Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ŞİİR > Güldesteler - Antolojiler -

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 21-07-2006, 09:28
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



DAĞLARA KARŞI


Dokunsanız ellerine yalnızlığın
Rüzgar dökülür ağzından
Karışır göğün sesine
Bana zehrini bırakarak
Uyuduğum su rengi ölüm


Üyesi(mi)yim yasa dışı örgütlerin
Bu yüzden geçmiyor kimseler kapımdan
İleniyorum çığlığımı biçen terziye


Yüreğimde gece gözlü çocuk
Tükenerek geçtim yanından
Bağışlamadı beni
Yüzünde gizlediği öfke


Yıkıyorum sığınağımı
Sizde bırakın beni
Şiirlerimi yakıyorum



Nurcan Çelik
şiir ülkesi
Edited by: EmreGümüşdoğan
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 21-07-2006, 09:29
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



Dağ Başında


Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.


Benim güzelim,
benim ceylan bakışlım,
benim kafamın ateşi,
ve yüreğimdeki.
Mümkün mü şu anda rüzgar olmak, kuş olmak,
şu anda üç dört portakal almak, getirmek sana,
sana tuzlu badem,
kabakçekirdeği.


Şu anda hiç bir şey mümkün değil.
Şu anda her şeyden ayrı, her şeyden uzak
ve her şeyden mahrumum ben.
Şu anda sadece yalnızlık ve kahır.


Hayır, güzelim.
hayır, ceylan bakışlım,
hayır, kafamın ateşi, hayır,
hayır, yüreğimdeki.
Şu anda mümkün ve güzel olan tek şey vardır:


Yanarak sevmek seni.


A. Kadir
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 21-07-2006, 14:55
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

Dağ Başı

Dağ başındasın;
Derdin günün hasretlik;
Akşam olmuş,
Güneş batmış,
İçmeyip de ne haltedeceksin?

Orhan Veli

Konu suece tarafından (08-04-2009 Saat 16:08 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 21-07-2006, 15:22
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart



DAĞ YOLU

benden kısadır boyun
bir köy otobüsünün
dağa tırmanması
gibi uzanırsın
dudaklarıma

katılmaz oldu nicedir yolumun
tozu dumanına



Sunay Akın
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 21-07-2006, 15:27
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart




Dağlar

Yücesinde namlı namlı karın var,
Seni yaylayacak zamanım dağlar!
Başından aşmağa yoktur takatim,
Kalmadı dizimde dermanım dağlar!

Yağmur yağar, mor sümbüller bitirir;
Yel estikçe kokuların getirir.
Sarı çiçek sarvan kurmuş oturur;
Karışmış güller çimenin dağlar!

Sarı çiçek sallanıyor naz ile,
Dem sürerdim on beşinde kız ile,
Şimdi öksüz kaldım kırık saz ile,
Ah ettikçe tüter dumanım dağlar!

Yaz gelir, illerin çözülür, konar.
Güzeller suyundan içip de kanar.
Küpeler kulakta mum gibi yanar;
Gördükçe, artıyor imanım dağlar!

Karac'oğlan der ki: Çöktüm, oturdum;
Bağ bahçe diktim de meyva yetirdim.
Alnı top perçemli yavrı yitirdim,
Bir köşende kaldı gümanım dağlar!


Karacaoğlan
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 21-07-2006, 22:12
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart


DAĞLAR

Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız,
Gövdeniz Tanrım gibi gökte yaşardı,dağlar!
Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız
Tepenizden bir güneş,bir ay aşardı,dağlar!

Kalbini göstermese göğsünün yırtığından,
Yol mu bulurdu Kerem kurduğunuz yığından?
Cihangirler hızını göklerden aldığından
Üstünüzden sel gibi ufka taşardı,dağlar!

Siz,ki yalnız kahraman geldi mi geç derdiniz,
Yalnız ulu canlara karşı baş eğerdiniz,
Nasıl oldu o soysuz kıza geçit verdiniz,
O taş yürek bu işi nasıl başardı,dağlar?...

Faruk Nafiz Çamlıbel
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 22-07-2006, 12:40
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



dağ kayıyor


bir


yaprakların titreşimlerine
yuvarlıyorum sözcükleri
parmak uçlarımdan
her söz dökümünde
telli duvaklar bürünüyor karıncalar


taşıyorlar yuvalarını
ağaç dallarında ballı çiçek kokularına...


dağ kayıyor



iki


gönül kapısına dayanmış sevda
"açıl susam açıl" diyorum
seller geliyor


metal bir gıcırtı giriyor ilkin / kapının kendi sesi
duvarlar yumulmuş birbiri üstüne
ardında ıssız bir göl
ay vuruyor sessizce balıkçı teknesine..


dağ kayıyor

üç

biryantinle dikleştirip tüylerini
değiştiriyorlar postlarının gölgelerini
ışık boylarında
tilkiler iniyor şehrin kuytularına


aman dikkat çocuklar.. dağ kayıyor


Reyhan Sur

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 22-07-2006, 17:11
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

<B style="mso-bidi-font-weight: normal">AYVAŞA ŞARKILARI

İKİ MEŞELİK

DÖRT MEVSİM[/B]

I. MEŞE

Başlarken;

içim çekti içini, kın alındı çıkışından

Uğultusundayız hayatın, geç kalıyoruz kimi zaman. Yine de uzun bir öykü bu, içten en azından.

Dökülür yapraklarla son bahar, zamanı her geldiğinde dalların gizini affediyor ya ilk bahar.

Böyle geceler yıldızları kovuyor da olsa, işte o geceler sesleri rüzgârlı annelerin ninnisini söyler. Uzun esintilerden bir yol açılır ve daha önemlisi öyküler içten hız alır.

dağlar nefesi küller
cemreyi yakar tabanlara
güvercinliklere adımlar kanatları
avluyu uçurur bir çırpıda
kendini yolcular
geçitlere

geçitlere...


Ol

rubai çeşmeyi terk edeli
akıyor bu şiir
şirden, hardan, lirden
eridi mi mermer, saçıldı mı tarh
bilmiyor kemik, duymuyor et

ciğerim ciğerim
uçkuru tütsülere dağınık
ordusu bozgun lülelere bukle
ortam kuşum, sürmeli çakım
sarıl ıslak, sarıl dağıl
uçarı dökül arka bahçeye
sorguda falaka, sorguda tırnak
yerde, firar üstün başın
ulu orta infazı bırak
durul da taşlara ak

kıssadan hisse ıslat simsarları
temizle ol nehri kavuşmaya


partenogenez(I) şarkılar


uğurdur üç kere tahtaya vur
gölgeye düş
kaytanı çek
günü soğutmadan
saklan ebabilce

kaytanın ucunda topaçlar
duvarda yetim çocuklar döner
suları ay, insanı hayat, şiiri iç çeker

*
I: Döllenmesiz üreme.
*

I. DAL


nereden geldik buraya engizisyondan mı
nereden
acılar, eriyen genç dağlar nereden
biz de oradan
kudurmuş poyrazlar, depremler, tufanlar eşliğinde
evet öyle
duralım bir çıkın zarifliğiyle
önünde aç yolcuların
yaşamak için yenidenliğimizi
umalım
yenideniz kozamızda
yeniden al bir gelincik
yeniden yeryüzü
yeniden insan

panta rhei panta rhei (II)
başlamak hiç değişmedi
yürüdük milyonlarca değişik adımla
geldikçe kendimize
biz iki(y)iz

sandılar ki adımlardan biri
kendini verdi tutsağa
sandılar ki spartan ruhu yıllar yener
ne bitti ne biter
yeniden al bir gelincik
yeniden yeryüzü
yeniden insan

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; cidarında ter kısırında döngü canan

pimleri
yok say
mayın patlar

*
II: Panta Rei : Her şey akar. Herakleitos felsefesiyle özdeşleşmiş söz.
*
ak
kuytu köşelerimize
nasılsa daha erken

arala zifirini pencerenin
akşamdan kalma şu an
kendimize küheylan
keselim kımız tadında

sonradan açılmış biz
arap atlarından tekmil
sevişelim gecikmişliğimizi
masallar köpürtelim

nasılsa daha erken
kuytu köşelerimize
ak (dön tersine)
erken daha nasılsa
köşelerimize kuytu
ak

aralan
ne gören var
debelen
ne duyan
cidarında ter
kısırında döngü
yuvarlan

akrep kendini infaz etti bak
yarıldı keyfinden yelkovan haydi
döküldü şirazesinden yürek
çek pimi şirden
patlat bu şiiri
ter içinde kaldı canan

bir çocuk su çemberini çevirmek için
göle taş atacaksa yarın
o taşız biz
yemyeşil çimlerden
kundaklanan bebeklerde
o kokuyu ürettikçe gümüş gümüş
elden ele dilden dile gözden gözeyiz

kör olmuşlarsa onlar...suçumuz ne
yolu yok gelmişiz
sarılmışız naylon torbalara
gelinliğin ak eteğiymişçesine
iğreti durmamışız, acemi değil adımlarımız
artları sıra yürümüşüz
biz yalnız iki(y)iz çoğalan ötelendikçe


II.DAL

bir gece
“sen” diyerek başlasın
herkesin gecesi diyelim
şöyle başlasın
önce ürperten karanlık bir yatak
yolu yok uyuyacaksın
kaz dağlarından maviye dek
sana hüzzam makamında endişeler

kimi zaman güneşli bir kıyısın
yalnız bir çocukta
zamanla kirleneceksin sintine atıklarından
uzak denizlere özlemin yüzünden
bir düş diyelim
göreceksin
yarı açık gözlerinde
kara perdelere sürünen acıklı renkler

dev küvetinin içine mavi tıkıştırmış
körfez ardındaki
belden aşağısı beyaz dağlar
tül gizeminde çekici
gölgelerle koyulmuş
bir iç deniz diyelim
irkileceksin
gece kıpırdayacak korkulu adımlarda
üzerinde yürüyeceksin tedirgin

gittikçe ikileşeceksin
gölgelerin güven giyecek
ay düşecek kimi yerlerine
giysin maviye çalık ak desen
duvar duvarlığını bilecek
gece geceliğini
sarıldıkça sana onun olacaksın
kuşkuların ‘yedi emin’ e emanet
zorla alacak seni
al halkalara bezenmiş bileklerinden

dönüşümler diyelim
yalnızlık mı diyorsun
yüksek tepeler, yamaçlar, vadiler, düzlükler, kıyı kuşları, deniz kenarları
ve suya yürüyen yengeçler, mercanlar, derin su canlıları
karanlık suyladırlar
tersine oluşumlarından
çoğaltırlar bizleri

bir çırpıda geçtik
saat kalk çalıyor israfil’ in nefesinden
geceden sıyrılabiliriz artık
yeniden kavgalara, yeniden güneşlere
sabahlara angın seslerine irkil uyanışın

gelip geçti diyelim
yolu yok yine gelecek
balık kokusu, ağ sarmalı, saz kulübesi, çam gölgesi, tuz bedeni, güz hüznü
ve tan sökümü, ay dönümü, can bedeni
her sabahla yeniden gelecek

söz şahlandı
karada gece çoktan renk bezendi
yengeç ilerledi yosunlara
biliriz ağardığını böyle
kasırgaların boz girdaplarda sabahladığını

şimdi şen ve esen bir yurt gibi sarıl bize
ki kulağımıza fısıldadığın tüm adların
hakkını vermeye sulara dönelim
hükmünü vermeye dönelim
kaz dağlarından maviye dek
o mavi ayvaşa mavisi
ayvaşa yaren
ölümden sonsuza uyanışlarımıza


III. DAL


içimde şu şiir; demdir

“Demdir
Derya dibinde yangınlar”

Ahmed Arif

çeviri tutmaz sözüm
neyse o insan
ve sapsarı bir mevsim
geçmiş zamanlarda gizli
karanlığa bandırılan divit
yalan değil billahi
çizmediğim sayfalarda ak kalan
bu sevda kimin

değmedi tozun toprağın
külüm koydum
türküm koydum bir nefes
bir nefes ki
çalmadın gitti

meyven koparsam ellerim kan
otursam bakışına
gider sezgilerin
tutmadın sen bile
yalan değil billahi

acar sevişmeler sana
ne sesinden hasret
ne haberinden dem

tutma, kilit kırar dilim
duyulmaz el kapısı
sağır kasnak, kağnı yalpası
hasad biçip gölge yatmak değil
ter içinde güneş içmiş
kavruk çöl dudak
ne sesinden hasret
ne haberinden dem


işte bunları sormadılar hiç
işte bunlarla göçebeydiler karanlıklara
işte bunlarla yazgımız değildik
yıllara neslimizi sunmuştuk
işte bunlarla da kalmamıştık
kafa yorup sadeleşmiştik



IV. DAL

yeniden çiğ düştü çamlığa
aşağılardan bir atlı
dik yokuşlara saçıyor emeği
bitkin gibi yorgun gibi belki de aç
bitmek mi
hayır
çoğalıyor dağlara

bu kına yak yak bitmez
bu od dön dön sönmez
bu can yaşa yaşa dinmez
ateşten değil, oddan değil, nardan da
eylemiş yön akmayı biliriz biz

soluksuzluktan doğruluruz
ışık yüzeyde olsa da
çekin yarıp derin sulardan bizleri

önce gözler açılsın yeşil kapılardan
çiğdemlerle, durulmayan pınarlar getir-
sin güzden bitimsiz, durmaksızın turna-
lar geçsin boşluğa deniz çalık gökyü-
zünden, uçtu sanılsınlar tohumlar oysa
her kış bahardan kopuk bir havaya kon-
sun renkleri;kimi beyaz kimi sarı kimi ef-
latun... oy ayvaşa... söyle artık demedik
sözlerini söyle ki, granit keski kayalarda
bozgun vermesin yiğitlik... sen şimdi a-
çılan yüzünden söyle ... söyle kurtul-
sun kurtlar bağbozumu havalardan bo-
ğulmasınlar kuzular tarafından...ey sah-
te kışlar ! kuşatmışız sizleri... bir yerler-
deyiz hepimiz

sevsek sizi alır başımızı bir yıpranmışlık
sürüklersiniz sesimizi yırtık pırtık elbise-
mizle, sürükleniriz ayrılıklarımıza dek...ya-
da öteki günlerde bütünleyip kandırırsınız
öykülerle tutsak olduğumuz geceleri
şu dizeler gibi gazete sütunlarında kalırsı-
sın o da çokça yalan eğreti okunmuşluğa
hayır hayır firar ettiğimiz öteki günlerde
kurduk kendimizi ey ayvaşa haydi doğrul
“doğru” de öcülerinle ki sabah düşsün
gölgelere bir yerlerde

bir yerlerdeyiz hepimiz
ya da öteki günlerde

V. DAL

Biz yalnız iki(y)iz
Evrimin sarmal yerlerinde
bitimin kirletemediği kıyı-bucaklar
varsa bu işte ziftlerle kaplı çakıl taşları
kara kıyıların telaşsız devinimleri
paklanmaya oynaşan siluetler
bize ne değil... bize bize

dehlizlerden dağlara yönlenmiş sevda
iç cebimizde gezdirdiğimiz mektup
ne bizce yazılmış, ne ‘görülmüştür’ damgalı
adresi doğurganlık ezgileri
aşarak kendimizi taşındık yetkinliğe

yeryüzünü dopdolu bildik
bildik bir yerlerde dolup-taşar
barlar, oteller, hasta haneler, hapis haneler
kâr haneler, çocuk bakım evleri, kültür küvezleri
halvet ya da şehvet, yetirmemiş henüz
iletmemiş duruluk utkusuna kentlerini
biz yalnız iki(y)iz çoğalan ötelendikçe

alınlar değil mi ki
bir ömrün yazılması için yetermiş
değil mi ki asırlar boyu egemenlerce
afrodizyak tütsüler yakmış kehanetler
aynadan okumak akledilmemiş
silinmemiş akan terlerle de bu yazgılar
tersine yırtılmış takvim yaprakları

yoksa
dehlizlerden dağlara yönlenmiş sevdayla
gelip dünyanın on yedisinde durur muyduk
denizlere eğilir miydi dumanımız
uzanır mıydı o anda, çekip çıkarır mıydı
ömrün en güzel şeylerini gerisingeri
ulaşır mıydı mektubumuz efsanevi adresine
öper miydik çirkin olguların gerdanından
hortlar mıydık karanlığın içlerinden
sevi dişli vampir kitleleriyle

biz yalnız iki(y)iz çoğalan yürüdükçe
evrimin en temiz yerleri insan
salıvermişiz tüm kokularımızı yetkinliğe
hanımeli sargını bahçelerden

VI. DAL

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; olumsuzlamalar

-1-

bir anıdan diğerlerine
pay ayırmadan olmaz


kumkuması(III) kırık uzun tümceler dizmiyorum kışlaya
aradığın şeyi sürüye çekme çoban
elbet katılmışlık ederim
kurda bıraktığın vergiye isyan

kumkuması dağınık uzun tümceler dizmiyorum
bulduğum gücü doping savuruyorsun
ama istersen bir daha düşün
ilacı bana içirmeden

kumkuması dağınık uzun tümceler
contası çürümüş su kaçırmalar
ve daha neler neler

kumkuması dağınık uzun
hani ibriği kısa kesik
küçük testiler

kırık

kumkuması dağınık
kâh oraya kâh buraya
her yana saçılmış ibrik

-neden bu çaba
neden bu gezginlik

kumkuması
tuz buz her yer
kiremit kırmızı

-yağmuru sessizce içerek
dağılıyor “seksek ” alanı


hangi kasırga istemiştir yıkmayı
doğasında patlayan rüzgârlar sorar mı ona
yıkar elbet gecekonduyu da villayı da

*
III : Kil testi ibriği
*

-2-


balkonuna çıktığımız manzaralar mıydı yüksekliğimiz
saçlarımızı okşayan rüzgârlar mı
saçlarımızı ok sayan
üreme zincirlerinde miyiz

derece: tarih sürecinde seviyelere bölünmüş zaviye
artık yadsınamaz

sen

kamikaze köpeklerin bana saldırdığı
dağ yollarını seçerek
yabancılığımı yüreğimle yürüdüğümde
sürülerinin üzerine benimle ant iç
yabanıl bir cesaret bezeyelim hoşgörülere

bilindiği sanılan cüce geçitlere
o darlıklarda parçaladığın cesaret
kalıntılarını da “sen” içer yaban


işte oydu rüzgârın dokunduğu her yerden gelen nefes
işte oydu rüzgârın dokunduğu her yerden gelen ses
hatalar, yanlışlar, durmadan tekrarlanan şeyler
onlar eşsizliğin kenar çizgileri öğrenmeye değer

çok borçlu kaldık hiddete
gözlerin kapandığı yerde güzelliği yaratan
işte o çirkin şeyler, berbat, yaralı ve istemsiz
katil olunan bir kesit, şeytanın vaftiz ayini
uçkurunda kargaşa taşıyan kızlar
kârlı bir alışverişe kurban giden fahişeler
onlar da eşsizliğin kenar çizgileri ve bilinmeye değer

-3-


biz

güzelliklerden söz edelim
türlü türlü güzelliklerden

önerme; siz sizsiniz bense ben
olmaz böyle
küçük bir değişiklikle yürüyelim sizliğe
ben ben olmayayım

bir dalgaya tutunun siz, ben batayım
bir hiç gibi kavrayın beni
ve sizi saran serin rüzgar esintileriyle
sarmış olsun benim hiçliğim de sizi
böyle bir varoluşma ile anlatalım birbirimize
ateşin dağlayan yanını
külün korlara çizdiği acısız
nakış güzelliğinde

umursamıyoruz hiçbir şeyi
sabaha karşıyız kimi zaman

kimi zaman doğruluyoruz
çiğ sargını yaprak yüzeylerde

aynı seslerin yankılarıyız
aynı güzlerin renkleri

karşılık aramayın
bir siz diyorum anlamını sezdiyseniz
biliniz karışıp gittiğimi
geldiğiniz her yerde “bir siz” var edeceğinize

anlıyorsunuz
bir siz
içimizde hınzır bir rapsodi
bir de...


susuzluktan ölürdük, içmeseydik avuçlayarak
çolak benlikle doğmak vardı kerbelâ’ da
su olsa da, elsiz kolsuz kalmak vardı
kim bilirdi ona kanmayı tadı olsa
yine de
hoş görülmek değil, suç kazandı vahşeti

ah ! hakkını verebilmek en beter şeylerin
aşkın bir yürek işte kimi zaman

VII. DAL

çağ başı akşamıydı
yılların başı olduğu gibi çağların da başı vardı
her insan bir çağın başıydı

günce-gecece kalbimize yazılıydı aşk
yine yapmıştı yapacağını
ne geldiyse başımıza öyle sevmekten gelmişti
hiç sevmemiş miydik? sevdik...
hiç görmemiş miydik? gördük...
ne yalan ne gerçek aldırmadık

sevgilimizi incitmezdik hiç incittik
sevmekten incindik, acıdı içimiz
ne geldiyse başımıza öyle sevmekten
önce canımıza değmişti
bir çam ağacında ağlamıştı küçüklüğümüz
hiç bilmeden oynamıştık bir canla
yaz bahçelerinde, fındık ağaçlıklarında
bir daha olmamacasına oynamıştık
dudaklarımızla konuşuyorduk henüz
dokunmuyorduk tenimize
bir ölümlü bedendeki
“agape” ruhu içinde


ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; reklamlar


öfkeyi ödünç alışım
içi boş değer yaratılarından allanmış pullanmış sözde
güzelliklerden reklam laaar

gözüne gözüne yalanla
özüne özüne tersleştirilmiş kurgular
bir yağmuru içerce toprak bir ormanı kapsarca dağ
oysa yok bir ilgisi

bulanışım öfkemin tozuna
şartlı refleks bileğimdeki seğirme

coşkuyu ödünç alışım
bebeğin ilk çığlığı
frida’ nın fırçayı tutuşu
bir alışkanlığın us çemberinde tutuklanışı
bir daha tekrarlanmayışı

kozmetik yargıları talan edişim sineği avcuma kıstırıp
pencereden bırakışım aniden güvercine davranışı kanatlarının
itiraz edişim vızıldanışa güvercini coşkuya saklayışım
nesnel
gizlenişim
bir mutasyon
bir çoğalış
bir sinek

hüznü ödünç alışım
doğum-ölüm çemberinde yazıklanışım büyüyerek
yıl bu ay bu gün bu saat bu an bu
unutuşun hafızasına güvenmeyişim
anımsadıkça
ne gelir elden evrim yolumu keserse

öfke coşku hüzün

ben bu değirmenin çarkındaki üçlü burgaç
ben bu dönüşümdeki geçici yel
aldığım ödünçleri özenle biriktirip topluyorum özüme
dağılana dek sevgim aymaz ütopya

bir bakıştı bu
sadece gözlerine
çekiciliğini saldıkça üzerimize
dağılıp gitti eğrilikler yanıltan yollarına
ayrılıklara ayrılıklara gittik

bir daha aramadık sahteliği
bir daha teslim olmadık yalnızlıklara
yolumuzda kibele yeryüzü
sevdamıza laden otları yetiştirdik
ayvaşa’ da bir tek ağaç kadar bile
kimse sormadı halimizi hatrımızı

bilgeliğini kaosun
kuşandık alınganlığımıza
elde değil yaşamda lekeler de var
onlara da bir renk demeliyiz
ne zaman başlasak anlatmaya

aradan çok zamanlar geçti
ne sıcak kanların aktığını yürekten
ne de bu gidişlerden yani gözlerden
öğrenen sevda yüklü bu çocuklar
yani bizler...bizleri henüz doğrulamıyordun sen


ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; diyordum ki

geçenlerde bir gün neler oldu neler
iki gün müydü yoksa bilemiyorum
sayıları unuttuğum bir gündü
geçenlerde sayıları unuttuğum bir gündü

kalabalığa karıştım
kalabalık mı “ben”i karıştı bilmiyorum
benzemeye giriştim hemen
bir ön yargıdan ibarettim

biri aşk acısı çekse benim başıma ağrı düşüyor
biri bir suç işlese ben firar ediyordum giyindim
giyindim... bedenimi devekuşu mantığıyla

defteri- i kebir’ de tüm yargılar sonuçtan ibaretti
sonuçlar yetmedi başından başladım her şeyin
değerler okyanusuna aldım başımı açıldım
dönülmeze gittim bazı geceler en parlak yıldızlara
bakıp sordum harita adresimi

yıldızlar ama anlaşılır gibi değillerdi
gözlerime varmışlardı oysa
binlerce ışık yılını katetmişlerdi ya
eskiydi dilleri nasıl anlayabilirdim ki

derken, henüz istila edilmemiş bir kıyıya vardım. bilezik koyları, hareli suları, gizemli girdapları, turkuvaz mercanları vardı. henüz “istila edilmemiş” olduğuna karar verdim. bilmem neden... belki de bir ön yargıydı bu da. bütün ön yargılar gibi bencil ve kendi alt seviyesinde. evet, çıt yoktu tropik rüzgârdan başka, sahilin küçük dalgacıkları öpüş sesleri, şıkır şıkırdı bir de. o an bütün uzak yollara estim, bütün yolcuları kavradı keşfim ve onları hasretle öptüm. sonra olanlar oldu.

bir kıvamda bozulduk
bir makamda çatladı çoğulcu demokrat eylemimiz
gemi azıya aldı şahlanıp savuran at iki parçaya bizleri
yere vuruldukça biz, kuzu kurt boğdu
aslına sadık kalmayan öyküler gibiydik
yargılar karaya vururken bir gittik bir geldik
görünüşe göre artık hayattaydık
istila gerdeğinde kalmış
artık bir hayattaydık

ben birini seçtim biri de seni
şimdi hangi kuşu görsem o uçar
şimdi hangi denizden geçsem o mavi
hiç değişmeyecek bu ben gitsem de
o kalacak çünkü kural bu, “bir” den başlanacak hep

geçenler de bir gündü
gün gibi geçti her şey
saymayı anımsadım bu bir
abaküs tuttum çocukça ellerinde bu iki
o kaldı bu üç


günler geçti, geceler geçti
ve yıllar daha
yollar geçti çağlara yön gösterecek
gücüyle sarıldı hoşgörü
“sen”i alıp senden, bize yükledik

bir yaz esiyordu penceremizden
damların üzerinden bakışlarımız uçuyordu
kaldırımlarla yüklü omuzlarımıza
adım adım yaslandık... güzel bir kalabalıktık
sevdalandık ortanca gözlerine yolların

ağırlığına aldırmadan bedenlerimiz
bileklerimiz de ezilmişliğine
iz koyduk oralara yüreğimizden

çember çevirdi çocuklarımız
bahçe çitlerine çarparak zamanla
istemeden kırıldı döngülerimiz
her yağmurda saklandık da
çamlığın kalbinde, kuru kaldık
kimi zaman üşüyen bedenlerimiz
ıslak giydi kazaklarını ayrı ayrı
doğuştan ayrık gibi dallandık
kaldırımlarda durulandık yeniden

mevsimlere kenetleneceğimiz
kozalaklar döktük toprağın evrenine
yan yana iki fıstık tanesinde
göklere filizlendi birliğimiz

sen kalabilirsin elbette

“ya çek git, ya da vur son darbeyi
Hemen çıkar al canımı,
ışığım gibi ellerine”

diyecek biri bulacaksın belki bir gün
ama hep

“gönüllüyüm sonlara
ve doğmaya umutlara yeniden”

de diyecektir sayfalar
ve yeni bir aşk güncesi
ilerleyecektir senden ötelere

bizimse
yerimiz yurdumuz
odamızdan ne zaman çıksak
uzaklaşsak, ne zaman
gelip durduğumuz
dört mevsim ayvaşa

karınca dizileri tırmanır usumuza
dize dize
günlerle solan küçücük
yapraklar biriktirir

bu yüzden küçülürüz
eskiden beri her yaz
erkenden yaprak dolarız
dizelerden gelir güzümüz
odamızdan ne zaman çıksak
uzaklaşsak, ne zaman
gelip durduğumuz yer
herkesin ki vardır bir yeri
ayvaşa şarkılarında

VIII. DAL

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; artık

geç... ağustos böcekleri zamanındayız
iki anlamın tam ortası
bu yazın son kuşağı onlar... geç
birkaç nesil geride bırakmışlar
yaza bitik bir neslin şarkılarını

erken sonbahar zamanındayız
bir yandan geçip gitmiş yaz
hafif ayaz var arada
kalan bir an’ ın şölenindeyiz
kutsamaktayız tüm rüzgârları

“ol” esintiler bize doğru yavaş yavaş salınıyor
yaklaştıklarında gözlerini görüyoruz
menekşe

ezgilerinde seyrek notalar toplamaktayız mevsimin
gelmiş ve geçmişi kapsayan dehlizler içinde
doğrulmaktayız güze

merhaba dirimin uykuya düştüğü zaman
merhaba beyaz mevsiminin öncüsü
ne kadar da benzedik birbirimize


öyle zamanlar ki geçip gittiler
ölümsüz bir dev gibiydiler
sonsuza doğan pembe yanaklı
küçücük çocuklar büyüttüler
belki aylardan ocaktı
sabahın alaca karanlığında bir anne
yavrusunu ısıtmak için
gaz sobasına damlatırdı ateşi
sıcak, şefkatle odayı kucaklardı
aylar da uzun gelirdi o zamanlar
günler de çocuklara, trenler gibi

adım adım geliştiler
son vagon gövdesinde
en baştaki her zaman en ufak, en uzaktı
an dururken katarla giden zamanlarda

öyle zamanlar geçip gittiler
bir melodi kaldı raylarda
buhar kazanlarının iç geçirdiği
an dururken katarla giden zamanlarda



II. MEŞE



I. DAL

okuyana dağlar bir mektup yollar
her poyrazın sağ salim getirdiği
adrese teslim
artık haber vaktidir
ardına kadar açılmıştır koyaklar

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir;

sizi sesinizden tanıdım
adıma ön ek koymadınız
sanırım chérubin (IV) saatlerimdi
ruhumun çıplağındaydım
hiçbir ihanete uğramamış
hiçbir duvarı delmemiştim henüz
bir gülle gibiydim
ansızın yağan yağmurlardan
biriken sellere kapılmayan

zincirimi kırdınız
oysa “siz miydiniz” sormadım... yolu yoktu
sadece sesinizden tanıdım sizi
adıma yenildim çise kokan nefesinizde
serbest kaldım

sesinizi hangi şarkıdan aldınız
hangi renginden gökkuşağının
bahçede biri mi var
ağlatıyorsunuz olabilir mi bu
yoksa siz mi ağlıyorsunuz

iğde kokuları biriktirdim yıllarca
silebilirim gözlerinizi
adımı söyleyin yeter
adımı yalın bir şekilde
olmadığınız sonsuz saatlerden

kuşkulardan çok uzaklarda
senfoniler kırlangıç kanatlarına süzülürken
sahneden revaklara kayarsa bakışınız
sarayın bahçesi henüz saplanmışken geceye
duyacaksınız beni siz de
göçmen kuşların ustalığıyla
kesin bir yön tutturup

çünkü duru damlalardır seslerimiz
şelalelerden atıldıkça uçurumlara
sizi sesinizden tanıdım
uğuldadı şarkınız vadimde
yeşildiniz derindiniz paramparça
adıma ön eksiz düştünüz nahif
ultimo ratio mundo (V)
serbest kaldım

IV: Chérubin: Figaro’nun Düğünü oyununun kadınlara aşık kahramanı.
V: hayatın son kanıtı

II. DAL

esiyordu poyraz
yüzümüzle açtık zarfını emanetin
şöyle diyordu saçlarımızı
çekiştiren sarhoş yeller

-mektup-

“...geçtiğimizi bilir miyiz
kestanelik süsü kahverengi bir geceden

biliriz ama is yapışır yakamıza
yapışır etimize kurumu bacaların

o ne yanda yakılmış ateş ki
koyaklarda bunca kararmış, kor rengi
neden iz bırakıyor mevsimde
tütemeyiz
yaman bir alevden
ki biz yakmadıkça

bilmiyoruz kör gözlerimizde yeşil
dolar rengine çalık
bilmiyoruz dokunmak
ten alevinde popüler bir sevda

bilmiyoruz
nasıl soğuk, nasıl karanlık gece
gelene dek bize

bense;
sokulurum şimdi akşamın teninde ikindi sevinci kuşlara
böyle vakitler humusu toprağın
böyle vakitler günlerden fazla, gecelerden de

çoktan yarıma sinmişim
çoktan yarı yerimi koymuş önüme, şu çöle çalık gece
çoktan kumlarda fırtınaların sabahına silinmiş izler
çoktan az, vardan çoğum

varsın böyle bir gün de bizden kara çalsın
dağlara varsın vakitler
fildişi bir sabaha açılsın
çoktan azlık, vardan çokluk

kapı açıksa geçmek de bize düşer
varmalarımız uzak kentlerden


II. DAL

süprüntü ödüllerin kürsüsü
üfürülüp dağılır yellerde
içlere bir türlü sinmeyen sulardan
bir dal bulur tüneğinde çalı kuşu

kuş bu
hem de dağlı

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; güzellik

oradaki köyde yaşıyor çatlak
cildinde olanaksızlık ekili toprak
sallanarak göğüsleri gülüyor
yarı aç yarı tok istekleriyle

köyde koşuşturan çamurlu paçalar
tomurulan somunlar eşliğinde
çok gizli dedikodulara yün eğiren
kız ellerine kulak kabartmış bilezikler
ve yine de perişan dürüstlükleriyle

çok harap yaşıyor da olsa kadınlığı
analığında makyaj yapıyor dağlı
çekiciliği infaz ediyor güzelliğiyle


III. DAL

bir hal ki iki tipi
kar yağarken zirvelerde
buz düşer suya
kar ve su
aynı huyludur ikisi de
oysa eylemde
biri akıp gider özgür
diğeri donuk tutuklu

V. DAL

yüz yılın haykırışı zaman
bin oda bini de boş, üzüntülü eşyalar
öyle durdukça
gelin çiçekleriyle büyürken dudaklar

kadın adam çocuk -karga kovan korkuluk-
bir ruh uçacak -kışt- dense kuru tahta iskeletten
-kader- denir oysa
cansız göğüslerde kuş sürüleri ağlarken

uzun saçları rüzgârın gür dalgalarına binmiş
kırlara tepeden bakan kaya sırtlarında
oturup bağdaş kurmuş
flüt ıslığında -ah- üfleyen bir kadın
dinmeyi bilmeyecek fırtına

yağmurda sokakta kalan çocuklar kadar saf
kimsesiz insanlar ıslanır belleklerde
bir yandan dokunsan ağlayacak hüzün
neredeyse sabah olacak
bir yandan tütün bitti bitecek

dayan uslanmaz kehanet
uyan yeryüzünün içlerine

içinin en ıssız yerinde sabahı duy
em zayıf ışıkları her gece açlığına
sabrına ekle bıkmadan akşamları
ümidine dost kırsal bir yerde
demir kazık (VI) yükselebilir

hatırla içinin en ıssız yerini
sabaha doğruluğu
bir çocuğun eli
cebinde elinin bir diğeri
sana uzanmış üşümüş
hiç bir ateşi yakmadan öylesine saf
ve tüketmeden özünü, nasıl ısıtırsın
içinin en ıssız yerinden başlamadan önce

hangi çiçek hiç solmadan yaşar
bazen sabaha karşı bir şarkı
-kimse yok mu-
der ve içini çeker derin derin gece
bazense düştüğünde içine ümit
yine aynı yerde nasıl bir gün doğar

“sen” dediğin gün, “ben” dediğin gece
bir çiçek, çiy düşmüş yaprak ve bir tek damla
damlada sen, damlada ben, içimizde ıssızlıklar

her yangına eş o yoksul dağ evi
el kadar soban koynunda ateş
kırsala buz bağlar kurt ininden öteleri
oysa üşümeyiz biz, odaya koymuşuz içimizi
-insan ölür dünya biter- deme
kim öldürebildi homer’ i

ecelse karda bilmeden bırakılan
ayak izleridir son bulur gibi uçurumlarda
kimi zaman tam, kimi zaman eksiktir
-bir varmış bir yokmuş ömür- deme

bir gidiş bin öksüzlük kimi zaman
kimi zaman bin varlık bir çöplük
sen dayan, utkunun ne sonu ne başı var
tut ki, elini tuttu bir küçük
küçücük umudu böyle büyüttük

bal dök yala hasreti, sevdaya tuz bas
böyle anlarsın ayrılığın tadını
gittiğin her yerde kuru bir somunla da
banmadan güneşe doyarsın

günler kavurur kış kestanelerini
birer birer patlar kevgire mısırlar
uzun gecelere bebek nefesleri dizilir
her verişte bir çiçek koparan benliğinden
yılların fakirliğinde oysa ki
kaç ilk sevdaya yüklüydün sen bilmeden
içinin en sessiz yerlerinde bizden geçen

bir gece uykulu, ağlayan çiçekler ekiyorduk
son yudumu alınca sudan, kuru toprağı gördük
çıkarıp sana verdik insan sen sulan sen sulan !
ölümün kucağında yaşıyorsak da
açacaktır bir çiçek içinin en sessiz yerlerinden

VI : Kutup Yıldızı

ben ayvaşa’ nın yalancısıyım

suları ay, insanı hayat çeker

içimde şu şiir; dokunsan


ne bir eksik ne bir fazlayım
loş odaların halvetinden
aktı akacak dokunsan
camlara biriken bir damlayım ben

dokunamazsın
görüş alanını kapsamışım
ne facia ki
toplanmışım kâselerden
dokunsan ah ! dokunsan
azalıp çoğalıp
seni akarım gözlerimden

bilemezsin
ozan biriktiren kristallere
kırk köşeli kesitlerini elmasın
buğulaşan direnmelerime
dokunsan ah ! dokunsan
seni akar gözlerim

ha bir eksik ha bir fazla
ne çıkar
o ateş o har yandıkça
camlara kanasam ben


s p a r t a n gücü mü bu
dor asaleti mi
bir güzellik var sende
tam “ aşk ” dan söz ederken
yerin d e l p h i k u t s a l ı
üç ayaklı sandalye şuursuz
budala gözler esir düşmüş
dalgalı saçlarının askerlerine
.
a p o l l o n çoktan teslim
senin olduğun yere
vadilerdeyse
d a v r a s yerle bir
e ğ i r d i r volkanı boğmuş
utkuysa sözü bile edilmiyor

vahşi bir sis çömelmiş
dalgınlık içinde çisildemiş nem
karınca yuvası tümseklerden
b i r h ö y ü k v a r s e n d e
yeri bilinmez bir sevda
gömü gömü gizliliklerin

sanat tarihinde okundun sen
sen bizi kıskıvrak
yazdın i o n y a kıyılarına
bir efsaneydin belki
belki o kıyıların eski tarihinde poetika

sessiz sahillerde salınan
saçlarında tek bir teldik
yosun yosun sarıldın gittikçe

yaz böceklerinden serenatlarla
olduğun kadar
s e v e b i l m i ş t i n
s e n d e bizi
o kadar eskiydik biz

VI. DAL

dinleyin şimdi dinleyişimizi
gür budak dirseği kamburumuzu
çatanalardan artan mum kokusu
tüm leğenleri çocukluğun
iki büklüm kıyısına çömelmiş
uçsuz bucaksız suları engin
.
şimdi yoksunuz örneğin
anılar hariç
şimdi atıyorsa nabzınız
yokluğu dinleyişinizdir kalbiniz

sorun bu soruyu
uçsuz yollarından gelip
sarmalında merdivenlerin
bucaksız yerlere gideceğinizi
sorun kıskıvrak sıkılan yumruklarınızdan

düne dönseniz yarını yaratmaz mısınız
sorun bu soruyu
yanıta varıncaya değin
sorun yarını bugünlerden

dinleyin şimdi diyoruz
dinleyin göksel sarkıtlardan

Yırtıcı kuşlara kucak açmış leşler, uzak diyarlarla sevişen kanatlar, git gide ölümleşiyorlar; vadilerinizde yeniden doğmak için

soruyorduk... neden dün değil?
çünkü bir çocuk vardı sokağımızda
kimsesiz ve kimliksiz

dışarıdaysa bilekleri kesen bir hava... mevsim yazdı ve fark ederse mayıs... ne fark ederdi bir kaç ay ocaktan daha ötelerde

güneş olmuş, rüzgâr olmuş, bulut olmuş, sarılmış gibi bakıyorsunuz gözlerime. dağın bağrını deleceğiz inadımızla kalacağız neler pahasına
kalacağız


ayvaşa’ da yüksek bir tepeden
karanlığa aktı yanıt
bezendi bizliğe
ben yabana kaldım
yürürseniz bir gün dağ başlarına
hoş gelirsiniz üzerime


.... / ...<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />


<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ömer Serdar[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Sevgili Betül Akdağ'a teşekkürler bu şiiri antolojimize kazandırdığı için.[/B]
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 22-07-2006, 17:22
seskici
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart

DAĞLILAR<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />


Dağdan geldiler onlar, ötelerin adamları, dağlılar.
Zincirlere vurulmuş tomrukları döktüler makinelerin ağzına,
Bulutlarını, rüzgârlarını bıraktılar, estiler ele kadar yerde.
Bakraçları kalaylı, çorapları nakışlı kadınlar
Carlarının altından süzdüler onları, görmez miyiz!
Bebeler seyre çıktı, yürüdüler peşleri sıra, cambazlar gelmiş gibi.
Gün bitti, hesap kesildi, oturduk kapının oraya.
Üstümüz çardak, önümüz kamyonların yattığı düzlük, toz ve akasya,
Çıkınları çıkardık, azıkları yaydık masaya.
Bir çimdik peynir attılar ağızlarına, somun tıktılar,
Hüsmen’in barakasına baktılar, kavaklara üstündeki, yıldıza, çiğnediler,
ovayı da birlikte çiğnediler, yorgunluğu, kuruyan teri, sap
saman kokusunu, pencereye tırmanan hanımeli kokusunu.
Erinç miydi yüzlerindeki, mutluluk mu, gariplik mi, bilgelik mi!
Alın çizgilerine oturan akşam karartısından ötesini bilemedik.


Oktay RİFAT
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 23-07-2006, 00:07
ahmet uysal
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart



DAĞ ÖĞFRETİSİ


sonsuzluğun temmuzundayım


şiir kırıkları kanatıyor dilimi





bin pınarlı ida, bin bir rüzgâr


üretiyor uzun yazlar vadisinde





suyu geçemeyen böcek, yalnızlığıma


parıltı düşürüyor ıslak kanadından





bilenler nasıl kolay buluyorsa


bilmeyenler de öyle kolay buluyor ıssız dağ yolumu





aşk neler eylermiş, öğretiyor ölüm ve dirimle


ömrünü sürüp gidene





dağ kırıkları kanatıyor kalbimi


(acının gümüşü, bilgi y. 1999)
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:59


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum