Şiir  Akademisi Forum

Şiir Akademisi Forum (http://www.siirakademisi.com/forum//index.php)
-   Mektup Sayfam (http://www.siirakademisi.com/forum//forumdisplay.php?f=73)
-   -   “UCUBE” (http://www.siirakademisi.com/forum//showthread.php?t=5302)

Suna Aras 04-04-2010 12:19

TAYYİP ERDOĞAN’A SESLENİYORUM.
 
Başbakan Tayyip Erdoğan. Farkında olarak mı yapıyorsun, yoksa olmadan mı orasını bilemem.
Ama şunu bilmelisin ki her söylediğinde küfür ediyorsun bu çaresiz halklara. “En az üç çocuk yapın.” Ne zaman duysam bu sözlerinizi sinirlerim öyle bir geriliyor ki duvarları yumruklamak, küfür etmek geliyor içimden ekranda ki o rahat görüntünüze. Sahiden yeter. Daha fazla sinir sistemimizle oynamaya hakkınız yoktur.
“Tok açın halinden anlamaz” bunu biliyoruz. Bunu çok sık hatırlatmanıza da gerek yoktur. Bunu yapmayın. Bunu yapmayın lütfen. Gözlerimizin içine bakarak alay etme hakkını bu halkın size verdiğini düşünmüyorum.
Siz ve çevreniz bu ülke nimetlerinden nasıl olmuş orasını bilemem ama ihya olmuş durumdasınız.
Aç açlık çekeniniz yoktur “çok şükür”.
Ne çocuklarınızın ne de torunlarınızın yanından yöresinden böyle bir ihtimal geçemez. Geçmesin de.
Dileğimiz aç ve çaresiz insanları çoğaltmak değildir.
Ama bunu yapmayın…
Bilmem farkında mısınız? Bir cinnet toplumuna dönüştüğümüzün. Bilmem farkında mısınız?
Kokuştuğumuzun… Size kadar ulaşmıyor mu bu kokular? Size kadar ulaşmıyor mu? Bu çaresizlikler… Bu acılar… Bu dramlar… Size kadar ulaşmıyorsa orada işiniz ne? Size kadar ulaşıyorsa, ne diye dalga geçiyorsunuz ülkemin insanlarıyla? Yeter…
Bir tarafta cinnet geçirerek ailesini doğrayan insanlar… Bir tarafta her gün biraz daha çoğalan intiharlar… Bir tarafta töre bahanesiyle öldürülen kadınlar… Bir tarafta kayıp çocuklar, çocuklar, çocuklar… Bir tarafta öldürülen, tecavüze uğrayan, şiddete uğrayan çocuklar… Bir tarafta işsizler ordusu… Bir tarafta hakkını arayan işçilere tahammülsüzlüğünüz... Bir taraf da baskı ve zulüm. Yeter… Sahiden yeter…
Sizce; annesi dershane parasını ödeyemediği için, ceza evine giren annesine üzülerek kendini asan Fethiyeli on sekiz yaşında ki Soner, neden kendini astı?
Keyfinden mi?
Sence; fosseptik çukurunda ölü olarak bulunan Umut’u ailesi neden, evinden üç yüz metre uzaklıkta bir yatılı okula vermek zorunda kaldı? Keyif olsun diye mi?
Toplumsal yaralarımızın üzerine tuz biber ekmeyin.
Yeter… Fena halde acıtıyor… Sizi bilemem ama benim canım sahiden çok yanıyor..
Tahammül etmeninde bir sınırı vardır.
Ve tükenmiştir…

Suna Aras

Not: Sayın başbakan...
Akıl vermek yerine çare bulunuz. Çocuk sayısını çoğaltmak yerine, "henüz" yaşayan çocuklarımızı kurtarmaya ve yaşatmaya ne dersiniz?

ezheri 09-04-2010 08:32

Not
 
Al***305;nt***305;:

Suna Aras (Mesaj 62576)
Başbakan Tayyip Erdoğan. Farkında olarak mı yapıyorsun, yoksa olmadan mı orasını bilemem.
Ama şunu bilmelisin ki her söylediğinde küfür ediyorsun bu çaresiz halklara. “En az üç çocuk yapın.” Ne zaman duysam bu sözlerinizi sinirlerim öyle bir geriliyor ki duvarları yumruklamak, küfür etmek geliyor içimden ekranda ki o rahat görüntünüze. Sahiden yeter. Daha fazla sinir sistemimizle oynamaya hakkınız yoktur.
“Tok açın halinden anlamaz” bunu biliyoruz. Bunu çok sık hatırlatmanıza da gerek yoktur. Bunu yapmayın. Bunu yapmayın lütfen. Gözlerimizin içine bakarak alay etme hakkını bu halkın size verdiğini düşünmüyorum.
Siz ve çevreniz bu ülke nimetlerinden nasıl olmuş orasını bilemem ama ihya olmuş durumdasınız.
Aç açlık çekeniniz yoktur “çok şükür”.
Ne çocuklarınızın ne de torunlarınızın yanından yöresinden böyle bir ihtimal geçemez. Geçmesin de.
Dileğimiz aç ve çaresiz insanları çoğaltmak değildir.
Ama bunu yapmayın…
Bilmem farkında mısınız? Bir cinnet toplumuna dönüştüğümüzün. Bilmem farkında mısınız?
Kokuştuğumuzun… Size kadar ulaşmıyor mu bu kokular? Size kadar ulaşmıyor mu? Bu çaresizlikler… Bu acılar… Bu dramlar… Size kadar ulaşmıyorsa orada işiniz ne? Size kadar ulaşıyorsa, ne diye dalga geçiyorsunuz ülkemin insanlarıyla? Yeter…
Bir tarafta cinnet geçirerek ailesini doğrayan insanlar… Bir tarafta her gün biraz daha çoğalan intiharlar… Bir tarafta töre bahanesiyle öldürülen kadınlar… Bir tarafta kayıp çocuklar, çocuklar, çocuklar… Bir tarafta öldürülen, tecavüze uğrayan, şiddete uğrayan çocuklar… Bir tarafta işsizler ordusu… Bir tarafta hakkını arayan işçilere tahammülsüzlüğünüz... Bir taraf da baskı ve zulüm. Yeter… Sahiden yeter…
Sizce; annesi dershane parasını ödeyemediği için, ceza evine giren annesine üzülerek kendini asan Fethiyeli on sekiz yaşında ki Soner, neden kendini astı?
Keyfinden mi?
Sence; fosseptik çukurunda ölü olarak bulunan Umut’u ailesi neden, evinden üç yüz metre uzaklıkta bir yatılı okula vermek zorunda kaldı? Keyif olsun diye mi?
Toplumsal yaralarımızın üzerine tuz biber ekmeyin.
Yeter… Fena halde acıtıyor… Sizi bilemem ama benim canım sahiden çok yanıyor..
Tahammül etmeninde bir sınırı vardır.
Ve tükenmiştir…

Suna Aras

Not: Sayın başbakan...
Akıl vermek yerine çare bulunuz. Çocuk sayısını çoğaltmak yerine, "henüz" yaşayan çocuklarımızı kurtarmaya ve yaşatmaya ne dersiniz?

"Niçe" derki:ilkinde büyük düşünceler,kuş addımlarıla geler,ben deremeki günümüzde faşizm kuş addımlarılagelmiş.
sizin resmen faşist bir ülkeye dönüşmədiğinizin nedeni petrol yoxsulluğunuzdan kaynaklanmış,oysa devlet o bedava parayla her istediğini yapardi...söz çok.kesdim.


Suna Aras 15-02-2011 15:20

SERÇE KORKAKLIĞI
 
Hrant Dink öldürüleli, tam dört yıl oldu.
Yıllar akıp geçtikçe, adalet yerini bulmadıkça ve budandıkça vicdanlar kanamaya devam etti.
Bu zaman süresi içinde, çok şey açığa çıksa bile, asıl sorumlular hakkında hiçbir şey yapılmadı.
Ateş düştüğü yeri, vicdanlarımızla birlikte, biraz daha kavurdukça, derin devletin karanlığına saklananlar, biraz daha cesaret buldular diyebiliriz.
Bu gibi saldırılar ve cinayetler söz konusu olduğunda, nedense yakalananlar ya aklı dengesi yerinde olmayanlar oluyor, ya da çocuk yaşta olanlar.
Ya da yüzlerce faili meçhul cinayette olduğu gibi, bir türlü bulunamıyorlar.
Bu sefer olmayacak…
Bu sefer gerçek tetikçileri o kadar kolay saklayamayacaklar.
Bunu bütün kararlılığımızla umut etmek istiyoruz. Bu ülkenin buna ihtiyacı var… Emniyetin, jandarmanın, içişleri bakanlığının, bile bile davet ettiği bir cinayettir, Hrant Dink cinayeti.
Peki, bu cinayet işlendiğinde iktidarda kim vardı?
Ak parti…
Peki, bir padişah donanımıyla donatılan, her dediği ferman sayılan, tek karar verici olan başbakan kimdi?
Recep Tayyip Erdoğan…
Peki, Recep Tayyip Erdoğan bizim bildiğimiz o başbakan değil mi?
Hani, o bire bir her eleştiriye cevap yetiştiren, istediği zaman gündemi hızla değiştiren başbakan, aynı başbakan değil mi?
İşine gelmeyen hiçbir sese, hiçbir eyleme tahammül edemeyen, anında cevap veren başbakan aynı başbakan değil mi?
Ucu kendilerine dokunduğunda, yargıyı en şiddetli şekilde eleştiren, aynı başbakan değil mi?
Hani derin devleti çözüp, gün ışığına çıkaracağız, çıkarıyoruz diye sürekli övünen başbakan, aynı başbakan değil mi?
Peki, neden Hrant Dink cinayeti söz konusu olduğunda, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.
Üç maymun işaretini oynuyor…
Bunun bir anlamı yok mu?
Bu sus-pusluğun bir nedeni olmalı…
Öyle değil mi?
Acaba; derin devlet dediğimiz, o karanlık eller çok yakınlarında olduğundan olmasın…
Her tiridine durumlarda bile, ağzını açıp gözünü yuman, atmaca kesilen başbakan, Hrant Dink cinayeti söz konusu olduğunda, neden bir serçe korkaklığı yaşıyor acaba?

Yoksa hep övündüğü o güç, onun elinde değil mi?
Hani derin devleti, devletin içinden ayıklıyorlardı?
Hangisi yalan acaba?
Peki; güç başbakanın ellerindeyse, derin devlet, nasıl oluyor da bu kadar sindirebiliyor başbakanı?
Durum böyle değilse, sindirme gibi bir şey yoksa neden? Hrant Dink cinayetinde, bu kadar bilmez, bu kadar görmez, bu kadar duymaz davranyor.
Peki, savcılardan delil saklayanlar kimlerdir?
Ortaya yeni çıkan kanıtlar neden görmezlikten geliniyor?
Neden; bu cinayetle ilgili insanların yargılanmasına izin verilmiyor?
Acaba; “dokunmabana, dokunmayayım sana” diye bir durum mu var?
Yoksa nasıl oluyor da?
Dört yıldır, bir türlü çözülemiyor…
Her şeyi apaçık bilinen ve ortada olan bu cinayet, nasıl oluyor da çözülemiyor?
Neden? Neden? Neden?

19–Ocak-2011
Ortakhaber.com
Suna Aras

Suna Aras 15-02-2011 15:26

FARKLI YAŞAMLARA MÜDAHALE DEĞİLSE NEDİR?
 
Mahalle baskısı nedir? Yaşam biçimine karışma nasıl oluyor?
Örneğin yaşadığımız ülkede bir birey olarak bunu nasıl hissedip
algılayabiliriz.
Bire bir yaşadıklarımızdan, tanığı olduğumuz ve duyduklarımızdan, gördüklerimizden.
Öyle değil mi?
Hafızamı şöyle bir yokluyorum. Yıl bin dokuz yüz doksan dört.
Belediye seçimleri var… O tarihlerde Halkın Emek Partisi (HEP)
İstanbul il yönetim kurulu üyesiyim.
Her parti gibi biz de seçimlere girmişiz ve benim sorumlu olduğum bölge, Güngören ilçesi.
Seçim sonuçlarını seçim bürosunda öğrenip evime gitmek üzere ana caddeye çıkıyorum.
Belediye seçimini kazanan refah partililer sarık ve cüppeleri içinde caddenin ortasından yürüyerek zaferlerini kutluyorlar…
Her adım başı ellerindeki kalın ve ucu çivili sopalar küt küt diye betonu dövdüğü için, müthiş ses çıkarıyor. Ucu çivili sopaların sesiyle görünümleri birleşince, ürkütücü bir manzara çıkıyor ortaya. Yanlarından geçen insanların korku içinde yol değiştirdiklerini görüyorum. İçten içe bir korkunun beni de yokladığını hissediyorum.
Ama hayır…
Ben yolumu falan değiştirmeyeceğim.
Kaldırımdan yürüyerek durağa gidiyorum sadece.
Ama öyle olmuyor…
Üç defa yüzüme tükürülüyor…
Birçok defa, birçok sopa göğsümü dürter gibi, tekbir sesleri eşliğinde
bana doğru dönüyor.
Şaşkınlık ve öfkeden kalakalıyorum yolun ortasında.
Öylece kalıyorum…
Sonra yavaş yavaş tepkilerinin nedenini kavrıyorum.
Başım açık…
Bu yaşam tarzına müdahale değilse nedir?
Kadıköy’den Feneryoluna doğru giden otobüsün içindeyim.
Karşımda sakallı, şalvarlı, ucu çivili sopasıyla, kırk yaşlarında biri oturuyor.
Yanlış hatırlamıyorsam yıl bin dokuz yüz doksan yedi…
Önünden geçen başı açık kadınlara, her an saldıracak gibi baktığı için,
dikkatleri üzerine çekiyor. Benim dikkatimi de çekiyor…
Bir an göz göze geliyoruz…
Yüzünde ki nefretten gerçekten ürküyorum.
Çivili sopasını, bir şey oyar gibi otobüsün tabanına bastırarak çevirip duruyor, gözlerimizin içine nefret ve kinle bakarak.
İneceğim durakta iki genç kadınla birlikte iniyoruz.
Birinin ötekine şöyle söylediğini duyuyorum.
“Adama bak ya konuşmadan hepimizi gözleriyle halletti.
Her yerinden nefret ve kin fışkırıyor adamın. Bunlar iyice azıttılar.
Becerebilseler hepimizi bir yere tıkıştırıp yakacaklar.”
Arkadaşı atılıyor.” Onu yaptılar zaten otuz üç insanı yakmadılar mı?”
Bu yaşam tarzına karşı bir tehdit değilse nedir?
Acaba kaç kadının başı açık olduğu için saldırıya uğradığını, bacaklarına jilet, yüzüne yanıcı madde atıldığını biliyor muyuz? Araştırmaya değer bir konu değil mi?
Ben yıllar önce; Batman’da birçok kadına bu gibi saldırıların yapıldığını, Batman İnsan Hakları derneğinde, bir arkadaştan duymuştum.
Bu farklı yaşam tarzına müdahale değilse nedir?
Birçok kadının işten çıkarılma korkusuyla başını kapattığını, birçok kadının komşuları arasından dışlandığı için örtünmek zorunda kaldığını, sanıyorum bilmeyenimiz yoktur.
Başı açık olduğu için balkona çıkamadığını, balkonunda oturmaya kalktığında ya başına tozlu kilim ve halıların silkelendiğini, ya da kirli su döküldüğünü çok duymuşuzdur.
Bu mahalle baskısı değilse nedir?
Basına yansıyan olaylardan söz etme gereği bile duymuyorum.
Ne kimse kimseyi kandırsın, ne de biz bizi kandıralım.
Daha öncesinden tohumları atılsa da, son onbeş, yirmi yılda nerelere geldiğimizi
hepimiz biliyoruz, hepimiz görüyoruz.
İçki yasağı da nereye gittiğimizin bariz bir örneğidir.
Kimse kimseye zorla bir şey içirmediğine göre, bu yasaklar neden?
Sağlığımızı düşündükleri için mi?
Eğer öyleyse önce işimizi aşımızı düşünmeleri gerekmiyor mu?
Bal gibi müdahaledir sayın başbakan bal gibi müdahaledir.
Zaten bizim gibi ülkelerde öyle tepeden inme müdahaleler yapamazsınız.
İşte böyle, demokrasiyi bir araç gibi görerek ve kullanarak.
Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra hedefinize ulaşmaya çalışırsınız.
İşte böyle; iktidarda tek parti olmanın nimetlerinden yararlanırsınız.
Yandaşlarınızı güçlendirip, kurum ve kuruluşları ele geçirirsiniz.
Sizinle aynı düşüncede olmayanları cezaevlerine tıkıştırırsınız.
Bazen döve, bazen seve.
Bazen korkuta, bazen ürküte.
Önemli olan gönlünüzdekini hayata geçirmek değil midir?
Her şey mubahtır bu arenada!
İnsana yakışanda, yakışmayan da.
Yalan da mubahtır, riya da.
Bazen mahkeme kapılarında süründürerek.
Bazen içine tükürerek.
Bazen aşağılıyarak.
Bazen birkaç torba kömür, bazen birkaç paket makarnayla kandırarak.
Bazen tehdit ederek.
Bazen ikna ederek.
Her şey mubahtır sayın başbakan, her şey mubahtır.
Sizin için, “Demokrasi durağa gelince inilecek bir tranvaydır”zaten.
Öyle değil mi?


Suna Aras

25 Ocak 2011
Ortakhaber.com

Suna Aras 15-02-2011 15:44

“UCUBE”
 
Kendimizi kandırmanın insan hak ve özgürlüklerine yaşadığımız ülkeye ve demokrasiye bir hayrının olamayacağını artık birçok insan biliyor sanıyorum.
Bilmek ve görmek istemeyenler için de…
“Takke düşmüş kel görülmüştür.”
En azından buna inanmak istiyor sorumluluk bilincimiz.
Kim ne derse desin bu gidiş tehlikeli bir gidiştir.
Başbakan diyor ki ben şu kadar zaman süresi içinde belediye başkanlığı yaptım, şu kadar zamandır iktidardayım “kime ne yaptık.”
Hükümetiniz döneminde tek karar verici olarak, çok şey yaptınız sayın başbakan…
Evet, çok şey yaptınız...
Bir kere hoş görü diye bir kavram sizin uzaktan ve yakından, yanınızdan bile geçmemiş.
Yazarlar ve çizerler hakkında, açtığınız davalar bunun göstergesidir.
Biat kültüründen geldiğiniz için, tam biat ve mürit olmasını bekliyorsunuz insanlardan.
Farklı bir sese, farklı bir görüşe asla tahammülünüz yok.
Bu ülkeyi aşiretiniz, ülke insanlarını da aşiretinizin bireyleri gibi görmek istiyorsunuz.
Onun içindir ki farklı bir ses çıkaran her kimse ve hangi kesimdense tepesine demir bir yumruk gibi iniyorsunuz. Bunu yaparkende; tabi ki birebir bizzat kendiniz cop, biber gazı, tekme, tokat giriyorsunuz insanlara diyen yoktur zaten.
Ama emriniz altında bulunan imkânları ve araçları kullanarak bunu yapıyorsunuz. Hem de en acımasız bir şekilde.
Çok şey yaptınız sayın başbakan…
Evet, çok şey yaptınız...
Birileri çıksa da ta belediye başkanlığı döneminizden bu güne kadar, içki satan bakkal ve büfelerin kapatıldığını, ya da baskıya uğradığı için, içki satamayanların bir dökümünü yapsa, sanıyorum ki bugün ne yapmak istediğiniz görülecektir.
Ben; Üsküdar’da bir kaç yerin baskı gördükleri için kapatmak zorunda kaldıklarını biliyorum.
İçki sattığı için tekme tokat dövülenleri de unutmayalım lütfen. Bir ülkenin başbakanlığına soyunan bir insanın, herhangi bir yerde konuşma yaparken, ağzından çıkan her sözcüğün, (ninelerimizin dediği gibi) boğazında ki dokuz boğumdan süzülerek çıkması gerektiğini unutarak, kin, nefret, şiddet kustuğunuzun farkında değil misiniz?
Yüzünüzün ve mimiklerinizin, o anlarda, ne hal aldığını hiç kimse söylemedi mi size? Önünüze bir ayna koyun diyecektim ama teknoloji çağındayız, hiç mi izlemediniz kendinizi?
Bir diktatör görüntüsü vermiyor musunuz?
Bu tavrınızı bir işaret olarak algılayıp, acımasız bir şekilde, öğrenciye, memura, işciye saldıran emniyet güçlerine, bu güne kadar bir şey dediğinizi duymadık zaten… Hatta “ananı da al git” dediniz.
Diktatörlerin vur deyince, kapı kullarının öldürdüğünü bilmiyor musunuz?
Kincisiniz…
Evet, kincisiniz sayın başbakan, hem de çok kincisiniz.
Bunun en bariz örneklerinden birisi kızınızla birlikte, davet ettiğiniz öğretim üyelerinin toplantısına gitmenizdir.
Bunun ne anlama geldiğini, bunu ne için yaptığınızı hepimiz gayet iyi biliyoruz.
Evet kincisiniz…
Siz cezaevine girdiğinizde “benim haklarımı neden bu kadar savunmadınız” diyerek, ceza evlerinde tutulan insanların durumları ve sorunları hakkında ağzını açan her insanı azarlamadınız mı? Kinci olmasanız; niyet ölçümü yapmaya kalkmazsınız. Tutukluluk süresinin cezaya dönüştürülmesine izin vermezsiniz. Uğradığınız haksızlığın size yaşattıklarını bir başkası da yaşamasın diye, daha duyarlı, daha hassas davranırsınız.
Ama bunların hiç birini yapmadınız…
İktidarınız dönemi içinde, yazara çizere açtığınız davalar yetmiyormuş gibi, sanatın içine de tükürttünüz. Şimdi heykel yıkıyorsunuz… “Ucube” diye…
Bu şu demek oluyor sanıyorum.
Bundan sonra yaptığınız heykellerde, yazdığınız yazılarda, çizdiğiniz karikatürlerde “benim düşünce ve görüşlerimi, beğeni düzeyimi dikkate almak zorundasınız. Yoksa mahkeme kapılarında süründürürüm. Manevi anlamda yapamasam da maddi anlamda perişan ederim sizi.”
Yazacak bir yer ve bir köşe bulamazsınız.
Heykellerinizi de bal gibi yıkarım…
Yıkınız sayın başbakan yıkınız o “İnsanlık Anıtını”.
Ama şunu unutmayınız…
O “Ucube” dediğiniz “İnsanlık Anıtı” insanlık tarihinde, daha anlamlı ve daha unutulmaz bir yer alacaktır.
Adı sizden daha çok yaşayacaktır.
Siz de tarihe heykel yıktıran, sanatın içine tükürten bir despot olarak geçip ve unutulacaksınız.
Eğer bu ülkeye bir iyiliğiniz varsa da o heykelin yıkıntıları altında kalacaktır.
İnsanlık tarihi ne diktatörler gördü.
Hiç mi ders almadınız?

Suna Aras
OrtakHaber.com

18 OCAK 2011


şu Anki Saat: 16:41

Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum