Tekil Mesaj gösterimi
  #22  
Alt 02-01-2009, 22:08
Erdogan Kul Erdogan Kul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Ankara
Mesajlar: 429
Standart

KAYIP


yenilgim kime yansıyor
güneşin mosmor elleri kime
taşı sıksam
çıkardığım günah bedenim
suya insem
boğazımdaki kocaman
kayık ölüsü dengine ‘avuntum bu’ diyeceğim
alnı hep arka sokaklar olan cinnet yüzücüsü
kundaklanmış ışıltılarını ararken çocukluğunun
nesnelerin dibinde külden, çökkün bir müziğe
buna varıyor
o müziği ruhumdan binlerce kopan
acının üçgenleri döne döne var kılıyor
hep aynı çığlık dünya
oluş’un tiz avlularında


1.
kısık göz ve demir sidikli yargıç
eğirirken sabahları ince hüznün lifleri arasında
elinde bir şey tutuyor her şeklin özel iblisi
kararan denizlerin yaşlılık çillerine
bıraktığı anlamın diline çözünerek
akan pas gibi beynin kabuklarında
bir şey
belki dümeni güllerin
evlerin bulvarların dümeni
ağzımın tadına bir virüs boşluğu açıp
yerleşiyor
kısık göz ve demir sidikli yargıç
söz’ü dalganın uç-yoklarından
kendi uç-yoklarına refleksleyerek dönen
acının üçgenleri var üstümde dümene karşı



2.
ben siyaha çok bakmaktan doğan beyazın
ve beyaza çok bakmaktan doğan siyahın
güneşini denge oku mu sanmışım
son vurulduğum şarkıdan boynumda kalan çiziği
heykeltıraş parmaklarında sabırsızlanıp duran
sınır sanmışım
anlasaydım
kırbaçlanmış günlerin yüzümdeki tortusunu
neşeyle meme ucuna sürünüp dirilen kızlar
gözlerimdeki ışıktan gebe kalmaya ne korkar
-gözlerimdeki, felç inmiş köpeksi ayışığından-
o çiçek kemikli kızları kitaplardan koklamazdım
küf kokularındaki ısıdan ruhuma açılan kapı da
başıma bekçi olarak dikilmek bilmezdi belki
ulu renklerin uğultu kulelerine karşı
yörüngesini yitirmiş et çürüme odalarını
yavaşça emip içe çekmezdi artık içine girmek yerine
anlasaydım
bir ırmağın aktığını unutmasından çaldığım künyem
taşın taşa bin yıllık mektubu içre
nasıl bir çınlamaysa
kanın delici siyahıymış
en baştan alfabem de
taşın ve suyun kalbinde hıçkıran tuz
ta zamandan önce
yakmış çünkü güneşin gözbebeğini



3.
nesnelerin ve putlarımın adını her sabah
hoşnutluk’la tütsüleyen bilgeler
önümü kesen dünyanın hiçbir kitapta yeri yok
soluğumda gerildikçe uçları yitik dünyanın
işe yaramaz bir organ yerine geçtiği bile
kendim’le sınandığım tepeler ve de kıyılar
kimbilir hangi kuşun içinde büzüşür iç içe geçer şimdi
gülünce karnındaki sinsi ekrandan
kusursuz yılanlar dökülen ey kalabalık
kutsadığınız her türlü kibrin önünde
ağlamak ve kurtulmak istiyorum
her şeye yeniden yeniden doğana kadar
ağlamak
kılıçkesmez beylerin de gizli beynine sığınak
ve dilin uçsuz yaralarından
kalbe sızabilen tek şey
kurtulmak



4.
Beyaz
biçim’in küçük kızı
taşın ebesi Beyaz
rüzgârın sesindeki erimsiz hiza-nesne
insanyasak limanlarında noktanın
biri dese candan üç mum yanıyor
o ayıp seferlerde bir kopukluk çınlıyor
biri tutsa nedensizliğini Beyazın ad’ımda
soramaz kendi neye inceliyor
açılmayan kapanmayan bir yaradan ağaçlar
uzaklığın kilidini olarak ne yükseliyor
biri kaçsa maddenin ele geçmeyiş göğüne
kemiğe eriyen atlardan geri
neden hep aynı kırık anahtar sesi kalıyor
ne ki dinmez
ne ki bitmez
yas
şiddetinden görünüş
kendini mavi sanan bir avda boca

5.
görme’nin tadında cedel
kış demirin içi gelir odama
buzda kan ovacak denli sert yayı
kartal ölüleri yüzen uykumdan sunar armağan:
akla tutulup çekilen
akla karayı iç içe büyüten bir lamba
taşımak o lambayla
nedensiz yitimin tohumu bir kendilik’i
yerdeğilbiryer’e boyuna taşımak
aynı nefes üzre yürümek yolsuz
köprüsüz çizgisiz adımsız yürümek ne
senin adın veriliyor sen söyle
yaşamayı gözü oyuk adam yapıp
boynuma asan Yaşamak
ışık çözerek kendini beyaz
bulunacak ne ki buldu
dinmez
bitmez
şiddetinden görünüş

6.
izler susmuş
zamandan göbeği kesilmiş dalgaların
ritmin süreksiz boğum gününde
kendine nişan almış kendini vurmuş dalgalar
kıyıların kırık ağzında çıldıran rüzgâr
şimdi dirimin üvey beyazı
martıların ufuk olma beyazı
kuğular akşamın gelişinde hoş
bir yankı arıyor çökme’nin sahibine sanki
geçiyor tüm omurgalılar
yüzüme çukurun yanıtı sanki
yoğunu hangi perçemden
yakalasam saz oluyor
dili dökülen alevler
kısraklar için soyutluk
gidişler için bir dönümsüzlük bulutu salıyor
telleri sakınım
güneş borcu kimi burukluklarda
yağacak om
oyunlarda kılmasın diye karar
bilinmiyor hep böyle asılı mı kalacak
donkişot morluğu havada
yoksa geri mi alındı ödül
us’tan usa geometri ırmağı
yüzeyinden ayrı düşmüş aynaya
çöl diyorlar ruhun avuç açması
çizgilerin birbirine uçma koyuluğunda
serap
asla çölde değil
insanda

7.
çünkü kalbimden kesilmiş bir daldır ufuk


8.
bütün seneler beyaz bir kuşmuş
ellerimizden girip
ruhumuzun yokluğunda yıkanırken kaybolmuş
- bizler savaş ölüleri
kaç şafaktan kaç karanlıktan önce
doğurgan meydanlarda dul çalgılar yuvarladık
kolunu kestik kesebildiğimiz kadar uzayın
yine de daralamadık
karada ak suda dirim budadık
kırdık sıvının içini eklemler boyu
yüzümüzü aldanışın buruk mumuna adadık
-sesini unutanların güne başlama çarkında
dönmezlik bizim yüzümüz ancak dumandan görünür-
toz duman içinde öyle batırdık gemilerimizi
köşelere sevmelere tepeden yuvarlanmalara
çocuklar bakarken dalıp içine düşmesin diye
sayıklayan çiçeklerin gözkapağını kapattık
öldük savaşı yaşattık
şimdi sizin sokaklarınızı
evinizi duvarlarınızı bacanızı
tarih’le mayaladık
davul çalın bizi sürmeden
leylakların mahmur can sesi camlarda
davul çalın davul çalın kuşların da
kız gibi sular akıttık yaralarından
ben siyaha çok bakmaktan doğan beyazın
ve beyaza çok bakmaktan doğan siyahın
güneşine kapanıp kalıyorum
yani bırakılma’nın sonsuz geniş damarında
kendime yol olmaktan sonsuza bölünüyorum

9.
kara ve sara
her zaman moda
katlanıp saçlarımın arasına konulunca kim bilecek
mevsimlerin içimdeki bin yıllık leşe post olduğunu
erte’lerde yaşamakla kafiyelenmiş ufuklar
görecek mi: geçmiş zaman
gövdesine işlenmiş bir palyaçodur
yüzünü hiç tatmamış
yüzünden tanrıyı göğe çalmış çocukların
görmenin her türlüsünden şeklalmış bir kartal
ışığın zorbası olup çoktan dağıtmış kendi beynini
çoktan gücenik sularımda
çürümüş memeleri kutsal’ın da
daha emilmeden tükürülen
bütün atlar küsmüş
yitmiş biri öbüründe renkler
bütün
(tespihleri bademle gözlenmiş kısır kadınlar
uçurumun oğlu olarak denir çünkü seni
göğün bileklerine doğurmuşlar ortak anlarından)
Siyah Beyaza ağlamış
Beyaz Siyaha


10.
biz belki durmaksızın birbirine açılan
uçurumlara uzun uzun fırlatıldık
belki de sesimizi mezar edinip kıyamet gözleyen
kendini vurmuş dalgaların iskeletine
anlam’a yakalandık
ya da göğe dürülüp sonsuz bir düşmede
kıpırtısız kalış neymiş anladık
mumyalanmış saatler midir bunlar
kan sayfalarından nabzımı tutar
nabzımın çınlattığı kayalardan hangi tanrı bakar
mumyalanmış saatlerde aynalar
kıvrılıp kendilerine ve burkulup fecre doğru
vakti daraltmaktadırlar
suya gömük mağaralarca susan zihnin halkaları
yarım kalmış kulakları onarmaya mı gidiyor
kül kül


ey hem ayna hem ışık
ey yüz yüze aynaların itiraf meleği




Konu Erdogan Kul tarafından (08-04-2009 Saat 06:09 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla