|
|||
|---|---|---|---|
|
#11
|
|||
|
|||
|
Sevgili Vahdettin Yılmaz, doğaya olan tutkunu hayranlıkla okudum. Anlattıkların canlı bir tablo gibi gözlerimin önünde canlandı. Yalnız bir yere takıldım. Saklı Kent'e 1995 yılında gitmiştim. Yoğun bir turist akımı vardı. Yani hayli bilinen ve ilgi görülen bir yerdi. Sen oranın 1995'te bulunduğunu söylüyorsun. Bir yanlışlık var gibi geldi bana. Ne dersin?
__________________
anımsayamadım sahi neydi aradığım/hükmü geçse de dinmedi içimdeki heves |
|
#12
|
||||
|
||||
|
Sevgili Selami, ilginizden dolayı teşekkür ediyorum. Siz 95'te gittiğiniz de oradaki Kanyon biliniyor muydu?
Yazımdaki 95 tarihi Saklı Kent'in kuruluşundan öte Kanyonun keşfiyle ilgili.Bir daha araştırıp, yanlışlığımı düzelteceğim. Teşekkürler dost.
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#13
|
|||
|
|||
|
Evet vardı.
__________________
anımsayamadım sahi neydi aradığım/hükmü geçse de dinmedi içimdeki heves |
|
#14
|
||||
|
||||
|
Uyarınız çok haklıyımış sevgili Dost.Kanyon 1988 yılında keşfedilmiş.Bu bilgiye manzara net adlı sitede ulaştım.Oradan aldığım bilgiyi de paylaşayım.
Muğla ili Fethiye ilçesinde, körfezin doğusundaki Saklıkent Kanyonu, eşen Çayı vadisinin kuzey-güney yönünde Akdeniz’e kadar uzanan bir çöküntü alanıdır. Kanyonun doğusu Eşen Çayı ile aynı yönde uzanan 3024 m. yüksekliğinde Akdağ bulunmaktadır. Kanyonun içerisinde Eşen Çay’ının kollarından Karaçay akmaktadır. Saklıkent, Fethiye’ye 50 km. mesafede bulunmaktadır. Türkiye’nin en büyük kanyonu olma özelliğini taşıyan Saklıkent Dünyada eşine ender rastlanır bir doğa harikasıdır. Vadinin yüksekliği; ortalama 200 m. bazı yerlerde ise, 600 m.ye kadar çıkmakta, Genişliği ise; yer yer 20-30 m. arasında değişmekte, uzunluğu ise 18 km. civarındadır. Bazı yerlerde gökyüzünü örtercesine kayalar yükselir. Kanyona sol yamaçtaki kayalara açılan deliklere bağlanmış tahta iskeleden yürünerek girilir. İskelenin bitiminde çok büyük bir gürültüyle akan suyun üzerinde kurulan köprüde oturma alanları mevcuttur. İçinde irili ufaklı 20 ye yakın mağara bulunmaktadır. Kanyonun ağzında Karaçay Bir süre sonra Eşen çayı ile birleşerek Kumluova Çayağazı kumsalından denize dökülür. Aynı zamanda Karaçay Fethiye Kas ilçe sınırını belirler. Kanyon 1988 yılında keşfedilmiştir. Jeep, safari, dağcılık, yürüme gibi birçok altarnetif bulunmaktadır. Defalarca gezdiğim halde doyamadığım Saklıkent Kanyonu’nu herkesin görmesini isterim.. Kaynak : http://www.manzara.gen.tr/manzara-resimleri-04-19142.html
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#15
|
||||
|
||||
|
Tanrıyı Örgütlemeye Asla !
Kağızman Halk Tüketim Kooperatifi’nden aldığımız birkaç çuval makarna ile bir teneke büyük boy vita yağı mart ayında bitmişti. Bizden beş yaş büyük olan Yücel Turan haliyle bize ağabeylik edecek ve dört kişilik arkadaş bütçemize göz kulak olacaktı. Gerçekten de Yücel tam bir emektardı. Bizler ekmeğe ‘pepe’ derken o yıllarca kanal boylarında düz işçilik yapmış, yetirmenin, kumanyanın ne demek olduğunu öğrenmişti. İşbölümü yaparken yemek pişirmenin doğal bir hakmış gibi direkt ona verilmesine diğer üçümüz hiç itiraz etmedik. İşte asıl kıyamette bundan sonra başlamıştı. Evi süpürmek, sobayı yakmak ve bulaşık yıkamak gibi üç bela iş geriye kalmıştı.Bizden en az beş yaş büyük olmanın avantajını da kullanarak Yücel, yöremizin yazı tura, keçe külah başında ve çöp tutma gibi üç önemli sayışmasından hangisini kullanarak iş taksimi yaptıysa benim Nazım’ın ve Nevzat’ın şansına çıkan işe razı geleceğimiz yoktu. Yücel'le ben Kağızman Lisesi’nde okuyorduk.Üstelik aynı sınıfta ve aynı sırada oturuyorduk.Yani anlayacağınız bu paylaşım işinde benim cazgır çıkardığım kesindi. İşleri paylaşacağımız akşamdan önce Yücel’le aramızda gizli bir anlaşma olmuştu. Daha doğrusu o tecrübelerine dayanarak benim yapabileceğim en kolay işin sobayı yakmak olduğunu fısıldamıştı. Çünkü dedi, bizim yakacağımızın durumu belli. Sobayı fazla yakamayız.Bir kere yakarsın olur biter. Üşüyen hırpıt yatağına girer, ders mi çalışır, hayel mi kurar ne zıkkım yerse yer. İş kafama yatmıştı da, bana tesadüf etmezse ne yapacağım sorusuna verilen yanıt benim cazgırlıklarımın nedenini oluşturuyordu. Yücel’den aldığım nasihate göre soba yakma işi bana düşmediği sürece hep itiraz edeceğim ve en sonunda Yücel’de, tabi o günlerde 12 Eylül’den etkilenmenin verdiği psikolojiyle yetkisini kullanacak, yani darbe yapacak ve işleri kendi insyatifine göre dağıtacaktı. Ama bu işi yapmadan önce de itiraz etmeyeceğimize dair iyi bir yemin ettirmişti. Sonuç mükemmeldi. Şer ile, hile ile sabayı yakma işini elde edinmiştim. Gerçekten süper bir işti. Bir kere neredeyse kar yağana kadar yakmayacaktık sobayı. Nevzat’la Nazım daha işlerin uygulamaya girdiği ikinci akşam iş bölümünün hileli durumu fark etmiş ve itirazlarını hemen gerçekleştirmişlerdi. Elbet ki itiraz edilen kişi Yücel’di. Beni kayırdığı söyleniyordu. Ama Yücel kanal boylarının esprili çocuğuydu. Onda çözüm tükenmezdi. Önce bir güzel nutuk çekti. "Kar yağsın diye Allah’a mı yalvaralım? Ayıp değil mi sizin yaptığınız? Evet şimdilik soba yakılmayacak ama yarın hava buz kestiği zaman Nazım sıcacık bulaşıkları yıkarken, Nevzat yine sıcacık odada içeriyi süpürürken Vahdettin ellerini soğukta parçalayarak sobayı yakacak. Hiç bunları düşündünüz mü?" Kimsenin cevap vermemesinden onu onayladığımız sanısını çıkararak "Kar yağana kadar Vahdettin, benim yardımcı aşçım olacak." dedi ve itirazları bağladı. Evde patates kızartılmadığı sürece yardımcı aşçılık çok kolaydı. Ama nasıl ki tavaya atılan her patates dilimi, tavaya el bombası atılmışçasına onlarca yağ damlasını sağa sola savurdu, ortaya çıkan manzara ev süpürme ve bulaşık yıkama işine dahil edilmedi. Bambaşka bir şeydi bu. Sildikçe tahtaların rengi değişiyor, vite yağı yine ’ben buradayım’ demeye devam ediyordu. Tarih öğretmenim Rafet Ada hangi koşullarda kirada kaldığımızı anlatır, okula tutunma mücadelemizi, annelerinin bir tanesi solgun ve ders çalışmayan şehir çocuklarına örnek göstererek bize de moral destek olurdu. Edebiyat öğretmenim Esengül Atalay bambaşka bir can insandı. Ben, liseden üniversite bitene kadar farklı siyasi görüşlere sahip olupta taraf tutmayan tek öğretmenimin Esengül Hanım olduğuna inanıyorum. O, Kağızman’ın nazlı kızıydı. Adam gibi öğretmendi. Benimle çok ilgilenmesine kızıp, o günkü cahilliğimle "Beni faşist yapmaya mı çalışıyorsun?" dediğimde bile tatlı tatlı gülüp "Hayır, yazar yapmaya çalışıyorum." Dediğini asla unutamam. Ben, Esengül Hanım’ın kişiliğinde şuna inanmıştım : Düşüncesi ne olursa olsun öğrenci öğrencidir. Asla benim siyasi rakibim, düşmanım olamaz. Ne olursa olsun ben öğretmen kalmalıyım. 12 Eylül koşullarında kinle atanan, adı sözde öğretmen olan onlarca kin taciri bizi hep düşman görmedi mi? İlkokul ve ortaokuldan sonra yüreğimden doyasıya "canım öğretmenim" diyebileceğim insanların ne kadar da az olduğunu kendim öğretmen olunca anladım. Bu ‘canım öğretmenim’lerden biridir Esengül Hanım. Onların verdiği moral destekle ve biten makarnaları değerli kaymakam Asım Aslan'ın kurduğu kooperatiften takviye eden Ülgen Turan’ın maddi hoşgörüsüyle mart ayına kadar dayanabilmiştik. Marttan sonra makarna ve patates kızartmasıyla hazirana varmak bana nasip olmadı. Demek çürük yumurta benmişim ki hastalanıp ilk fire verende ben oldum. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’nin camından usul usul yağan o güzelim kara nefretle bakarken babam da yatak ücretinin biraz daha düşürülmesi için yetkili birilerine yalvarıyordu. Yıllar sonra haziran ayında Ağrı Eğitim’de sınavların yoğun, ceplerimizin boş olduğu günlerde birileri dişlerinden kürdanla et parçalarını çıkararak yanımızdan geçerken suçun karda, kışta olmadığını da anladım. Ne yazık ki zenginlikle-yoksulluk bir imanla eşitlenecek iş değil. Kapitalizmin gerekliliğini yerine getirenler tanrıdan vize almaya neden gerek duysunlar? İnsan ibadetle yüreğini kandırabilir, ama sömürerek artan günahlarından tanrının fit edeceği bir şeyin olacağına inanmıyorum. Müslümanlıklarıyla övünenler! Onca işçiyi gözünün yaşına bakmadan işten attınız. Beyler, gücünüz şimdilik her şeye yetebilir ama tanrıyı örgütlemeye asla! Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#16
|
||||
|
||||
|
Vampirini Seven Toplum
Adrenalin tutkunluğu bir zamanlar istisnaydı.Başkalarının kavgalarını ayırmak için kendi canını feda eden insanlar ise adrenalinin ne olduğunu bilmezlerdi.Çocukların ve gençlerin bilgisayarlarda vurgun oldukları sanal savaş tutkunluğu,cinayetin ve kanın sayfaları çevirdiği çok satar türü kitaplarla edebiyata da daldı.İnternet kafelerin önünden geçerken karşılıklı gruplara ayrılmış gençlerin savaş oyunları oynaması "Acaba, dünyamız üçüncü dünya savaşına geç mi kaldı?" gibi saçma sorulara yönlendiriyor beni.Savaş uçaklarının ölüm vızıltısını duymamış, bomba gürültülerinin insan kulaklarına taht kuran sesini yıllarca beyninden atamayıp, sendromlar yaşayan bir gazinin anılarını dinlememiş bu gençler sahiden savaşı mı özlediler? Hayır, hayır. Gerçekten de dünyamız üçüncü dünya savaşına biraz geç kaldı.(!) Eğer bu söylediklerimi kızgınlığımın yürekten konuşmayan sevimli hâli olarak düşünmüyorsanız, o zaman kendi vampirini seven, kendi vampirine tapan bir insan kuşağıyla karşı karşıyayız demektir... Niçin böyle olduk? İstanbul’un insan kaynayan bir sokağının başında, gelene geçene sigara kağıtlarına, yerde bulduğu kağıt parçalarına veya oradan geçenlerin eline tutuşturduğu kağıtlara, içinden gelen duyguları birkaç dizeyle yazan Pala Şair geçenlerde öldü. Bakmayın siz ona Pala Şair denilmesine. Sokaklarda yaşayan kimsesiz ve yoksul bir garibandı o. Sağlığında aç kalan, yerlerde sürünen, sokakta sabahlayan bu insan öldükten sonra, bir heykeltıraş sergi açmış ve açtığı serginin önüne de bizim rahmetli Pala Şair’in bal mumundan yaptığı heykelini koymuş. Keşke bunu yapmaz olsaymış. Hayattayken yüzüne bakmayan insanlar bir anda birer sanatsevere dönüşerek Pala Şair’in bal mumundan yapılan heykelini ziyarete koşmuşlar. Bir yanda gazetecileri mi ararsınız, ötede heykelin başına toplanıp hatıra fotoğrafı çektiren gençleri mi ? Allah’ım bu ne ilgi…Cep telefonlarının kamerasıyla kayıt alanlar, heykelin etrafında sohbet edenler ve hatta tişörtünü basanlar bile çıkmış. İnsanın kendisini değil imajını önemseyen, o imajı paraya çeviren kapitalizm denilen bu iğrenç düzen, hayata dokunmayı durdurup yürekleri kurutma dı mı? Bu gün içine düştüğü ekonomik krizin en önemli nedeni, ortada olmayan malın imajını satmaktan doğan sanal sahtekarlık pazarı değil mi? İnsanın dirisinden nefret eden, ölüsündeki imajdan para çıkarmaya çalışan böyle bir düzenin çocuklarımıza kendi vampirini sevdirmeye çalışması çok normal değil mi? Siz, savaş oyunları oynayan bu kuşağın cesur olduğunu mu sanıyorsunuz? Kesinlikle hayır. Tam tersi. Hayatın, insanın ve maddenin aslından korkan, onlara değil de onların görüntüsünden, onlar için uydurulmuş sahte efsanelerden hoşlanan korkak bir nesil…Lisenin önünde arkadaşları kavga ederken, onları iyice kışkırtarak cep kamerasına sarılan ve edindiği görüntüleri, arkadaşlarının ölümü pahasına izlenim sitelerine satan bu gençler bizde ve dünyada tonlarca var. Düştüğü iğrençliğin analizini edeceği yerde, sattığı imajın sarhoşluğunu yaşayan kör bir nesil. Sınıfta öykü yazmak için, tahtada domino sözcükler oluşturmak isteyen beşinci sınıf okutan bir öğretmen, çocukların önerdiği sözcükleri tahtaya yazmış. Lütfen, ortaya çıkan bu sözcük haritasına dikkat edelim : Mezarlık, mezarlıkta inleyen ölüler, gece vampirleri, yarasalar, akbabala, altına tuzak yerleştirilmiş köprü, zifiri karanlık orman, kurt sesleri, çocuk hırsızları, çöplere bomba yerleştiren katiller, savaş uçakları, tanklar, tüfekler, bombalar. Artık ucunda ölüm olmayan hiçbir hikaye zevk vermiyor çocuklarımıza.Hadi diyelim ki çocuklar kendilerini başkasının yerine koyma yaşında değiller.Ya orta okullu, liseli gençlere ne demeli? Bilgisayarda havaya uçurdukları o şehirlerden birinin de, kendi yaşadıkları şehir olabileceğini hiç mi düşünmezler? Ölüm,bilgisayar oyunlarında bu kadar mı güzel gözüküyor? Hani şair diyor ya “ İnsanın on dokuz yaşında teklifsiz vereceği şey canıdır.” Galiba benim burada anlatmaya çalıştıklarım şairin dediklerinden değiller... Tolstoy’un, Anna Karenina romanı okuyanlar bilir, dünyanın gelmiş geçmiş tek aşk romanıdır. Benim için böyledir bu. O romanda genç bir kıza aşık olan Levni adındaki bir delikanlı, kızın güzelliği, sadeliği, ailesinden onlarca insan tarafından korunuşu karşısında kendini çok kötü hisseder. Genç bir delikanlı olarak kızın bu duru hâline karşı kendini kirlenmiş görür Levin. Ufak tefek kaçamakları olmuştur. Süresi az olsa da yaptığı zamparalıklar olmuştur. Sıkıntısını arkadaşına açar birgün. Bakın arkadaşı ona ne der: Levin,der arkadaşı. Olmuş, bitmiş işin geriye dönüşü olmaz. Eğer kendini, aşkına temiz sunmak istiyorsan içindeki merhamete güven. O temizler seni. Vampirini seven bir toplumun içinde hâlâ merhamet var mı ? Bilinmez ama biz yinede yüreğimizdeki umudu beslemeye devam edelim. Ve içimizdeki merhamete güvenelim. Ama "Neden böyle oluyor?" diye de sorup, pirenelim. Savaşı yaşam tarzı hâline getirmek isteyenlerin gayesi ne ola ki? İnsanlığın ve çocuklarımızın geleceği için lütfen bu soruyu soralım. Bilirsiniz, kapitalistler kâr edeceklerini sezdikleri an kendi idam iplerini bile üretmekten çekinmezler. Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#17
|
||||
|
||||
|
Hüzün Farkı
Ömrün yarısı derken iyi kötü tahmin ettiğimiz bir yaş gelir aklımıza. Şair Cahit Sıtkı Tarancı, Yaş otuz beş ömrün yarısı eder, demiş ya bir şiirinde, ben otuz beş yaşını geçince, Cahit Sıtkı’nın bu tespitine inanmaz oldum. Evet, birinci neden bu yaşın ömrümüzün ortası diye belirlenmesinin işime gelmiyor oluşuydu. Neden işime gelsin ki? Bir zamanlar yirmi beş yaşı insanoğlunun en yaşlı haliymiş. İnsan yaşamındaki iyiye gidiş, onun yaş ortalamasını da her geçen gün artırmış. Günümüzde seksen yaşına kadar yaşamanın hayal olmadığını düşünürsek, o zaman Cahit Sıtkı’nın dizelerini de "Yaş kırk, yolun yarısı eder." diye değiştirebiliriz. Ama bunun sonu yok. Nereye kadar tırmandırabilirsiniz ki bu ömrün yarısı olan yaşı? Hayatın her alanında bazen gizliden gizliye, bazen açıkça bu gerçeği kabullenmeyiş tarzı sürer gider. Edebiyatta da böyledir. Bilmem okuduğunuz roman ve öykülerde hiç dikkatinizi çekti mi? Yazar erkekse roman veya öyküdeki kız hep on dokuz veya yirmi yaşında kalır. Yazar kadınsa bu kez erkek sevgili ya on dokuz ya da yirmi yaşındadır. Çok da hor görmüyorum bu durumu. Eğer bu durum bir yaşam gücü, duyguların tutunacağı sevgi direği oluyorsa, neden tutunmayalım ki hayallerimize? Ne kadar duygusal bakarsak bakalım, insanın yaşla ilgili sorunu da aslında biraz maddi bir sorundur. Hiçbir ömre sayılarla paha biçilemez. Çünkü bazen elli yaşındaki insan, on beş yaşındaki insandan daha sağlıklı olabilir. İnsan, ömrüyle ilgili açıklığı hayat tarzının sağlıklı akışıyla kapatabilir. Ama yüreğinde oluşmuş iki duygu kertiği arasındaki hüzün farkını asla kapatamaz. Belki bu durum hafıza kaybıyla ortadan kalkabilir. Ama dikkat edilsin hafıza kaybında kendini sıfırlayan yürek değil, beyindir. Yürek yerindedir, tek sorun onun kapısını çalamayan beyindir. Ben, yürekte oluşmuş bu çukurlara hüzün farkı diyorum. İnsanın mayasına merhameti, vefayı, dar günde kalanın halini anlamayı da galiba bu hüzün farkı katıyor. Düşünün bir kere, günler öncesinden hazırlıklar yapılıyor, bir hengame, bir koşuşturma, nice zahmetler ve bağlanan umutlar. Yaşadıklarının çaresizliğinde kendilerine küçük dünyalar kuran insanlar, birgün bu dünyayı aşınca geriye dönüp baktıklarında, hayatlarının ölüm kalımı yaptıkları bu işin aslında birilerinin bir gecelik yemek parası dahi olmadığını yüreklerine oturan duygunun hüzün farkı ile anlıyorlar. İşte bu fark gittiğim her yerde benden az önce oluşmuş taze çise gibi dolaşıp durur ömrümle. Bazen günlerce uğraştığımız, baş ucunda yavan ekmek, bulanık suyla idare ettiğimiz tarlaları düşünürüm.Tığı savrulunca tohumunu vermeyen, bütün değeri birkaç tane parlement sigarasına eşit olan tarlalar...Devlet yetkililerinin ağzından çıkacak iki sözcükle çözülecek bir işin koca bir köyün, mahallenin günlerce sıkıntısı olması. İşte tam bu noktalarda oluşmuş hüzün farkını kim ve nasıl kapatabilir? Sonradan yenildiğimizi öğrendik. Bu acıyı hissederken çevremizde oluşan dost halesiyle aslında bir şeyler kazandığımızın da tesellisini yaşamaya başladık. Neydi bu teselliye sebep? İnsan halinden anlayan iyi insan oluşumuzdu bu. Fazlalıklarımızla bizden düşük olanların ruhlarını ve bedenlerini satın almaya tenezzül etmeyişimizdi bu.Yerken, içerken, eğlenirken birilerinin de bizim yaşadıklarımızın tam tersinde durduklarını, zorda olduklarını, aç ve çaresiz olduklarını, bir çift ayakkabı bulup sokağa dahi çıkamadıklarını hatırlayıştı bu. Parayı cebinde bir sopa gibi saklayan, cinsel duygularının eşekleştiği bir anda iki defa selam verdiği bir kızın kolundan tutup "Evim var, arabam var, hadi benim ol." diyen bir tatlı su solucanı olmamıza hiç müsaade etmedi yaşadığımız o hüzün farkları. Bu dünyanın hiç kimsenin babasının malı olmadığını geç anladıysak, görgüsüzlüğünün sopasıyla lüks lokanta önlerinde diş karıştıranlara tenezzül bile etmedik. Ama bu dünyanın nimetlerinin herkesi eşit tutacak adil bir güçte olduğunu da biliriz. Dünyayı babalarından kalan bir servet gibi tepe tepe kullanan, irleten, varlıklarıyla başkalarının yokluğuna sebebiyet veren, kazandıklarında en ufak bir acıya tanık olmayan, kendilerine kazandıran kaba ellerin sayesinde narinlik ve incelik cakası satan zalimler, lütfen her şeyinizi tepe tepe kullanın. Ömrünü hüzün farklarıyla törpülediğiniz dünyada, yığdığınız servetleri bitirecek kadar ömür kalmadı. Ama ha gayret. Çabuk tüketin. Bakın nehirler kurudu.Yarın havasız da kalabiliriz. Biz ölmeden tüketin. Biz ölürsek, siz kime caka satarsınız?.. Ey benim tohumuna yetmeyen birkaç malbora fiyatı tarlam! Başucunda yediğim kuru ekmeği unutuyorum bazen. Ne olur bağışla! Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#18
|
||||
|
||||
|
Tadı Daim Bir Ana Nefesidir Şiir
Şiir bir dünya gücü.Ucu yüreğe bağlı söz onun biricik varlığı.Sevgiye kapalı bir yürek şiire karşı kördür.Şiirin güç oluşundaki sır da burada gizli.Onu istediğiniz an ele geçiremezsiniz.Ne zaman ki insan oluşumuzu derinden hissedip sevincimize yayabilirsek şiirin bizimle olduğunu da anlarız. Şiirin çocukluk düşü olduğu hep söylenir.Belli bir yaştan sonra şiir yazılamaması bu sözü doğrular gibi.Çocuk sözü çıkar için şartlanmamış sözdür.Fazlalığı için yontulmuş, eksikliği için doldurulmuş değildir.Çocukluğunu ömrünce uzatabilmeyi başaran insan, duyarlılığını da sevgiden yana kuşanabilecektir. Bir ömür insan kalmanın bundan daha etkili garantisi olabilir mi? Yaşadıklarının karşılığını ilk aklımıza gelecek söze dönüştürmez çocuklar. Aşık oldum, demezler.Kalbim atmayacak, yere düşeceğim gibi oldum, derler. Yaşadıklarını kendi başına küçük bir senaryoya dönüştürürler. Şiir de burada başlar zaten. Daha önce suçiçeği çıkarmış olan kardeşini gören bir çocuk, yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakıp “ abimin sırtı gibi” diyerek söylenirse şiir çok uzakta diyebilir miyiz? Yunus Emre için “ Türkçe’nin süt dişi” derler. Bir şair için ne güzel onur. Kendi ana dilinin edebi kurucusu olmak…Ya Dede Korkut? Türk dilinin Yunus’la çıkmaya başlayan süt dişlerinin çıkmadan önceki damak sızısı değil midir Dede Korkut’un yaptığı? Türk Dili’nin şiir sanatı için dünyanın en imkanlı dillerinden biri olduğu söylenir.Doğrudur bu.Şiirin, önünde eğileceği tek varlık dildir. Yunus Emre dilin şiir için önemini ve Türkçe’nin de bu dil için mükemmel imkanını fark edip şiirlerinde birleştirdiği gün şiirinin aşılmaz olduğunu ilan etmiş olmadı mı? Türkçe bir eylem dilidir. İş yapma isteğine karşılık pırıltılı bir sözcük beliriverir hemen. Dili çoğaltıp ışıltılı kılmak da o dili kullanan herkesin (özellikle şairlerin) annesine duyduğu sorumluluk kadar önemlidir. Elinizden hiçbir şey gelmiyorsa konuşmalarınızdan deyim ve atasözlerini esirgemeyin, yeter. Taşıdığı duygu kültüre, bilince ve yaşa göre değişse de şiiri oluşturan söz, günlük hayatta kullandığımız dili aşmalıdır. “Şiir nasıl yazılır?” sorusuna karşılık gelebilecek bir cevabınız yoksa henüz, Türkçe’nin devrik cümle yapısını öğrenin derim. Şiir, dünyayı güzellik için kurma uğraşısıdır. Silahı sevgi olan tek güçtür. Yıkmak için tasarlanmış hiçbir şeyin yanına koyamazsınız şiiri.İnsan, soyunu sürdürmek için çocuğa; hislerinin başka bir canlıya dönüşmemesi için de şiire mecburdur. Şiir yazma süreci anadilden en yoğun şekilde faydalanma işidir. Şiirin bir çocukluk düşü olduğunu söyleyerek başlamıştım. Çocukluğumuzun anne dilindeki tadıdır şiir, diyerek bitirmek istiyorum.Okudukça öpülür, öpüldükçe büyümez miyiz? Aklıma yaslandım, Dilime seslendim. Sus! Sus! Sus! Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" |
|
#19
|
||||
|
||||
|
Oğullarını Bekle Nazlı Yurdum "Kucağımızda defne dallarıyla bıraktığımız gibi bekle bizi" Köyümüzden göçüp, kentlerin varoşlarına yerleştik ya, ardımızda bıraktıklarımızın tesellisi yıllarca meşakkatleri alt etmemize güç verdi. Ambarla, merek arasında gidip geldiğimiz uzun ve kahırlı geceleri geride bırakmıştık artık. Şimdi mutfakta asılı ekmek torbasıyla, oturma odamız arasındaki mesafe daha kısaydı. Rüzgarın hafif bir tekmesiyle başımıza yıkılacak gecekondumuz bile köydeki evimize göre saraydı. Şehirde de yoksulduk ama en azından yoksulluğumuzu unutturacak meşguliyetler içindeydik. Ailemizde eli iş tutan herkesin iyi kötü bir işin ucundan tutup iş sahibi olması, ilk günlerde ne kadar da mutlu kılardı hepimizi. Yoksulluğun acılarının yanına, sosyal imkansızlıkların acılarını koymuyordu en azından kent. Çocuklarımızın Nazi kamplarına taşınır gibi köy minibüslerine doldurulup, sabahın kör ve zemheri soğuklarının zalim saatlerinde, duman altı edilmiş kirli minibüs koltuklarında, müşterilerin arasına sıkıştırılmış görüntülerinin acısını yaşamıyorduk en azından.Taşımalı sistemin köylere mahsus zulmünden kurtarmıştık çocuklarımızı, daha ne olsundu?.. Olmadı nazlı yurdum… Aradığımız, yıllarca hasretini çektiğimiz her şey vardı burada. Ama bizim ulaştıklarımız meğer gerçeği değilmiş hiçbir şeyin. Gözümüzü boyamış, anamızı yeniden babamıza satmışlar da farkında olamamışız yıllarca. Evimizin yakınındaki okullara sevinirken, bir de baktık ki bu okullarda okuyan çocuklarımız hiçbir yakaya yol çıkaramıyor. Bir atımlık yolda başka bir dünya kurmuş adamlar vay be! Biz sadece içimizdeki ukdenin boşluğunu doldurmuşuz yıllarca. Adı aldatmış bizi “imkan” diye önümüze sürdüklerinin. Bir bakmışız ki, işe girdi, diye sevindiğimiz evimizin dört bireyi aslında bir kişilik maaşa çalışıyor.Yoksulluğumuza rağmen köylerdeki uzun ömrümüz bir boya fabrikasının imzasıyla kansere yenilmiş, kısalaşmış, cüceleşmiş, bitmiş burada. Geç uyansak da taşın sert olduğunu anladık. Bu kez de bedenimiz şehirde, ruhumuz köyde olan bir yanılgıya götürmeye çalışıyor birileri. Sanki bizde yokmuş gibi bilincimize sürmeye çalıştıkları bir din- iman teranesiyle önümüzü görmeye engel koydular. Sonra anladık ki onlara para, bizlere iman düşüyormuş bu hayatta.Yoksulluğumuza biçtikleri sadakalar, sanki yoksulluğumuzun sebebi onlar değillermiş gibi sevap torbalarına dolup imanlarına havale edildi. Biz yoksullaştıkça imanı tazelendi beylerin. Oğullarını bekle nazlı yurdum! Hayatı yeniden pay edebilmek için bekle. Ellerinin sızısını ulaştırdığın sabahlar, yeni bir dünyanın umudunu taşıyor.Yeraltı kaynakları, fabrikaları, ormanları, tarlaları ve halkın malı kuruluşları satılarak dünya zenginlerinin gücünü arkasına alanlar, bekleyin bizi! Umudundan uykuya yatırdığınız bir halkı emeğin haklı gücüyle yeniden dirilteceğiz. Korkakları, yenikleri, bin dereden su getiren mızmızları bile yeni bir dünyanın güzelliğine heveslendireceğiz. Bıraktığımız gibi bekle bizi güzel halkım! Emeğin, ekmeğin ve sofranın paylaştıran ve birleştiren gücüyle yiğitliğimizdeki kilitleri açmaya bekle bizi. Koltuklarımızda kitaplar, büyük işlere kalkışmış küçük ve saf çocuklar…Hani sen bizi önemsemedin ya, seni önemsemeyenler bizden nasıl korkuyorlar bir bilsen güzel halkım…Çocukluğumuzdan, saflığımızdan, kitaplarımızdan, ölümüzden bile… Bekle bizi ! “ Kucağımızda defne dallarıyla bıraktığımız gibi bekle bizi “ Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü" Konu vahdettinyılmaz tarafından (10-05-2010 Saat 23:00 ) değiştirilmiştir. |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|