağı değmemiş bir denizde. Balığın yarısını denize geri salarlar. Denizin bereketi küsmesin diye. Narı, inciri, cevizi kurtla kuşla paylaşırlar.

Kardeşin kanı kardeş eline değmemiştir. Öyle kadim bir zamandır. Buğday ekmek içindir. Arpa köpüklü içkiler için. Şarkı yorulanadır, süt susayana. Öylesine bolluktur. Kocamak dünyadan bıkmaktır. Kocayan yoktur daha…

Merhaba…

Bugünlerde bir ışık bekliyor insanlık, bir bahar. Topraktan bir karanlık öğle sonu fışkırabilir. Çocuklar ürker bir an.

Yok, çocuklar ürkmesin sözü geri alalım:

Bugünlerde bir ışık bekliyor insanlık, topraktan bir anda fışkıracak mor devedikenleri gibi alışıldık bir ışık. Rüzgâr değdikçe dört bir yana dağılacak, dört bir köşeye… Öyle gönülsüz. Değdiği yeri süt beyaza boyayacak. O ışığın değdiği yerde kötü ne varsa iyiye dönecek, kokuşmuş ne varsa yenilenecek. Tüm silahlar saban olacak, tüm hastalar sağlık saçacak.

O ışığın değdiği yaralar önce dağlanacak sonra… Sonra uyku basacak yaralıları avunma düşlerine dalacaklar. Yaralar öyle kolay sağalmaz.

Merhaba Yaşar Kemal,

Az önce bir çocuk bir taşı kaldırdı. Taşın altında üç top ışık, biri ateş gibi kırmızı, biri altın gibi sarı sarı… Birine gözün gücü dayanmaz. Öyle kamaştırıcı… Az önce bir çocuk bir taşı kaldırdı… Dünyanın neresindeydi bilmem, yerin altından madencilerin türkülerini duydum. Bayramlık şarkıları, halayları, goventleri...

Bugünlerde bir kitap değdi elime, Çukurova’ya bahar indi, Van denizini bir ışığın pusu sardı. Yalım yalım bir sevda.

Merhaba Yaşar Kemal,

Yağmurlar değmeden toprağa değdi sözlerin. Bahar indi Çukurova’ya.
Sarı sıcakla geldin, dilime, toprağıma, şiirime. Hoş geldin.

Cebinde iki anadil durur yıllardır. Birini durmadan ötekine çevirirsin. Şiir sofrada tuzun, ağzında sözündür.

Kitaplarının çırılçıplak şiirini bilmeyen seni okudum demesin.


Evrensel
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 29-10-2010, 17:49
Refika Doğan Refika Doğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Antalya
Mesajlar: 83
Refika Doğan - İCQ üzeri Mesaj gönder
Standart

Merhaba...

Burada Sayın Sennur Sezer' in bütün mektuplarını okuma mutluluğunu yaşadım. Her mektup ayrı bir gerçek, ayrı derinlik, ayrı zenginlik, apayrı bir dünya...Yaşadığı dönemden kesitler veren, ışık olan, ayna tutan...İçeriğinde barındırdığı tarihi, sosyal, kültürel, toplumsal ve edebî yanlarıyla geleceğe bırakılacak anlamlı bir kültür yapıtı.
Dilerim bu mektuplar derlenerek bir kitapta toplanır. Sıcak, içten, arı duru dili ve muhatabı hakkındaki derin bilgisi mektupların daha da kıymetlenmesine etken oluyor. Her mektupta, belleklerde iz bırakan vurgulu öyle söylemleri var ki... Sayın, Sennur Hanımın düşünce derinliğini ve entellektüel yanını alabildiğince gözler önüne seren...
Mektupların değerli yazarına, bizlerle paylaşan Akademiye ve saygıdeğer Emre Bey' e teşekkürlerimle, saygı ve dostlukla...
__________________
insan, düşünen beyni, sağaltan yüreğiyle tutunur yaşam dalına!Yüreğim..yaralı su..
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 04-11-2010, 16:08
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



BULUTLU BİR GÜNDEN Onat Kutlar’a mektup
Sennur Sezer


Merhaba Sevgili Onat Kutlar,
Sevdiğin İstanbul da Anadolu da bir buluta battı uzun bir süredir… Bahar bayramında yavuz boğaların yerine yiğit delikanlıların kurban edildiği bir ülkede bundan doğal ne olabilir. Belki de bu yüzden Kül Kuşları hiç eksilmedi gökyüzünden. Karamekeler gölün balçığına batıp silahsız avlanmak için sıraya girdi sanki. Ama sahaflarda gül yaprağına yazılı divanlar yok artık. Gül koktuğu sanılan kimi kitaplar sıralanıyor. Gül kokusunu bilmeyenlerin gül sayacağı bir koku dalgalanıyor çevrede. Belki de bulut sandığımız bu sistir.
Kimi zaman Beyoğlu’ndan aşağı inen yokuşlarda, ara sokakların merdivenlerinde dalgın esmer çocuklar görüyorum. Sanki senin sorunu tartışıyor kendiyle “Ne kalacak bizden”? Bir mektup zarfı yazan parmaklar hep aynı dizeyi tekrarlar gibi “Sevgilim ayrılık canıma yetti”. Kısacası aşk ve tasa konusunda hiçbir şey değişmedi.

Sevgili Onat,
Sevecenliğinin hep bir sınırı vardır. İnsan seninle konuşurken ölçülü olmak zorunda duyar kendini. Yazdıklarında da duyulur o duvar. Bir yanı Akdeniz bir yanı nar ağacıdır.. Kişiliğinde koyduğun sınırlarda da bir nar ağacı gülümser. Denizin köpürmesine aldırmadan. Kaç kişi gördü o nar ağacını. Cezayir direnişçilerine duyduğun yakınlık ne kadar yeniydi o günlerde. Ve sömürgeden bağımsız bir ülkeye dönüşmeyi engelleyecek bağnazlık bekliyordu pusuda. Hiç birimiz fark etmedik. Önümde bir mektup gibi duruyor dizelerin:

“…
Bütün yolculukları unuttum birden bir kaçağın
Garlardan alanlardan limanlardan topladığı
Biraz kurumla kararmış ve yeni sevinçlerin gümüşleriyle
Parlatılmış anılarını unuttum
Unuttum birden arduvaz trenleri deniz manastırlarını
Donmuş votka ırmağını gece güneşi kulelerini portakal
Çiçekleriyle donanmış kentlerin şimdi kupkuru
Dallarına kırlangıçlar gibi tüneyen
Geçmişini tutsağın
Unuttum”

Sevgili Onat,
Bir bebek doğdu on beş gün önce. Biraz aceleci bir bebekti. Kuvözde şimdi. Senin adını koydu bu delikanlıya ad diye öykücü anneannesi, Ayşe Kilimci.
Ne güzeldir bir çocuğun bir öykücünün adıyla bilinmesi. Savaşçılardan çok sanatçılara ihtiyacımız var. Savaşın ağırlığını taşıyacak genç omuzlara. Çünkü sanatçı yenilmemeyi denemek zorundadır her seferinde.

Bir ağaç gölgesinde yolculukları konuşarak atlattığımız öğünlerin, vitrinlerden tanıdığımız tatların seçkinlerini ayırdığımız dingin günlerin ve sinemaların salonlarına sığındığımız sıkıntıların günlerini özlüyorum bazen. Ayak sesleri durmadan yükselen bir sıkıdüzenin tasasını duymayacak kadar genç miydik? Sokaklarda bizim gençliğimize benzeyenlere rastlamak için şehrin dışına çıkmalıyız. Aynalı gökyaranlarla gecekondudan bozma apartmanların karşı karşıya durduğu semtlere. Alışveriş merkezlerinin kahvelerine seyrana çıkanlar bize yabancı... Onların arasından hiçbiri kralların adını silen çıplak ayaklı kölelerin izini süremez. Yasemin kokularını tanımaz hiç biri. Benzin ve deri kokusuyla sarhoş avareler olmak isteyenleri yadırgamasak da bağrımıza basamayız. O yüzden minibüslere bineceksin surlardan sonra.

Bir kaval sesi gibi dağıldı anılarımız. Yüzlerimizin izleri aynalarda incecik çiller gibi. Kim tanıyacak ki. Rüzgâr sesini yineleyecek mor fistanlı zamanın etekleriyle savruldukça:

“Ne kalacak bizden geriye?”

Sevgili Onat,

Eski bir kitabının kapağına bir miras cümlesi gibi yazıyorum yeniden dizelerini. Torunuma bir vasiyet belki: Belki bir hayıflanış

“Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın
Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?”
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 13-11-2010, 13:34
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Aydın Hatipoğlu için bir demet karanfil
Sennur Sezer


Aydın Hatipoğlu öldü. Ne zamandır aksayan yaşama etkinlikleri, hastalıkla boğuşmasının azalması yüzünden bekliyorduk belki. Korkarak. 12 Şubatta yapılan toplantı biraz ona destek toplantısıydı. Biraz veda toplantısı sanki.
Yaşıtlarımızın ölümü biraz bizim ölümümüzdür.

Aydın Hatipoğlu ‘60 Kuşağı’nın şairlerindendi. Lirik bir şair. Yöresel, yerel imgeleri kimi zaman şiirinin ana izleği durumuna da gelmişti. Yağmur özlemi içindeki çocukların bir tahta kaşıkla yağmur dilenmesi göklerden bir kitabının adıydı: Çömçe Gelin... Bir görüntü onu hüzne götürürken ölümlerin helva kokusunu anımsatıyordu: “Rüzgarın rengi hazan/Yalnızlığa değiyor/Bıçak kesilmiş ufuk/Kavrulmuş un kokuyor//Çocuk gözümde ölüm/Suya düşmüş yaralı kuş/Düşe değiyor ellerim/Umutsuzluğu okşuyor”

Onun şiirlerindeki surların Urfa surları olduğunu hatırlamadık, Urfa’nın surları olduğunu bilmiyorduk belki. Gökyüzünde takla atan güvercinlerin Urfa için önemini de bilmiyorduk. Güneşi sevda rengiyle doğan, papatya sesli kadınların yaşadığı kenti bir Bekir Yıldız tanırdı aramızda tanısa tanısa.

BEKLEDİK GÖK IŞIMADI
Aydın Hatipoğlu ise bizim 1960 kuşağı toplumcu şairleri arasında imge örgüsündeki sıkı doku, inançlı bir kararlılık, tükenmek bilmez yarın umudu kadar anlamı ve sesi şiirin bütününe yayma özellikleriyle öne çıkan şiirler yazmayı sürdürdü.

Gençlikten sorumluluklar koridoruna geçtik. Artık “Giderler bir eski kentten/Bir eski kente giderler” dolambacındaydık.

Aydın Hatipoğlu ile bir gençliği paylaştık. Paylaşımcı bir düzen için verilen kavgayı. Sonra bir baktık sabah oluyor. Bekledik bekledik gök ışımadı. Aydın Hatipoğlu bu bekleyişi yazdı, içinin yangınını:

Tam güle uyanıyordum
Kent büyüdü
Sen sabahı soluyordun dünya güzeli
Taş kapılardan geçtik serin avlulardan
Yaprak örttü gülüşünü ay dürüldü

Alaca karanlıkta çıktık alanlara. Haykırdık. “Küçük kavgalarda yenilmelerle yıkılmıyorum

Küçük yeniklerin büyük savaşına duruyor gücüm” diye haykırdı o. Haykırdık. Çünkü engelleyemiyorduk olup bitenleri. Uzaktan kumandalarla ayarlı cinayetlerden yorulmuştuk. Aydın dizelerine yansıtıyordu olup biteni:

Haramiler tanrı tacirleri bezirganlar
Ölüm alıp ölüm satan/lar
Bir bebek gülücüğünü pazarlıyorlar haraç mezat
(Ve ne kadar soylu şey varsa insana ait)

Faili meçhul bir kayıptır yüreğim
Dar kapılarda sıkışan tuzaklara açılan coşku
(Ve camları kıran bahar )
Ciğerhun anaların bağrında
Yırtık fotoğraflar gibi kanayan yurdum
(Yalnızlığa sürgünüm)

Aydın Hatipoğlu öldü. Bir gençlik arkadaşımız daha eksildi. Şimdi onun eksik bıraktıklarını da tamamlamalıyız...


Evrensel
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 13-11-2010, 14:44
Hâdiye Kaptan Hâdiye Kaptan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 1.222
Standart SENNUR SEZER MEKTUPLARI /Öğrenilecek ne çok şey var...

Sennur Sezer'in her mektubu, bana göre ayrı bir dil hazinesi.Okumak insanın dil ufkunu açıyor,heyecanlandırıyor yazmak için. Bir gayret, bir şevk geliyor insanın içine.

Ayrıca Sennur Sezer'in bu mektuplarında insan yanını, insana vefa yanını ve meslektaşlarını sahiplenme yanını görmekteyiz.

Bizlere bu mektupları ulaştıran Şiir Akademisine ve Emre Gümüşdoğan'a şahsım adına sonsuz teşekkürler.

Hâdiye Kaptan (Sahaf)
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 16-12-2010, 19:56
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Cahit Sıtkı’ya Mektup
Sennur Sezer


Merhaba Cahit Sıtkı Tarancı,

Dün fotoğrafının 1993’te pullarımızda yer aldığını öğrendim. Sonra aradım bu pulu. Senin yüzünle bir posta pulunun üstünde karşılaşmak ne güzel. Zarfından kopmuş bir pul. Kim bilir nasıl dizeler düşündürürdü sana zarfından hırpalanarak koparılışı?

Pulun üstünde Otuz Beş Yaş’tan dizeler vardı. Mektubunun zarfına senin pulunu yapıştıran seni tanıyor muydu? Kimbilir? Ben olsam bu portrelerin olduğu pulları belli yerlere dağıtırdım. Senin fotoğrafın nereye yakışırdı?
Bence her şeye karşın yaşamakta inat edenlere. Belki hapishanelere. Mektuplarının üstüne görülmüştür damgası basılmış mektuplardan utanırsın biliyorum. Ama kısık gözlerinin belli belirsiz gülümseyişinin çizgilerinden taşardı dizelerin:


“Ve gönül Tanrısına der ki
Pervam yok verdiğin elemden
Her mihnet kabulüm yeter ki
Gün eksilmesin penceremden”.


Ama yaşasan alanlarda iktidarda olanların “Memleket İsterim” şiirini okumalarından da utanırdın.

Belki yalnızca Diyarbakır’a gidecek mektuplara yapıştırılmasını isterdin pulunun. Adresini “Pirinççizade Konağı” diye yazılmış bir zarf da olurdu bu mektuplar içinde. Ananın öpüp koklayacağı bir zarf.

Sevgili Tarancı,

Seni biz lisede ezberlemiştik, aşk şiirlerinle tanışmış sonra ötekilerini öğrenmiştik kendi kendimize. Şiir yazmaya özenen herkes Ziya Osman’a yazdıklarını ders bellemişti. Sonra adını anan her yorumcunun ölümle yakınlığından söz ettiğini gördüm. Konuşmalarında ölümden korkunun kendi adına olmadığını nice söylesen dinlenilmemiş. Damda sevişen kuşun, az ilerdeki çocuğun ölümünden korktuğunu söylemişsin söyleşilerinde. Dikkat edilmemiş. Oysa sen yaşama inadının şairiydin. Ve özgürlüğün, eşitliğin...
“Bir Şey” şiirine bir göz atmak yeterli inandığın değerleri kavramak için.
Nâzım Hikmet’e şiir yazmak, şiiri yayımlanması için Varlık Dergisi’ne yollamak o günlerde kaç kişinin cesaret edebileceği bir şeydi. Ne var ki, şiirinin bütünü yayımlanmadı Varlık’ta. Kolu kanadı kırık kaldı nice zaman.


İçtenliğin toplumcu şairleri kıskandırdı. Yoksa Nâzım’ın bu şiire kızdığından, “Bursa Kalesi’nde” şiirini “Bir Şey’e” yanıt olarak yazdığından neden söz edilsin?

Özgürlüğün hava gibi, su gibi, ekmek gibi gerekli olduğunu duymasan, memleketi kendine dert etmesen başka olurdu yaşamın. Konağın kara beyaz taşlarının çevrelediği duvarlarının serinliğini seçerdin kendine. Bir seçkin aile kızıyla evlenip... Eylem adamı değildin, Sait Faik de değildi. Her ikinizin de döneminizdeki tanıklığınız gözden kaçıyor/kaçırılıyor. Üst sınıftan daha doğrusu büyük burjuvadan oluşunuz anımsatılıyor. Ama sınıfının sınırlarını aşmak da önemli:

“Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor

Bir şey ki gözünüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki hasretine dayanılmıyor

Bir şey daha var yürek acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa’ya götürür

Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerci, Jokond, Varan Üç, Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür”

Sevgili Cahit Sıtkı Tarancı
Bugünlerde yüzüncü yaşın için anmalar yapılıyor. Gençliğini yeni baştan yaşamak isteyen, bir masal cininden ilk sevgiliyi (daha doğrusu ilk sevgilinin verdiği yürek çarpıntılarını) isteyen bir şairi anmak için yaş dönümleri beklenmemeli. İlk aşkın yürek çırpıntılarıyla insanın özgürlük gereksinmesinin “kalp titremelerini” birbirinden ayırmayanlara gereksinimimiz var. Gerçek insanlara.


46 yaşında çekip gittiğin dünyada kanından, soyundan oğlun kızın kalmadı. Ama senin düşünce soyundan delikanlılar ve genç kızlar var. Duyduğun onların sesleri. Alanlarda, sokaklarda ezberledikleri adı fısıldıyorlar, bir haykırış oluyor: Eşitlik, demokrasi, özgürlük...

Seni saygıyla selamlıyorum.

evrensel


__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 26-12-2010, 12:06
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



Ara Güler’e mektup
Sennur Sezer


Sevgili Ara Güler,
58 yıl önce çektiğin fotoğraflar önümde: Kumkapı Ermeni Balıkçıları. Bu fotoğrafların öyküsünü de biliyorum, fotoğraflarını nasıl çektiğini de...

Fotoğraf makinesini aradan çıkarmak gerektiğini söylediğinde bütünüyle anlamamıştım ne kastettiğini. Şimdi her fotoğrafına bakarken senin gözünle görüyorum dünyayı, İstanbul’u. Dünya gözüyle. Ve bir kez daha anlıyorum makinesiz çekişini fotoğraflarını.

Senin önce fotoğrafı mı, öyküyü mü sevdiğini bilemiyorum. Ama öyküyü sözcüklerle değil de ışık ve gölgelerle anlatmayı seçmen fotoğrafın yararına ama öykücülüğümüzün zararına oldu. Kumkapı Ermeni Balıkçıları’nda sözcüklerinle fotoğrafların yan yana:

“Kapkara göğün altında, karanlık sularda, rüzgara karşı ilerliyorduk.
Önce bodur Kumkapı Feneri’nin soluk kırmızı ışığı, yarım saat sonra da şehrin bütün ışıkları tümüyle gözden kayboldu. Marmara bizleri dalgalı kucağına almıştı artık.(...)

Bizim motorun arkasına bir çift büyük kayık (Onların diliyle gırgır) bağlanmıştı. Kayıklarda uyuyanları karanlıkta zar zor seçebiliyordum. Onlar için şimdi istirahat vaktiydi, çünkü onları bizim motor çekiyordu. Fakat balık ‘voli’si gözüktüğünde işler değişecek, kürekçiler hemen işe koyularak, ağların atılacağı büyük bir daire oluşturacaklardı denizin üstünde”.

Sevgili Ara Güler,
Konuştuğun balıkçılar, “Ermeni balıkçı”ların artık tükendiğini söylemişler sana. 1952’ler 1953’ler daha. 60 santimlik torik çıkıyor Marmara’dan. Çiroz sıradan bir balıkçı yiyeceği. Deniz kurumamış, balıklar küsmemiş. Kumkapı’nın yapısı turistlere göre ayarlanmaya başlamamış. Lüferin para etmediği, bir motor balığın satılacağı yer bulunamayan günler. Kumkapı’daki tahta evler tuz kokuyor, kıyı şeridi dolmamış. Kumkapı denince akla kör Agop, Kör Agop denince akla balık çorbası geliyor. Bir de ıstakoz. Gazeteler Ermeni ile Süryani’yi karıştırmıyor.

Bu kitaba temel olan röportajın Jamanak gazetesinde yayımlanmış 1952’de. Daha doğrusu tefrika edilmiş. Her gün iki fotoğrafının eşliğinde, altı gün. Aklıyla bin yaşasın kim düşündüyse bu kitapta tefrikaları yeniden yayımlamayı... Aras Yayınları’nın bastığı kitapta röportajın üç dilde yer almış: Türkçe, Ermenice, İngilizce. Aras Yayınları fotoğraf sayısını da 56’ya çıkartmış. Bir küçük film niteliği kazanmış: Kumkapı Ermeni Balıkçıları.

Sevgili Ara, balıkçıların denize açıldıkları alaca karanlıktan siyah beyaz görüntüler yansıtmışın. Yansıttığın onca fotoğraftan ayrı bir yanı var bu kitabın. Bir ağıtın dizeleri bunlar. Rüzgar sayfalara vursa tuz ve deniz kokusu bütün odaya yayılacak. Motor sesleri, yokuştaki Sulumanastır’ın çan seslerine karışacak.

Sevgili Ara Güler,
Balıkçıların bir sıcak çay içeceği sabahçı kahveleri kaldı mı Kumkapı’da bilmiyorum. Ağ ören dudulardan kaçı sağ? Hepsine selam ederiz. Sen yaşamanın engin denizinden fotoğraflar çekmeyi sürdürdükçe yaşayacak bir dünya kuruyorsun. Özlemlerimize aynalar tutuyorsun.Gözlerini gelecek kuşaklara bıraktığın için sağ olasın.

Seni ve İstanbul’unu çok sevdik, bilesin...


60 YILDIR FOTOMUHABİR
1928’de İstanbul’da doğdu. Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisidir. 1951’de Getronagan Lisesi’nden mezun oldu. Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1956’da Time-Life, 1958’de Paris-Match ve Stern dergilerinin yakındoğu foto muhabirliğini üstlendi. Aynı dönemde Magnum Ajansı’na katıldı. 1961’de İngiltere’de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 1962’de Almanya’da ‘Master of Leica’ unvanını kazandı. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı. Bertrand Russell’dan Winston Churchill’e, Arnold Toynbee’den Picasso’ya, Salvador Dali’ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı. Fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, ayrıca Boston, Chicago ve New York’ta özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ayrıca Almanya’da, Köln’de Ludwig Museum’da ve Das imaginärische Photo-Museum’da fotoğrafları sergilenmektedir. 2006’da yayımlanmaya başlayan İz dergisinin yayın yönetmenliğini yapıyor.

Evrensel
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 06-01-2011, 11:35
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


Mehmet Akif’e Mektup
Sennur Sezer

Sayın Mehmet Akif Ersoy,
Size yazmak zorundayım. Bu yılı size adadılar. Korkarım inanmadığınız konulara siper edecekler sizi. Kadınların erkekle eşitliğini çiğneme yolu olacak başörtüsü ile ilgili bir iki dizeniz. Oysa ben sizi kadın hakları koruyucusu olarak sevdim. Kızınızın başı açık oluşuna karışmayan bir baba olduğunuz için. Hele iki eşle ilgili sözleriniz, kadının ev kölesi oluşuna karşı çıkışınız. Bu karşı çıkışınıza Müslümanların kutsal kitabını şahit gösterişiniz.
Sizin kahramanlık şiirleriniz anlatılır da, toplumdaki çarpıklıklar, yoksulların durumu üstüne şiirleri Küfe, Hasır, Seyfi Baba hatta bir imamın karısının üstüne evlenmek isteyen bir ayyaşla konuştuğu şiir (Köse İmam) pek hatırlanmaz.


Adam karısını dövmüştür. Kadın Köse İmam’a adamı şikayet eder :

“-Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti;
Karşı koysaydım eğer mutlaka işim bitmişti.
Ağladım, merhamet et, yapma dedim... Kim dinler.
Boşamakmış beni dünden beri efkârı (düşüncesi) meğer.”

İmam adama çıkışır:

“Üç çocuk annesi, emzikli kadın tek başına,
Koca berhâneyi (eski, büyük ev) silsin de; süpürsün de sana,
Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini
Dene bîçarede kalkıp kolunun kuvvetini!”

Köse İmam’ın azarlamasına öfkeli koca, şöyle cevap verir:

“Size halt etme düşer... Dövmüş isem, kendi karım.
Keyfim ister döverim, sen diyemezsin: ‘Dövme.’
Bu tecavüz sayılır doğrusu haysiyetime...”

İmam’a daha doğrusu size göre, haysiyet bugünkü biçimiyle onur , her şeyden önce sorumluluğunu kavramak demektir. Evli bir erkek karısını maddî ve manevî bakımdan gözetmeli ve korumalıdır. Çiftler anlaşamıyorsa, boşanabilirler, ama erkek karısını dövemez ve sefalete atamaz. Çünkü bu tür davranışlar güçsüzü ezmek olacağından günahtır.

(Bugünün kadın cinayetlerini görmediğiniz için şanslısınız. Bu katilleri Tanrı ile de korkutamazsınız. Bir iki şeriat ülkesinde zina yapan kadınların taşlanarak öldürülmesinin şeriat emirleriyle ilgisi olmadığını anlatmanın ne kadar zor olduğunu da bilemezsiniz. Önce şeriat koşulları gereği üç tanık gerektiğini mi anlatacaksınız... Şeriat denilen yasa maddelerinin zaman ve yere uyması gereğini mi?)

Köse imam karısını dövmenin onursuzluk olduğunu anlatmaya çalıştıkça karşındaki adamın cahilliğine çarpar.

“İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşarız!”

Adam önce dinsel yasaları ileri sürer, sonra döneme yeni gelmiş “hürriyet”i yani anayasayı:

“Ya şeriat ne için
Bize evlenmeyi tâ dörde kadar emr etsin?
İki alsam ne çıkar sâye-i hürriyyette?”

Köse İmam’da ben hep sizin sesinizi duyarım, “saye-i hürriyet”i istediği sayıda evlenme özgürlüğü sayan, şeriatı karısını dövebilme canı isteyince boşayabilme yasası bilen cahillik. Kadınların dinsel yasalarda ev işlerinden sorumlu olmadıklarını ne o gün kabul ettirebildiniz sayın Mehmet Akif, ne bugün kabul ettirebilirsiniz:

“Karı iş görmiyecek; varsa piçin bakmıyacak;
Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmıyacak .
Bunların hepsini yapmak sana âid ‘şer’an!’
Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan! “

Yüzlerce yıl önceki köleci toplumunun koşullarının farklı olduğunu bilirsiniz de, bunu en çarpıcı sözlerle anlatmaya çalışmanız toplumumuzda “şeriat” sözü arkasına sığınmayı engelleme girişimidir bence: Sen dua et ki

“şeri’at” demiyor evde karın!
Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların!”

Köse İmam’ın (ya da sizin) karşınızdaki adamın ayyaş oluşu sizi rahat konuşturur. Bugünün bir yanı “özgürlüğe” bir yanı “şeriat”a yaslanan modern çok eşlilik, biri tarlada, öteki sığır peşinde iki karılı kırsal evlilik kendini daha saldırgan sözlerle savunuyor. Kadın-erkek eşitliğinin karşısına fiziksel aynılık/eşitlik konabiliyor bizi yöneten en yetkili kişilerce. Televizyonlarda Karagöz perdesinden fırlamış kılıklardaki kişiler teatral tavırlarla fetva verilebiliyor. Ben bu kişilerden biri adınızı anacak diye korkuyorum.
Siz benim için toplumun sorunlarını bilen, inançlarında bilgili ve samimi bir kişiydiniz Mehmet Akif. Sizi hep saygıyla anacağım. “Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!/İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;/Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan?”


Sayın Mehmet Akif,
Size hâlâ saygı duyuyorum ama sizin saygın kişiliğinizin arkasına saklanarak şeriatı savunanlara saygım yok, bilin isterim.


Evrensel

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 16:25


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum