Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 08-01-2012, 21:51
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart ŞİİR AKADEMİSİ 2012 KIŞ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

ŞİİR AKADEMİSİ 2012 KIŞ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

Şiir Akademisi internet sitesi öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaklardır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dâhil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı tespit edilen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde “Şiir Akademisi 2012 Kış Dönemi Öykü Yarışması” başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öyküye derece verilecek, birinci seçilecektir. (Birinci seçilecek öykü, seçici kurul ortalama puanı olarak 80 puanı geçmelidir. 80 puanın geçilememesi durumunda birincilik ödülü verilmez.)
10- Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilecek; kazanan öykü basılı bir dergide yayımlatılmaya çalışılacaktır.
11- Kış Dönemine katılım, duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 20 Mart 2012’de saat 17.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
12- Yarışma sonucu 01 Nisan 2012 tarihinde (buradan) duyurulacaktır.
13- Seçici kurul:
Rami
Seda Han Doukas
Emin ESER
Gül UĞUR
Aysel EKİZ
Cahit KAYA
İrfan MUTLUER
14- Şiir Akademisi Öykü Yarışması etkinliği, 2012 yılı içinde dört kez (Kış Dönemi, İlkyaz Dönemi, Yaz Dönemi ve Güz Dönemi) düzenlenecektir. Bu dört dönemde birinci seçilecek öyküler 2013 yılı ocak ayı içinde yapılacak değerlendirme etkinliği ile 2012 - ŞİİR AKADEMİSİ YILIN ÖYKÜSÜ BÜYÜK ÖDÜLÜ seçimlerine katılacak ve bir öykü yılın öyküsü seçilecektir.
15- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
16- Katılımcılar yukarıdaki koşulların tümünü kabul etmiş sayılırlar.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER

Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “Neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (07-02-2012 Saat 20:49 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 11-02-2012, 13:01
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart KADININ GENİ - Nazlı Yıldırım

1./

KADININ GENİ

Yalnız başına dolaşıyor ve sıkılıyordu. Cadde geçişlerini tam kestiremiyor, nereye gideceği konusunda düşünceli düşünceli bakınıyordu etrafa. Sonra ani bir kararla karşı tarafa geçip, yol üzerindeki tabelasız kapıyı itti. Yoğun sisin ardında gezinen siluetler çekici gelmişti. Fare tarlası kadar tavandan süzülen disko ışıkları gözlerini alıyordu. Kalabalık siluetleri yararak geçiyor, yer vermeyenleri de dirseğiyle itekliyordu. Sıkılmış parfümler, ot dumanlarına sinmiş ter kokularını temizleyemiyordu. Tezgâha yönelerek yüksek topuklu tabureye oturdu. Barmenin, camlı, içki şişeleriyle yaptığı şova, ilgisizlikle bakıyordu. Bu tür görüntülere alışık olmasından dolayı sıkılarak etrafı gözlemlemeye koyuldu. Başka bir barmen gelip sağır müziği bastırmak için yüzüne doğru eğilip, bağırarak:

—Ne içerdiniz bayan?
Raflara dizili cam şişelere şöyle bir göz attıktan sonra;
—Vişne suyuyla beraber votka alayım.

Baş çevikliğiyle oradan ayrıldı. Yanında oturan kimse yoktu. Bundan hoşnut oldu. Birilerinden rahatsızlık duymak, sessizliğin yıkımına hazırlıktı. Kulak zarlarını zorlayan bu müzikle olası değildi sessizliği korumak. Bir türlü adapte olamadı. Tüm enerjisini yoğunlaştırmaya çalıştıkça daha da bozuluyordu. Zorlandı. Bardaktan aldığı tek yudumluk içkiyi, ancak yutkunarak götürtebilmişti boğazından. Neden gelmişti ki buraya? Cevabını bulamadığı soruyu bir kenara atıp, sol taraftaki bölmeye dikkatini verdi. Duman ve loş ışıkların altında resmi seçemiyorsa da az çok parçaları birleştirmeye gayret ediyordu. Bir kez daha denedi parçaları bir araya getirmeyi. Sisin ardından kaybolup giden o medcezirler tamamıyla merakını kaldırdı.

Yeşil ve kırmızı ışıkların karışımıyla ortaya çıkan cılız renklerin altında dans eden kır kafalı biri. Kırpılmış, sağa sola dikilmiş saçlarıyla, çıplak bedenini sergiliyor ve bundan duyduğu zevk ise yüzünden rahatlıkla okunuyordu. Fiziki olarak yapılan tercihlerin çoğu, düşünce biçimini ortaya döktüğüne inanırdı. Oysa kendisinin dış görünüşü, iç dünyasını yansıtmayacak kadar aykırıydı. Bizzat bunun farkında olmasına rağmen, hala bu tercihlerin yapılmasındaki sebeplerini, anlayamamasını garipsedi. Öyle esneklikle vücut hatlarını oynatıyor ki, orada bulunan erkeklerin iştahını kabartıyordu. Çekici olmaktan ziyade, hayatını ve en önemlisi de yaratılmış dünyasında ki yaşamını merak etmişti. Bu hoşnutluk, bu işini yapma sevgisini nereden depoluyordu? Çoğu zaman dışlanan bu iş, onun için bu kadar önemli olmasının nedeni neydi? Yerinden doğrularak belini dikleştirdi. Bardağı eline alıp, tabureden kalktı. Gözlerini kaçırmadan yavaşça ilerledi ve bulabildiği en yakın yere oturdu.

Şimdi daha net seçebiliyordu yüzü. Fal taşı gibi açılan gözleriyle, şaşkınlığını gizleyemedi. Aşırı bakmasından dolayı duyduğu utancı, geri çekerek belli etmemeye çalıştı. İnanılmaz gelmişti. Kendisinde olan kaş ve kirpikleri onda yoktu. Gözlerdeki beyazlılık daha da ürkütüyordu. Yüzündeki tebessümünü, etrafa yaymasıyla yeterince dikkatleri topluyordu. Başı döndü. Parmakları gevşemesiyle, tuttuğu bardak kayarak yere düştü. Tok sesi, ağır müziğin kollarında bastırıldı. Duyulmadı bile. Kimse de dönüp bakmadı. İçine gömüldüğü yerden kalkmaya çalıştıysa da midede başlayan bulantı ile yeniden olduğu yere bıraktı kendini. Başını hafif kaldırınca, az ötede iki kadını gördü. Birbirine dolanmış dört kol ile iki beden. Biraz ürkek biraz da şehvet akıyor gözlerden. Bir o kadar istekli ve kararlı gözüküyorlar. Bir erkeğin dudaklarından farklıdır kadının dudakları. Dokundukça titriyor. Terle karışık sözlerin fısıltısı havada uçuşuyor. Üstelik hemen yanında bir çiftin parmaklarındaki yüzüğe bakılırsa ilk adımı atılmış nişanlılar ya da çiçeği burnunda evliler. Sevgilerini ancak sevişmeleriyle ortaya dökebiliyor demek. Şu görüntülerin tek hakikati mahremiyetin açıkça sergilenişiydi. Rahatlığa düşkün olmalarıyla beraber, kimseyi takmaması, onların ne düşünür kaygısını taşımadan böyle bir hazzın içinde olmaları ve ustalıkla yaşamaları şaşırttı. İzlenimlerini beyine aktarıp ve ileriki zamanlar için de bir köşesine sakladı. Her şeyin bir noktada buluşması hiçbir farklılığı ölçüt kılmadan aynı çatı altında barınmaları ve yargılanmamaları ilgiyi daha da artırıyordu. Bunu neden dar ve kapalı alanlarda yaşıyorlardı? Cemiyetin kurulmuş kalıpların dışında olan bu yaşamın, idama mahkûm olunacağından mı hep çekingenlikle sıkışıyorlardı bu nefessiz mekânlara. Açlığın libidosunu doyurma pençesine düşenlerin hallerine baktıkça kurulu düşünceleri çıtırdamaya başladı. Sıkıştığı rayların arasından sıyrılamazken, makastan ümit ederek karanlık çöktüğü an sokaklara dökülür, yer yer bu mekânlarda takılırdı. O zaman, benliğinin var olabildiğine inanmıştı. Kendiyle barışık olup hayata yeniden iki elle sarılabiliyordu. Eksik hissettiği diğer iki elle. O iki eli bulamamıştı, asfaltlardaki yarıklarda. Sadece ve sadece kendi dünyasını bulabileceği o şeyi yakalamaktı. Şeyin bile adını koyamadığı ve sadece şeyden ibaret olan bir yaşamı. En çok da cesarete ihtiyacı vardı. Elinden çalınmış cesaretten bir daha nasibini alamadığı o geceden sonra ne yaptıysa eksikliği dolduramamıştı. İmrenmeye başladı. Kendini koydu kefeye. Terazinin diğer koluna ve koyduğunda ne kadar hafif kaldığını ayrımsadı. Sistematik düzenin sadece işlenilmiş bir parçasıydı. Aynı yollardan ilerleyip, hiçbir aykırılığa tahammül edilmeyen, düşüncelerin açığa vurulmayacak kadar korkuların hâkim olduğu bir düzende, önemsiz bir kukladan ibaretti. Sevdiğini anladı düşüncelerinden koparak. Kanımca diye başlayan sözlerini dizip, yeniden yeniden inşa etti yıkılan kulelerini. İnsandı, insandılar ve insan kalacaklardı.

Kapı açılıp örtüldü. Sisin ardından bir siluet daha geçti. Ortamın ışık ayarına alışamamış gözlerini biraz daha zorladı. Profili seçmek için. Gecenin ak sütü akmış saçlara parlıyordu kömür saçları. Alnındaki kahkülü örtüyordu gözleri, bir sırrı korurcasına. Etrafına bakındı bir süre öyle duraksayarak. Yanı başındaki boşluğa doğru yürümeye başladı. Yaklaştı ve boşluğa kuruldu. Çantasından sigara paketini çıkarıp masaya attı. Ardından çantasını yanına bırakıp sol bacağını sağ bacağın üzerine koydu. Rahatını bulunca, attığı paketten bir sigara çekip çakmağı çakmaya başladı. Üç denemeden sonra yanmayınca masada duran diğer çakmağa uzandı. Çakmasıyla yanması bir oldu. Turuncu ışığın ucuyla sigarasını tutuşturdu. Parlayan turuncunun altında, geniş gözeneklerden hafif çıkmaya ramak kalmış yanakları gördü. Söndü ve gömüldü. Dumanı havaya saldıktan sonra başını çevirdi. Baktı, suskunluğunu bozmadan. Bir daha çekti dumanı ciğerlerine. Kim bilir kaç defa geçmişlerdi kullanılan eski yollardan. Sıkılmamış mıydı acaba aynı yolun pasını artırmaktan. Bakıyordu hala. Kırılmış cesaretinden bir nebze olsa eline alıp tenezzül edemiyordu gözleriyle dikleşmeye. Büyüyü bozmamak için oynatmadı gözleri. Öylece kalakaldılar. Arka arka çekilen dumanlar, nihayet bitirmişti tütünü. Dibini de son kez çekip izmaritini iki parmağının desteğiyle bastırdı kül tablasına. Gözlerinde söndürür gibi, ne var ne yoksa her şeye bir nokta koyar gibi bastırıyordu tüm gücünü salarak. Yanık külün ucundan sızıyordu. Karışıyor ve kayboluyordu duman hava da yutularak…

Özlemlerinin dizginini eline alarak coşmaya başladı. Artık sarılamadığı şu iki elde olmuştu. Onca yaşanılanlar, çöpe atılmıştı. Unutmak, belleğin kumaşına işlenmiş en büyük leke iken, nasıl da istemişlerdi yok olmayı birlikte vazgeçerek. Yanı başındaki hala bakıyordu. Bilinen gerçeği kabul etti. Onu kazıdıkça insan çıktığını ve biliyordu kendisinin de insan olduğunu…

Nazlı Yıldırım

25 Kasım 1993 yılında Ankara'da doğdum. İlk ve orta öğrenimi Sincan'da tamamladım. Ardından lise öğrenimimi ise Manisa-Akhisar' da tamamlayarak mezun oldum. Şimdi İstanbul Üniversitesi Edebiyat bölümünde okumaktayım. Şiirle başlayan yolculuğum zaman zaman öykülerle soluklanır. Yazdığım şiirler bazı edebiyat dergilerinde yayımlandı ve halende yayımlanmaktadır.

Neden Öykü?

Uzun soluklu yaşamların tek dinleme gayesi olan ve herşeyi açıkça dillendirdiği için ve en önemlisi de insani olarak bizi bir araya getiren duyguların yoğunlaşmasıdır.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 17-02-2012, 21:38
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart SEYFETTİN AMCA - Nevim Sadioğlu

2./

SEYFETTİN AMCA

Nevim Sadioğlu

Seyfettin amca, kasabanın uzak köylerinden birinde yalnız yaşıyordu. Çocuğu yoktu, eşi de iki yıl önce ölmüştü. Yaşı yetmişe yaklaşmıştı, yalnız yaşamaya alışmıştı ancak yaşlılığı ve hastalıkları artık onu zorluyordu. Yıllar önce tarlalarını satmıştı. Şimdi tek uğraşısı evinin önündeki küçük bahçeydi, onunla zaman geçiriyordu. Köy hayatından bıkmıştı, oturduğu evi satmak ve şehire yerleşmek istiyordu. Bir apartman dairesi alarak rahat yaşamak, kimseye muhtaç olmamak en büyük isteğiydi. Seyfettin amca sonunda isteğini yaptı ve bir ev satın alarak şehire yerleşti. Evi merkezi bir yerdeydi, arada bir evden çıkıyor ve çevreyi dolaşıyordu. Alış veriş yapmasa bile çevrede gezilip görülecek birçok yer vardı. Ayrıca evine yakın bir yerde küçük bir park vardı, buraya gider otururdu. Parkta arkadaş bile edinmişti. Seyfettin amcanın sigara içme ve kahvehaneye gitme gibi alışkanlıkları yoktu, o temiz havayı ve doğayı seven biriydi. Bu belki köy hayatının ona kazandırdığı bir alışkanlıktı.

Seyfettin amca, eskiden kalan bir alışkanlıkla her ay mutlaka bir milli piyango bileti alırdı. Bu, onun babasından gelen bir alışkanlıktı. Babası da ölünceye kadar piyango bileti almış ancak hiç bir şey çıkmamıştı. Seyfettin amca ‘ Belki babama çıkmadı ama bir gün bana çıkabilir.’ Diyor ve piyango bileti almaya devam ediyordu. Nitekim düşüncesinde haklı çıktı, günlerden bir gün yine ümitle aldığı piyango biletine büyük bir ikramiye çıktı. Kazandığı miktar oldukça büyüktü. Kendi ihtiyaçlarından çok fazlaydı, zaten Seyfettin amcanın da çok fazla paraya ihtiyacı yoktu. Parayı bırakabileceği çocuğu veya mirasçısı da yoktu. Kazandığı paranın büyük bir kısmını Okul yapılması koşuluyla Milli Eğitime bağışladı. Kendi çocuğu yoktu ancak çocukları çok sever ve iyi yetişmelerini isterdi. Akrabalarına bile çocuklarına harcamaları koşuluyla para yardımında bulunmuştu. Seyfettin amca aslında eli açık ve cömert biriydi, yardım ettikçe mutlu olurdu. Varlıklı insanların çevrelerindeki muhtaç insanlara yardım etmeleri gerektiğini düşünürdü. Bu amaçla yakında bulunan bir çocuk yurduna gitmiş ve buradaki çocuklar için yardımda bulunmuştu. Kimsesiz çocukları da düşünür ve mutlaka yurda uğrardı. Çocuklar yurda giriş ve çıkışını görür ancak onu tanımazlardı.

Nihayet, bağışı ile yapılan okul bitirildi ve okul eğitim öğretime açıldı. Okula Seyfettin amcanın adı verildi, “Seyfettin Amca İlköğretim Okulu”. Bu onun için büyük bir mutluluk ve onur olmuştu. Okulun her önünden geçtiğinde duygulanır ve gözünden yaşlar akardı. Okulun bahçesinde oynayan ve dolaşan çocukları bir süre izler, hayallere dalardı. Okuldaki çocuklar okulda okur ancak Seyfettin amcanın kim olduğunu bilmezlerdi. Çünkü Seyfettin amca, yardım yaparken kimliğinin açıklanmasını istememişti. Yardımı kimin yaptığının bilinmesini istemiyordu. Çünkü olmadık kişiler kapısını çalabilir veya kötü niyetli insanlar onu para için rahatsız edebilirdi. Artık yetmiş yaşını aşmıştı, stresle, sıkıntıyla, sorunlarla uğraşacak durumda değildi. Seyfettin amca yaşantısıyla, yaptıklarıyla kendisine yeni bir yol çizmişti ve yaşantısından mutluydu.

Okul için yaptığı yardımı tümüyle bitirmemişti, arada bir okula gidiyor ve okulun bazı eksiklerine yardımcı oluyordu. Bunu bir görev kabul etmişti, yaptıklarıyla gurur duyuyor ve mutlu oluyordu. Bu arada oturduğu evi satmış ve bir huzurevine yerleşmişti. Burada daha mutlu bir yaşantısı vardı. Huzurevinde iyi bakım görüyordu, üstelik oda arkadaşı da edinmişti. Hem oda arkadaşıyla hem de huzurevindekilerle güzel dostluklar kurmuştu. Dışarıya daha az çıkıyordu ve çıktığı zaman mutlaka okula uğruyordu.

Aradan yaklaşık dokuz yıl geçti, Seyfettin amca yaşlanmış ve yaşı seksene gelmişti. Bir gün huzurevindeyken birisi onu ziyarete geldi. Misafiri, genç bir delikanlıydı ve elinde bir paket vardı. Seyfettin amcayı görünce hemen uzanıp ellerini öptü ve başına koydu. Seyfettin amca delikanlının kim olduğunu tanıyamadı, belki akrabalarından birisinin çocuğu veya torunudur diye düşündü. Sonra kim olduğunu ve niçin kendisini ziyarete geldiğini sordu. Delikanlı ‘ Adım Ahmet, siz beni tanımazsınız, ben dokuz yıl önce Seyfettin Amca İlköğretim Okulu’ndan mezun oldum.’ Dedi. ‘ Hoş geldin evladım, safa getirdin.’ Dedi Seyfettin amca. ‘ Peki, beni nasıl buldun? Benim kim olduğumu nerden biliyorsun?’ Dedi. Sonra ilave etti ‘ İstersen gel benim odama gidelim, orada anlatırsın, hem de biraz dinlenirsin.’ Dedi.

Ahmet, Seyfettin amcanın odasına gittikten sonra elindeki hediyeyi Seyfettin amcaya verdi ve niçin geldiğini anlatmaya başladı. ‘ Ben okulda okurken, daha doğrusu okulunuzda okurken hep düşünürdüm. Bu okulu kim yaptı? Niçin bize okula İsmini veren kişinin kim olduğu söylenmiyor? Diye. Ben bir yurt öğrencisiydim, okulumu bitirdikten sonra liseye, oradan da üniversiteye gittim. Şuanda bir mühendisim. Ancak sizi aramayı hiçbir zaman bırakmadım. Mutlaka bu kişiyi bulmalıyım diye düşünüyordum. Benim okumama yol açan ve yaptığı hizmetlerle öğrencilere babalık yapan bu kişiyi mutlaka bulmalıyım dedim. Sizi yurda girerken de görüyordum ancak kim olduğunuzu bilmiyordum. Daha sonra öğrenince sizin olduğunuzu anladım. Mühendislik fakültesi bitince Seyfettin Amca İlköğretim Okulu’na gittim ve okula adını veren kişinin kim olduğunu sordum. Kimse yardımcı olamadı veya olmadı bilemiyorum. Ben de bunun üzerine kaldığım yurda gittim ve orada araştırdım. Hatta yetkililere şöyle dedim, “ Bu yurda yıllar önce maddi olarak yardım eden Seyfettin Amca diye birisi oldu mu?” diye. Yetkililerden biri dosyaları incelerken “ Evet, böyle bir isim var, gözüküyor” dedi. Ben de hemen sizin adınızı ve soyadınızı alarak araştırmaya başladım. Eğer yaşıyorsa onu mutlaka bulmalıyım dedim. Sonunda sizi burada buldum. Hem yurdumuza hem de okul açarak okumamıza yardımcı olduğunuzu öğrenince çok mutlu oldum, şu anda sizin yaşadığınızı görünce daha da mutluyum.’ Dedi. Seyfettin amca ne diyeceğini bilemedi, şaşırdı kaldı, bir taraftan da gözleri doluyordu. Hemen Ahmet’in yanına giderek ona sarıldı, öptü, teşekkür etti. Birlikte duygulu anlar yaşadılar.

Seyfettin amcanın çok uzun zamandır ziyaretine fazla kimse gelmiyordu. Bu ziyaret onu ziyadesiyle memnun etti. Hem ülkesi adına hem de kendi adına bir çocuğu kazanmıştı. ‘ Kim bilir Ahmet gibi daha ne kadar çocuk vardır.’ Diye düşündü, gözleri doldu. Artık ziyaretine gelecek bir manevi oğlu vardı.





ÖZ GEÇMİŞ
30.7.1970’de Balıkesir’de doğdum. Balıkesir Kız Meslek Lisesi’ni bitirdim. 1992 yılında evlendim. Halk Eğitim Merkezi’nde ‘Usta Öğretici’ olarak 3 yıl çalıştıktan sonra ayrıldım(1994). Okumayı, yazmayı ve araştırmayı seviyorum. Liseye giden bir oğlum var.


NEDEN ÖYKÜ ?
Bence öyküler, hayatın içinden alınmış kesitlerdir. İçlerinde ders alınması gereken örnekler vardır. Aslında öykülerle iç içe yaşarız, kimi bunun farkındadır kimi ise fark etmez. Öyküler her yaştan insan tarafından zevkle okunurlar.
Ben yazı hayatıma önce şiirle başladım, şimdi ise hikâye yazıyorum. Hikâye yazmayı seviyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 17-02-2012, 23:05
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart KÖTÜ ŞAKA - Vedat Sadioğlu

3./


KÖTÜ ŞAKA

Vedat Sadioğlu

Selçuk bey uzun boylu ve iri yapılı biriydi. İri cüssesine rağmen oldukça ağırbaşlı ve sakin bir görünümü vardı. Esprili olduğu kadar neşeli ve kalender bir kişiliğe sahipti. Arkadaşları onu bu özellikleriyle çok severlerdi, kimin canı sıkılsa Selçuk beye gider, biraz konuşup sıkıntısını dağıtırdı. Selçuk bey şakayı sever, şaka da kaldırırdı. Çalıştığı yerdeki arkadaşları hemen hemen onunla aynı yaşlardaydı, on dört yıldır birlikte çalıştığı arkadaşları vardı. Aralarındaki samimiyet eski olduğu kadar güçlüydü de, bazılarıyla ailece görüşüyorlardı. Selçuk bey bir inşaat şirketinin merkez bürosunda çalışıyordu. Bazen hafta sonlarında çalışmaya geldikleri de oluyordu ancak işinden ve işyerinden memnundu. Amirleri de onu seviyorlardı. Şirketin başka şehirlerde de büroları vardı, istese oralarda da görev alabilirdi ancak o bulunduğu yerde rahattı. Selçuk bey iyi bir aile babasıydı, eşi ve iki çocuğuyla mutlu bir şekilde yaşıyordu.

Bir gün arkadaşları ona bir şaka yapmaya karar verdiler. Şakayı yapanlar onunla aynı odada çalışan üç arkadaşıydı. Bir dilekçe yazarak Selçuk beyin masasına koydular. Dilekçede önce Selçuk beyin işyeri için yaptığı çalışmalara teşekkür ediliyor, arkasından da işine son veriliyordu. İnandırıcı olsun diye de gizlice müdürlerinin kaşesini kullanmışlar ve imzasını uydurmuşlardı. İşten çıkarmanın ekonomik sıkıntıdan dolayı olduğu özellikle vurgulanmıştı. Selçuk bey sabahleyin odasına gelince görsün diye dilekçeyi bir dosya içine koymuş ve akşam giderken masanın üzerine bırakmışlardı. Düşündükleri gibi de oldu. Sabahleyin erken saatte işyerine gelen Selçuk bey, masasında bir dosya gördü. Zarfı sakin bir şekilde açtı ve okumaya başladı. Okudukça yüzünün ifadesi değişiyor, ancak çevresine hissettirmemeye çalışıyordu. Arkadaşları ise ona doğru bakmıyor, kendi işleriyle meşgul oluyor gibi yapıyorlardı. Selçuk bey yavaşça sandalyesine oturdu ve dilekçeyi bir kez daha okumaya başladı. Evet, yazılanlar doğruydu, işyeri işine son vermişti. İçinden ‘ Allah’ım başıma gelen şey doğru mu? Benim suçum ne? Neden ben? Acaba benden başkası var mı? ’ Diye geçirmeye başladı. Ayağa kalktı, eline dosyayı aldı ve doğru müdürünün odasına yöneldi. Bu arada arkadaşları da göz ucuyla onu bakıyorlardı, belli ki planları tutmuştu. Arkadaşlarından birisi ‘Selçuk bey nereye, çay içmeye mi ?’ Diye sordu. Selçuk bey arkadaşını duymamış gibi yaparak yoluna devam etti. Selçuk bey kapıyı çalıp müdürünün odasına girdi ancak şirket müdürü henüz gelmemişti, canı sıkılan Selçuk bey içerde beklemeye karar verdi. Arkadaşları uzaktan onu takip ediyorlardı, Selçuk beyin ne yapacağını bilemedikleri için biraz da tedirgin olmuşlardı. İçlerinden biri ‘ Umarım müdürle kavga etmez de kötü bir şey olmaz.’ Dedi. Şakayı sonlandırmaya karar vermişlerdi ki, şirket müdürü odasına girdi. Selçuk bey müdürünü görünce ayağa kalktı ve müdürüne ‘ Günaydın ’ Dedi. Müdürü ‘ Günaydın Selçuk bey buyurun, sabah sabah hayırdır.’ Dedi. Selçuk beyin sesi soluğu çıkmaz olmuştu, ne söyleyeceğini bilemiyordu. İri cüsseli Selçuk bey gitmiş yerine sessiz biri gelmişti. Oysa içeriye hesap sormaya, nedenini öğrenmeye gelmişti. Ancak bir türlü konuşamıyordu. Birden ayağa kalktı, konuşmadan önce boş bakışlara etrafa baktıktan sonra birden sendeledi ve yere düştü, heyecandan bayılmıştı. Büyük bir gürültüden sonra Selçuk beyin düştüğünü gören arkadaşları da doğru odaya koştular. Selçuk bey düşerken kafasını kanepenin kenarına çarpmış ve küçük bir yarık oluşmuştu. Birkaç kişi hemen Selçuk beyi yerden kaldırdılar ve koltuğa oturttular ancak Selçuk bey hala baygın haldeydi, başı da kanıyordu. Başındaki kanamayı durdurmak için ellerine geçirdikleri kâğıt mendillerle tampon yapmaya çalıştılar. Ancak kanama bir türlü durmuyordu. Oysa Selçuk beyin doğuştan gelen bir hemofili hastalığı vardı. Bu hastalıkta kan bir türlü pıhtılaşmaz ve uzun süre akardı. Kimse bunu bilmediği için kanamanın bir süre sonra geçeceğini düşündü. O sırada önemli olan Selçuk beyin baygınlıktan kurtulmasıydı. Arkadaşları Selçuk beyi müdürün odasından alarak bekleme salonundaki büyük kanepeye taşıdılar. Dört kişi zorlukla taşıdılar. Bu arada kanama devam ediyordu, kanın akışını durduramıyorlardı. Geçen her süre Selçuk bey için daha kötüye gidiyordu. Şirkette çalışan herkes oraya toplanmış, merak ve korkuyla olanları izliyorlardı. Aralarında çok üzülen ve ağlayanlar bile vardı. Kan akmaya devam ediyor ve yere damlıyordu. Bunu gören bazıları ‘ Ambulans çağıralım, Selçuk bey kötü gözüküyor.’ Dedi. Hemen ambulans çağırıldı, bu arada Selçuk beyi ayıltmak içinde çaba harcıyorlardı. Birisi kolonya getirdi ancak sonucu iyi olmayabilir diye vaz geçtiler.

Selçuk beylerin bürosu merkezi bir yerde bulunduğu için hastanelere yakın sayılırdı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans geldi. Selçuk bey de kendine gelir gibi olmuştu. Acil doktoru ve yanındakiler hemen Selçuk beyin yanına geldiler ve müdahaleye başladılar. Doktor ‘ Kan ne zamandır akıyor?’ Diye sordu. Müdürü ‘ Yere düştüğünden beri yani yarım saat kadar oldu.’ Dedi. Tecrübeli olduğu anlaşılan doktor, ‘ Kanama kesilmediğine göre hastada hemofili olabilir, hemen hastaneye götürmeliyiz.’ Dedi. Selçuk beye bir serum takıldı, başına pansuman yapıldı ve sarıldı. Sonra görevliler Selçuk beyi sedyeye aldılar ve ambulansa doğru taşımaya başladılar. Herkes korku ve endişe içinde Selçuk beyin iyi olması için dualar ediyordu.
Ambulansa alınan Selçuk bey doğruca hastaneye götürüldü. Ambulansın giderken çıkardığı siren sesi herkesi çok etkiledi. Kimse Selçuk beyin nasıl böyle olduğunu anlayamadı, olayları bilen sadece Selçuk beye şakayı yapan üç arkadaşıydı. Müdürün bile haberi yoktu, sonra müdüre durum anlatıldı. Müdür yaşananlara çok üzüldüğünü söyledi ve arkadaşlarına bu şakadan dolayı kızdı ve onları uyardı.

Ambulansla birlikte hastaneye giden arkadaşları, bir süre sonra işyerine telefon açarak Selçuk beyin iyi olduğunu söylediler. Selçuk beyin kafasına dikiş atılmış ve kanama durdurulmuştu. Herkes rahat bir nefes aldı. Bu arada ailesine de haber verilmiş ve onlar da hastaneye gelmişlerdi. Hasta o gün hastanede kalacaktı. Öğleden sonra iş arkadaşları Selçuk beyi ziyarete geldiler. Şakayı yapan arkadaşları da oradaydılar. Arkadaşları henüz Selçuk beye dilekçenin bir şaka olduğunu söylememişlerdi, Selçuk beyin şakadan haberi yoktu. Çok uzatmadan arkadaşlarından biri dilekçe olayının bir şaka olduğunu ve işine son verilmediğini söyledi. Ancak Selçuk beyin yüzüne bakamıyorlardı, hepsi çok üzgündü. ‘ Şakanın dozunu fazla kaçırdık, böyle olacağını bilemezdik, özür dileriz.’ Dediler. Belli ki bu olay onlara büyük bir ders olmuştu. Selçuk bey duyduklarına sevinemedi, sadece ‘ Ya öylemi !’ Demekle yetindi.









ÖZ GEÇMİŞİM
17.12.1960 Yılında Mardin’de doğdum. 1980 yılında öğretmen oldum. Adapazarı, Balıkesir ve Ankara’da öğretmenlik yaptım. 2007 yılında emekli oldum. Yayınlanmış ders ve test kitaplarım var. Şiir ve hikâye yazmayı seviyorum. Evliyim ve bir çocuk sahibiyim.

NEDEN HİKAYE?
Öyküler yaşamdan alınmış gibiler. İnsan, başına gelen bir olayı veya başkasının başına gelenleri yazsa bile öyküler ortaya çıkar. Herkesin mutlaka bir öyküsü vardır. Önemli olan bunu görebilmektir. Öyküler, yazması ve okuması en keyifli edebi eserlerdir. Öykü yazmayı seviyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 02-03-2012, 16:35
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart

4./

AĞLAYAN KİTAPLAR

Her günkü gibi bir gündü, sarı solgun, ötelerden gelmiş gibi bir his uyandıran karolara basa basa odasına yöneldi, çıkan ürkütücü sesler altında. Bahçedeki ağaçlar ve ağaçların zinde tozlarını saymazsak ıssız bir ada halindeydi bu esrarengiz sinir uçlarına dokunan odanın içinde bulunduğu bina. Çok da ıssız denilmez aslında. Kaosun, kargaşanın, bitmeyen olayların, olayların içindeki olayların yaydığı korku hissi içindeki şehrin göbeğindeydi bu üç katlı modern denilebilecek bina, tarihi de andırmıyor değildi. Bu hâle herkesin şaşırmaması için saysanız tek bir neden yoktu. Ve o tam da bu karamsar, kötümser, ama bitmeyen bir umudun düşünceleriyle açmıştı o, ahşapla metal madeninden yapılan odasının sır andıran kapısını anahtar deliğini, bu durum gerçekten tanımsız bir ıstırabın içindeki umuttu. Hani ağlasanız yeri değil gülseniz abes kaçar. Ağacı sulasanız bozulur, suyu kessen ağaç kurur misali. Bu ne garip şeydi, kelime bulunmaz bu binaya ve binanın kahramanına, tek tanım: şey, işte öyle bir şeydi.
Bişar oturdu oturmasına, serin çağlar öncesi bir esinti dallandırdı zihnini kurcalayan elim sorunlara çare bulma hengâmesindeyken. Serin rüzgâr yerini kitap kokularına bıraktı, her zamanki kokuydu; ancak bugün bir farkı olmalıydı bu kokunun, bu kitap kokularının, giderek bu koku mistik bir hâle bürünüyordu. Her zamanki kütüphane, her zamanki tavır, her zamanki soyut ama akıbeti somuta dönüşecek olan problemler. Farklı olan kitapların efsunlu kokusuydu, kokuyla birlikte kitapların ağlamaklı görünümleriydi. Evet, kitaplar açık açık ağlıyordu. Gözleri önünde sevgilisine tecavüz edilen bir onurlu erkek gibi ağlıyordu kitaplar, kabahatsiz ama her defasında kendisine suç biçilen varlıklar gibi ağlıyordu kitaplar tek farkı, gözyaşı dökülmüyordu bu kitaplardan, rafların, eski rafların önüne, gözün yaşı dökülmüyordu.
Bişar ne yapsa iyi olur, ne yapsa acaba mantık dairesinde değerlendirilir, ne yapsa da kurtarsa umuda ve aşka yelken açan kitapların bu maziyi andıran hüzünlü bakışlarını. O kitaplar değil miydi imparatorluk yıkan, imparator düşüren, o kitaplar değil miydi Selçukludan Osmanlı’ya bir kâinat kısmeti olan. O kitaplar değil miydi umudun renkli fistanı. O kitaplar değil miydi yâre merhem olan. Ama bu neydi peki kitapların dökülen, yalnız yere ulaşmayan yaşları, kitapların gözyaşı neyeydi peki, nedir bunun açıklaması nedir bunun hikmeti nedir bunu bilmecesi. Koca şehir kendi derdindeyken geçim kaygısındayken, neden bu kitaplarla baş başa sırt sırta bırakılmıştı Bişar?
Bu kadir bilmez hürmet almaz düşünceler içindeyken yöneldi kitap deposuna, işte bu da korkunç bir tanım, adına ‘kitap deposu’ koymuşlardı, sansırsın patates ambarı ya da buğday dükkânı, buna çok alınmamıştı Bişar, bu tanıma kızmış, sinir uçları bu tanım yüzünden gerilmişti; ancak kitapların içler acısı hâliydi Bişar’ı asıl düşündüren, terleten, üzen, hüzünlendiren. Dün gelen, ahmakların bile işine yaramayacak devlet belgeleri, bilgileri dokümanları dahi takmamıştı Bişar, buna rağmen cevap istenilen belgelerin solgun masanın üstündeki hâllerine bile aldırmadan bir solukta çıktı küçük odasından daldı ‘kitap deposuna’. Dalmak ki ne dalmak: yâr sıcaklığı, anne kucağı, dilber ocağı, zafer bucağı, işte buydu kitaplara sevgisi.
Bişar bir serdengeçti olmalıydı, Bişar bir gözü görmez kalbi açık olmalıydı.
Orta genişlikte sayılan ‘kitap deposuna’ adımını atar atmaz, bir toz ki sanki kadim bir kültür, bir buğu sanırsın ibadet rüzgârı, kitaplardan yayılan, süzülen bir mana bereketi ateşli dergâhlarda hisseder kendini insan, kitapların zarif bir ilhama vesile olan mana bereketi, heyecanlandırmaktan öte, ondan da öte bir inkılâptı sanki Bişara yönelen. Bir azim inkılâbı, bir merhamet inkılâbı çağlara sığmayan, güllere bile sunulmayan o kitap yuvasına atarken adımını, lastik pabuçlarından utandı Bişar, sanırsın bir ibadet merkeziydi, hani Vatikan gibi, hani Kudüs gibi, kimsenin bilmediği.
Evet, Bişar’a böylesi bir iklimdi bu orta genişlikteki, loş ışıklı, acayip kokulu ‘kitap deposunun’ hâli.
Kitaplarla birlikte ağlamak istiyordu, yas sofrası gibi, hüzün kenti gibi. Varsa bir bilen anlatsın bana der gibi.
Yöneldi hemen sağ tarafında sarı renkli ahşap rafın, eline yakın kısmındaki kitaplardan bazısına, işte buydu tarif: efkârlıydı, keman sesi gibi, yıkılmıştı dünyası kitapların, kaçmıyordu gözünden Bişar’ın. Durdu, susmak istiyordu Bişar, bu koyu keman renkli kitabın tarihine, hikayesine, hüznüne gömülmek istiyordu, orta büyüklükteki ‘kitap deposunun’ tozu dahi bozamıyordu bu büyüyü. Harikalar diyarı desen almaz bu büyünün tanımını, kitap, küçük, pamuktan biraz daha yumuşak ellerine değince Bişar’ın kopmak istedi elleri, donmak istedi gönlü, durmak istedi ruhu Bişarın, bu kitabın çaresizliğine ilaç bulamadığı için çağlar öncesi esintiler yaydığı için burnuna Bişar’ın. Ve bütün bu büyülü hâllerin ortasında ağlıyordu kitaplar. Kelimeler ki hafif kaçar, anlatış ki o nazlı kitaplara yakışmayan bir üsluptu.
Bıraktı kitabı bir gölge yükseldi raftan, kitap uğruna aziz olan raftan. Düşündü şahları, sultanları, ülke yakan ülke yıkan valide sultanları, düşündü çölleri, Ummanları, ‘kitap deposunda’, düşündü bulvarları, meydanları ve en tarifsiz aşkları. Hesap sordu onlara konuşun destanlar ve meydanlar sizi siz eden bu kitaplar… ah bu kitaplar… nedir bu hâlleri, çaresizlikleri diyordu Bişar. Gelinliğini yırtan nazlı on sekizlik kız gibi, hüznü aşamayan.
Bağırıyordu Bişar, yırtmak isterken güneşten sararan tozlu perdeleri, odanın kıblesine yöneldi, açtı ellerini sanırsın dua, bir isyandı bu, Bişar’ın isyanıydı bu, kıbleye yönelen, açılan eller bir isyandı bu, insanlara bir isyan ve tanrıtanımaz bir beddua.
Yığılmak istiyordu, sürünmek dergâhında bu kitapların, ezilmek istiyordu, vurdumduymaz toplumun ahını yüklenmek, sırtına geçirmek istiyordu.
İçinden geçirirken henüz odanın kıbleye bakan yönündeyken yüzü,
Kitap ki bizi adam eden, kitap ki padişah tacı yakışan, kitap ki sümbül diyarı, zemzem ilkbaharı… , boşunaydı bu terennümler, hafifletemez bu acıyı, kitapların acısını, Bişar’ın bu sorumlu hâli, dünyaları yıkılmışken kitapların.
Kaderin garip bir kısmeti olamazdı bu, bu kütüphanede yaşanan sallantılar, bunalımlar, sanki hüsrana varan aşklar.
Dedik ya ıssız bir ada gibiydi sende kalan bende kalan bu kütüphane, kaosun içindeki şehrin, sükûneti andıran üç katlı modern ve kadim arası bu izharı.






Üç kat, boş koridorlar, pencere aralıklarından sızan güneş, kitap rafları, yangın ve ecza dolapları, rengi asırlar öncesi bir solgunlukta hemen girişte karşınıza çıkan ruhunuzu okşayan bayrak, bayrağın göğe yükselen bir minare edası duruşu, kitaplara ulaşmanız için içinde kitapların alfabetik sıralamaları yazılı olan eski mi eski bir piramit kulesi paslı demirden oluşan bir ceset, hemen girişte köşe diyemezsiniz oraya patika nazarında hangi tür bir ağaç olduğu belirsiz bir bitki,esrik alametleri dünden belli bir Bişar, ve tanımsız ve hüzünlü, ve bikes, ve biçare kitaplar gözü yaşlı, ve okumaya hasis bir şehir.






Çaresizliği Bişar’ı zamanda yolculuğa çıkarıyordu, Ortaçağ alametleriyle dopdolu. Cahiliye devrine bazen uğruyordu, kayboluyordu kendinde ve yorgun, sanki sahip çıkamamıştı emanete, bir kurumuş toprak sayıyordu kendini o binada o kütüphanede, sonsuz sınırsız bir derinliğe iniyordu insanlardan sıkılmış, kitap katliamına varan Moğollar hikâyesi miydi ne, nerde kurtuluşumuz, sızlıyordu üç katlı binada Bişar’ın engin yüksekliği, Bişar sızlıyordu. Ağlayan kitapların hâline ve dermansız derdine.
Yaşamamış gibiydi ömrünü, aşamadığı başka bir dünya mıydı bu, kitaplara vurdumduymazlık.
Kendini odasında bulurken Bişar, -kendisi gibi yalnız oda- nemlenen buhur kokusu, dörtlü sandalyenin, insanların vurdumduymazlığına inat onurlu duruşu, sandalyelerin onurlu duruşu bir an için silmişti hüznü Bişar’ın aklından ama sadece bir an.
Bişar odaya uzaktı, kalemine, odanın iklimine, neye sarılsa, neyi niyet etse, hangi noktaya odaklansa, dönerken sandalyesinde sağa sola bakarken, sağlı sollu sinek voltaları, klimanın rüzgârında sallanan feryat dolu güller – sanki bir şeyler seziyorlardı yolunda gitmeyen- … ve daha başka kurşunlu belirsizlikler odaklayamıyordu binan tuhaf kaderi, binanın hâlleri odaklayamıyordu Bişar’ı kendisine.
Bişar ordaydı, kitaplardaydı, sessiz ve kimsesiz, ıssız ve huzursuz, acımasızlığa şahit ve ötelere şehit. Bişar dünyanın ağırlığını sırtında hisseder gibi, sırtının kamburluğuna bile aldırmadan, solan yüzene bile bakmadan, vakit varken dönme fırsatı bulunurken hüzünden, Bişar karalıydı ve kararlıydı, duygusaldı. Çözecekti bu acıyı, kitapların bu kahır dolu sızısını, çözmeliydi. Kitaplar anneler gibi ağlıyordu bu feryada bir Bişar şahit, bir meleklerin anlayışlı vakarı.
Şöyle arada bir kütüphaneye, kütüphanenin ‘kitap deposuna’ uğrayanlar yok değildi ama dedik ya arada bir, arada bir uğrayan vardı, kitapların derdini elemini anlamaktan bir aşk mesafesi kadar uzaklardı.
Kapakları bir an olsun açılmayan kitaplar, ciltleri tozdan, kadim kabristanlar gibiydi. Benden senden bizden uzaktı kitaplar, işler tersine dönmüştü kitaplar insanların hasretindeydi tam tersi olmalıyken, kara trenlerin yolunu gözleyen kitaplardı belki işten, halden anlayan bir okuyucu çıkar diye.
Belki beni anlayan, beni gözyaşıyla ıslatan biri çıkar diye kitaplar bekliyordu. Beni okusunlar gözyaşları karışsın benimkine diyordu, zarif raflardaki kitaplar, muazzezliğini kitaplardan alan raflar hasbıhal erkânıydı kitapların, bir de çaresiz Bişar. Yoktu yalandı, kara trenin geleceği yoktu, mesafeler yıldızların varlığı kadar uzak, kıraç topraklar su vermeyen asırlık dereler ‘kitap deposunda’ acımasız bir hüzün yaratıyordu, kitapların her lahzası sanki dünyadaki son gecesi olan idamlık başbakanların gözyaşı sanki. Umut ki unutulan.
Ne yapmalı Bişar nasıl güneş doğurmalı bu sahipsiz kitap yuvasına, sevda sözlerine nasıl mana kazandırmalı, aynalar anlar mıydı Bişar’ın hiç dolu düşüncelerini.
Cehennemde kavrulmak bu, bu kitapların kaderi olamazdı.
Bir yol, yol ki yâre yönelen.
Ninniler söylense uslanır mı çaresiz ciltlere bürünen düşünceler yumağı, bir kefen miydi kitapların yüzündeki, yoksa gömülmüş mü kitap, kitaplarla birlikte Bişar. Alameti farika olsa bilinebilir aslında gökteki yıldızların kitaplar hakkındaki akıbeti.
Ve Bişar yaşıyor mu yoksa hayal mi bu hâli.
Çırpınıyor adına kitap denilen varlık billuru, çırpınıyordu raflarda kitapalr denize yeniden dönmek isteyen balıklar, tanrım bir yol, yol ki senden bize yönelen, kitapların mesafesine çare.
Kitaplar açmak istiyordu çiçekler, söndürmek istiyordu yangınlar, yakın etmek istiyordu yollar, getirmek istiyordu dünyaya barış, o odada kitaplar, bu çaresiz kitaplar.
Her demi ayrı bir gözyaşı olan kitaplar, ağlayışlarına çare bulması şöyle dursun, figanlarına karışan Bişar’dan feryatlar.






Kitapevi ki adına kütüphane koymuşlar, dolgun bir hüzünle boyamışlar. Renkli camlar, insansız izanlar, rahle ki kitaba özlemle dolu, koridor ki rüzgârdan öte misafir ağırlamamış, nasıl hesap verecek yöneticiler, yöneticiler ki devrin imansız çoğunluğu.
Kütüphane ki yaş süzülen kalorifer peteklerinden, hüzün demlenir panolarında, depremlere uğrarsınız rıhtımında, limanında insan yok.
Sade, şeffaf bir bakışı olan, kitap adına yoğrulan, kitap ki uzanacak bir ele hasret, kitap ki mahpus sanki sonsuza dek, kitap ki müebbet çaresizlik çölünde her deminde ayrı fırtına.
Kütüphane ki donmuş zaman bile.






Bu tavırlar içindeydi kitapların nazarı ve Bişar’ın yas meltemleri. Çıkmak istemez loş odasından Bişar her an karşılaşma riski mevcut anlam yüklü kitaplarla. Bu nasıldı bakır renginde bedeller, kitapların ödediği, insanlar ki mendil bile uzatmayan yaş ırmaklarına, gözün yaş ırmaklarına. O kitapların, rota çizen o kitapların ömürlerine, kaderlerine çivi çakılmıştı. Titremek bir yaşam tarzı olmuştu okunmayan kitaplara, insanların hoyratlığı her an kulaklarındaydı kitapların. Yol arayan bir masal sanki yol alma şevkinde yerinden kımıldayamayan, her sabah yine ayrı bir çiziğe uğruyorlardı, her öğün ayrı bir hücreye tıkılıyordu o kitaplar, canları acıyordu, onları özleyen yok.
Bir oydu bu işin hikmetini arayan, ne çok şey yaşamıştı, ne çok alev söndürmek isteğindeydi kuytu kitapevinin tek sakini, hep sakini Bişar, Bişar tiryakisi olmuştu sevda yüklü kütüphane zavallılığında.
Kitapların acısından her yan her yön kan izindeydi titrek kütüphanede, ölüme giden bir davetiye almıştı, teselliden uzak kitap taşıyan kütüphane.
Bu intihar bestesindeki mimari olmasaydı, kütüphanenin karanlığa düşen, kilise andıran sonsuz buğusu olmasaydı çıldırmak düşerdi kaderine Bişar’ın ve yalnızlığın kollarındaki kitapların.





Öğünler öğün kovalardı, günler haftaları, zar atmak gibi basit bir olaydı geçen zaman, zamanın unutulduğu o rotasız kütüphanede.
Bir direniş göstermeli, bir, bir, …
Aydınlık neredeydi?
Karanlık nerede?
Bişar artık sabırsızdı, aklını Artuklu zamanında bırakmıştı, isyanlı bir sükûttu, üslup dursun Bişar konuşsun.
Başlar eğilsin. Eğildi başlar.
Toprak kokan kütüphane bu savruluşlarla doluydu. Düşünceler erguvan maddesindeydi. Pencereler açılmış feryatlar anons ediliyordu dışarılara kalabalık, kaybolan kalabalıklar. Perdeler anlıyordu bu sızıyı, geceyi örter gibi anlayışsızdı insanlar, sağır yaratıklar gibiydi dışarıda kalabalıklar.
Bişar sessiz ve kimsesiz kalmalıydı odasında, loş odasında, alevli odasında, sargılı acılı odasında, piramit odasında, kararan odasında… Mevsimsiz, renksiz edalardayken insanlar kim duyabilir bu, yağmur düşmeyen günahkâr kitap yuvasına. Anlamsız gölgeler nasıl anlayabilirdi kitapların da bir kalbi olduğunu, kitapların da insanlar gibi pörsüdüğünü ama sararmadığını. İlgiye muhtaç bir can taşıdıklarını nasıl bilebilirdi bir çift göz.
Issız kaldıklarını, düşündüklerini, hüzne daldıklarını, heveslerinin tükendiğini nasıl bilebilirdi korkusuz insanlar.
Kitapların da çiçekler gibi korunması gerektiğini, bakire kadınlardan eser taşıdığını kitapların hassaslığını nasıl bilebilirdi, nasıl bilebilirdi insanlar.
Bir Bişar’ın problemi miydi bu vicdansız tavırlar, mananın değiştiği bu zamanlar Bişarı’n mıydı?
Bir kimseydi kitaplar, bir hiç değildi, kitapların da üşüdüğünü, örtünmesi gerektiğini, ilgiye muhtaç taze bir ceninden daha sabırsız olduğunu.
Okunduğunda insanın gölgesine bir kar gibi yağdığını, sulanmayan bir ağaç gibi kırıldığını, yağmur düşlediğini nerden bilebilirdi mavilikten uzak şahlı insanlık.



Kütüphane anlamsız bir zamanda ve toz koparan bir mekânda dikilmişti o hengâmeli şehirde, serçeler bile sahipsizken bu yaman şehirde, siyahlıkların bile parçalandığı bu şehrin duvarlarında. Şehir ki habersiz her şeyden mesela iyiliğin bilgisinden… Dar sokaklar geniş bulvarlar, yanık renginde ağaçlar sağa sola saldıran insanlar bu haldeydi bunu kitaplar nerden bilebilecekti.
Kitaplar ve Bişar insanların bu kabahatini nasıl hissedecekti.
Bu hâllerin ortasında bir kütüphane.
Kütüphanenin ortasında sevda yüklü bir Bişar.
Bişar ki acıyla nemlenen, nemlenip kitaplara demlenen.
Her günkü gibi bir gündü kapandı kütüphane kapandı odaların kapısı, ham kokular kaldı kitaplarla baş başa. Ümitsiz bir günün zamanı ne zamandı.
Kapandı kapılar demirden kapılar gecelerle baş başa kalacaktı ağlayan kitaplar.
Gecenin derinini dinlerken hangi seslerle vefa yüklenmişti kitaplar, ah bir bilseydi insanlar.



Nurettin ŞİMŞEK
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 04-03-2012, 19:16
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart VİCDAN / Serkan Kılıç

5./


VİCDAN

Üzerindekilere iyi uyum göstereceğini düşünerek dolabından kahverengi deri ceketini çıkardı. Acelesi olduğu her halinden belli olduğu halde, ayna karşısına geçip uzunca bir süre nasıl göründüğünü yorumlaması ihtiyacını gördü. Ergenlik dönemindeki sivilcelerinin yol açtığını düşündüğü, burnunun verdiği büyüklüğe somurtsa da, kendini yakışıklı olarak niteliyordu (tam olarak öyle olmasa da, en azından bu yönüyle hiç dertlenmiyordu.).

Kahverengi ayakkabısını eline alıp, çıktı kapıdan. Merdivenlerden hızla inerken yavaşlaması gerektiğini düşündü. Yavaşlayacak ve apartman girişini tutmuş teyzelerin arasından nasıl geçeceğini planlayacaktı. Bu heyecanı tamamen onlardan korkusundan kaynaklanıyordu. Tüm muhabbetleri dedikodulardan ibaret olan bu teyzelerin, kendisinin de dedikodusunu yaptıklarından emin gibiydi. Onlarla hiç konuşmaması bile buna çok büyük bir nedendi ona göre. Teyzelerin görüş açılarından çıkıncaya kadar nefesini tutarak temkinli yürüyüşü devam etti.

Köşeyi dönünce kendisini daha özgür hissettiğini fark etti. Acele adımlarla otobüs durağına giderken önünden geçtiği araba ve vitrin camlarından sık sık görünümünü kontrol ediyordu. Bu yüzden büyük camlı transitlerin yanından özellikle geçerdi. Mavi kot pantolonunun solduğunun ve yeni bir tane alması gerektiğini görüyordu.

Caddede, yaklaştığı durağa ilerlerken, Tarık diye bağırıldığını duydu. Durup baktığı, sesin geldiği tarafta, şişmiş göbeğinin neredeyse yırtacağı gömleğinin uçlarını zorla pantolonunun içine sıkıştırabilmiş ve sararmış sakal, bıyığıyla rakıyı çok kaçırdığını açık eden simitçi duruyordu. Tarık, küçük çocuğun simitçiye doğru koştuğunu görünce devam etti yoluna.

Otobüs durağındaki kalabalığı görünce, vazgeçti otobüse binmekten. Taksiye binmeyi tercih etti. Böylelikle, Ferda öğretmenin evinde, hepsi okula yeni başlamış üç öğretmen arkadaşıyla buluşmasına geç kalmayacaktı.

Kısa sürede ulaştı gideceği yere. Ferda öğretmenin bulunduğu apartmanı buldu. Zile bastıktan kısa bir süre sonra apartman kapısı gürültülü şekilde açıldı. Merdivenlerden biraz heyecanlı, yavaş ve düzenli adımlarla çıkıyordu. Üçüncü katı çıkarken Ferda öğretmenin, ona kapı önünden, hoş geldin manasında gülümsediğini gördü. O da üzerindeki heyecanı atarak gülümsemeyle karşılık verdi. Ferda öğretmen içten bir neşeyle:

- Hoş geldiniz hocam, dedi.
Tarık aynı neşeyle karşılık vermesi gerektiğini düşünerek:
- Hoş bulduk. Teşekkür ederim, dedi.
Elindeki çiçekleri uzatırken:
- Buyurun. Size layık değiller ama...
- Aa! Ne diye zahmet ettiniz.
Ferda öğretmen Tarık’ı salona geçirdikten sonra, çiçekleri vazoya bırakmak ve üzerini değiştirmek için müsaade istedi.

Tarık salonda yalnız başına kalmaktan huzursuz, koltuğun kıvrımlarını takip ediyordu parmaklarıyla. Aklından, iki hafta önce, öğrencisine attığı tokadı, bakakaldığı halının desenlerini, Ferda’nın üzerini değiştiriyor olduğunu, diğer iki öğretmen arkadaşı Hasan ve Leyla’nın ne zaman geleceğini ve iki haftadır tamirde olan arabasını bugün teslim alacağı halini geçiriyordu. Ferda’nın üzerini değiştirmesinin neden bu kadar uzadığını ve iki öğretmen arkadaşının neden şimdiye kadar gelmediklerini merak etti.

Ferda, elinde meyvelerin bulunduğu bir tabak, siyah entarisiyle girdi içeri. Dizine kadar olan entarinin etek bölümü zarifçe sallanıyordu. Yaptığı hafif makyajının, permalı saçlarına olan uyumu ona çok yakışmıştı.

Tarık ilk defa böyle gördüğü Ferda’nın çok güzel göründüğünü fark etmiş, ancak bunu dile gitmesinin uygun olmayacağını düşünmüştü. Oysa yanında diğer iki arkadaşı olsaydı, buna cesaret edebileceğini biliyordu.

Tarık kısa süreli sessizliğini bozmak isteyerek:

- Hasanla Leyla nerede kaldılar? Dedi.
- Söylemeyi unuttum. Hasan’ın düğün işlemleri için Diyarbakır’a gitmesi gerekmiş. Leyla yola henüz çıkmış. Dün gece annesinin yanına, karşıya gitmiş. Gelmesi bir iki saat sürermiş. Bana da geç haber verdiler, gelemeyeceklerini.

Tarık Hasan’ın gelemeyecek olmasından çok huzursuz oldu. Tek erkek o olacaktı burada ve Leyla’nın iki saate kadar burada olamayacağını düşününce, kulaklarına kadar kızardı. Hafif olarak terlediğini hissetti. Gitmek istiyordu, ama bir bahane bulması gerekiyordu gitmek için. Hararetle bir bahane düşünüyordu. Ferda’nın bu duruma tepkisine merakla, yüzüne baktı. Hiçbir farklılık göremiyordu ifadelerinde. O an Ferda, Tarık için adeta kusursuz bir varlığa dönüşmüştü. Tarık gözlerini ondan alamaz olmuştu. Hiç bu kadar güzel gelmemişti ona.

Ferda aniden, yüzünü Tarık’a çevirdi. Tarık’ın onu izlediğini fark edince, utandı. Leyla gelinceye kadar biraz zaman geçirmek için, Tarık’ın önündeki meyveleri alıp, mutfağa gitmeyi düşündü. Kalkıp meyvelere doğru yöneldi. Tabağı alacakken, Tarık, buna nasıl cesaret ettiğini kendi de anlamayarak, büyük bir çeviklikle Ferda’nın tabağa uzattığı elini tutup, kendine çekti.

Ferda bunun olacağını biliyormuş gibi gayet sakin ve soğukkanlı:

- Yapma, dedi yalnızca.

Tarık bir şey söyleyemeyecek kadar ürkek, heyecanlı ve başı dönmüştü. Kalp atışlarının gürültüsünü Ferda bile duyuyordu. Ferda’nın tek eliyle itip direnmelerine karşılıksız kalıyordu. Bu sırada Ferda’nın diğer elini de bileklerinden tutarak tekrar kendine çekti. Ferda Tarık’a göre çok güçsüz kaldığını hissetti. Direnemiyordu. Sürekli, onun duyabileceği şekilde, sessizce “bırak” diyordu. Tarık bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünerek, biraz yüksek sesle:

- Ferda seviyorum seni. Lütfen evlen benimle.
Ferda seslerin dışarıdan duyulmasından korkarak, sessiz:

- Bırak beni. Ne olursun bırak.
- Seni istiyorum Ferda. Benim ol. İstiyorum seni, dedi.

Ferda korkmuştu. Kurtulmak istiyordu. Tüm kuvvetini toplayarak itti Tarık’ı. Tarık’ın ellerinden kurtuldu. Kaçmak istemedi. Oturmuş olduğu kanepeden doğulmayan Tarık’ın, karşısında nefes nefese ayakta duruyordu. Tarık oturduğu yerden:

- Ferda evlen benimle.
- Ne diyorsun Tarık. Ben nişanlıyım. Lütfen git şimdi.
- Boş ver nişanlını. Benimle evlen.
- Olmaz. Yapamam bunu hem seni sevmiyorum bile. Nasıl evlenebilirim?

Tarık beyninden vurulmuşa döndü. Bunu duymak istemiyordu. Çirkin olduğunu düşünerek, utandı. Bu olayları yaşadığına pişmanlık duyuyordu şimdi. Ancak suçlu gördüğü kişi kendisi değil, Ferda’ydı. Yerinden kalkıp Ferda’nın boynunu yakaladı. Onu yere attı. Üzerine çıkacakken, Ferda çok sert bir tokat indirdi suratına. Bunun üzerine Tarık çok sinirlendi. Hızla meyve bıçağını kaptı. Ferda’ya olan nefretiyle:

- Demek beni sevmiyorsun ha, diye bağırdı.

Bıçağı karnından soktu Ferda’nın. İkisi de ne yapacaklarını bilememişlerdi. Ferda, bağırmak istiyor, ama o gücü kendinde bulamıyordu. Tarık başı dönmüş bir halde, hızını alamayarak üç kez daha, bıçağı çıkarıp sokmuştu aynı bölgeye. Sanki Ferda’nın tüm kanı boşalmıştı oracıkta. Yer kıpkırmızı olmuş, siyah entarisi tamamen koyu kırmızı bir renge boyanmıştı. Ferda kurtulmak için bağırmaktan başka bir yol bulamayacağını düşünerek, güçlükle bağırıyordu. Tarık’ın midesi bulanmış, başı dönüyordu. Kandan olmalıydı. Küçükken kan grubu teşhisi için gittiği dağlık ocağında kusup, bayıldığını hatırlıyordu.

Tarık Ferda’nın bağırışlarıyla biraz kendine gelebildi. Sesin duyulacağından korktu. Sesini kısmak isteyerek bıçağı boğazına dayadı. Meyve bıçağıyla güçlükle kesebildi boğazını.

Ferda’nın öldüğünü hissetti. Kanlar boğazından bir fıskiyede olduğu gibi fışkırıyordu. Tarık ilk defa böyle bir şeye şahit oluyordu. Yaptıklarından tiksinmiş, ağlıyordu. Hâlâ inanmıyordu öldürdüğüne. Bıçağı alıp kendi karnının iki yerinden soktu. Yaptığı en mantıklı iş olduğunu düşündü. Başı dönmüş, midesi bulanmıştı. Olduğu yere, Ferda’nın yanına yığıldı. İkisi de kanlar içinde, tepkisiz yatıyordu. Bıçak Tarık’ın elinden düşmemişti. Sıkı sıkıya bağlıydı. En son, kendisini vururken, büyük bir kin duymuş olmalı kendisine.

Yirmi dakika boyunca kapı zilinin sesi ve telefonun sesi birbirine karıştı, ölünün arkasından bir seremoni gibi. Leyla bunun üzerine kuşkulandı. Polisi aradı. Aradıktan yarım saat sonra geldiler. Çelik kapıyı açmak biraz zor oldu. İçeri girmek için, önce Leyla atıldı. Hemen salona koştu. İkisini de yerde tepkisiz görünce donup kaldı. Ayakta durup olayları hayretle anlamaya çalıştı. Önce bunların gerçekleşmesine olanak vermediğinden karar veremedi ne yapacağına, ama biraz sonrasında ikisinin de ölmüş olduğu gerçeğini kabul etmek gerektiğini düşünerek ağlamaya başladı. İçeri polisler girince, Leyla Ferda’nın üzerine atladı.

Polislerden biri akıl edebildi ölüp ölmediklerine bakmaya. Çok alışık olmalılar ki (genç olan polise dönüp) soğuk bir şekilde:

- Kız ölmüş. Diğerinin nabzı atıyor. Ambulans çağır, dedi.

Leyla Ferda’nın öldüğünü duyunca çığlıklar atmaya başladı. Polisleri Tarık’ın elinden bıçağı alırlarken görünce Ferda’yı Tarık’ın öldürdüğünü düşündü. Ancak Tarık’ın karnındaki kanları görünce bu düşüncesinin saçma olduğunu düşündü. Ona göre Tarık eve giren birinin saldırısı üzerine savunma amacıyla bıçağı eline almıştı.

Ayağa kalkıp tekrar baktı ikisine. Ne çok yakıştırıyordu ikisini birbirlerine. Ferda’nın nişanlandığını duyunca, çok üzülmüştü. Bunun üzerine ikisinden habersiz Hasan’la birlikte plan kurmuş ve ikisini baş başa bırakmayı başarmışlardı. Leyla ne durumda olduklarını merak ederek gelmiş. Bu olayla karşılaşınca şok olmuştu. Hemen Hasan’ı aradı. Haber verdi olanlardan. İkisi de birbirlerinin suçlu hissediyordu.

Olayın üzerinde bir hafta geçmeden, anlaşıldı katilin Tarık olduğu. Bir aylık tedavinin ardından yirmi beş yıl ceza aldı. Leyla bir yıl psikolojik tedavi gördü. Katilin Tarık olduğunu duyduktan sonra Hasan olayı unutmuştu bile.

Tarık bir yıldır hapisteydi, ama koğuştakilerle birkaç cümle diyalogdan başka hiç konuşmamıştı. Delirmiş gibiydi. Dalıp gidiyordu uzaklara. Ferda’yı aklından çıkaramamıştı. Çıkarmak da istememişti. Resmini çizmişti unutmamak için. Sürekli ona bakar bunalımlara girerdi. Arkadaşları sağlığını düşünerek resmi ondan ayırmayı bile denemişler ama daha da kötüleştiğini anlayınca, vazgeçmişlerdi bundan. Koğuş ağası da dâhil kimse bulaşmamıştı ona, üzerine gitmemişlerdi.

Tarık, ilk bir buçuk ayını geceleri hiç uyumayarak geçirdi. Ancak son zamanlarda bu kötü düzenin bozmuş, kitap bile okumaya başlamıştı. Ferda’dan başka öğrencilerini, arkadaşlarını ve ailesini de düşünmeye başlamıştı. Yemeğini bitiriyor, çok nadir olsa da gülümsüyor ve hatta şaka yaptığı bile olmuştu. Ancak Ferdayla kendisinin yalnız bırakılmasını Hasanla Leyla’nın planı olduğunu duyunca iyice harap oldu, tekrar gözlerinin önünden geçmez oldu yaşadıkları. Yine içine kapandı. Ve bir sabah, bileğine geçirdiği jiletle tuvalette bulundu ölüsü. Arkasından bir not bırakmıştı hiç bozmadığı yatağının üzerine. Belli ki yine başlamıştı bunalımları, yine uyumamıştı o gece. Bıraktığı not isse şuydu:

‘‘Stres nöbetlerim yine bastırmaya başladı, henüz iyileşmeye başlamışken. Ama hiç kızmıyorum, zira sadece bu anlar rahatlatıyor beni, üstelik kişi yüzleşmeli değil mi hatalarıyla ve pişmanlıklarıyla, bu kişi hak etmiyor mu böyle bir cezayı tüm yaptıklarının sorumluluğu altında.

En büyük mahkemedir vicdan, en ağır cezaların kesildiği. Kişi eğer hissediyorsa vicdanın varlığını, kontrol altındadır caydırıcılığın korkusuyla, yok eğer hissetmiyorsa ya da cayıyorsa caydırıcılığından, eyvah olsun ona. Bunalımlara, streslere boğulur tüm düşünceleri, başka hiçbir şey düşünemez, hissedemez olur, nefret eder, bunalır tüm bu bunalımlara, kurtulmak ister pes ettiği sıkıntılardan.
Sonra sorarlar niye diye. Ölümü böylesine yaşamaktan yeğlemiştir, rahatlamıştır üzerinden attığı pişmanlığı sorumluluğunu, son nefesinde.’’

Kâğıdın sol altına da şunları yazmıştı:

‘‘Ferda’yı öldürdükten sonra tüm hayatım mahvoldu. Sürekli onu düşündüm, bunalımlara girdim. Hapishane cezası, beni, bu pişmanlığımdan kurtarır zannettim. Ancak burada her geçen gün rahatlamam ve düzelmem vicdanıma sığmıyor. Yaptığım çok büyük bir hataydı. Bu hataya karşılık cezam ölümden başka bir şey olamaz. Annem ve arkadaşlarım ve benim ölümüm halinde üzüntü duyacaklar, hiç üzülmesinler. Aksine sevinmeliler benden kurtulmaları adına. Yaptıklarımdan dolayı, çok pişman olmamın üzüntüsüyle gidiyorum.’’

- SON -

Tam adım Serkan Kılıç. 1996 Bitlis Tatvan doğumluyum. İlk ve orta öğretimimi İstanbul’da Koca Ragıp Paşa İ.Ö.O.’da okudum. Lise öğretimim için Ankara Polis Koleji‘ni seçtim. Şimdi Polis Koleji’nde 12.sınıf öğrencisiyim. Yazıya ve edebiyata olan merakım henüz başladı ve bu yazdığım ikinci öyküm henüz.

Neden öykü?
Yazıya ve edebiyata olan ilgim her zaman bir roman kitabımın olması isteğimden kaynaklandı. Ancak denemelerime rağmen, roman yazmanın erken olduğunu düşündüm ve bazı yazar ve edebiyatçıların da tavsiyeleriyle öyküyle başladım yazmaya. Ve eğer roman yazmak istiyorsam, öyküde başarılı olmamın gerekliliğini önemsiyorum. Bu yüzden öyküyü seçtim.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 14-03-2012, 00:07
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart NEZETE / Fatma Gür

6./

NEZETE


Öğrendiğinde dünya başına yıkılmıştı.
Sahafla dostluğum ta çocukluğumuza dayanır. Dükkânlarımız dip dipe. İkimizin babası da kitapçı, eskisinden yenisine her tür kitap vardı dükkânlarımızda. Ben okumayı sevmezdim, Galip’in işi gücü okumaktı. Babamın rahmetli bir arkadaşı vardı, sahaftı, okumak için yaratılmış derdi babam, kimse asıl adını bilmezdi, sahaf derdi herkes, Galip okuma yönünden onun aynısıydı. Galip benim sahafımdı. Okuduklarını harfi harfine bana anlatırdı. En çok da halk hikâyelerini anlatırdı. Kerem ile Aslı, Elif ile Yaralı Mahmut, Tahir ile Zühre…ne bileyim şimdi unuttum adlarını. Hepsini anlatmıştır bana. Hele masalları bir anlatışı vardı sahafın, ağzım açık dinlerdim.
Bir gün dedi ki:
-Sana bir aşk öyküsü anlatacağım, yazılmamış ama yaşanmış.
O zaman anlatmaya başladı. Hepsini aynı gün anlatmadı. Yeri, zamanı geldikçe anlattı.
Sahaf anlatırken ağlardı, ben dinlerken ağlardım.
“Onlar bizim mahalleye sonradan geldiler. Burada tek tanıdıkları varmış: üvey annesinin eski kocasından oğlu. Oturdukları ev kadının Almanya’daki kardeşinin eviymiş.
Onu görür görmez insanın yüreğini bir huzur, bedenini bir dinginlik sarardı. İncecik beyaz bir yüz. Dudaklarında duru bir tebessüm. Çıtkırıldım ince uzun çocuk elleri. Yeri incitmeden uçacakmış gibi basan ayakçıkları. Bütün bedeninde hüzünle karışık bir mutluluğun yarım tebessümü.
Onda, kilisedeki boynu bükük Meryem Ana’nın oğul sevgisini yaşıyordum. Ona baktıkça derin bir nefes alıp gözlerinin karasında kaybolmak istiyordum. Ne düşünürdü o gözler, nerelerde yitip giderlerdi düşleriyle?
- Bana kalsa köyden taşınmazdık. Ramiye- üvey annem- istedi, taşındık. Babam yaşlı, köyde çalışacak hâli yok, emekli maaşından başka parası pulu da kalmadı babamın, demişti.
Ramiye beş erkek kardeşin tek bacısı, kardeşlerinin hepsi Almanya’dalar. Burada kirasız oturacakmışız. Babam, annem öldükten sonra Ramiye’nin sözünden hiç çıkmıyor. Ramiye, babamdan on yedi yaş küçük. Bana hiç kızmaz üvey annem.
-Sen akıllı uslusun ya ondan kızmıyor, dedim.
Gözlerinde yaşlar pınarlandı, gözbebeklerinin siyahı titreşti, yaşlar süzüldü yanaklarından, koluyla sildi onları.
Gözlerime baktı derin bakışlarıyla, yüreğim acıdı, ona sarılıp bağrıma basmak istedim. Saçlarını, yüzünü, boynunu koklamak. Yapamadım. Yüzüne baktım, yüreğimdeki sevgiyi gözlerine verdim. Utandı, bakışlarını yüzüme çevirmedi, bütün yüzü gülümsedi.
Bana her geçen gün yakınlaşan bir sıcaklığı vardı. Sonraları hepten yakınlaştı. Beni ağabeyi bildi, öyle seslendi bana: Galip abi. Bana hangi sesle seslense kabulümdü. Her seslenişi yüreğime bahar kokusunu seriyordu. O, ne anlatsa gözlerine derin derin bakarak dinliyordum.
-Abim ölmeseydi senin kadar olurdu. Traktörün altında kalıp öldü. Babam, onun traktörün önünde olduğunu görmemiş, üstünden geçmiş koca teker. Abim öldükten sonra anam babamla hiç konuşmamış. Hep karalar giyindi. Bir deli gibi düşüncelerde, gezip dururdu.
Babam beklemiş, beklemiş. Anam tek kelime konuşmuyormuş onunla. Babam demiş ki:“ Sen beni erin saymıyorsun, evlenmem gerek.” Hiçbir şey dememiş anam.
Çok sürmedi, babam Ramiye’yi getirdi. İş güç peşinden koşan anam, Ramiye gelince bunları da bıraktı, yataklara düştü çok geçmeden. Ramiye’nin gelişi çok zoruna gitmiş, çünkü babam anamı kaçırıp almış adam.”
Günün doğuşu çoktan gerilerde kalmıştı, yine de kuşlar ses sesseydi, caddeyi kuş sesleri donatmıştı, kuş sesleri caddenin dört bir yanını cıvıltılara boğmuştu. Geceyi mekân tutacak yer telaşının sesleri ağaçlarda, duvarlarda eriyordu.
Yağmur karanlığı çökmüştü caddeye, şehre.
Sahafın yüreği acılarını tazeliyordu. Sevdanın sessizce yaşanmışlığına üzülüyordu. Dilden yüreğe seslenmediğine ahlanıyordu. Ne çok acı çekmişti, ne çok ağlamalarla geceyi sabaha katmıştı. Ve hayat her gün bir şey olmamış gibi devam etmişti. Her aşk dizesinde onu yaşamış, yüreğinin acısını ağıtlar da dindirememişti.
“ Anam hep hastaydı artık, hep başı sarılı, hep sıkı sıkıya karalar giyimli, hep yorgan altında hastaydı. Ramiye, hepimizin yükünü yüklendi, bir gün olsun da kızmadı.
Ramiye, babamdan ilkini doğururken o gün akşama doğru da anam öldü. Çok iyi hatırlıyorum o günü. Anamı mezara götürdüler, Ramiye’ye de güzel bir yatak yaptılar, hayırlı olsunlarla başınız sağ olsun aynı ağızlardan çıkıyordu. Cenazeyi gömdükten sonra babam kaç gün eve uğramadı. Bir gün amcamla çıkıp geldiler. Bebeğe dedemin adını koydular.
Arada susar, sen niye konuşmuyorsun, beni dinlemekten bıkmıyor musun, derdi. Anlatırdım kendimi ona; ama sözcükler dilime yapışırdı, yüreğimin sesine sözcükler az gelirdi.
Ben evin tek çocuğuydum. On üç yıl aradan sonra doğmuşum. Anacığım üç düşük yapmış benden önce. Çok düşkündü bana, bunu gözlerinden öyle okurdum ki öl desem ölürdü o an, oğlum, Galip’im derdi bin kere, bin güzel çiçek dökülürdü dilinden. Gözlerindeki sevgi bedenimi sarar, ben mutlu, ben şımarık, azıcık da nazlı onun sarılmalarını itelerdim, aldırmaz, bir daha yumuşacık beni bağrına sarardı. Saçlarımı, yüzümü, gözümü öperdi. Yüzümü avuçlarına alır, bir tablo gibi seyreder, seyrederdi. Her anım böyle sevmelerle, koklamalarla doluydu. Ben dünyanın en mutlu, en nazlı çocuğuydum.
Anam beni gözü gibi değil, gözünden öte saklardı her şeyden. Sokakta oyuna doyamazdım anam yüzünden, bilirdim ki beni izliyor, ikide bir seslenirdi adımı sokağa. Önceleri aldırmıyordum; ama Nezete bize katılınca kızar oldum anama.
Sokak aralarını ip atlamaları sesleri doldururdu, her atlayışta ince örüklü saçlar havalanır, kızların çıkmaya yeni yüz tutmuş göğüslerine gözlerimiz giderdi, içimizden birer sevgili tutardık, biz oğlanlar işmarlarla birbirimize kızları anlatırdık. Benim sevdiğim belliydi artık ama o ip atlamıyordu, ben de bununla gurur duyuyordum, böylece kimse onun göğüslerine bakmıyordu.
Sokak bizim sesimizle, oyunlarımızla çılgına dönerdi. Seslerimiz sokaktan taşar, açık pencerelerinden yol bulup evlere dolardı. Bazı yaşlıların kızgın sesini duyardık: Hiç bıkmaz mı bu çocuklar bağırmaktan?
Nezete’yle arkadaş olunca daha az grup oyununa katıldım. O hep bir şeyler anlatırdı. Anlatma, oyun oynayalım demezdim. Gözlerinin siyah derinliklerine bakar, orada kaybolurdum. Sesi, ötmeye susamış yasaklı serçeyi andırırdı. Onu dinlemek beni mutlu ediyordu, o anlatsın ben dinleyeyim diyordum. Tek sesle sözünü kesmezdim, ünlemleri bile dilime yasaklamıştım sözünü keser diye. Bakışlarımı yüzünden ayırmaz, ona gözlerimle eşlik ederdim.”
Sahafın yüreği aşk acısını hiç unutmamıştı. Sevdiği, saçları, gece ve bir daha asla gelmeyecek anlar. Sevdiğinin simsiyah saçları gece ile yarışıyordu, gece sessizliğince dalgalanıyordu saçları gecenin usul esintisinde, saçları dudaklarına değiyordu, yüzünü örtüyordu, sonra aşk üzgünü dudakları aralanıyordu, gözleri sevdiğini selamlarken. Yüreği dudaklarında tebessüm ediyordu her bakışta. Ah, ne olurdu onu almasalardı gözlerinden.
“ Anacığım yine beni izlemelerdeydi elbette. Ama evde Nezete’yle ilgili tek kelime etmiyordu, bana delikanlı gözüyle bakıyordu. Nezete’den iki yaş büyüktüm, zayıf, cılız olduğumdan marazlı bir görünüşüm vardı, yaşımı hiç göstermiyordum. Ama yüreğim öyle değildi, onu bir seviyordum ki Allah biliyordu bir tek.”
Sahaf, geçen günlerin tatlı yolculuğundaydı. Şimdi yüreği o anın delikanlılığını yaşıyordu: O, yoksul bir oduncunun demirci ustası oğlu, ateşin kızıllığı yüreğinde erir, bedeni domur domur tere keser her körük üflemesinden, kılıçlar yapar zalimlerin zulmünü kesecek, sevdiğini yumuşacık sarar kalın kolları. Sevdiği şaşı padişahın dünya güzeli kızı, taht kurar yüreğinde ona, kimselere yâr etmez onu.
“Sokak oyunları mevsimi geçti. Evlere kapandık. Kış yaklaşıyordu. Onu eskisi kadar göremiyordum.
Mevsimin son sıcak günlerinden birini yaşıyorduk. Bütün çocuklar sokaktaydık. Sokak büyüğünden küçüğüne, kızından oğlanına çocuk doluydu. O da bizimleydi. Doyasıya sekiyorduk, koşuyorduk, top oynuyorduk, ip atlıyorduk. Kaç gün sokağa çıkamamanın acısını çıkarırcasına çığlık çığlığa eğleniyorduk.
Gün çekilmeye başlayınca annelerimiz yavaş yavaş seslendi.
Tek tek sokaktan çocuk sesi eksiliyordu.
Bir iki çocuk kalmıştık, o an aklıma geldi, onu bundan sonra az göreceğim. Çare düşünmeliydim. Bir sebep aklıma gelmedi, içimden geçeni olduğu gibi söyledim, annen seni bize gönderir mi, dedim. Evet, dedi. Ben de size gelirim, dedim. Olur, dedi. Sesinde hiçbir duygu yoktu. Nasıl çöktü yüreğim o an, sevmiyor beni, dedim, herhangi bir çocuk gibi görüyor beni, aldırmıyor bana, gözlerindeki derinlik yitmişti. Gözlerine bakmak istedim, kaçırdı benden. Yüreğime acılar saplandı, gelirsin bize değil mi, dedim bir daha. Evet, dedi yine duygusuz bir sesle. Benim annem olsa göndermez, dedim. Bizimkiler de göndermez, dedi. Nasıl geleceksin göndermiyorlarsa, dedim. Şartım var Ramiye’yle, onun için gönderir. Şartın mı? Evet, dedi. Neymiş, dedim ama kötü şeyler duyacağım içime düştü. Gözlerim doldu, bir acı sardı bedenimi, ayakta kalacak gücüm yitti yitiyordu, sesim eridi boğazımda, ne dilden konuşacağımı unuttum, söz bilir miydi dilim, unuttum. Tutamayıp yüreğimi bütün gücümle sarıldım ona. İncecik bedeninin titreyişini, göğüslerinin sıcacık dokunuşunu, göğüslerin minnacık yuvarlaklığı, güzelliği bedenime, yüreğime yayıldı usul usul ve daha sıcacık sarıldım ona. Gözlerine gözlerimden yüreğimi verdim, şartını sordum. Amcamın oğlu askere gidecek baharda, beni ona nişanlayacaklar. Ne diyeceğimi bilmiyordum, gözlerine baktım sadece. Ramiye’ye istemediğimi söyledim, babana sözüm geçmez bunda, verir seni dedi. Okumak istiyorum, dedim, öğretmen olacağım, dedim. Göndermez baban, dedi. Gönderecek olsaydı ortaokula bu yıl ara verdirmezdi, bak köyde değiliz, göndermedi. Dışardan imtihanlara gireyim, dedim. Nasıl çalışacaksın dedi. Galip abi beni çalıştıracak dedim, çalıştırırsın, değil mi? Nasıl duygular gidip geldi, ölüp diriliyordum ağzından çıkacak sözden önce, şartını duyunca sevinçten bağıracaktım, evet, çalıştırırım, dedim. Ve bedenimin yaşımı göstermemesi sevdiğimi bağışlamıştı bana, yüreğimin sevincinin kelamı yoktu, mutluydum, uçuyordum. Ötesini düşünmek o an çocuk aklıma gelmedi.”
Gün, yeni geceye hazırlanıyordu. Kuşlar, ağaçların yapraklarına sarmaş dolaş oldular, bir indiler dallardan, bir uçtular yapraktan yaprağa. Ağaçlar, kuşlar yapraklar iç içe geceyi sarındılar, geceye donandılar. Çılgın birkaç kuş ağaçların etrafında şımarığım uçuşlarla ağaçlara saniyecik konup kalkıyorlardı. Gecenin serin karanlığında nazlı uçuşlarla dans ediyorlardı. Sahafın gözleri nemliydi dışarıyı izlerken. Düşlerinin çokluğu gözbebeğinde uçuşuyordu, kısacık mutluluklar başlamadan bitiyordu yüzündeki çizgilerde.
Bir telaş içinde çöpü karıştıran oğlanla kıza baktı, sen hayat telaşına devam et, güzel çocuğum dedi duyulmaz bir sesle sahaf.
-Kardeşim, karıştırdığın çöpün sesi yetmiyormuş gibi bir de türkü tutturmuşsun, kes diyordu sakallı huysuz tuhafiyeci.
Cevap vermek boşuna, duymamışlığa vurdu çocuk. Beni siz getirdiniz türkülerimle buraya, sözünü içinden söylemiştir yine, dedi sahaf
Oğlanla kız habire çöpü alt üst ediyorlardı.
-Aynı çöpü karıştırdığımızı görse abin kızar, dedi oğlan.
-Kızmaz, sen kağıt, naylon topluyorsun; ben teneke…
Oğlan az nefeslenmeye durdu, kız da çöpten ayrıldı.
-Sen ne harcayacaksın, parayı o küçük çocuğa verdin, dedi oğlan
-Kir karası küçük bir oğlan, kapkara bakışlarını sevdim. İlk kez birine para verdim, aha şurda dürüm yiyecekmiş, ama çöp topladığı caddede hiç dürümcü yok. Abisi vardı az uzağında, bence abisi isteyemedi, onu gönderdi, ilk kez istediği belliydi, onun için verdim parayı.
“ Kış başladı. O hep bize geliyordu. Anam da Ramiye’yle samimi olmuştu, anacığım yüreğimi okumuş, buna karar vermiş: Bu aileyle samimi olacak, onlar, bizim de kendileri gibi olduğumuzu anlayacaklardı: ikimiz de çocuktuk, yüreğimiz deli deli çarpsa da birbirimize, çocuktuk.
Zaman çabuk geçiyormuş o nişanlanınca anladım ki kış da bitiyor. El ayak çekildi bizden. Onu göremez oldum. Okul da olmasa delirirdim. Hoş okuldan da bir şey anlamıyordum. Bedenimin marazlığına yüreğim de eklendi. Gittim okula, geldim eve. Bütün canlılığım buydu. Anacığımın çırpınışlarını görüyor ama yüreğimde güç yoktu ona karşılık verecek.
geceleri yastığımı ıslatırdı gözlerim, gizli ağlardım, anam görmesin diye, gördü bir gün, o da ağladı benimle.
Bir sabah uyandığımda ayaklarım taşıyamadı beni, oracıkta yığıldım yere. Ayaklarım adım atamıyordu. Ağlamaya başladım, anam yüzümü, gözümü öpüp duruyordu, dualar ediyordu: Allah’ım, sen oğlumu bana bağışla, diyor, ağlamıyordu.
Eve bir yığın ilaçla döndük, iğneler de vardı, bir ay okula gitmeyecektim. Okul kimin umrundaydı, sağ olaydım yeterdi aileme.
Hastalandığımı duyan geçmiş olsuna geldi. Nezeteler de geldi. Hatta Nezete anama yardıma geliyordu her gün öğleden sonra. Üzülmeli miydim, sevinmeli miydim hastalandığıma, bilmiyordum. Bildiğim o her geldiğinde mutlu oluyordum. Onun gelişini dört gözle bekliyordum. Anam hep yalnız bırakıyordu bizi. O, görmediğim günlerin her şeyini anlatıyordu bana, sesi bana en güzel ezgi gibi geliyor, ruhuma can katıyordu. İçeri girdiği andan gideceği ana kadar zaman sudan hızlı akıyordu. Onun gelişi benim ışığım oluyordu. Yüzüm, gözlerim, bedenim sevinçten ışıyordu. Sesi baharın usul esintisiydi, sesi çiseleyen yağmurdu, sesi aşktı, sesi yüreğinin bakışıydı, ben bu bakışlarda eriyordum, can buluyordum bu sesten, hiç bitmesindi bu ses, uyurken uyanıkken bu ses yanımda olsun istiyordum. Yüreğim ona tutkundu, suskun bir tebessümle giderken kara gözleri gülerdi, bu mutluluğum olurdu gece boyu.
Nezete giderken anacığım ona sarılır, öperdi: Allah gönlüne göre versin güzel yavrum, sen yavrumu bana bağışlıyorsun, senin iyiliklerini nasıl öderim, güzel kızım.
Yüreğimi biliyordu anacığım, gözlerimin içine bakıyordu zerrecik üzülmeyeyim diye, ötesini de düşün dercesine dualar ediyordu bana, biliyordum her şeyin farkındaydım; ama yüreğime söz geçirmem ne mümkün? Hayat bana ne gösterecekti, bekleyeceğim dedim kendime onu, anacığıma demedim hiç. Bekleyeceğim. Bekleyecektim. Sözümdü bu kendime verdiğim. Beklemek.
İyileşiyordum. Nezete’nin gelmeleri de azalıyordu iyileştim diye. Onun yokluğunun acısını sormayın bana. Tutamazdım gözyaşlarımı, sonra beklemek aklıma gelir susar ve mahzunlaşırdım. Bekleyeceğim derdim.”
Sahaf elindeki kitabın sayfalarını usul usul çevirdi. İçindeki kağıdı aldı, gözlüğünü taktı. Bir yazılara baktı, bir dışarı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bir ömrün yemini burada yazılıydı. Nezete’nin ve kendisinin yemini: BEKLEYECEĞİM DÖNECEĞİN GÜNÜ- GALİP
YÜREĞİM SENİN- NEZETE
“Bir can taşımak istiyorum senden dedi bana nişanlısının izne geleceği zamanda. Ne yapacağımı bilemedim. Yüreğim senin, bedenimi verdiler ona sadece dedi. Başını göğsüme dayadı, ağladı ağladı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Ben ağıtları yüreğime akıttım. Başımıza gelecekleri biliyordum: Ölüm. Korktum. Bekle, dedim. Kanadı kırık kuş misaliydik.
Nezete’nin ağıtları, yüreğimizin acıları, bir daha birbirimizi görememe, korku hepsi o an yaşandı. Onun titreyen bedeninde bedenim eridi. Gözyaşlarıyla can verdim onun canına. Gözyaşlarıyla seviştik, yemin ettik.
Yarın nikahtan sonra buradan ayrılıyorum, o gelene kadar yerim artık amcamgil. Ama onunla asla yatmayacağım.
Ağlaştık, seviştik, ayrıldık. Onu son görüşüm olacaktı bu.”
Yıllar beklemekle geçmişti. Ne çabuk geçmişti. Şimdi onların geleceği anı beklemek ne zordu. Sahafın yaşlı yüzüne beklemenin yorgunluğu çökmüştü.
“ Nikahtan sonra eve adımını atar atmaz yataklara düşmüş Nezete.”
Sahaf, kitabın arasından küçük bir parça gazete yazısını çıkardı, baktı, bin bir anlam yüklendi yüzüne:
“Teröristlerin yola döşediği mayının patlaması sonucu birliğine teslime giden üç er şehit oldu. Şehit erlerin adı: Seyithan…
Ve Nezete on beşinde dul bir kadın. Herkesin bildiği Seyithan’dan can taşıyan dul bir kadın Nezete.
Ağıtlar. Yaslar. Geçen zaman. Amcasının evinden ayrılmayan Nezete. Ve Seyithan. Bizim oğlumuz.”
Sahafın yüreğinde adı konulmaz duygular peş peşe, iç içe ekleniyordu. Ağlamak, gözyaşı sahafla bir bütündü. Bitmez mi gözyaşların sahaf derdim kendi kendime. Bir ben biliyordum ağıtlarının ne zaman dineceğini. Sahafı tanımak benim şansımdı. Onun acılarını dinledikçe yüreğim devleşti. Ondan ne çok şey öğrendim bu yaşıma kadar. Ağıt dökmedim onunla, yüreğim aşka kesildi her defasında onu dinlerken.
Yıllar sonra sana geliyoruz, demişti telefonda. Bu cümle neyi anlatıyordu o an, sahaf bilemedi. Yüreği, bedeni, beyni gelgitlerin çalkantısında allak bullak oldu, göz kapakları zor aralandı, yorgun değildi, uykusuz değildi; ama yine de yüreğinde bir yorgunluk, yüreği göz kapaklarına yüklendi.
“Yıllar sonra sana geliyoruz.” Sözünü sahafla sabah çayını dükkanda yudumlarken duydum. Yüreği hangi duygulara donandı göremedim, yaşlı yüzünden yaşlar süzülüyordu, izlediğim buydu.
Bir ömür geçiyordu sahaf bekliyordu. Oğlunu ve onu bekliyordu.
Yıllarca oğlunun sesini, yüzünü yaşamadan beklemek, sevdiğine sarılmadan beklemek.
Beklemek bu kadar zor muymuş o zaman anladım. Ne zaman, hangi saatte geleceklerdi, bilmiyorduk. “Yıllar sonra sana geliyoruz.”cümlesi ve kapanan telefon.
Gün akşamı da devirdi. Çöp toplayanlar da işlerini bitiriyorlardı.
Telefonun sesine ikimiz de irkildik. Sahaf bismillah çekti korkusuna. Telefondaki sese kulak kesildim, duyamadım bir şey. Sahafın yüzünden kan çekildi, telefon elinde, oracığa yığıldı. Sarıldım ona. Kaldırmaya çalıştım. Taş kesilmişti sanki. Nefesine kulağımı dayadım. Yaşıyordu. İlk kez ağlamaya başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra. Sarıldım ona sıkıca. Buz gibiydi elleri, yüzü. Gözlerinin ışığı gitmişti. Dudakları titriyordu. Bir şeyler demek istiyor, sözler diline gelmiyordu, ağzına sözcük sığmıyordu sanki. Daha sıkı sarıldım ona, başımı göğsüne dayadım, gözlerine bakmaya çalıştım: Kazada ölmüşler, dedi. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladık.
“ Sevdiğimi toprağa verdim, yıllarca beklemek buymuş, acı bir hüznün ağıdını dillense sesim, sesimin acısına yüreğim dayanmıyor. Hayattan çok şey beklemedim, onu sevdim sadece. Yüreğim toprakta, gözlerim bütün yağmurları döktü toprağa, gözyaşım tuzu, yüreğim hüznü bitti, bir çerçevede kalan yüreğimin mutluluğu da yok, sevdiğim toprakta, gayrı bu ten iflah olmaz.”
Sahaf yataklara düştü. Yaşlı anasının gözyaşları dinmiyordu. İlaçları da almıyordu sahaf. Eriyordu günden güne gözümüzün önünde.
Bir akşam karanlık çökerken gözlerinin feri yitti, bir damla yaş süzüldü ölü teni yanağından. Dudaklarına baktım bir kelime okuyabilir miyim diye, ölüm dudaklarına oturmuştu, nefesini dinlemek için yataktan kaldırdım, başını göğsüme aldım, kulağımı nefesine dayadım, kısacık bir iç çekti, elini öpmek için avucuma aldım, başı göğsümde can verdi.
Yazılmamış ama yaşanmış bu acı aşk, sahafın yüreğinden kalemime döküldü.
Fatma Gür, 29 Şubat 2012, 23.54





Neden öykü: Öykü, belki de yüreğin hissettiklerini sonsuza nakletmektir.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 17-03-2012, 17:14
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart OYUN ZAMANI / ÜMİT ÇALIŞICI

7./


OYUN ZAMANI


Evin içinde hissedilen ölümün korkunç soğukluğu insanın içini titretiyordu. Yatak odasının kapısının önünde, elinde az önce ateşlenmiş bir tabancayı gevşekçe tutan adamın pişmanlık dolu gözleri, yerde kanlar içinde cansız yatan iki bedene kilitlenmişti. Gözlerinden birkaç damla göz yaşı ağır ağır süzülürken, adam tabancanın kabzasını güçlü bir şekilde kavradı ve tabancayı, namlusu şakağına gelinceye kadar yavaş yavaş yukarı kaldırdı. Gözlerini kapatıp bunların nasıl olduğunu düşünmeye başladı.
Her şey bir yıl kadar önce, Mahmut Efendi’nin bir iş için gittiği okulda Sevinç’i görmesiyle başlamıştı. Mahmut Efendi, o vakit, 43 yaşındaydı ve ikinci karısından yeni boşanmıştı. Onun dayanılması güç kıskançlığına, ikinci karısı da, tıpkı ilki gibi, tahammül edememiş ve sonunda onu terk edip gitmişti. Mahmut Efendi, yeni eşinin sözünden hiç çıkmayacak bir kadın olmasını istemekteydi. İşte o gün de Sevinç’i görür görmez, kafasında adeta şimşekler çakmıştı. Küçük bir kızla evlenirse, ona, rahat rahat sözünü geçirebileceğini düşünüyordu. Ayrıca Sevinç, küçük yaşına rağmen görkemli bir fiziğe sahip, hoş bir genç kızdı. Bu güzellikte ve bu yaştaki bir kız tam da O’nun istediği gibiydi. Hemen harekete geçmeye karar verdi ve alelacele Sevinç’in ailesinin kim olduğunu öğrenip, kızı istetti.
Mahmut Efendi hali vakti yerinde bir adamdı. Dededen kalma toprakları, babadan kalma evleri vardı. Kendisi de öyle har vurup harman savuran bir adam değildi. Allah kendisine çocuk da nasip etmemişti henüz. Böyle olunca da hayli serveti yığıvermişti bir kenara. Sevinç’in ailesinin gözünü de kolaylıkla boyadı bu servet sayesinde. Jet hızıyla söz, nikah derken, o yaz okul biter bitmez düğünü yapıverdiler. Zavallı Sevinç, 14 yaşında, babası yaşındaki adamla evlenmişti.
Sevinç, evliliğinin ilk günlerinde bunu bir evcilik oyunu gibi görmüştü. Ancak bu mutluluk uzun sürmedi ve kısa bir süre sonra, bu oyun genç kadını sıkmaya başladı. İçinden hala arkadaşlarıyla ip atlamak, koşuşturmak geçmekte, her gün pencereden, dışarıda oyun oynayan çocukları hasretle izlemekteydi. Bu kadar çabuk büyümek onu adeta boğuyordu. Sanki görünmeyen eller sürekli boğazını sıkıyor, rahat nefes almasına izin vermiyorlardı. Zavallı kız her geçen gün daha içine kapanık bir hale bürünmeye başlamıştı.
Düğünün üzerinden altı ay geçtiğinde, Sevinç iyice durgunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuştu. Bu durum Mahmut Efendi’nin de dikkatini çekmiş ve canını sıkmaya başlamıştı. Sevinç’in asık yüzü, sürekli nemli gözleri, yerli yersiz “çocuk gibi” yakınmaları onu sinirlendiriyordu. Sonunda hafif şiddetli ses yükselmeleriyle başlayan tartışmalar, kısa süre sonra Sevinç’in canını hayli yakan dayak vakalarına dönüşmeye başlamıştı.
Fakat birkaç ay sonra, artık dayakların şiddeti ve sıklığı iyiden iyiye artmışken, Sevinç’in durumunda birden bire belirgin bir değişim meydana gelmişti. Sevinç, sanki sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi değişmiş, evliliklerinin ilk günlerindeki gibi hatta belki de o günlerden daha mutlu birisi haline dönüşmüştü. Artık gizli gizli ağlamıyor, mütemadiyen gülümsüyor ve kocasına daha iyi davranmaya çalışıyordu. Bu yeni durum ilk günlerde Mahmut Efendi’nin hayli hoşuna gitmişse de, birkaç gün sonra, içini bir kurt kemirmeye başlayınca, neşesi kaçıvermişti. Sevinç’teki bu ani değişim onu rahatsız ediyor ve zaten ilk evliliğinden beri bu düşüncelerle bulanık olan zihni, yeni şüphelerle iyiden iyiye karanlıklaşıyordu. Mahmut Efendi, zaman zaman kendini teskin etmeye çalışsa da içinde alevlenen kıskançlık yangınını bir türlü söndüremiyor, Sevinç’in genç bir adamla sarmaş dolaş olduğu görüntüler, gözlerinin önünden gitmiyordu. Önceleri belli etmeden genç kadını gözlemlemeye, tuzak sorularla sorgulamaya çalışsa da hiçbir cevaba ulaşamayınca, pusuya yatarak avını beklemeye karar verdi.
Kısa bir süre sonra Mahmut Efendi’nin zihni, öylesine kararmıştı ki; artık Sevinç’in halindeki bu olumlu gelişmenin, herhangi bir başka sebebi olduğu aklının ucundan bile geçmiyordu. “Tabii” diyordu kendi kendine. “Kocası yetmedi o kahpeye. Gitti; genç bir sevgili buldu kendine. Ben ona gösteririm ama.” Mahmut Efendi, boynuzlandığına emindi de; Sevinç’in bunu kiminle yaptığını öğrenmek istiyordu. Yoksa döve döve itiraf ettirirdi zaten olanları karısına. Ama O, sadece karısını değil, onun aşığını da cezalandırmaya karar vermişti. Sokağın başındaki berberin kalfası, ya da karşı komşunun üniversiteye giden oğlu, baş şüphelileriydi.
Kapalı çarşıdaki bir dostuna sipariş ettiği tabanca da dükkana gelince, harekete geçmeye karar vermişti Mahmut Efendi. Sonraki birkaç gün boyunca, eve ani baskınlar düzenlemiş, geceleri dışarıya çıkıyorum deyip kapının önünde beklemişti; ama bir sonuca ulaşamamıştı. Tam artık korkularının boşa çıktığını düşünürken, son günlerde her gece gizlice incelediği Sevinç’in cep telefonunda, ilginç bir mesajla karşılamıştı. Mesajda “Yarın 11:00’de, oyun zamanımızda, seni bekliyorum” yazıyordu.
Mahmut Efendi o gece çılgına dönmüş, ama öfkesini Sevinç’e belli etmemek için hiç sesini çıkarmamıştı. Ertesi gün işe gitmemiş, sokaklarda karısının bunu kendisine nasıl yaptığını düşünerek dolanıp durmuştu. Saat 11:00 yaklaşırken, dükkanına uğrayıp, kasaya sakladığı tabancasını paltosunun cebine koymuş ve intikamını almak için yola koyulmuştu
Eve ulaştığında adeta düşünme yetisini kaybetmişti. Karşısına çıkacak olan manzarayı, bildiğine emindi artık. Kapıyı titreyen elleriyle, ama olabildiğince sessizce açtı. İlk duyduğu şey, genç karısının kahkahasıydı. “Bu kahkaha bile o kahpenin ölmesi için yeterli” diye düşündü. “Benimleyken bir kez böyle gülmedi bu şıllık.” Sessizce yatak odasına doğru yürümeye başladı. Bilinçsizce paltosunun cebindeki tabancayı, dışarı çıkardı. İçeriden gelen kahkaha sesleri onu çıldırtmaktaydı. Silahın içindeki mermileri kontrol etti ve odaya doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı.
Yatak odanın kapısı, hafif aralıktı ve gülüşmeler iyiden iyiye artmıştı artık. Mahmut Efendi’nin aklında canlanan sahneler, tüm duyu organlarını köreltmişti. İçeriden hiçbir erkek sesinin gelmediğini fark edemiyordu. Az sonra kapıyı açtığında iki genç kızın odada oyun oynadıklarını da göremeyecekti. Onun kafasında duyduğu sesler, ihtirasla nefes alıp veren genç bir erkeğin ve şuh kahkahalar atan karısının sesinden başka bir şey değildi. Gözlerinin önündeki çıplak beden görüntüleri zaten günlerdir her baktığı yerdeydiler.
Mahmut Efendi öfkeyle kapıyı itip açtı. Bir an karısının, çırılçıplak halde genç bir adamın kucağında oturduğunu gördü. Namlusuna mermi sürülü tabancayı doğrultup, ateş etmeye başladı. Birkaç saniye sonra beyninin ona oynadığı oyun son bulduğunda, odada ip atlayarak, çocukluklarını yaşayan iki genç kız, kanlar içerisinde yere yığılmışlardı. Mahmut Efendi’nin gözleri odada bir erkek bedeni aradı ama bulamadılar. İçinden bir ses ona “Yanlış yaptın Efendi” deyince her şeyin farkına, nihayet, varabilmişti. Lakin beyninin bir yanı ısrarla, onu haklı çıkartacak kanıtlar aramak istiyorlardı. Deli gibi evin içinde koşuşturmaya, dolaplara, pencerelere bakmaya başladı. Dakikalar sonra, pes edince, tekrar yatak odasının kapısına doğru, bu kez ürkek ve pişmanlık dolu adımlarla yürümeye başladı. Odanın önüne ulaştığında içerideki iç sızlatan görüntüye bakıp, öylece kaldı.
Evin içinde hissedilen ölümün korkunç soğukluğu insanın içini titretiyordu. Yatak odasının kapısının önünde, elinde az önce ateşlenmiş bir tabancayı gevşekçe tutan Mahmut Efendi’nin pişmanlık dolu gözleri, yerde kanlar içinde cansız yatan iki bedene kilitlenmişti. Gözlerinden birkaç damla göz yaşı ağır ağır süzülürken, tabancanın kabzasını güçlü bir şekilde kavradı ve tabancayı, namlusu şakağına gelinceye kadar yavaş yavaş yukarı kaldırdı.



- SON -



ÜMİT ÇALIŞICI


ÖZGEÇMİŞ


1981 yılında Gaziantep’te doğdum. İlk ve orta öğrenimimi sırasıyla Aliye Ömer Battal İlkokulu, Dayı Ahmet Ağa İlköğretim Okulu ve Gaziantep Lisesi’nde tamamladım. 1999 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Mühendislik- Mimarlık Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümünde lisans öğrenimime başladım ve aynı bölümden 2003 yılında mezun oldum. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İşletme Fakültesi’ne İkinci Üniversite kapsamında kayıt oldum ve 2007 yılında bu kurumdan mezun oldum. 2003 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde Makine mühendisliği ana bilim dalında başladığım yüksek lisansımı 2005 yılında tamamladım. Halen Özmaksan Isı Sanayi ve Tic. A.Ş.’de Makine Yüksek Mühendisi olarak görev yapmaktayım
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 18-03-2012, 19:05
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart ASLI İLE MURAT - SÜLEYMAN AĞIRAĞAÇ

8./


ASLI İLE MURAT


Aslı’nın gözleri buğulanmış dokunsalar ağlayacak bir hale gelmişti, kuaförde gelin başını yaptırırken. Bir insan düğün günü ağlar mıydı hiç? Aslı ağlıyordu işte, içindeki uyarılara rağmen ağlıyordu. Çünkü bugün çocukluğundan beri sevdiği, kaşı karalısına Murat’ına kavuşma ümitlerinin tükendiği, tamamen bittiği gündü. Babası vermemişti komşularının oğlu Murat’a onu. Neymiş Murat’ın işi kötüymüş, inşaat işçiliğiyle ona iyi bakamazmış gibi laflarla Aslı’yı kandırmaya çalışıyordu. Onu mahalledeki genç öğretmen Memduh ile evlendirmek istiyordu. Hem o devlet memuruydu, kızını rahat ettirebilirdi. Aslı ise istememesine karşın babasının sözünü çiğnemek istemiyordu. Murat şu an askerdeydi, Aslı onun duymaması için dua ediyordu.

Onların aşkları ta çocukluklarından başlamıştı. Aslı Murat’ın doğumunun 10. Gününde doğmuştu. Çocukluklarında evcilik oynarlardı, Aslı hep anne olurdu, Muratsa hep baba. Murat kimseyi yaklaştırmazdı Aslı’sının yanına, kimsenin eline değmesin isterdi onun eli. İlkokula başlamışlardı, her gün birlikte gidip geliyorlardı. Murat tutuyordu hastasının elini, gidiyorlardı okula ve dalıyorlardı hayallere. Okula gittiklerinde ancak uyanıyorlardı hayallerinden. Birinci sınıftayken okumayı önce murat sökmüştü ama aslının daha başarılı olmasını istediğinden kimseye söylemiyordu okumayı söktüğünü. Aslı Murat’ın ardından okumayı sökmüştü ve ilk söktüğünü zannederek çok sevinmişti. Murat ise onun mutluluğunu görerek daha da mutlu oluyordu. Aşk fedakârlık demekti ve murat çocukken, fedakârlığın ne demek olduğunu bilmezken bile, aşkı uğruna fedakârlık yapmıştı. İkinci sınıfa geçtiklerinde Aslı’yla murat sınıfın en çalışkan iki öğrencisiydi. Murat hiçbir zaman aslının önüne geçmiyordu ama.

İlkokulu bitirmişlerdi. Ortaokulda farklı sınıfa düşmüşlerdi ve artık her teneffüs bahçede buluşuyorlardı. Ders saatlerinde Murat Aslı’yı bekliyordu ve teneffüste onu hemen görebilmek için koşuyordu, teneffüs boyunca bir an bile yanında ayrılmıyor ve Aslı’yı sınıfına kadar götürüyordu. Kendi sınıfa gittiğinde bazen de öğretmeni derse girmiş oluyordu ve başlıyordu ona kızmaya, aline cetvelle vurup oturtuyordu yerine. Ama murat bu durumdan hiç şikâyet etmiyor, gocunmuyordu. Ortaokul yıllarının da sonuna yaklaşmışlardı. Aslı gideceği okulun hayalini kurup Murat’a anlatırken Murat inşaatta çalışan babasının yanında çalışacağını, liseyi okuyamayacağını, maddi imkânsızlıkların onu bu duruma getirdiğini Aslı’ya bir türlü anlatamıyor ona hayal kurduğu anlarda ayak uyduruyordu, onun hayallerine ortak oluyor ama bir türlü onun hayallerine sevinemiyordu. Aslı’nın hayallerine dıştan seviniyormuş gibi görünse de, lise yıllarında Aslı’nın yanında olamayacağı ve çalışacağı için onunla okul çıkışlarında bile fazla görüşemeyeceğini bildiğinden çok üzülüyordu.

Ve beklene gün gelmiş Aslı liseye başlamıştı. Murat da babasının yanında çalışmaya başlamıştı. Artık sadece kaçamak görüşmeler yapıyorlardı. Ama buda onlara yetmiyordu. Murat artık Aslı’yı hayallerinde yaşatıyordu, nerde olursa olsun onun hayaliyle yaşıyordu. İnşaatta çalışırken, yürürken, akşam evdeyken, her yerde ama her yerde onun hayaliyle yaşıyordu. Aslı lise son sınıfa geçmişti, Murat da biraz para biriktirmişti. Aslı okulu bitirir bitirmez onu babasından istetecekti. Bu fikrini aslı ile de paylaşmıştı, ama hiçbir şeyin umdukları gibi olmayacağının farkına henüz varamamışlardı. Ve nihayetinde Aslı lise diplomasını almıştı. Diploma töreninde murat en arkadan izliyordu onu. Heyecanını yakından paylaşamasa da kalpleri bir atıyordu. Onun gözü hep aslısındayken Aslı’nın gözü de hep ondaydı. Aradan birkaç ay geçmişti Murat konuyu babasına da açmıştı. Babası Murat’ı anlayışla karşıladı ve kahvede aslının babasına hayırlı bir iş için onlara gitmek istediklerini söyledi. Aslının babası da nezaketen kabul etti. Aslı babasının misafirimiz gelecek hazırlık yapın dediğinde kimin geleceğini anlayıp sevinç naraları atmamak için kendini zor tutuyordu. Çok sevinmişti ve Murat’a kavuşacağı günü beklemeye başlamıştı. Murat babası ve annesiyle birlikte akşam Aslıların evinin kapısını çaldı. Aslı ve Murat’ın ilk göz göze gelmelerinde murat az daha bayılacaktı. Yıllardır bunun hayaliyle yaşıyorlardı. Aslı kahveleri getirdi ve kahveler içilirken Murat’ın babası girdi lafa önce.

-Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınız aslıyı oğlunuz Murat’a istiyoruz dedi. Sanki bunu söyleyeceğini bilmiyormuş gibi şaşırdılar ve ortalığı bir sessizlik kapladı. Murat oturduğu yerde ayağını sallıyor, dudağını ısırıyordu. Ellerinin terini sehpadan aldığı peçeteye sildiğinde heyecanının peçeteye nasıl aksettiği aşikârdı. Aradan iki üç dakika geçtikten sonra aslının babasının ağzından soğuk bir şekilde şu kelimeler dökülüyordu:

-Oğlunuzun tahsili ortada, benim kızımın tahsili ortada. Hem senin oğlunun doğru düzgün bir işi bile yok, babasının yolundan gidiyor. Senin oğlunun neden okumadığı da ortada. Ben ilerde torunlarımın da bu halde olmasını istemem, kızımın rahat bir hayat sürmesi de benim en büyük gayem. Bu nedenle kızımı oğluna veremem. Bu sözleri söylerken o kadar rencide edici söylemişti ki sanki her kelime Murat’ın ve babasının kafasına balyoz gibi iniyordu, bu sözün üstüne fazla oturmadılar, iyi akşamlar deyip belki de o evin kapısından bir daha girmemek üzere çıktılar. Ama Murat’ın aslısından vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Aslıya hele bir askere gidip geleyim gerekirse seni kaçırırım diyordu. Aslıda ona güveniyordu onunda vazgeçmeye niyeti yoktu. Hem bunca yıllık aşkını bir kalemde silemezdi ama o kaçmayı hiç düşünmemişti, hem kaçarsa babasının sözünü ezip geçmiş olurdu. Murat askerden gelince bir yol bulunur, hem babası da biraz yumuşar diye düşünüyordu.

Aradan bir yıl geçti ve Murat’ın askere gitme zamanı geldi çattı. Asker uğurlamasında Murat’ın arkadaşları, annesi babası ve kardeşleri vardı. Ve öyle birisi vardı ki hepsinden öteydi. Aslı da oradaydı ama o uzaktan bakmakla yetiniyordu. Murat en büyük asker bizim asker naralarını duymuyordu, bakışlarını Aslı’ya kilitlemişti, ondan alamıyordu. Murat otobüse bindi ve Aslı özden kaybolana kadar ona baktı, gözlerinden gayri ihtiyarı dökülen yaşları parmaklarıyla sildi. Annesinden, babasından, kardeşlerinden ayrıldığına üzülüyordu. Ama en çok da aslıdan ayrıldığına üzülüyordu. Hem belirsiz bir aşktı onlarınki, aklındaki şüpheleri atamıyordu Murat, Aslı onsuz ne yapardı? Murat Aslı’nın babasının ona fazla yüklenmemesini ümit ediyordu. Aslı’ya gelince oda Murat’ın bir an önce gidip bir an önce gelmesi için dualar ediyordu. Sağ salim onu yeniden görmek için dua ediyordu. Öte yandan aslının babası da hazır murat askere gitmişken aslıyı hemen birisiyle baş göz etmeyi düşünüyordu. Hem Aslı Murat olmazsa belki onu unutabilirdi. Ne demiş atalarımız: “Gözden ırak gönülden de ırak.” değil miydi? Ama Aslı’nın Murat’ı unutmakta gözü yoktu. Murat askeri birliğe varıp yerleşti. Arkadaşlarıyla tanıştı, resmi elbiselerini ilk kez üstüne giydi ve hemen bir fotoğrafçıda bir fotoğraf çektirdi. Hem Aslı’sı onu böyle görünce çok sevinecekti. Fotoğrafı çektirdikten sonra ilk çarşı izninde fotoğrafı bir arkadaşı aracılığıyla aslıya gönderdi. Fotoğrafla birlikte birde mektup yazdı. Mektupta onu özlediğini, onsuz geçireceği günlerin bir an önce geçmesini ümit ettiğini, kendisini beklemesini ve buna benzer güven aşılayan sözler söylüyordu. Aslı mektubu gözyaşları içinde okudu ve fotoğrafa baktıkça içinde bir sevinç oluştu.

Ardan aylar geçmişti ve murat aldığı haberle adeta yıkılmıştı, arayan babasıydı ve Aslının öğretmen Memduh ile nişanlandığını söylüyordu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Aslı bunu nasıl kabul ederdi? Bu sorular Murat’ın aklını kurcalayadursun, Aslı isteksiz olsa da annesinin zoruyla düğün alışverişine çıkıyordu. Aslı Murat’ı çok özlüyordu onunla kurduğu hayalleri şimdi bir başkasıyla yaşamak ona zul ama babasının sözünden de çıkamıyordu. Memduh Bey ise aslının bu durumundan bihaber onunla kuracağı mutlu yuvanın hayallerini kuruyordu.

İşte düğün günü geldi çattı. Aslı önce gelinliğini giydi ve sonra kuaföre gitti. Bunlar onu hiç alakadar etmiyordu, o şuan Murat ‘ı düşünüyordu. Acaba şu an ne yapıyor? Diye kendisine soruyordu. Aslı düğün salonuna gitti ve isteksizce Memduh Bey’in açtığı sandalyeye oturdu. Artık Murat’tan dakika dakika uzaklaşıyordu. Birden Murat ile yaşadığı anılar gelip geçti Aslı’nın gözünün önünden. Birkaç saat sonra başkasını n karısı olacaktı. Memduh Bey ise çok mutluydu, gelen misafirlerle ilgileniyordu, arada çıkıp davul zurna eşliğinde halaylar çekiyordu. Nikâh memuru da gelmişti işte. Aslı yanında Memduh’la oturuyor, nikâh memurunun soracağı soruyu bekliyordu. Soru gelmişti işte, onun ağzından istemsizce çıkan evet kelimesi, onun annesini, babasını ve Memduh Beyi mutlu etmişti nikah faslı da kapandıktan sonra misafirler salondan ayrılmaya başlamıştı. En son Aslı da Aslı Kılıç olarak girdiği salondan Memduh Bey’in karısı Aslı Doğan olarak çıkmıştı. Ama ne fark eder ki yanında Murat yoktu ya şimdi.

Düğün arabası mahalleye geldi. Muratların evinin önünden geçerken Aslı iyice bir baktı, Murat’ın annesi feryat figan ağlıyordu ve evde Türk Bayrakları asılıydı. Aslı sonradan öğrendi ki onun evet dediği dakikalarda Murat’ın da şehadet haberi evine ulaşmıştı ve ailesinin ciğerini yakmıştı.

SÜLEYMAN AĞIRAĞAÇ

1994 yılında Mersin’in Tarsus ilçesinde doğdum. Babamın memuriyet hayatından dolayı birçok ilde bulundum. İlk ve orta öğrenimimi Mersin’de yaptım. 2008 yılında Ankara Polis Koleji’nde öğrenim görmeye başladım. Şu an aynı okulda 4.sınıf öğrencisiyim.

NEDEN ÖYKÜ?
Kitap okumak tek başına çorak kalır diye düşünüp, okuduğumu yazıyla pekiştirmem gerektiğine karar verdim ve bu öyküyü yazdım.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 19-03-2012, 17:40
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart DEPRESYONUN- İZAFİ- TEORİLERİ

9./


DEPRESYONUN- İZAFİ- TEORİLERİ

İnanın bana. İçinizden güldüğünüzü ve burun kıvırdığınızı görebiliyorum. Bir özel kliniğin iki kişilik odasında, yatağıma uzandım. Düşünüyorum. Doktorum olumlu şeyler düşün dedi. Oda arkadaşım varlığımla fazla ilgili değil. Karşımdaki yatağın sahibi.

Yetmiş yaşlarında, bebek yüzlü, mavi gözlü bir kadın. Pencerenin önündeki, aralarında oymalı bir sehpa olan, pembe kadife koltuklardan birine oturmuş, birilerinin gelmesini bekliyor gibi. İki saati geçkin orada öylece oturuyor. Sürekli kapıya ve önünde açık duran gazeteye bakıyor. Depresyonun izafi ve (olumlu!) teorilerini sesli düşünüyorum.

Birincisi ve bana göre en önemlisi, bunalımlı insanlardan çoğu kişi uzak durur. Zaten sizde herkesin size yapışmasını istemediğinizden, bu size kendinizle baş başa kalabileceğiniz geniş alanlar yaratır. Bu durum içsel zekânızı geliştirebilir. İkincisi, depresyon –çoğunlukla-öldürücü değildir ve doğru kullanırsanız, hayal gücünüzü artırır. Pencereyi açıp atlama isteğinizden çabuk kurtulursunuz. Mesela her yıl, dört mevsim, kimsenin önemsemeyeceği, ayaklarının altında ezdiği, cılız, kuru bir çayır çiçeği hayat verebilir size. Nede olsa sizde onun gibi sıkışmışsınızdır, kimse sizinle ilgilenmez ve siz bir çayır çiçeğinden daha cılız olamazsınız. Ve hatta ilerleyen aşamalarda, bu çiçek hakkında şiirler yazabilir veya resim fırçanızla harikalar yaratabilirsiniz. Üçüncüsü, kullandığınız ilaçlar sayesinde alkolden uzak durmuş olursunuz ve uykusuzluk sorununuz biter. Aldığınız terapilerle düşünce boyutunuz genişler ve dördüncü boyuta geçebilirsiniz. Dördüncüsü ve sonuncusu, dedikodulardan uzak kalır, iğreti lafları duymazsınız. Dolayısıyla; kendi dünyanızda yalnızda olsanız, kalabalıklar ilginizi çekmez ve özgüveniniz yükselir. Karamsarlık genlerinizden gelen bir hastalık değildir. Korkmayın. Üstelik korkularınızı yenebilecek cesarete de sahipsiniz- ki karanlıklar sizin dostunuzdur. Sözün özü, tüm dünya uyuyorken, siz kimselerin bilemediği, sadece sizin keşfettiğiniz, yeni ufuklara yelken açabilirsiniz. Yaşlı kadın hala koltukta oturuyor. Söylediklerimi ya anlamadı yâda işitme kaybı olmalı. İlk kez yüzüme baktı. Yüzünde bir acıma hissi sezdim.

Eşimle birlikte, tombul erkek doktorum ve yanında iki asistanı, ellerinde dosyalarla, ordu halinde yatağımın kenarına düştüler.

-------Hülya hanım, şu yazdığım, yeni ilaçlara başlayacaksınız.(asistanın biri, arkadan imalı, meraklı bir bakış atıyor)Eşinizle de konuştum. İki haftada bir terapiye geleceksiniz. Eşiniz ve siz. Yalnız, Bir hafta sizi misafir edeceğiz burada. (kekte ikram etseniz bari. Çok severim)

------Sağ olun misafirperverliğinize doktor bey. Ben gideyim. Evimde bitmemiş yazılarım beni bekliyor. Birde birikmiş ütüler var. Temizlikte yapmalıyım. Üstelik oda arkadaşımda pek konuşkan değil.(Hiç değil)

------Hülya hanım, burada kalmanız gerekiyor. Depresyondasınız. İşlerinizi nasılsa tamamlarsınız. Başlayacağımız ilaçların etkisini takip etmemiz lazım.(sanki şimdiye kadar kullandıklarım bir işe yaramış gibi)diyor doktorum.

Eşim alıyor sözü ve o sakin, durağan aksanını iyice yumuşatarak, kelimeleri özenle seçerek konuşuyor. (Sinir oluyorum. Kelimeleri seçerken, kurduğun cümleler devriliyor. Bazen altında kalıyorum).

------Hayatım doktorumuzu dinlemeliyiz. Bir hafta çabuk geçer. Hem her gün geleceğim ben. (Aman gel. Dayanamam sensizliğe)

-------Sizi yalnız bırakalım. İstirahat edin. İlaçlara bu akşam başlıyoruz. Yarın sabahta terapi için hemşire hanım sizi yönlendirecek. (Çok mutluyum. İçki yok. Uyku çok)diyor doktorum. Birkaç not alıp, dosyası koltuğunun altında, odadan asistanlarıyla beraber çıkıyor.

Eşim yatağımın kenarına oturuyor, ellerimi avuçlarının içine alıyor (İlginç. Ne zamandır ilk kez)

------Canım çok yoruluyorsun. Ara ver yazılarına biraz. Çok bunaldın. Anlıyorum seni. Hatta bir tatile çıkalım beraber. Ne dersin?(yıllardır niye teklif etmedin?)

-------Bunalımlarımın nedeninin yazılarım olduğunu düşünüyorsun öylemi? Başka bir şey olabileceği aklına gelmiyor! Yıllardır, O kahramanlarla konuşuyorum ben Cavit.
Odadaki kadın, bebek adımlarıyla odadan çıkıyor.(bayağı duyarlıymış)Eşim suskun, esmer bakışlarını pencereye çeviriyor.(Kaç kez çam ağacı devirdi ve eminim pencerenin önündeki, kocaman çam ağacını görmedi. Hele üstünde öten saka kuşunu hiç)

-------Hayatım bir avuç dolusu hap içtin. Ne söylemem gerektiğini bilemiyorum. Ölebilirdin. Nasıl yaptın böyle bir şeyi? Diyor. (Ruhum çoktan kanatlarını açmıştı zaten)

-----Ben kendimi öldürmek için almadım o hapları Cavit. Biliyorsun. Sen komşuların bile duyabileceği horultuda uyuyorken, haftalardır geceleri uyuyamıyordum. Biraz fazla kaçırmışım uyku haplarını.(Eşim bile inanmıyor bana. Başkalarına ne hacet)

------Biraz mı? Kutunun nerdeyse hepsini içmişsin Hülya. Doğru. Ben senin derinliklerini anlayamıyorum. Ulaşamıyorum sana. Aptalın tekiyim.(derinliklerimi yanlış yerde arıyorsun çünkü)Ben bankacı adamın biriyim. Bilanço hesaplarını bile en küçük ayrıntısına dek bilirim. İşimde takdir edilmişimdir. Ama senin problemini çözemiyorum Hülya.(Benim problemim yok çünkü. Yani hesabi değil)Hatırı sayılır bir gelirimiz var. Kızımız Amerika da. Mastır yapıyor. Sağlığımız yerinde.(gerçekten öylemi? Paranoyak olduğumu düşündün yıllardır. Ben kitap kahramanlarıyla konuşurken)

-------Fazla içtiğimin farkında değilim. Haftalardır ecza kutusunda duruyordu. İçki içmekten iyidir diye düşünmüştüm.(Aylardır bitirdiğim bira şişelerini ve sigara izmaritlerini neden görmüyorsun?)

------Sen içkiye demi başladın Hülya?(Yine kafası pencereye dönük. Bu defa kafasını sallıyor.)öykülerdeki karakterlerle mi içiyordun?(Hayır. Tek başıma. Sen banka hesaplarınla uğraşıyorken ve pazarlamacılık hayallerine dalmışken)

-----Evet. Yani hayır. Arada sırada içiyordum. Çoğunlukla da eve geç geldiğin ve beni arama zahmetine girmediğin akşamlarda.(Bıkkın. Yüzüme bakıyor)

-----Doğru son zamanlarda seni ihmal ettim biraz.(son zamanlarda mı?)Ancak biliyorsun ki, arkadaşlarla toplanıp, bir iki kadeh atıp, planladığımız işi konuşuyoruz.(Bu planlardan neden benim haberim yok)Eğer proje tutarsa, piyasada ilklerden olabiliriz.(keşke biraz da soyut hayallerin olsaydı).Doğru analiz yapmalıyız.

-----Analizlerinden bıktım Cavit. Şu çam ağacının tepesindeki kuşla ilgileniyorum ben. Senin umurunda değil tabi.

----- N e var o kuşta Hülya, benim göremediğim? (Ellerini avuçlarımdan çekiyor. Gururu zedelendi)

-----Uzunca bir kuyruğu ve siyah kanatları var Cavit. En azından arada ötüyor. (Tepelerde uçsa bile)

-----Senin kadar ağdalı değil ama Hülya. Sürekli bıçaklayan bir dili de yok. (Sen ruhumu bıçakladın)

-----Ama en az senin kadar da özgür.(ben niye uçamıyorum) daldan dala atlayarak şarkı söyleyebiliyor. Kimse de rahatsız olmuyor.

-----Ben ne zaman senin özgürlüğünü kısıtladım. Bırak Allah aşkına. Sen elindekilerin kıymetini bilmiyorsun.(ellerime bakıyorum! Parmaklarımda hediye ettiği büyük taşlı elmas yüzük var). Çok inatçısın.

------Aynı kısır döngülerde yuvarlanıyoruz Cavit. Ş u robot adımlarla odadan çıkıp giden kadından ne farkın var senin? (en azından senden daha duyarlı) Bir saat depresyonun yararlı teorilerinden bahsettim. Yüzüme bile bakmadı. Müzmin depresyon yaşıyormuş kadın. Mekaniğe sarmışsın sende. Beynin sadece problem çözmeye odaklanmış (şaşkın kalakalıyor) Ayaklarının altında çiğnediğin bir çayır çiçeğinin farkına vardın mı hiç? Ya da şu öten saka kuşunun ne söylediğini?

------Tamam hayatım. Tamam. Her şey düzelecek.(ellerimden öpüyor. Kafayı yemişsin! Diye düşünüyor)Ben gidiyorum. Sen biraz dinlen. Sonra konuşuruz. Olmaz mı? Yarın akşam gelirim. İş çıkışı. (bana çiçek alma. Koyacak yerim yok. Solduklarında, ben de onlarla birlikte soluyorum)

İvedi bir öpücük bırakıyor yanaklarıma. Edilgen ve yapay somutlukta.(hissetmek için ellerimle yanaklarıma bastırıyorum) Çıkıp gidiyor, arkasında bıraktığı ayak seslerinin eşliğinde. Azıcık daha sakatlanan benliğimle baş başa kalıyorum. Yalın ayak ve çıplak. Hijyenik beyaz yorganımı kafama çekiyorum. Gözlerimden iki damla yaş akıyor. Çaresiz ve ıslağım. Oda arkadaşımın bebeksi adımlarla içeri girdiğini duyuyorum.

Ertesi sabah başka hastalarla birlikte dinlenme odasındayım. Doktorumla görüşmek üzere bekliyorum. Büyük bir salonun ortasında sıralanmış, keten kılıflı üçlü ve ikili koltuklar var. Karşıdaki beyaz konsol üzerinde büyük ekran televizyon görünüyor. Ortada kocaman büyük bir sehpanın üzerine, dergiler serpiştirilmiş.

Hastaların çoğu bezgin bir ifadeyle, ilgisizce izliyor haberleri. Şişman adam kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor arada. Orta yaşlı bir kadın atkı örüyor. Yaşlı adam gazeteleri karıştırıyor. Ayak ayaküstüne atan, uzun sarı saçlı genç kadının, hafiften baldırı görünüyor. Yüzünde, alaycı bir gülümseme, asılı kalmış. Genç bir çocuk sürekli ayaklarını sallıyor. Nerede olduğunu bilmiyor gibi bakıyor.

En uzaktaki köşede, ikili koltukta oturan genç bir adam dikkatimi çekiyor. Elinde bir kitap var. Dalgın okuyor. Eğilmiş başı, zarifçe kalkıyor. Uzaklardan gelmiş gibi bakıyor. Derin ela bakışlarıyla karşılaşıyor ölgün bakışlarım. Yanına oturuyorum. Televizyon izliyormuş gibi yapıyorum. Adam, okuduğa kitaba gömülüyor. Önümüzde duran küçük sehpadaki dergiye uzandığım esnada, çarpışıyor ellerimiz.(ne güzel! Filmlerdeki gibi). Biraz sıcak çay dökülüyor ellerime. Adam hafifçe zıplıyor yerinde ve çay kupasını sehpaya bırakıyor. Gülümseyerek bana dönüyor.

------Pardon! Çok pardon! Eliniz yanmadı ya?

------Yok yanmadı. Merak etmeyin.(Ellerimi peçeteye siliyorum)Ama çayınızın çoğu yere döküldü sanırım. Affedersiniz. (Bir an bakışlarımız çarpışıyor. Yansıma gibi. Yankı gibi)

------Hiç sorun değil. Yenisini alırım. Ben… Memnun oldum. (Sağ elini uzatıyor) (Tokalaşıyoruz. Öykü kahramanlarından birine benziyor. Hatırlamaya çalışıyorum)

------Bende Hülya. Memnun oldum. (Çok ilgili gibi davranmıyorum)

------İsminiz bakışlarınıza yansımış Hülya Hanım. (olamaz!) Saçlarınızı da uzatsanız daha iyi olur bence. Rengini de koyu kızıl yapabilirsiniz. Sakladığınız gözleriniz açığa çıkar.(ne kadar küstah ve fütursuzca!)

------Şairsiniz sanırım… Bey. Yâda şaka yapıyorsunuz. Yoksa bu kadar fütursuzca konuşmazdınız değil mi? Okuduğunuz kitap ne üzerine? Anatomimi?

-------Sizi kızdırdım sanırım. Affedersiniz. Stilistim ben. Okuduğum kitabın adı İçimde Sakladıklarım. Psikolojik bir kitap. Mekânla uyumlu olsun istedim(beyaz yüzü hafifçe kızararak, hınzırca gülüyor)

------Biliyor musunuz? Kitabındaki Vasiliye benziyorsunuz. Şimdi hatırladım. Derin bakışlarınızda yapışkan bir tabaka var. Masumiyetinizi gölgeliyor. Silin bence.

-------Efendiiiiiiim?(Bana daha fazla dönüyor. Bakışları yüzüme yapıştı)

-------Özür dilerim. Ben çok öykü okurum da. Bazen gerçek hayatla karışıyor.(yüzümde mahcup bir ifadeyle, başım, bitişik dizlerime eğiliyor)

-------Sorun değil. Dert etmeyin. Ben haftada iki gün buradayım. Panik ataklarım için geliyorum. Son zamanlarda çok sık yaşamaya başladım. Bazen kalbim duracak gibi oluyor. Ölüyorum sanıyorum.(Kapağım bana göre çok küçük!) Ya siz?

---------Uyku ilaçlarını fazlaca kaçırmışım. Mide bulantılarım için geldim (İyi bir yalan olmadı galiba. Yüzünde bir soru işareti belirdi) Şey aslında. Getirildim. Eşim tarafından(suskunum).Bir hafta buradayım. İki kişilik bir odada kalıyorum.

--------Anladım. İki gün sonra tekrar burada olacağım. İsterseniz konuşuruz biraz. Seans saatim geldi. Ne demişler. Damdan düşenin halinden… (birlikte gülüyoruz)

--------Tabi olabilir. Olabilir. Başka randevum yok zaten.(sırası mıydı şimdi bu lafın. Sevimli olduğunu mu sanıyorsun )Oda arkadaşımda pek konuşkan değil. Şaka yaptım. Şaka! Görüşürüz.

-------Hoşça kal!(rahatladı. Kadifemsi bakıyor artık)

El sıkışıyoruz ve salondan çıkıp gidiyor.

-------Hoşça kal Vasili diyorum (ölgün bakışlarım, arkasından sürükleniyor)

Doktorumla görüşme zamanım geliyor. Masasının önündeki bordo koltuğa oturuyorum. Bir sürü sorular sorup notlar alıyor bilgisayarına. Başını kaldırıp, soruyor. (Ellerime bakıyor. Avuçlarım açık ama birbirine kenetli)

-------Neden öykü karakterleriyle konuşuyorsunuz Hülya Hanım? Anlatır mısınız biraz bana?

-------Aslında bende tam olarak bilmiyorum. Onları görmüyorum doktor bey. Hayalimde canlandırıyorum. Çocukken tek başıma oynadığım seksek oyunu kadar eğlenceli. Hayatı paylaşıyorum onlarla.(Bakışlarım ellerimde. Başparmaklarımı döndürüyorum. Tekrar ellerime bakıyor!)

-------Anlıyorum. Bu kadar yeter bugün Hülya Hanım. Yarın yine aynı saatte burada olun lütfen.(Tombul doktorum elini uzatıyor. Tokalaşıyoruz. Küt parmakları var. Tam piknik tip!)
Merdivenlerden odama çıkıyorum. Kapıyı çalıp içeri giriyorum. Yaşlı kadın yatağında bağdaş kurmuş, karşı duvardaki açık ama sessiz olan televizyona bakıyor. Yüzünü bana dönüyor ve hafifçe gülümsüyor sanki. Bende selamlayarak yatağıma uzanıyorum. Vasiliyi düşünüyorum. Gözlerim tavanda. Yarım saat kadar sonra, yaşlı kadın yatağımın yanına geliyor.(başımı küçük mavi gözlerine çeviriyorum.)Akik taşlarından yapılmış bir kolye uzatıyor bana. (Şaşırıyorum)

----Bu sana benden armağan olsun kızım. Ben yapmıştım bu kolyeyi. (Daha çok şaşırıyorum. Bebek yüzlü kadın konuşuyor! Avuçlarıma alıyorum kolyeyi ve oturuyorum) Akik kötü duyguları uzaklaştırır. Dün hoş geldin diyemedim sana! Kusura bakma. Sesim boğazıma tıkanıyor bazen. Uzaklara dalıyorum. Ama anlamasam da, seni duydum. Gençliğinin kıymetini bil kızım! O kadar derin düşünme! Su gibi akıp gidiyor ömür! Sonra benim gibi,dalgın bakarsın uzaklara. Kocandı sanırım. Efendi adama benziyor. Benim kimsem yok. Yalnızlık zor kızım!

-----Zor teyzecim. Zor! Haklısın çok zor diyorum! Teşekkür ederim kolye için.(Gözlerimde akik taşları parlıyor! Taksam mı bilemiyorum.) Tanıştığımıza memnun oldum!

Yaşlı kadın perdeleri kapatıyor. Uzaktan bir saka kuşunun ötüşü duyuluyor. Koyu karanlığın içinde, uzaktaki sevgilisini çağırıyor. Hüzünlü bir ayrılık şarkısı söylüyor!

Çiğdem ALTUNDEMİR




Özgeçmişim:
1970 Burdur doğumluyum. Gaziantep Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümünü bitirdim. Mühendis olarak görev yapmadım. Bir yıl Eskişehir Sivil Havacılık Fakültesinde eğitim aldıktan sonra, Hava Trafik Kontrolörü olarak, Devlet Hava Meydanları İşletmesinde çalışmaya başladım. Halen Ankara Esenboğa Havalimanında Hava Trafik Kontrolörü olarak görev yapıyorum. Evliyim. İki kız çocuğum var. Ankara da yaşıyorum. Uzun yıllar Türkçe öğretmenliği yapmış ve sayfalarca toplumsal şiirler yazmış bir babanın kızıyım! Bende babamın izinden giderek şiirler yazdım.
Neden Öykü?
Yukarıda size gönderdiğim “öykümdeki kadın kahraman gibi ’’ karakterlerle buluşmayı, hayal dünyamda yarattığım aynı atmosferi onlarla birlikte solumayı seviyorum. Öykülerimde, şiirsel imgeleri kullanarak şiirsel öykülere daha fazla yönelmek hedefindeyim. Bana göre öykü yazmak, yazarken daha çok yoğunlaşmayı gerektiren, daha geniş bir hayal dünyasında kurgulasanız bile, sınırlı sayıda sözcükleri israf etmeden, olayı ve karakterleri doğru yerde ve zamanda buluşturmanızın zorunluluğu gereği, daha çok emek isteyen, yazınsal bir uğraş diye düşünüyorum. Bu nedenle, kısa öyküler yazmayı daha çok seviyorum. Derginiz adına, edebiyata ve yazınsal emeğe katkılarınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Saygılarımla.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 02:48


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum