PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Günün öyküsü


emre gümüşdoğan
15-07-2009, 01:03
Bu başlığa her gün bir öykü ekleyelim.
(Yerl ya da yabancı öykücüden bir öykü olabilir.)
Kolaylıklar.

Habibe
15-07-2009, 23:35
TORAMAN’IN
YAŞAMA
SAVAŞI



Toraman mutfağın ortasında durdu. Burnunu yukarı tel dolaptan yana kaldırdı, koklamaya başladı. Ne et kokusu geliyordu dolaptan, ne peynir kokusu… Sonra ocaklıkta bir kenara bırakılmış tencereye uzattı, başını, acı bir bulaşık kokusu genzini yakmıştı.

“Durulmaz bu evde!” diye düşündü. “Sokaklarda sürtmek, bu dört çocuklu memur evinde yaşamaktan daha hayırlıdır.”

Açık pencereden atladı arka bahçeye. Başını alıp gitmek en iyisiydi:
“Serçe tutar gene aç kalmam!”diye geçirdi içinden.
Başını üst katın mutfağına doğru kaldırdı. İç açıcı bir et kokusu geliyordu ocaktan:
“ Saime Hanım et pişiriyor!” diye düşündü. “ Allah vere de kendisi mutfakta olmasa!”

İncir ağacından helânın penceresine tırmandı. Helânın penceresinden mutfağın penceresine atladı. Bir kokladı, tamam! Ev dediğin böyle olurdu işte! Usulca kaydı içeri. Mutfakta kimsecikler yoktu. Gaz ocağının üstünde et tenceresi fıkır fıkır kaynıyordu. Gitti tencerenin yanına doya doya kokladı.

“Ne evler var!”dedi içinden, “her gün böyle et pişiriyorlar. Nereden düştük bu kâtibin evine! Neredeyse et yerine onlar beni yiyecek! Bu devirde kedim mi olacaksın, ya Et Balık Kurumuna kapak atacaksın ya da…”
Buraya gelince, sıradan saydı, döktü, karaborsacısından taaa dövizle oynayanlara kadar. Bu saydıklarının içinde kimler yoktu ki!
Kafası kızmıştı Toraman’ın:”Ceza kanunu’nda benim için hiçbir madde olmadığına göre…”diye düşünmüş olmalıydı. Düşünmesiyle tencerenin kapağına pençesini savurması bir oldu. Kapak kaymıştı yavaştan. Bu tıkırtıyı öbür odadan yorgan kaplayan Saime Hanım duydu ama aldırmadı. Kızı sinemaya gitmişti oğlu kahveye… Kim açacaktı tencerenin kapağını!

Toraman iki ayağının üstüne kalktı. Uzattı başını tencerenin içine. İki parça et dumanlar içinde pişiyordu. “Sanki pişirmeseler olmaz!” diye geçirdi aklından. “Canına tükürüyorlar etin. Ne aptal şey şu insan denilen yaratık! Hele dur bakayım, ben sana et pişirmesini gösteririm!”
Sağ elini kaldırdı, tırnaklarını çıkarttı zarından. Tencerenin aralanan kapağından pençesini sokmasıyla, çekmesi bir oldu. Etin en biçimli parçası tırnaklarına takılmış, çıkmıştı. Kapak hafiften sallandı, kayıverdi taşların üstüne.

Yorganın üstünde iki büklüm olan Saime Hanım, başını kaldırdı. Kim var mutfakta acaba? Kocası mı gelmişti yoksa? Acıktı mı hep böyle yapardı İsmail Efendi. Önce mutfağa gider tencerenin kapağını kaldırırdı.
“Huuuu! İsmail Efendi!” diye seslendi. “kapat tencerenin kapağını, buğusunu kaçıracaksın!”

Eti ocağa vururken kapağın kenarlarını hamurlamayı bile düşünmüştü. İlik gibi olurdu kapağın kıyısı hamurlanınca. Kuyrukta iki saat beklemişti ama, kasap Ragıp’tan istediği parçayı da almıştı.
İsmail Efendi’nin, kasaba açıktan iki lira ödediğini nerden bilecekti. İçerden ses gelmiyordu. Kalktı yorganın üstünden, terliklerini giydi. İsmail Efendi gelse merdiven başındaki terliklerini giyerdi. Her şey yerli yerindeydi. Yemeğe geç geleceğini birden hatırlayıverdi. Üsküdar’a kira toplamaya gidecekti. Oradan geçecekti Kuzguncuk'a. Mutfağın kapısını korka korka açtı. İlk önce tencereyi gördü, kapaksızdı.

Aklını kaçıracaktı. Pencereye doğru attı kendini. Ayağı bir şeye takıldı. Tencerenin kapağıydı bu. Terliği fırladı bir yana. Kapak iki ayağının arasından kurtuldu, bir yarım daire çizdi. Bir yarım daire de Saime Hanım çizdi. Sırtüstü uzanıverdi. Yattığı yerden yırtınıyordu:
“Hırsız Toraman! Alacağın olsun senin! Kafana bir odun indirmezsem, köpekten aşağı olayım!”

Bir yanına dönmüş, kalçasını ovup duruyordu:
“Kabahat hiç sende değil, hep bizim İsmail Efendi’de, dört bin lira aylıklı memuru ne diye alırsın evine! Üç aydır kapısından içeri bir dirhem et girmezse ne olur? Eniği, enciğiyle bizim ocaktaki ete saldırır, işte böyle! Üstümüze saldırmadıklarına, şükür, komşulaaar!..”





RIFAT ILGAZ / Nerede O Eski Usturalar




**( Kitaptan yazdım, kusurum olursa affola.)

Habibe
16-07-2009, 23:22
Yanlışlıktan dolayı özür dilerim...

Habibe
16-07-2009, 23:57
AYŞE HOCA



Tahrirli iri gözleri, uzun siyah kirpikleri, omuzlarını döven kıvırcık lüle lüle saçları ve lüle lüle saçlarında yanar döner taftadan kurdelesi…


Beni, karımı, kızımı, sokaktan merakla gelmiş derhal dönecek olan eli yüzü toz toprak içinde, haşarı oğlumu, yerde serili havı dökülmüş halıyı, eski perdelerimizi, üçüncü çocuğumuzun salıncağını, duvardaki fotoğrafları filan olgun bir insan gibi gözden geçirdikten sonra sırtını sedire dayadı.
__ Kaç yaşında? Diye babasına sordum.
__ Beş! Dedi.
__ Senin ismin ne bakayım?
__ Ayşe…
__ Okula gidiyor musun?
Beni küçümseyerek baktıktan sonra dudak büktü:
__ Ben hocaya gidiyorum!
__ Ne hocası?
__ Eyif hoca…
Babası izah etti:
__ …… Elif hoca, çok keskin hocadır, alim, ulema. Bizim kasabada millet doktora gitmez çokluk. Neren ağrırsa ağrısın. Elif hoca bir okur, bir üfler… Tamam!

Beni göz ucuyla süzmekte olan Ayşe:
__ Oşman, dedi, hiç şöj dinyemiyor, oynuyoy hep. Ben hij oynamiyoyum ki…
__ Osman kim?
__ Kardeşi, dedi babası, iki yaş küçüğü.
__ Sen niye oynamıyorsun?
__ Hocayay oynamaj!
__ Sen hoca mısın?
__ Eyhamdüyiyyah!
__ Neler biliyorsun bakayım?
__ Benim amme cüjüm vay… Osman yırttı, annem dövdü, Eyif hoca da dövecek…
__ Ammeden neler öğrendin?
__ Eyhamı, kuyhüvayyahi’yi, Teppet’e geydim!
__ Kulhüvallahi’yi oku bakalım…
Sedire çıktı, diz çöktü, yumuk avuçlarını dizlerine koydu, hafif hafif sallanarak başladı:
__ Kuyhu vayyayhi ahat – Ayyahüşşamet – Yemyeyit – Veyem yüyet Veyemye keyyehu…
__ Peki… Ne demek bunlar?
__ Nebyim ben!
__ Topun var mı senin?
Omuz silkti:
__ Hocalayın topu oymaj! Oşman’ın Vay amma…
__ İpte mi atlamazsın?
__ Ben atyamam. Oşman atyay!
__ Ya sinema? Sinemaya gider misin?
__ Hocayayın topu oymaj! Oşman vay amma… Oşman gidiyoy…


Hocalar koşmaz, hocalar oynamaz, hocalar gülmez… babası kızına gururla bakıyordu. Az sonra benim canavarlar Ayşe’yi elinden tutup dışarı çıkardılar. Çok geçmeden o da onlara karıştı, ilk peşin ip atladıklarını, sonra saklambaç ve nihayet topla şip şip oynadıklarını duyduk.

Babası:
__ Kız oyuna daldı, biraz dolaşım teklifinde bulundu. Çıktık, beni bir içkili lokantaya sürükledi.
Daha sonra eve döndük. Onlar son trenle gideceklerdi. Ayşe’ye gelince… Tombul yanakları al aldı…
__ Babam babam, dedi. Beni götüyme oyya, buyda bıyak… Babam, babamşın!
Çakır keyifli baba, niçin kalmak istediğini sordu. O tekrarladı:
__ Babam babamşın, beni götüyme!

Tahrirli gözlerinde berrak damlalarla Ayşe, çocukluğunu bizde bırakarak, boğazlanmaya götürülen bir kuzu gibi, babasının peşinde, çıktı gitti.





Orhan Kemal / SARHOŞLAR



(Kitaptan...)

sakbaba
17-07-2009, 00:34
ÖYKÜcük

Hem çook ötelerden aldım sinyalimi, hem de içimdeki çan kulesinden. Uzaktakiler rahatına düşkündü, ben mideme… Ama keyfimizi kaçıracak kıpırtılar vardı sağımızda solumuzda. Durmanın, hele hele gecikmenin zamanı değildi, devindim. Buyruğumdaki kullarımı da devindirdim. Omuzlarını ve kollarını süsleyen pırıltılar güneşin yüzünü karartacak kadar çok ışık tükettiler. Gölgelendi alnım.
Nerede bir devinim varsa orayı dinginleştirmek, kimde gizli bir çıban varsa onu deşmek, gereğinden fazla zeki olanları toplayıp tımarhanelere yerleştirmek gibi soylu görevler yaptım. Dik başlıların başını, fazla duygusal davrananların yüreğini aldım, her birinin yerine saman doldurdum. Saman iyidir.
Geleceği ellerine bırakmak zorunda kalacağımız için en genç olanları da astım. Ya ne yapacaktım, besleyecek miydim? Besleseydim oyacaklardı gözlerimi. Gözlerim yerinde kaldı. Ama hiçbir şeyi görmek istemiyorum.
Beş yerine yedi kez, her kezinde birkaç saat uzunluğunda okunmasını buyurdum ezanın, otuzüç yerine yetmişiki rekât olsun, dedim teravih namazı. Anlar arasında boşluk bırakmadım. Her şeyin dolusu…
Oynayın, dedim ve oyun alanları, salonları yaptırdım her evin bahçesine. Birkaç milyon da yuvarlak… Yuvarlakların içi boş kalmamalıydı; nemli, kösnücül ve yumuşacık. Girip çıksınlar, girip çıksınlar… Boşaltsınlar içlerini her yerde, boş çuvalın nesi olur ki korkulacak? Boş çuval, boş çuvaldır!
Soğanları, patatesleri, pırasaları doğradım, karabiber ektim üstüne, acı biber sürdüm. Derin boğuldu çığlıklar.
Ne olur ne olmaz diye de bütün taşları bağlatıp köpeklerin hepsini sokaklara saldım.
Onlar ve ben… Kulağımız dinç, gözümüz pek… Sürüp gidiyor yaşam. “Aaaah dünya varmış!” Aptal çokmuş, ölüm yokmuş.

tiryakinim
17-07-2009, 23:00
Havuz Başı

Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini sevinçlerini yaşamış ne demektir diye düşünüyorum: Belki bir geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları kederleri çocuklukları uzatma temayülü. Ama bu uzayan yaz kışın gelmeyeceğine alâmet değil. Kış müthiş olacak kar yolları kapayacak bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek... Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara insan sesleri arasında her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum yoksa heyecandan üzüntüden mi bilmem.
Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12´yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok.Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?... Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?
Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum. Hâlâ sizi bekliyordum. Belki de bugun bu saatte buradan çıkmayacaktınız... Yoksa hasta mıydınız? Bir ara bir başkasında saçlarınızı yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş üzülmüş; sonra belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır şüphesine düşmüştüm. Bu şüpheden çabucak caydım. O kadar ehemmiyet verilmeye değer miydim?
Ya hasta iseniz!... Sanki hasta idiniz. Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim. Gözlerinizi açtınız. Alnınız terli idi. İki açık sarı tel terli alnınızın üstüne yapışmıştı. "Ateşim düşmüyor" demiştiniz. Şehre küsmüştüm. Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim. İyileşmiştiniz. Rıhtım boyunca yürümüştük. Taze kırmızı idiniz. Alnınız terli idi. Gülüyordunuz. Alay ediyordunuz. Koşuyordunuz yakalayamıyordum. Allah esirgesin! Hasta olmayın!
Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim. Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm. Bunun üzerine adam yerinden kalktı yanıma geldi:
- Bu caminin ismi ne?
Bir türlü bulamadım caminin ismini dersem inanır mısınız? Hâlâ sizinle beraberdim. Hayır hasat filân değildiniz çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum. İçimi mütevekkil bir sıkıntı sardı. Kızamıyorum size... Dünyaya kızıyorum. En iyi arkadaşıma kızıyorum.
-Yok a...- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk bin dokuz yüz kırk altı mayısına kızıyorum. Size kızamıyorum. Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtı ise beni düşünerek gitmiştir diyorum. Hatırladım caminin ismini:
-Beyazıt camii canım!
Kadın da yerinden kalktı. Adamın mühim bir sual sorduğunu cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek mütecessis bir yüzle yanımıza geldi. Yanına oturdu adamın. Bu sefer o sordu:
- Ali Sofya hangisi?
-Şu tarafta... Bir işaretle sol tarafı gösterdim. Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya... Elimin gösterdiği istikameti bir türlü kestiremediler. Gösterdiğim yerde kocaman binalar birbirini kesen biçen yollar dükkânlar vardı. Oradan Ayasofya´yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar çaresiz kabullendiler. Zahir oralardadır diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar. Son bir defa daha:
“-Her halde ıraktır.” dediler.
“-Yok pek ırak değil.” dedim.
Adam ellisini asmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.
“-Bunu getirdim köyden” dedi.
Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl dişleri bembeyaz yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum. Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kimbilir...
-Hiç İstanbul görmedi bu. Bakıyor hoşlanıyor da gülügülüveriyor. Hoşlanıyor pek. Biz Lüleburgaz´lıyız. Ben geldim birkaç defa İstanbul´a. Bu gelmemişti. Camileri gezdiriyordum.
- Taksim´e de bir gidin.
- Gideceğiz. Beyoğlu´nu da görürüz ha? O da Taksim´e ulaşmadan değil mi?
- Evet.
- Tramvayla mı gidelim?
- Tramvayla gidin ya!
- Ama biz Tünel´den geçmek istiyoruz.
- Tünel işlemiyor kapalı.
Yaa Tünel kapalı demek... Tünel´in kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz. Kadın elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:
-Bakır ucuzlamış ucuza aldık.
- Kaça aldınız?
- Kilosuna... ne verdikti?.. 450 kuruştan verdiler. Te bak şuna 310 kuruş verdik. Pahalı değil değil mi?
-325 kuruş verdik. 700 gram geldi.
-Sen beş lira verdin. Ne geri verdi sana bakırcı?
Hesap ettiler. Önce anlaşamadılar. Sonra anlaştılar. 310 kuruşa almışlardı tencereyi. Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmiştim. Onlar hesaplarını yapmış havuzu seyrediyorlar. Ben geçmenizden ümidi kesmişim. Sizi nerede bulabileceğimi: "Bana bakın! Beni dinleyin nolur? Bırakın da bir gün samimî olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım..."
-Bu dibinden mi kaynar?
-Yok canım? Babacığım bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir.
Adam yanındakine dönüyor:
-Borularla doldururlarmış. Dibine boru döşemişler senin anlayacağın.
Bana:
-Pekii hani bu suları fışkırtırmış?..
-Bayramlarda sıcak havalarda... Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar.
Adam kadına:
-Hava soğuk soğuk da ondan fışkırtmıyorlar anladın mı? Sıcak havalarda fışkırtırlar da insanları serinletir...
Bana da dönüyor:
- Peki... -diyor-. Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır oynatır durur; öyle de yaparlar mı?
Elli yaşında adam ellisine yakın kadın.. fıskiyeler toplar... Onlar benden de çocuk. Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor seviniyorum. Kadın eğilip beni dinliyor. Taksim´den öteki camilerden meydanlardan Boğaziçi´nden Kızkulesi´nden söz açıyoruz. Sonunda lakırdılarımız bitiyor. Konuşmuyoruz bir zaman. Ben size bir mısra bulup söylemek istiyorum. Yağmurlu havalardan dağ yollarından katırlardan çıngıraklardan bahseder mısralar yok mu yeryüzünde?
Bu sırada adam kadınına Kızkulesi´ni Haydarpaşa´yı Selimiye Kışlası´nı anlatıyor... Bir ara üçümüz de susuyoruz. Mühim şeyler düşünüyor gibiyiz. Hele ben neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz. Koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum. Tam bu sırada adam:
-Kışın donar mı bu su?
Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor:
-Donar -diyorum donar da çocuklar üstünde kayarlar.
Kadına dönüyor adam:
-Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış -diyor. Ne dersin sevgilim Beyazıt Havuzu kışın donar mı? Murtaza çavuşla karısı Hacer anaya ben donar dedim.

Sait Fail Abasıyanık

Habibe
18-07-2009, 23:18
BİR YOL

Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika... Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.

Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.

Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.

Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.

İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.

Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.

O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...

Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.

Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.

Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?

Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.

Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.

Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.

Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.

Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.

Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem...

İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.

Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.

Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.




Ahmet hamdi Tanpınar

suece
19-07-2009, 22:05
DUR BAKALIM NE OLACAK

Boğaziçi'nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında, deniz kıyısı üstünde bir çayevi... O çay evinin hemen bütün müşterileri, hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar. Çoğu da emeklidir. Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı, pahalılık, sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.
O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıp ülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler. Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacağına söz vermişti, oysa yüzde sekseni buldu. Yüzde seksen, ha? Peki ne olacak? Almanya ya, Fransa'ya, İsveç'e işçi gönderdik, yine yetmedi; ta Arabistan'lara, Avustralya’lara işçi gönderdik, yine yetmedi. Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş. Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki, sıra kapmak için birbirlerini ezmişler. Allah Allah!... Yahu, komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha? Paranın komünisti, faşisti, dini imanı olur mu arkadaş, para paradır, gelsin de nereden gelirse gelsin. Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan, kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki... Üstelik sevabı bile var.
Peki bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!
Efendim, memleketin bütün gelirleri, aldığımız dış borçların yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş. Deme yahu... Amerika’dan aldığımız borçlarla, salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz. Allah Allah... Bu gidişin sonu nereye varır dostum?
Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani... Evet, işte o uluslar arası para fonu mu ne... Uluslararası demek, ne demek?
Amerika demek... İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza, neyi nasıl yapacağımıza, neyin nasıl yapılacağına, fabrikamıza, yolumuza, her şeyimize, her şeyimize o karar verirmiş... Yok yahu... Bak bunu bilmiyordum... Peki, böyle giderse ne olur...
Her gün, her akşam hep bu konular konuşulur... Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar! Yok yahu!... Allah Allah!...
Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:
-Peki, ne olacak böyle? Bekleyelim görelim. Bakalım, ne olacak?
-Bunun sonu nereye varır böyle? Hep merak ediyoruz. Dur bakalım, ne olacak?
O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine 'Dur bakalım, ne olacak?' dedi.
Gün görmüş, dönem geçirmiş, eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi'nden yetmişe, yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,
-Dur bakalım, ne olacak deyip duruyorsunuz da, bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.. dedi.
Başlar ona yöneldi. Akrabasının başına geleni merakla sordular. Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini, petrol zengini Araplara satıyordu ya... İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi Prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bir şey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi’nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı, işte öyle bir şey yaptıracak. Derken bu Ebul Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun... Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.
Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular, bu kez de ona kız aramaya başlamışlar. Ebul-Fatık’ın aradığı kızda aradığı koşullar var: Genç olacak, kız oğlan kız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak. Bu zamanda İstanbul’da böyle kız bulmak kolay mı? Ebul-Fatık da zaman da para da çok, ille de aradığını bulacak. Aracılar, ısmarlanan kızı araya dursunlar, Ebul-Fatık da bir yandan çat pat Türkçe öğreniyor ki, evleneceği kızla 'yat, kalk, uzan, dön' falan filan gibi kendisine gerekli olan bir kaç söz konuşabilsin.
Ebul-Fatık’a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor. Süt beyaz tenli, lahmacun bedenli, kalçaları enli bir lokum olacak. Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş. İşte biz Ebul-Fatık'ı bu ilişkiyle tanıdık. Çünkü, Ebul-Fatık’ın ayılıp bayılarak beğendiği kız, bizim hanımın uzak bir akrabasının kızı... Kız tam da Ebul-Fatık’ın istediği gibi, on yedi yaşında, kuran kursunda yetişmiş, akça pakça, yandan çarklı kalçalar... Saflığına gelince, aptaldan bir parmak yukarıda saf... Ebul Fatık’ı da bir görseniz, korkudan dudağınız uçuklar. Kızın babasından yaşlı. İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını gören biri öyle şaşmış ki, iki elini gökyüzüne kaldırıp 'Hey kurban olduğum Allah, sen nelere kadir değilsin..' diye şaşkınlığını belirtmiş. Üstelik memleketinde üç mü, beş mi - kesin sayısı saptanamadı- karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil, imam nikahıyla alacak. Her neyse efendim, bu Ebul-Fatık, kızla evlendi.
Saf kız, çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan, evlenip de o lükse, o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu. Kocasının adı Ebul Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan, kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor. Hem de Fatık Bey deyince, Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor. Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı...
Biz de hanımla iki kez evlerine gittik. Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek, Nişantaşı’nda lüks daire satın almış, daireyi de kızın üstüne yapmış. Biz Fıtık Amca’yı orada tanıdık.
Gel zaman git zaman... Bundan sonra olanları bana hanım anlattı. O da, Fıtık amcanın genç karısından duymuş. Çünkü kadın olup biteni her önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor. Kıskanç Amca, bir yandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine. Karısına güvenen bir koca görünümünde... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için, çok uzaklara gitmemek koşuluyla, sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın buna çok seviniyor, ama sokakta ne yapsın tek başına? Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. Karar vermek kolay değil. Gitme dese, karısına baskı yapmış olacak. Git demeye de içi elvermiyor. Birlikte gitmeleri hiç uygun değil. Sonun da şöyle diyor:
-Avet... Müsade var... Velakin avvalden ben görecek, bilahara sen...
Fıtık Amca, o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip 'Hazreti Ömer’in Adaleti' adlı yerli filimi görebileceğini söylüyor. Necmiye... Genç kadının adı. Gidiyor sinemaya... Fıtık Amcanın içi pırpır... Ertesi akşam eve dönüyor. Oh, şükür Necmiye evde.
-Necmiyaa?
-Efendim.
-Ne yaptın ben yokken?
Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!
-Ah,sorma...
Nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
-Ne oldu Necmiya?
--Öyle bir şey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
-Ne geldi başına?
Necmiya saf saf anlatıyor!
-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
-Şok güzel.
-Çıktım sokağa
-Avet?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
-Bir harif?
-Evet... Ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. Ben gidiyorum o da gidiyor. Dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.
Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!
-Allah allah.. Ban da şok merak ettim. Du bakalim n'olecak?
-Ben gidiyorum, o gidiyor... Böööyle yanımda. Dibimden ayrılmıyor. Dur bakalım n'olacak diyorum içimden...
-Fasuphanellah... Du bakali n'olecak?
-Bileti alıyorum, o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?
Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:
-Ve minelgaraip.. Du bakali n'olecak? Sonra?
-Sonra ben oturdum. O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret! Du bakali n'olecak?
-Işıklar söndü, filim başladı.
-Eeee anlat Necmiyaa?
-O herif elini bacağıma atmaz mı?
-Ne diyorsun, velacaip...
-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! Şaştım kaldım...
-Ne yapacak?
--Bilmem ben de onu merak ediyorum ya... Dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
-Vallahi ban da merak ettim yahu... Du bakali n'olecak, diye bekliyorum.
-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan
merak etmez misin?
Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!
-Nacmiya, du bakali n'olecak?
-Sonra 'Hazreti Ömer in Adaleti' bitti. Lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
-Sonra, harif da?
-Evet.
-Velacaip ve minelgarip... Du balali n'olecak?
-Çıktım sinemadan, o da çıktı. Ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
-Aman Necmiya, vallahi şok merak ettim. Du bakali n'olecak?
-Ben de merak ediyorum. Ben köşeyi saptım.
-Harif da saptı mı?
-Saptı.
-Anlat şabuk Nacmiya, şok meraklı.
-Bizim apartmanın kapısından girdim, herif de girdi. Dur bakalım, n'olecak diye merak
içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...
-Sonra?
-Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
-Vay harif vay!...
-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
-Harif da yallah içeri?
-Evet
-Du bakali n'olecak... Aman anlat şabuk Nacmiya...
-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
-Ne diyorsun Nacmiyaa... Du bakalı n'olecak?
-Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?
Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:
-Ayvaaaaah! Du bakali n'olecak?
-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
--Aman Nacmiyaa, vallahi meraktan şatlayacak ban... Söyle şabuk, ne oldu Nacmiya?
-Hiiç canım... Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.
Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.
-Yok yahu... Peki, ne oldu Nacmiyaa? Ne yaptı?
-Aynen senin her gece yaptığını...
Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki... Döğse olmaz. Kovsa olmaz.
Erkekliğe toz kondurmamak , yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:
-Amaaaaan Nacmiya, ban da muhim bişey zannediyordum. Du bakali n'olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç möhim değil.
Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,
-İşte böyle arkadaşlar, diye sözü bağladı, bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş. Bizim hanım da kendisinden duymuş.
Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,
-Yahu, hiç anlayamadım, dedi, sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? Kel mana?
İşçi emeklisi,
-Her gün burada laflayıp laflayıp da sonunda 'Dur bakalım, n'olacak?' diye merak edip soruyorsunuz ya, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.
Çayevindekilerden bir kahkaha koptu.
İşçi emeklisi ekledi:
-Velakin hiç mühim değil.

Aziz Nesin

suece
22-07-2009, 22:15
NEDEN SONRA

Güya iki buçuk matinesi için sözleşmişlerdi. Halbuki saat üçü çeyrek geçiyordu.
İhsan sigarasını yere atıp ezdi,
"Hiç bu kadar beklettiği olmazdı," diye söylendi.
Sokağın üstüne ince ince yağmur yağıyordu. Berberin köşesine yine o her zaman ki kestaneci oturmuş...
Genç adam sinemanın basamaklarını indi. Karşı sokağa dalıp caddeye çıktı.
Beyazıt Meydanı yağmurun altından pırıl pırıl parlıyordu. Caddeden tramvaylar gelip geçiyor, camları buğulanmış otobüsler müşterilerini bırakıp acle acele yollarına gidiyorlardı.
İhsan ıslak kaldırımın üstünde bir aşağı beş yukarı dolaşmaya başladı. Her seferinde, "Bir Topkapı arabası daha beklerim. Bundan da çıkmazsa çeker giderim." diye karar veriyor fakat Melahat gelen tramvaydan çıkmayınca yine de ayrılıp bir yere gidemiyordu.
Gözleri Aksaray yolunda bir çeyrek daha bekledi. Üç buçuk olunca ümidi büsbütün kesti.
Belli bir şey ki gelmeyecekti. Kız onu düpedüz ekmişti işte...Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu. Zaten geçen defa muhallebicide kapısını yapmamış mıydı? Mantosunun düğmesi ile sinirli sinirli oynayarak, "İhsan" demişti, "annem duymuş gezdiğimizi. Eniştemin kardeşi gördüydü ya bizi Alemdar'da...Artık beni sokağa bırakmıyorlar. Teyzeme diye kaçamak geldim bugün..."
İhsan o gün bu sözlere ehemmiyet vermemişti. Kadın milleti değil mi, numara yapmasalar işleri rast gitmez, diye düşünmüştü. Şimdi görüyordu ki o sözlerin altında başka manalar saklı imiş. Demek buymuş sonunda yapacağı...
Zaten arkadaşlar çıtlatmışladı da o inanmak istememişti. Ona Bahçekapısı'nda manifaturacılık eden varlıklı bir talipten bahsetmiş, bir de Melahat'ın mahallesinde oturan uzun boylu bir tıp talebesini göstermişlerdi. O bunu çoktan anlamalıydı. Anlamalı da kendiliğinden çekilmeliydi. Olmamıştı işte. Yapamamıştı. Nah kafa!...
O anda gözünün önüne Melahat'in hayali geldi. Kızı kendinden emin, uzun boylu tıbbiyelinin koluna asılmış, Beyoğlu sinemalarının resimlerine bakarken görür gibi oldu. Kim bilir belki de o züppe ile ... Halbuki o burada, cebinde loca bileti, rezil gibi bekliyordu. Birden şakaklarının zonkladığını hissetti.
Yağmur şimdi daha da şiddetlenmişti. Islak bulutlar adeta damlara sürtünmek ister gibi, alçaktan uçuşuyorlardı.
İhsan, "Bırakırlar mı sana..." diye düşündü. "Alemin güpgüzel kızını hiç bırakırlar mı sana? Elinde bir lise diploman bile yok...Yarın askere gittin mi neferi merkumsun sağlam... O zaman insanı birinciye de bindirmezler. Bir de kalkmış elin beyzadeleri ile aşık atarsın."
Briyantinli saçlarından ensesine süzülen yağmuru unutmuştu bile. İki kere arka arkaya hapşırınca aklı başına geldi: "Basıp gitsem ya artık, ne duruyorum?" diye kendine kızdı. Durak yerinde beş altı kiş tramvay bekliyorlardı. Onların arasına karıştı...
Fakat tam o sırada Melahat'ın karşı kaldırımdan, koşa koşa geldiğini gördü. Kız onu fark etmemişti. Kırmızı eşarbını başına şemsiye gibi tutarak caddeyi geçti, sinemanın sokağına saptı.
Onu görür görmez İhsan'ın kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Fakat inadına ağırdan aldı. Heyecanını bastırmak için bir sigara yaktı. Sonra telaşsız, emin adımlarla sinemaya doğru yürüdü.
Melahat holde şaşkın şaşkın döneniyordu. İhsan'ı görünce uçar gibi geldi:
"Beklettim değil mi? Seni çok beklettim değil mi?" diye sordu. "Bilsen ne geldi başıma "
İhsan
"Yoooo... Beklemedim," dedi. Ve sigarasının dumanını kayıtsızca havaya üfledi.
Kız elini kalbine götürmüştü:
"Ay tıkanacağım," dedi. "Öyle koştum ki... Tam hazırlandım çıkıyordum, halamın eltisi gelmez mi? Evde kimse olmadığından oturmak icap etti. Aklım hep sende... Kadın gitmez de gitmez. Ne ise güç halde yola koydum. Eniştemlerin önünden geçmemek için de çamurlara battım bütün."
İhsan bunları kös kös dinledi. Kendini affettirmek için karşısında çırpınan bu burnu kızarmış kızı şimdi lakayt, sakin ve biraz da küçümser bakışlarla süzüyordu.
Melahat onun bu halinden işkillendi:
"Ne var... Niye bana öyle bakıyorsun?" dedi.
Genç adam,
"hiç..." diye cevap verdi.
Kız aradaki tatsızlığı dağıtmak ister gibi,
"Ne bekliyoruz? Girelim bari. Yarısından seyrederiz," diyerek sinemaya doğru ilerledi. İhsan isteksiz isteksiz arkasından yürüdü.
İçeri girdiklerinde birinci film çoktan başlamış, hatta sonuna bile yaklaşmıştı. Programcı kadının aşağı doğru tuttuğu el lambası bir an için Melahat'ın uzun bacaklarını aydınlattı. Kızın ipek çorapları, püskürtme çamur içinde kalmıştı.
Kadın locanın kapısını üzerlerine kapayınca paltolarını çıkarıp yanyana fakat hayli aralıklarla oturdular. Melahat sert bir baş hareketiyle saçlarını arkaya atıp ensesine dökülen buklelerini kabarttı. Bu arada kollarını kaldırmış olduğundan locanın içinde taze bir ter kokusu dalgalandı.
İhsan put gibi oturmuş filmi seyrediyordu. Kız,
"Nen var kuzum bugün? Hasta mısın sen?" diye sordu.
İhsan başını çevirmeden,
"Hayır" diye cevap verdi.
"Bir şeye mi sıkıldın? Geciktiğime mi kızdın?"
"Yok canım ne münasebet!"
"Söyle rica ederim. Vallahi darılırım."
Önlerindeki sıralardan bir adam başını kaldırıp onların locasına doğru baktı. Melahat sesini alçalttı:
"Ölümü öp söylemezsen, ne oldu? Biri sana beni mi çekiştirdi?"
İhsan cevap vermedi.
Perdede şimdi yüzü çilli bir çocuk babasına sarılmış, ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Melahat:
"Beni bugün surat etmek için mi çağırdın? Ben çıkar giderim," dedi ve çıkıp gidebileceğini göstermek ister gibi asılı mantosuna baktı.
İhsan, gözü hep perdede olduğu halde,
"Bırak da filmi seyredelim!" diye söylendi.
"Ya öyle mi! Pekala..." dedi Melahat. Ve hiddetten soluyarak ayak ayak üstüne atıp sustu.
İhsan onun yüzünü görmüyordu, ama şimdi burun kanatlarının titrediğini ve sinirli sinirli dudaklarını kemirdiğini gayet iyi biliyordu.
İlk filmin sonuna kadar dargın gibi oturdular.
Işıklar yanınca Melahat her zaman yaptığı gibi gerisine büzülüp sırtını salona döndü. İhsan sigara içmeye dışarı çıkmıştı.Aralık kapıdan Melahat'ın kendisine baktığını görünce önünden geçen programcı kadının göğsünü iştahlı iştahlı süzdü. Locaya da inadına öbür film başladıktan beş dakika sonra girdi.
Kız uzun zaman hiç konuşmadı. Fakat bir ara İhsan'ın kendine bakar gibi olduğunu hissedince,
"Anlıyorum," dedi, "Ben sana artık yük olmaya başladım. Beni nasıl atlatacağını düşünüyorsun. Üzme kendini. Bir daha buluşmayız olur biter."
İhsan başını çevirdi. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti.
Perdede ki Bing Crosby şimdi içli bir şarkıya başlamıştı. Melahat,
"Biliyordum zaten," dedi. "Biliyordum artık benden usandığını...Zaten senin için gelgeçin biridir demişlerdi. Bende kabahat ki sana inandım, sana bağlandım."
Birden küçük mendilini burnuna tutup ağlamaya başladı. Ön sıralardan birkaç baş arkaya çevrilmişti. İhsan,
"Deli olma, herkes bize bakıyor," dedi.
Melahat,
"Bakarlarsa baksınlar, hiçbir şey umrumda değil," diye ıslak bir sesle cevap verdi.
İhsan locanın karanlığında gülümsedi. Yanı başında kendi için ağlayan bu küçük kız şimdi ona perdedeki filmi de, salondaki seyircileri de, dışarıdaki dünyayı da bir anda unutturuvermişti. Kızı saçlarında kavrayıp "Sus artık, hadi sus!" diye kendine çekti.
Melahat'ın yaşlarla ıslanan dudaklarında bugün tuzlu bir erik çeşnisi vardı.

HALDUN TANER

irfan mutluer
02-08-2009, 00:19
Geyikler, Annem ve Almanya / Nursel DURUEL

O gece İstanbul’da üçüncü gecemizdi. Üçüncü v e son gecemiz. Ertesi sabah annem, Almanya’ya babamın yanma gidecekti, anneannemle ben Çay’a dönecektik. — Afyon’un Çay ilçesinde oturuyoruz biz, anneannemin dedemden kalma dul maaşıyla geçiniyoruz, kardeşimi de orada, teyzemgilde bıraktık.— İstanbul’da anneannemin uzak bir akrabasına konuk olduk. Ev sahibimiz de yalnız yaşayan yaşlı bir dul hanım. Kocası Dışişlerinde görevliymiş. Gençliklerinde çok ülke gezmişler, çok insan tanımışlar, hiç çocukları olmamış, çocukları çok severmiş. O gece gençlik serüvenlerini anlattı, fıkralar söyledi; fotoğraflar gösterdi; çok eğlendirdi bizi. Yatma saati geldiğinde anneme iyi geceler dilerken, “Kıskanıyorum seni” dedi. Almanya’ya gideceksin. Almanya... ah Almanya... ne günlerdi Tanrım... en çok eğlendiğim ülkelerden birisi orasıdır.”
Yattığımız oda tıklım tıklım eşya doluydu: Koltuklar, sehpalar, sehpalarda türlü türlü süs eşyaları, duvarlarda resimler, fotoğraflar... bir köşede de bizim naylon torbalarımız ve filelerimiz. Anneannem beni daha ilk geldiğimiz gün sımsıkı tembihlemişti: “Aman dikkatli ol, Mihriban Hanımın eşyaları antikadır, zarar verirsen ödeyemeyiz.” Hiçbir yere çarpmamaya çalışarak soyundum, yatağa girip anacığıma sokuldum. Annem, bir süre sonra beni uyudu sanıp yavaşça yataktan çıktı ve anneannemin yattığı koltuğa gitti. Fısır fısır konuşmaya başladılar. Arada bir babamın adı geçiyordu. Konuştukça sinirlenmeye başladılar, sinirlendikçe fısıltıyı unuttular. Artık her söyleneni duyabiliyordum. Anneannem, anneme “boşan” diyordu. “O adamdan hayır gelmeyeceğini biliyorsun, bir de gidip elin memleketlerinde sefil olacaksın. Boşan; hiç değilse koca yumruğu eksilsin tependen. Çocuklarına babalık etmeyi şimdiye dek bilmeyen adam, bundan sonra mı adam olacak?..” Annem direniyordu. “Bunca yıldan sonra mı?” diyordu, “çocuklar...” diyordu. “Nasıl olur? Ne yaparım?’’ diyordu...
Daha neler konuşmadılar... Babamın Almanya’ya gittikten sonra iyice bozulduğunu, bize hiç para göndermediğim... neler neler... Başkaları da gidiyormuş Almanya’ya, ama onlar canlarını dişlerine takip çalışıyor, çocuklarının geleceğini kurtarmaya uğraşıyorlarmış. Benim babamsa vurdum duymazmış, akılsızmış. Annem de eskisi gibi sayıp sevmiyormuş onu. Eski iyi günlerinin hatırı için, çocuklarının hatırı için sabrediyormuş şimdilik. Almanya’da babamı bir kez daha zorlayacakmış düzenli yaşamaya, bu son deneme olacakmış. Olmazsa o zaman ayrılırmış. Hem Almanya’da bir iş bulabilirse bize gerektiğince sahip çıkarmış.
Anneannem, “Bu benim son öğüdümdü. Yarın uçakta olacaksın. Madem bu ölçüde kararlısın, hiç değilse erken yat, bilmediğin memleketlere uykusuz varma, gözün açık olsun,” dedi ve iyi geceler dileyip yorganı başına çekti.
Annem usulca sokuldu yanıma. Elini uzattı, yüzümü okşayacaktı, vazgeçti. Sırtüstü yatıp gözlerini tavana dikti. Hala uyuyormuş gibi kıpırtısız duruyordum. Aralık pencereden ayışığı giriyordu içeri. Hiç ses yoktu. öyle bir sessizlik ki, neredeyse camı geçen ayışığının sesini duyacağım. Almanya’daki kentlerin, kentlerdeki fabrikaların sesini duyacağım, annemin yarın bineceği uçağın sesini duyacağım...
Boğazıma dek tıkandım. Boynumdaki damar hiç böyle atmamıştı. Ağlamak istemiyorum. Ağlarsam burnum akacak, burnumu çekersem annem ağladığımı bilecek. Uyuyamayacak, uyuyamazsa yarın güçsüz kalacak. Anneannem haklı, çok zayıfladı annem. Ağlamamalıyım. Her şey bir yana, ağladığımı görürse annem utançtan öleceğim. Hayır. Görmemeli.. bilmemeli... Bütün çabam boşa gitti. Tutamıyordum kendimi. Sel gibi geliyordu gözlerimden yaşlar. Yastığım sırılsıklam oldu. İyice gömüldüm yorganın altına. Burnumu çekmemeye uğraştığım için nefes alamaz oldum. Azıcık araladım yorganı, annemin gözleri hala tavanda. Bu gözyaşları düşmanım benim. Onlarla savaşırken annemi seyredemiyorum. Oysa tek isteğim anneme doyasıya bakmak. Pis gözyaşları, kötü gözyaşları, yok olası gözyaşları, yarın istediğiniz kadar akın. Ama şimdi, bu gece rahat bırakın beni, perde gibi inmeyin gözlerime. Anneme bakmak istiyorum ben.
Annem, iyice zayıflamış annem dünya güzeliydi. Ayışığı boynunu, çenesini, yanağını aydınlatıyordu, gözleri gölgede hep öyle tavana dikili. Sabahın alacası ayın rengini soldurana dek seyrettim annemin yüzünü. Kimi an, “işte şimdi yanımda yatıyor,” diye düşünüyor, sevinçten bağırasım geliyordu. Hemen ardından, “yarın yok!” diyordum.
Bir bilseniz neler etti o gece ayışığı, annemin yüzünü durmadan değiştirdi. Bir bakıyorum, sisler buharlar içinde gibi belli belirsiz. Bir bakıyorum bizim Çay’da yol yapılırken toprak altından çıkardıkları kadın heykelinin yüzü gibi kıpırtısız, dümdüz. Bir anneannemin yüzü gibi kırış kırış, bir gelinlik fotoğrafındaki gibi gülümsüyor...
Ben böyle hem ağlar, hem bakar, hem annemin nelere benzediğini ayırdetmeye uğraşırken bir “offfff” çekip benden yana donuverdi annem.
“—Yeter artık... yeter... yeter... yeter diyorum sana”.
Yalnız benim duyabileceğim kısık bir sesle, böyle azarladı beni. Sonra sarılıp tekrar tekrar öptü gözlerimi, yanaklarımı. Yine azarladı, yine öptü.
“—Ya ben ne yapayım,” dedi. “Anadan ayrılmak zorsa, evlatlardan ayrılmak daha zor.”
O böyle söyleyince ağlamaktan duyduğum utanç yitip gitti. Sarıldık birbirimize, ikimiz de gülmeye başladık.
Bilmem size hiç böyle oldu mu? Olmuştur, mutlaka olmuştur. Hani gülün pembesi var ya, kokulu gülün pembesi, işte öyle baştan ayağa pembelik içinde kaldık. Sabahın alacasında iki pembe gül... Havada savrulan kucaklar dolusu gül yaprağı... Her bir yaprak camdan sızan ışık oklarına takılmış fır fır dönüyor. Gökten gül yaprağı yağıyor, annemin kokusu, gül kokusu... annem, babam, ben, kardeşim elele tutuşmuş dönüyoruz, giysilerimiz gül yaprağından. Yanaklarımıza gözlerimize gül yaprakları konuyor. Dönüyoruz, dönüyoruz... hepimiz gül yaprağıyız. Sabah ışığı bir yanımızdan öte yanımıza geçiyor, hepimiz saydam pembeyiz. UYUMUŞUM.
Rüyamda şimdikinden daha küçüktüm. Kış bitmiş, bahar gelmiş, karlar çoktan erimiş, sular çoğalmış. Mayıs ayının sonlarındaymışız. Uzaktan, kıvrım kıvrım parlak bir kemer gibi gözüken, yakınlaştıkça çağıltısı insanın içini hoplatan bir derenin kenarına varmışız. Kilimlerimizi yıkayacakmışız. Gökyüzü masmavi, kuşların cıvıltısı derenin sesine karışıyor, toprak ılık, mis kokuyor.
Kilimlerimizin üstünde geyik resimleri var, kuş resimleri var, çiçekler, yuvarlaklar, çizgiler, çaprazlar var. Her biri başka renk. Mor, sarı, yeşil, pembe... “hadi” diyor annem “tut şu küçük kilimin ucundan, suya basalım, bir güzel ıslansın, tozları aksın.” Kilimin iki ucundan ben tutuyorum, iki uçundan annem, götürüp derenin ortasına, suyun en çok olduğu, en hızlı aktığı yere seriyoruz. Babam, dört tane büyük, yuvarlacık taş bulup geliyor, kilimin dört ucuna yerleştiriyor. Dere küçük kilimin üstünden akıyor. Sonra geride kalan iki kilimi getirip küçük kilimin alt yanına yayıyoruz. Babam onların da dörder köşesine taş yerleştiriyor. Dere kilimlerimizin üstünden akıyor. Sular aktıkça geyikler hep aynı yöne doğru koşuşuyorlar. Suların altında, kilimin çizgileri boyunca dizi dizi koşuyorlar. Koşuyorlar, koşuyorlar, hep aynı yerde kalıyorlar. Üstlerine eğilip suyu gölgelediğim zaman bedenleri dalgalanmaya başlıyor, boynuzları dalgalanmaya başlıyor. Onların altındaki çizgi boyunca dizilen çiçekler, yuvarlaklar, çaprazlar hep birlikte halka halka dalgalanıyor, incecik kum tanecikleri savrula yuvarlana üstlerinden geçiyor...
Dayanılmaz böyle bir güzelliğe, kimse dayanamaz. Ben de... Tutamıyorum kendimi, derenin en derin olduğu yerde kilimlerin üstüne atlıyorum. Suyu, çiçekleri, geyikleri, kum taneciklerini, her şeyi kucaklamak istiyorum. Kalkıp kalkıp atılıyorum sulara. Annem kahkahalarla gülüyor, babam, kıyıdaki teyzem kahkahalarla gülüyorlar... SEVİNÇ... yalnız sevinç var yeryüzünde. Başka hiçbir duygu yok. Sırtüstü, yüzükoyun, yan, nasıl olursa, yeniden yeniden vuruyorum kendimi sulara... Diplere tutunmaya çalışarak ayaklarımla dereyi dövüyorum. Durmamacasına, deli gibi... Geyikler altımdan kaçışıyorlar, sonra geri dönüp yeniden katılıyorlar oyuna. Ben ayaklarımı vurdukça sular havaya sıçrıyor, sular oynuyor, sular coşuyor, sular kahkaha atıyor... Suların kahkahası ovaya yayılıyor. Binlerce küçük çıngırak aynı anda çalınmış gibi yankılanıyor kahkahalar.
Babam paçalarını sıvamış koşarak geliyor bana doğru. Kucaklayıp havaya atıyor. Sonra bir daha atıyor, bir daha, bir daha... Göğün maviliğiyle kucaklaşıp kucaklaşıp babamın kollarına düşüyorum”. Sevinç var... yalnız sevinç... Gökyüzünde, ovada... yalnız sevinç! Babam da, ben de soluk soluğa kalıyoruz. Kıyıdaki beyaz çakıl taşlarının üstüne yatırıyor beni, kendisi de yanıma uzanıyor. “Biraz dinlen,” diyor; “akşama dek buradayız, bak size neler hazırladım.” İşaret ettiği yöne bakıyorum, iki koca taşın üstünde bir kara tencere, altında çalı çırpı yanıyor. “Mısır haşlıyorum” diyor. Gözlerimi kapatıyorum. Güneş gözkapaklarımı öpüyor, burnumu, saçlarımı, ıslanmış kollarımı, ayaklarımı öpüyor. Renk renk sayısız yıldızcık pır pır ediyor kirpiklerimin ucunda. Kalkıp oturuyorum. Bir de bakıyorum, derenin öbür yanında tam karşımda bir leylek, incecik uzun bacakları, ışıl ışıl yanan kara tüyleri, ak tüyleriyle göz alıyor. Uzun kırmızı gagasını tak... tak... tak... vuruyor. Onun takırtılı gülüşü de yayılıyor ovaya. İlk kez görüyorum bir leylek, yine de biliyorum onun leylek olduğunu. “Şuraya bak, şuraya bak,” diye sesleniyor annem. Bakıyorum , uzakta bir ağaç. “İşte yuvası orda,’’ diyor.
Yeniden koşuyorum sulara, anneme... Annem eteklerini toplamış, beline sıkıştırmış. Saçlarından, elbisesinden sular sızıyor. Benim annem, bu iki yana açtığı bacaklarının arasından çağıldayan derenin aktığı annem dünyanın en güzel kadını, en güçlü kadını. Islak saçlarıyla, bembeyaz bacaklarıyla, beni kucaklamak için açtığı gürbüz kollarıyla, hep böyle duracak suların ortasında. Dimdik. Sonsuza dek... Ayaklarının altında hışırdayan çakıl taşları, suların akışına dayanamayıp kıvıldanan kum tanecikleri, bembeyaz minare böcekleri sonsuza dek gülümseyecek bize. Tarlaların ötesindeki çayırlık sonsuza dek yeşil serinliğini gönderecek bize.
Ben bir su damlası gibiyim annemin yanında. Dereden kopup havaya sıçrayan haşarı bir su damlasıyım. Güçlü, neşeli, yok edilemez bir su damlasıyım. Durmadan akan derenin ve durmadan değişen annemin bir parçasıyım. Onlardan kopan ama onlardan bağımsız bir damla...
Annem babama el ediyor. Babam koşup gidiyor yanına. Ağırlaşan kilimleri sürüyerek kıyıya çekiyorlar, katlayıp büyücek yayvan bir taşın üstüne yerleştiriyorlar. Sonra teyzende annem tokaçlarla dövüyorlar kilimi. Sırayla bir annem vuruyor, bir teyzem, Pat... pat... pat... Tokaç sesleri de yayılıyor ovaya, leyleğin tak takları gibi. Onlar vurdukça kilimin üstündeki çiçekler yeniden açıyormuşçasına renkleniyorlar. Geyikler, sevgili geyiklerim parlayan tüylerini gösteriyorlar bana. “Ne güzel eğlendik,” diyorlar.
Bütün bu olanlar başımı döndürüyor. Mutluluktan yorgun düşüyorum. Bedenim gevşemeye başlıyor. Derenin akışı yavaşlıyor yavaşlıyor, durgun bir süt gölü oluyor. Annem teyzeme fısıldıyor: “Uyudu”.
Kapının ziliyle uyandım. Anneannem akşam yattığı koltukta oturmuş beni seyrediyordu.
“—Günaydın kızım,” dedi.
“—Günaydın,” dedim, “annem gitti mi?”
“—Evet gitti. Bir saat önce yolcu ettik. Seni uyandırmak istemedi. Gece çok geç uyumuştun.”
Burnum sızlayıverdi. Yine başlarsam ağlamaya. Hayır.. hayır... ağlamayacağım artık. Ben bir su damlasıyım. İnatçı bir su damlasıyım. Büyümek için savaşacağım. Mutlu düşleri gerçekleştirmek için savaşacağım.
Yatağı topladım, çarşafı özenle katladım, yastığın kılıfını çıkarttım. Anneannem şaşkınlıkla izliyordu beni.
‘‘ — Ne olacak o kılıf,’’ dedi.
“— Yıkayacağım. Yoksa Mihriban Hanım Teyze beni çişli bir kız sanır. Hem de yatak yerine yastığı ıslatan biri.”

(*)Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya, Adam Yayınları, İstanbul 1982, ss: 7-14

emre gümüşdoğan
17-08-2009, 16:47
Duvar

Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.

Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.

Yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait bir vaka anlattı. Belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden ziyade dışarıya ait olmasıydı. Bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.

Yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:

Avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri arkasına birkaç tane idiler. Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek, dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.

Şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına başlanmıştı. Buraya yeni münferit (*) daireler yaptırılacağı söyleniyordu.

Bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara bakıyorduk. Sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan akşama kadar oturup seyrediyorlardı.

Duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:

"Bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!" dedi.

Merakla yüzüne baktım. O, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü. Yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen duvardan ayırmadan anlattı:

"Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap dükkanlar vardı. Bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. Biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda çalışmaya başladık. Sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. Biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. Fakat ne bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. Düşün! İkimiz de yirmi iki yaşındaydık. Dışarıda ele avuca sığar şey değildik. Bir orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu. Fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi. Daha doğusu aklımız başımızdan gitti. Ama ne yaparsın? Dört taraf dört duvar. Belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.

Bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. Çanağın altına sürdüğüm odun, duvarın taşına çarptı. Bana, taş yerinden oynar gibi geldi. Hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını beklemeden yapıştım. Azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. Eğilerek içeri baktım. Gözlerime inanamayacaktım: Uzakta, ta ileride, dar bir ışık görünüyordu. Hemen arkadaşımı çağırdım. O da yere yatarak bakmaya başladı. Sonra bana dönüp:

'Bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.

Ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. Acemilik etmeye gelmezdi. Akşama kadar iş göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.

Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. Gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. O akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken Arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. O da: 'Hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. Gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup sözüm ona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.

Yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu. Kâfir Arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu. Ben delikten içeri süzüldüm. Gözüm öbür baştaki delikteydi. Ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener gibi parlıyordu. Biraz daha sürünerek ilerledim. Sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. İki adam boyu kadar gittikten sonra birden ferahladım. Elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.

Burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. Başımı eğerek ayakta durabiliyordum. Duvara dayanarak solumaya başladım. Sürünürken oldukça yorulmuştum. Böylece biraz bekledikten sonra dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. Önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. Sanki bu yerin dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:

'Arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. Yattığı yerde ilerlemeye çalışarak: 'Öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. O benden daha zor sürünebiliyordu. Nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:

'Burası ne biçim yer?' diye sordu. Sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:

'Vıyy, her yanlar da yaş!'

Elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. O zaman ne diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.

Gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık. Belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...

Ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. O da biraz dinlendikten sonra: ' Haydi bakalım, dayan!' dedim. Bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye başladı. Ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. Önümdeki, birdenbire durdu: 'Buradan geçilmez!' dedi. Başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. Sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. Ben kalktım; o geri geri sürünerek geldi.

'Delik birdenbire darlaştı. Bir taş duvar var, onu söktürmek lazım. Ondan sonrası yine ferah!' dedi.

O sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. Bahçeyi bir güzel dinledim: Ne ayak sesi, ne de Arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. Lambayı biraz açtım. Sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri döndüm.

Ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. Ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor, yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. Bizi dışarı atacak olan deliğe yarım adım bile yoktu. 'Bir şu taş düşse!' diyordum.

Gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. Karşımda öteki surun taşları vardı. Fakat bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. Kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp burada yayarlardı. Bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.

Böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. En son ben girmiştim. Yarım saat kadar uğraştıktan sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. Sevincimden deli gibi oldum. Arkada sesleri duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. Ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri getirdim. Onu bir kenara iter itmez deliğe doğru atıldım.

Fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: Şafak sökmüş bile.

Başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.

Tere gömülüvermiştim. Ağır ağır geriye döndüm ve:

'Yazık, kaçamayız!..' dedim.

Arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. Fakat biraz sonra o da geldi. Karşı karşıya durduk, artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.

'Bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.

Fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını uzatıp baktıktan sonra insan geri dönmek pek zor geliyor. Arkadaş başını salladı:

'Başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.

'Artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'

'Peki, bugün gideriz!'

İlkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi kandırdım. En sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'Sen istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım. O arkamdan bağırdı:

'Ülen gitme! Candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına sine sine gideriz!' dedi.

Fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki, üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve koğuşların açılmasını bekledim.

O gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. Gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. Ben yarı korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. Taşı çektiler, delik meydana çıktı. Eğilip bakınca öbür baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. Yol bomboştu... Bir candarma mavzerini uzatarak iki sıkı attı. Kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. Hemen, bütün dükkânları boşalttılar. Duvarlar muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan yasak edildi.

Ben çok dayak yemedim. Kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta müddeiumumi halime acıdılar. Fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."

Kır saçlı mahpus bir müddet sustu. Yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. Başını bana çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:

"Ah... ne enayilik ettim!" dedi, "Ne enayilik ettim! Bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı kötü sanki? Bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."

"Halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda görünmedi. Herhalde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... Belki çoluk çocuğa da karışmıştır. İstersem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir dakikalık korku... O kahrolası korku..."

Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.

Karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. Tam bu sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu.

Ameleler geri fırladılar. Yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "O benim söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... Ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını bulamadım. Kim bilir, eski zamanlarda burada duvar içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.

Ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. Birkaç taşı daha ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle, doğruldular...

Etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. Herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu. Bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...

Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.

Orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan iskeleti uzanıyordu.

Çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.

Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.

Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı...


Sabahattin Ali

emre gümüşdoğan
20-08-2009, 11:47
ÇATIŞMA

Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum. Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin ve asit parçalarından güzel diyebileceğim bir koku; taze balıkların taze kokusu daha meme emmemiş, yıkanmamış çocuk kokusu, süt kokusu, bir genç saç kokusu geliyor.

Bu ölüm ve doğum rüyası içinde şafak atıyor. Kalkıyorum. Kollarıma uykusuzluğumun hırkasını geçiriyorum. Dar geliyor. Şafak söküyor, aynadaki yüzüme saldırıyorum, bakıyorum.

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire; saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden... Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

''Kürek çekmeden oldu'' diyor, ''küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.''

Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. ''Kartopu mu oynadın?'' diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.

''Babacığım'' diyor, ''beni affet!''

Kadın siyahlar giymiş, beyaz yüzünün etleri durmuş, çizgileri durmuş, onun da alnının beyaz mermeri çizgi çizgi durmuş bir zaman parçası her yerinde, elbisesinde bile durmuş. Balık pulundan gözleri var. Avucunun derisi kedi dilinden. Nefes alışında tüy sıcaklığı ile kar soğukluğu, uzun uzun bacaklarındaki büyük ve çıplak ayaklarda çatlak çatlak sarı ve ölü bir ikinci, bir üçüncü deri; oğlan çocuğunun yanında durmuş...

Çocuk, ''Baba, affet! Ölmüş anama acı!''

Çocuk da, babası da, bir kenarda gözlerini açmış onlara bakan bir başka adam da ölmüş ananın, çocuğun yanındaki yerine telaşsız bakıyorlar. Görüyorlar bu üç kişi de o garip, fosfordan, böcekten, kardan ve kıştan, balık pulundan, mermerden ve buzdan, sıcaktan ve soğuktan kadını.

Ama baba adam bir silkinişte bu yalancı yokluğu, var gibi bir şiddetle kafasından iter itmez kadın yoktu ki kaybolsun.

Ama çocuk, affedilmek için yanında yarattığı ve babasına, babasının yanındaki şahide tutup gösterdiği kadının -kendi kendisi de görüp de inanmadığı kadının- bir hamlede üstünden atlayıveriyor. Çocukla babası arasındaki şahit daha fazla duramıyor. Kadının arkasına düşüyor, aşktan kudurmuş gibi bir gülüşle gidiyor. Kalıyorlar baba oğul yalnız...

Baba şimdi birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü sıra sıra yanı başına dizildikleri ve ağızlarını açıp bekleştikleri zamanla, ötekisini; bir kurt yüzünden bozulmaya başlayan zaman parçasını birbirine karıştırıp hatırlıyor. Çocuğun burnuna yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, albümin ve asit parçalarından bir taze ve belirsiz balık kokusuna, çok uzaklardan alınmış bir deniz kokusuna benzeyen bir koku geliyor. Bu sefer yeşile çalan bir yüz, sarı eller, kırmızı tüylerle bir şeytan gibi dünyanın üstüne güneş kapanıyor.

''Baba! Baba!'' diye sesleniyor çocuk.

Ses almayınca çekiliyor bir kayanın arkasına. Baba ancak bir çalılığa yüzükoyun uzanabilecek vakit buluyor.

Sessiz, mavi, durgun bir gecenin ortasında bir silah patlıyor. Sabaha kadar çalılıklardan ve kayalardan silah sesleri geliyor...

****

Ben evlenmedim. Tabii çocuğum da olmadı. Ama varsa... Olabilir a. Benim kurdum bir ölmeyecek yerde saklanıp beklemiş ve bir beyaz kadının içinde büyümüştür. O kadını hayal meyal görüyorum. Ben o zamanlar İstanbul Lisesi'nde talebe idim. Gülhane Parkı'nda tanışmıştık. Zor başlamıştı sevgimiz. Ama sonra, onun tarafından gelen, gitgide büyüyen ve benim sevgimi miniminicik eden bir aşkla bitmişti.

Orada, Kuruçeşme'deki koruda, ağaçların altına yatardım.

Ben bir hayalet kadar zayıf, beyaz mavi gözlü, on altı yaşında lacivert elbiseli, çarliston pantolonlu, papyon kravatlı, şık fesli, nahif bir mektepli efendi idim.

O yeşil gözlüydü. Çocuğumun yanında göründüğü gibi koyu siyah gözlü değildi. Siyahlar da giymezdi. Yanakları kırmızı kırmızıydı. Sarı, kırmızı saçları vardı.

Bir perşembe akşamı mektepten çıkmış eve dönüyordum. Bizden iki sınıf daha büyük bir sınıftan bir çocuk yanıma yaklaştı.

- Bana bak, dedi bana, seni bir daha .......la görmeyeyim.

(Ah, o kızın adı neydi? Neydi yarabbi? Tuu Allah kahretsin! Nasıl hatırlamam. Nasıl olur, nasıl olur?)

Güldüm. Öteki çocuğun yüzü sapsarı oldu. Deli gibi etrafına bakındı. Kavga çıkaracak sandım. Görünürde kimseler yoktu.

- Sana yalvarırım, diye diz çöktü çamurun içine. Sen onu almazsın. Ben evleneceğim. Sen olmasan bu iş çoktan olacaktı. Ben okumayacağım. Bizim dükkânımız var; orada çalışacağım. Hemen evleneceğiz. Yapma, n'olur? Bak biliyorum yarın randevunuz var. Koruya gideceksiniz. Gitmeyiver. Ne olur? Ne kaybedersin? Sen zevkini sürdün. Bırak. Sen başkasını da bulursun ama gidersen bak...

Dedi kaldı. ''Karışmam'' diye tehdit edemedi. Gözleri yaş içinde idi.

- Peki anam dedim, peki. Vallahi gitmeyeceğim.

Sözümü tuttum. Gitmedim. Belki de tehdit edemediği için korkmuştum. Hatırlamıyorum. O zamanlar şimdiki gibi güzel insan yüzüne bile candan bakmaya korkanlardan değildim.

Otuz sene geçti aradan. Ama ben hep, değil değil çok az, on senede bir kere sabah uykusundan böyle uyanır, karımı, çocuğumu (hep on altı yaşında görürüm oğlumu) görürüm. Karım ölmüştür. Çocuğumla silah silaha geliriz. Neden o benden af diler? Bilmem. Sonra neden bir kayanın arkasına çekilir ve ateş eder? Bilmem.

Ama böyle sabahlarımda kırlara çıkar, bir kadın ve bir çocukla akşamlara dek uğraşır dururum.

Deniz, Ada'nın kıyılarını yer durur. Uzaktan motor sesleri duyarım. Bir kır kahvesinin sandalyesinde yüzüm sapsarı, her gören, ''Sana ne oldu böyle yahu?'' diye sorunca çileden çıkarak, kimseye görünmemeye çalışarak dolaşırım.

Sonra otuz yaşlarında elli yaşında gözüken Evkaf'ta tahsildarlık eden bir adamcağız görür gibi olurum. Türbede tramvay bekliyor ve sabırsızlanıyordur. Kim görmüştü geçenlerde onu, unuttum. Sana benzeyen bir adam gördük. Elinde yırtık bir evrak çantası vardı. Senin gibi bitkin, yorgundu. Suratından düşen bir parça oluyordu. Hatta bir aralık nereye böyle diyecek olduk. Baktık ki suratın bozuk, vazgeçtik. Yanımızdan geçerken ''Müsaade buyurun'' deyince adama dikkatli baktık... Sen değilsin. Ama yine de sana benziyordu.

- Ne tramvayında gördünüz, dedim.

- Edirnekapı tramvayında, dediler.

Boş bulundum:

- Odur muhakkak, dedim.

Kimdir diye sordular ama söylemedim; sanki o olduğuna eminmişim gibi.

- Hiç canım, dedim, ben de gördüm de o adamı. Evkaf'ta tahsildarmış. Az daha ben bile, ''Ne arıyorsun buralarda'' diyecektim, ''Mehmet, oğlum?''

Sait Faik ABASIYANIK
Kervansaray, (2), 8 Mart 1952.

aysun colak
21-08-2009, 12:35
ESER

İki elim, dört bilgisayarım, sekiz daktilom var. Eserimi yazarken biri bozulursa hemen bir diğeriyle devam edebilirim.
Her cuma üç top fotokopi kâğıdı alıp eserimi seyrediyorum, şimdilik boş duran sayfaların ne büyük şeylerden mahrum kaldığını düşünüp gülümseyerek.
Kalemlerimi kâh planlı kâh ilhamlı bir çalışmayla hayli iyi tasnif ettiğimi söyleyebilirim: Kırmızı kalemlerimi şu kutuya koydum, kurşunkalemlerimi şuna. Mavi tükenmezlerle siyahları aynı yerde tutmakta sakınca görmüyorum. Ama... Yoksa!
Yarın bir laptop alayım.


Tarık GÜNERSEL
Bedenlere İnanır Mısınız?
Sayfa:9

tiryakinim
22-08-2009, 17:55
GİDEN

Daha büyümeden söylemişti, bir yaz günü, bahçede dut ağacının altında:
-Bir gün ben de büyüyeceğim ve sizler gibi olmayacağım.
Gerçekten bizler gibi olup olmadığını hiçbir zaman bilmedik.
Büyür büyümez çekip gitti.
Bir daha da hiçbirimiz görmedik kendisini.

Ferit EDGÜ
(Binbir Hece)

aysun colak
23-08-2009, 12:02
ELİF

Işıltılı, yer yer işlemeli bir beyazlığın içinde oturuyor. Kınadan kararmış ellerini yorgun bir gevşeklikle kucağında unutmuş. Duvağın altında incecik incecik örülüp bağlanmış saçları, Mehmet Ali uğraşıp çözsün diye. Pencerenin önündeki sedirde oturuyor. Ağaçtan oyularak uyumsuzca boyanmış bir heykel gibi katı, ses-siz, durgun. Hiçbir şey duymuyor sanki. Ne sevinç, ne sıkıntı. Uzun, çok uzak bir yoldan getirilmiş de nerede olduğunu tam olarak ayırt edememiş daha.

Dışarıda yağmur bulutları toplanıp göğün mavisini hızla kapatarak yayılıyorlar. Üşüyor biraz, çıplak kolları ürperiyor. Düğünler yazın olmalı, diye geçiriyor içinden. Arada belli etmeden ocağın üstündeki saate bir göz atıyor. Mehmet Ali gelmedi. Bakışlarında bile küçücük bir üzünç, suçlama, sabırsızlık olmadan düşünüyor bunu. Mehmet Ali hâlâ gelmedi. Ama gelecek. Çaresizlik ve kuşkudan uzak kalmak, düşlerini sonuna kadar korumak için temelsiz bir iyimserliğe sığınıyor. Birazdan gelecek. Burası onların evi, öğleden beri yeni evinde. Burada, bu odada Mehmet Ali'ye çocuklar doğuracak. Önce saçlarım çözecek, sonra...

"Güveysiz gelin verilmez", dedi anası. "Oğlan gelsin öyle."
"Düğün beklemez", dedi Koca Haydar. "Bunca konuk var. Akşamı bulmaz gelir Mehmet Ali. Biz gelinimizi alalım. Davullar vurur durur, ayıp kaçmasın."

Eylül başında ova kızgın güneşten sörpmüş koyu yeşil, sallantılı bir ağın üzerine bir uçtan bir uca yayılan patlamış bir beyazlıkla dolduğunda yedi koldan ırgatlar geldi pamuk toplamaya. Ağıtları, türküleri gökyüzünün sıcağında eriyip yitti. Çatlayıp karardı yüzleri gözleri. Ölenler oldu yaşlılardan. Doğuranlar oldu kadınlardan. Derme çatma çadırların önünde yan çıplak çocuklar ağladı durdu sivrisinek ısırıklarından azma yaralarını yolarak. İyi yıkanmamış çamaşırlar eksilmedi çadır iplerinden, sallanıp durdular renklerini ala ata. Yoksulluğa baskın çıktı sevgiler. Yorgunluklardan artanıyla yaşansa da. Batan günün kızıllığını buğuladı çorbalardan tüten dumanlar. Şarap içilip dövüşüldü ay ışığında.

Pamuk birince, dedi Mehmet Ali. Kız ben sana kar-deş gözüyle bakmışım hep, işe bak! Yeni aydım be... Çapaya dayanmıştı. Bir garip bakıyordu Elif'e. Gökyüzünde uzak, uçuk bir mavi kireç beyazı lekelerle beneklenmişti. Kullanılmamış bir çarşaf gibi bembeyaz, duru, aydınlıktı her şey. Tarlanın ortasında durup birbirlerine bakışlarında yüce, gösterişsiz, sıcacık bir içtenlik vardı. Esintinin hışırdattığı yaprakların sesi neşeli bir türkü gibiydi. Erinç ve güven verici bir açıklıkla dirimi iliklerinde duyuyorlardı. Ne olacak hazırlık olup, yatağını yorganını yap tamam. Ne gerekse alırız kız, pamuk bitsin hele. He desene...

Elif bir görülmemiş dik kafalı kız. Yaşı geçti evlen-medi ondan diyorlar. Babasına küs, ağasına küs. Geçimsiz. Çeyiz istemem diyor, ikiden çok doğurmam diyor. Dayak istemiyor. Kimseleri beğenmiyor. Yirmisini geçeli kimseler istemiyor. Köyde Güzel Ana'nın bir odasında hasta anasıyla oturuyor. Anasının yirmi dönüm toprağına o bakıyor. Erkek gibi çalışıyor. Ne eksiği var onlardan? Ne diye köle olacak? Bir tek Mehmet Ali başka. Mehmet Ali en iyi arkadaşı, kim düşünür ki...

On iki yaşındaydı Elif, babası kadın getirdi anasının üstüne. Aklını bozdu kadın üç yıl içinde. Avlunun dibindeki odaya bağladılar. Onunla oturdu Elif, babasına gitgide büyüyen nefretiyle tüm erkekleri hor görme-yi öğrenerek. On sekizinde ayırdı anasını, mallarını babasından. Köy ayağa kalktı. Babasıyla, ağabeyleriyle mahkemelik olmuş bir kız... Kim ister böylesini? Bir tek Mehmet Ali.

Biraz aceleye geldi. Apar topar oldu. Her gün bir eksik gedik çıktı. Pamuk parası zamanında alınamadı. Olduğu kadar, dedi Mehmet Ali'ye, sıkma canını. Ne olacak her şeyimiz var iste. Kendi de bilmiyormuş da Mehmet Ali'deymiş düşü, düşüncesi. Şimdi o içinde kıpırtılı ama akıl ermez bir dinginlik, coşkuya karışmış bir durulmaydı. Kam gövdesinde hızla deviniyor, tek eliyle ovanın tüm pamuğunu toplayabilecek güçte duyuyordu kendini.

Öylece oturuyordu. Dimdik. Yerinden kıpırdama-dan. Ellerini bile oynatmadan. Uçsuz bucaksız bir be-yazlığın ortasında bir eylül güneşi düşleyerek. Odaya girip çıkan, dışarının soğuğunu, ıslak ot kokusunu taşıyan kızlara, kadınlara görmeden bakarak ve kendini gövdeler arasında cansız, zamandan kopuk, ağırlıksız bir nesne gibi duyarak. Sessizce akıp odanın kalabalık uğultusuna karışıyor hiçbir şey duyamadan. Bir tek, 'Geldi, Mehmet Ali geldi!" haberine açık.

İplerden sallanan yastık örtülerinin, çarşafların, peşkirlerin, serilmiş bütün çeyizin gelin odasına serptiği beyaz lekeler küçük pencerenin içeriye güçlükle akıttığı ışıkta morarıyor. Kanaviçelerin çiçekleri birbirine karışıp bulanıyor. Duvar dibindeki geniş sete özenle dizilmiş yün yatakların dallı güllü kılıfları, yorganların Çin-gene pembesi, cırlak sarı, türbe yeşili parlak yüzlükleri basık odayı daha da daraltıp bunaltıyor, uyumsuzlukla şenlendirerek.

Babası, iki ağabeyi bırakmadılar Elifi kendi kendine gelin olsun. Evlenecek, hem de Mehmet Ali'yle evlenecek diye çok sevinmiş olmalılar. Çeyizini düzdüler, düğünü konuştular Koca Haydar'la. Mehmet Ali çok yalvardı yaramazlık çıkarmasın, bu iş olup bitene kadar kavga gürültü etmesin diye Elif'e. Ağladı babası ayağına gelip. Erteledi kırgınlıkları Elif. Bir tek Mehmet Ali üzülmesin diye.

Davullar öğleden beri vuruyor. Gün cumartesi. Cuma sabahı giderken, tez gelirim, eğlenmem dedi ya dön-medi, Bir aydır indirdiği pamuğun parasını almaya uğraşıyor fabrikadan. Tam da gününü buldular ödemenin. Tam da gününü buldu jandarma yolu kesmenin. Mehmet Ali dönmeyince dün. Koca Haydar telefon çekti kente. Olaylar çıkmış, ortalık biraz karışıkmış. Giriş çıkış tutulmuş. İki saatlik yol alt yanı. Köyde düğünü tutulmuş adamı niye koyvermezler ki? Ama elbet gelecek artık. Bu gece güvey girecek adamı hangi kötülük gelip bulacak? Bulamaz. Gelecek. Bu düğün yarıda kalmayacak. Mehmet Ali gelecek ve saçlarım çözecek. Ne çok gülmüşlerdi kızlar belikleri örerlerken. Damat güçlük çeksin, zora gelsin diye ne çok uğraşmışlardı...

Öğle sonu yavaşça gelişiyor, ikindiye doğru uzuyor. Elif'i kuşatıp çevreleyen beyazlık yavaşça koyulup yayılıyor. Renkler, sesler, camlara inen yağmur, Mehmet Ali, her şey birbirine karışıyor. Elifin içinde canlanmaya hazır bir şaşkınlık ve usul bir kabarma. Uyuş-muş gövdesine devinme isteği duyuran tatsız bir yorgunluk. Kadınların kapı ağzında gizli fısıltılara dönüşen uğultuları, tedirginlikleri gizleyemeyen yapay gülümse-meler, korkuyla çoğalmış, incitmemeye zorlanmalar, içindeki boşluğu geriyor. Gene de sezdikleri üzerinde düşünmekten kaçınıp yatıştırmaya uğraşıyor kendini. Sabırla gözlüyor çevresindeki yüzleri. Uyanık, yakınmasız, sessiz. Hak etmediği bir mutsuzluğun başlangıcında mı?

Dışarda köy soğuk, gebe, tedirgin. Gökyüzü görünmüyor sanki. Küsmüş gitmiş, çekilmiş. Gri, bilinmez bir boşluk tepede öylece. Ağaçların ıslak, yapraksız dalları gökyüzünün boz bulanık dağılmışlığında ürkütücü kanal sürüleri gibi çoğalıyor. Alçak, beyaz badanalı evlerin bacaları alev almaya hazır dumanlar salıyor toprak damların üzerine. Yağmur usulca yağıyor. Çamur biriktiriyor daracık sokaklarda. Tarlalarda göletler oluşturuyor. Her şey beklemeye durmuş.

Bekleyiş içinde, geçmeyip esnekçe uzayan saatlerle ve tam da o günü bulmuş bir tersliğin ortaya çıkabileceği düşüncesiyle, bu sıkıntılı zaman diliminde yükseliyor davulun gümbürtüsü. Büyüyor, büyüyor, yankılandıkça ürküntüler çağrıştıran, her türlü tekinsizliğe açık da-yanılmaz dan danlara dönüşüyor. Artık yersiz olduğuna inanmaya çalıştığı tasa mutluluğunu iyiden iyiye zorluyor Elif'in.

Sonra, en oynak düğün havalarını çalarken bile bekleyişi kuşkuya, korkuyu umutsuzluğa, acıyı kesinliğe vardıran cılız, zorlama, acıklı zurna...

Güneşin altında çatırdayan uçsuz bucaksız bir beyaza atlıyor Elif yeniden. Sınırsız bir beyazlığın içinde yüzüyor. Üşüyerek ve sıcacık bir eylül güneşi düşleyerek. Mehmet Ali'nin güneşten kararmış yüzündeki çap-kınca gülüşe tutunarak. Onun çapayı kavramış iri ellerine kaçamak bir göz atıp soluğu daralarak. Gözyaşına döndü dönecek bir özlemle iyice zayıflamış, kızgınlığa atlamaya hazır bir yürek kırgınlığı içinde ellerini kucağındaki yapma çiçeklere karıştırarak. Sevdiğinin yüzünü, duruşunu, yürüyüşünü ince ince ansıyıp yasayarak. Cayılamaz bir beyazlığın içinde eriyip yok oluyor, günün yavaşça aksama dönüsünü, kararışını seçemeden.

***

Koca Haydar istasyondan köye varan yolun sonunda durup soluklandı. Islak kasketini çıkarıp başını sıvazladı. Ayağının dibindeki geniş su birikintisinde dalgalandı yorgun gölgesi. Ağır, kuşkulardan silkinmemiş, şaşkın ve kararsız köye baktı. Yağmur duralamıştı. İyice alçalmış güneş dağıtamadığı bulutları pembeliyor, ıslak damları, ağaçları boyayıp geçiyordu. Yekinip hızla düğün evine doğru yürüdü. Evin önünde toplanmış kalabalık iki yana açıldı. Küçülmüş, kısalmış gibiydi Koca Haydar. Korku, sıkıntı, üzüntü değil, bir şey, başka bir şey vardı duruşunda. Bir teslim oluş belki ama aynı zamanda vazgeçilmez bir umut, direnme, karsı koyuş.

Susup kalakaldı topluluk. Bir davullar, öyle delice, çileden çıkarıcı, uğursuz.
"Susun, diye bağırdı Koca Haydar. Susturun gayrı davulları, kesin!"
"Çalmazsak paramızı kesersin beyim, koyver çalalım", dedi davulcu.
"Ne oluyor Haydar Dayı, bir yaramazlık mı var yoksa?", dedi kalabalıktan biri.
"Güveyimiz gelmedi, çünkü yollar açılmadı", dedi Haydar.
Bekleşti kalabalık.
"Oğlumuz Mehmet Ali nerededir bilmiyoruz. İstasyona vardım, telefon çekeyim diye, jandarma gelmiş. Hatlar kesik. Kimse kimsenin nerde olduğunu bilmiyor. Ne olup ne olmadı bilmiyor..."
"Tam anlat dayı", dedi bir kadın. "Hepimizin hısımı, yakını var..."
"Kentte kavga kıran varmış, diye bağırdı Koca Haydar. Her yan yakılıp yıkılırmış... İnsan insanı, Müslüman Müslüman'ı, konu komşu birbirini kesermiş. Sofular temelli delirmiş. Kan..."
Sesi zayıfladı.
Bildiğim bundan ibarettir, dedi duyulur duyulmaz.
"Gidelim", diye bağırdı birkaç kişi. "Biz burada böyle duracak mıyız?"
"Giriş çıkış yok. Haydi kardeşler evlerinize. Düğün bizim ve bitmiştir. Gelinimizi aldık getirdik. Hal buyken eğlence davul olmaz. Elbet gelir oğlumuz."

Davullar sustu.

Gürültülü bir kadınlar kalabalığının ortasında hayatta ayakta duran Elif'in kulaklarında binlerce davul vuruyor. Binlerce davul dövülmekten paramparça oluyor. Kararan akşamın içinde beyaz bir leke gibi, bir parçacık umut gibi, taş kesilmiş, gözleri kocaman ve bırak-salar çamurlu yollara atılmaya hazır dikeliyor. Hiçbir şey düşünmüyor. Başını koyulaşmakta olan gökyüzüne kaldırıyor. Mora çalan bir gride boş büyüyor. Karmakarışık, tam olarak ve sırayla seçemediği görüntüler serpiliyor oraya buraya. Bir ağaç, oynayıp duran ağızlar, hızlı devinmeler, bir dokunma, çekiştirip iteleyen eller. Erik ağacının kuru dalları arasında yağmur damlacıkları biriktirmiş örümcek ağı hevenkleri, yeşile boyalı bir pencere demiri. Bir çığrış, uzayan köpek havlamaları, tekerlek sesleri.

İşlemeli bir beyazlığın ortasında kırmızı bir kuşak durmadan kanıyor. Durmadan kanıyor ve beyazı kırmızıya boyuyor. Ellerini kim bilir nerelerde yitirmiş Elif. Duvağını nereye fırlatmış? Korku ve kararsızlıkla, umarsızlıktan daha öte bir duyguyla dikeliyor kapı önünde. Bunu daha önceden de yasamış sanki, ilk değil bu. Belki düşünde ama yaşamış. Mehmet Ali gelmemiş... Hiç gelmemiş...

Ayakkabıların altında biriken çamur topakları, ha-yatta, kapı eşiklerinde sıyrılıp birikti. Toprağın sır vermez derinliklerine gömülüp gizlenmiş silahlar çıkarılıp temizlendi. Lambalar yandı. Konuşmalar başlangıçta heyecanlı, yüksek, hızlı, peş peşeydi. Sonra fısıltı olup uzun susuşlarda eridi. Her soru çabucak suskunluklara dönüşüyor çünkü. Her yorum bir öncekini çürütüyor., Ne toprak kavgasıdır bu, ne din, ne iman. Ne alınacak var, ne verilecek. Ne düşmandır, ne talan. Nasıl bir çılgınlık ki bunlar hiç mi sevmemişlerdir insanı, kuşu böceği, uçanı koşanı, suyu toprağı, yağmuru güneşi, otu çiçeği? Sevmemişler midir ki el vurur ateş salarlar? Kimdir bunlar ki kimi kimin üstüne salar?

Ölümcül bir bekleyişin ağır sessizliğine sıvanıyor zaman. Açlık susuzluk kalakalıyor. Sevgiler sevinçler donmuş. Acı pusuda. Uykunun savunmasız kayıtsızlığı bu gece uzak köyden. Lambalar sönmeyecek.

Bütün gece yağmur yağdı. Hızlı ve dolu dolu yağdı. Kentin sokaklarından akan kanı yıkadı, seline karıştırıp aşağılara doğru yürüdü. Derelerle birleşti, kanallara yol buldu, ovaya ulaştı. Tarlalarda pamuk fidanlarının diplerindeki çukurlarda birikti. Köklere, bitkilerin özsuyuna yürüdü. Kozalarda kalmış son el pamuklara yükseldi, beyazlar pembeye döndü. Beyaz olan ne varsa kirlenip kırmızıya boyandı.

Sabah oluyor. Elifin penceresi odadaki lambayı soldurup günün başlangıcına sindiriyor. İplere asılmış çeyiz toplandı çoktan. Sararıp kalacak sandıklarda belki de. Mehmet Ali gelmedi çünkü, bütün gece beklediler gelmedi. Uyu biraz, diyorlar. Seni böyle perişan bulmasın. Gelecek elbet. İnanıyorlar mı buna? Ondan gizledikleri mi var? Ama neden gelmesin, Mehmet Ali'nin kimseyle bir zoru yok ki. Kim ne yapacak ona? Niye Jandarmalara, benim düğünüm var, demiyor? Öyle dese, yalvarsa bırakırlar elbet. Kızlar saçlarına bağladıkları renkli şifonları çözmüşler. Yorgunluk çökmüş yüzlerine. Bitti mi düğünü, oldu bitti mi?

Yaz sonuydu. Oturdukları otlar kupkuruydu. Elindeki dalın ucuyla yeri, toprağı deşiyordu Elif. Utanıyordu. Mehmet Ali gözünü ayırmadan ona bakıyordu çünkü. Sonunda, yeter, dedi, öyle bakıp durma sıkılıyorum. Ağaçlar su birikintisinin üzerine dümdüz uzanıp yatmışlardı. Arada küçücük bir çöp, yaşamaktan yorgun bir yaprak görüntünün orasına burasına düşüyor suyu bulandırıyordu. Ama hemen ardından geri geliyordu yavaşça ağaçlar. Dağılıp gene toplanıyorlardı. Kızmıştı Mehmet Ali'ye, kollarından sıyrılmaya çalışmıştı. Öpsün istiyordu ama istemiyordu da. Karmakarışıktı içi. Dudakları yumuşacıktı Mehmet Ali'nin. Yangındı. Ateş basmıştı her yanını. Kalkıp kaçmış, suyun üzerine eğilip yüzüne bakmıştı. Değişmiş miydi yüzü? Değişmez, dedi, Mehmet Ali, korkma. Suyun koyu yeşil aynasında yan yanaydı yüzleri. Elini soktu Elif, suyu dalgalandırdı. Karıştılar, dağıldılar...

Güneş kurtuluyor. Yerdeki kilimin nakışlarında sessizce çoğalıyor. Odanın dibindeki su bidonu, tabaklık, kırık cama sokulmuş beyaz bezin ucu seçiliyor ar-tık. Yıllardır karşı duvara bakıyor sanki Elif. Duvarın beyazında özlediği eylül güneşini sürdürüyor. Mehmet Ali'nin kareli gömleğinden bir parça, beyaz dişlerinden güler yüzlü bir resim, çizmelerinden kapkara bir umutsuzluk, kollarından bir sevi yaşatıyor orada. Kimseyle konuşmuyor, hiçbir şey duymuyor. Nerede, ne zaman-dır bilmiyor artık. Dünyanın herhangi bir yeriydi, herhangi bir yıldı, herhangi bir gelindi o da işte.

Pazartesi ve salı. Bir şey yemedi. Birkaç bardak süt içirdiler zorla. Saçlarımı çözmeyeceğim, diye düşündü bir ara. Çünkü uzun da sürse Mehmet Ali gelebilir. Elleri oturduğu döşeğin örtüsüne sımsıkı yapışmış, buruşup kirlenmiş gelinliği içinde solgun ve yitik bekledi. Şimdi, biraz sonra, akşama, yarın sabah... Gözleri kocaman iki çukurdu bitkin yüzünde. Duvarın beyazından koparamıyordu onları. Orada gördükleri durmadan değişiyor, çevresindeki her fısıltı resim olup duvara yansı-yordu.
Güneş göz alıyor, kör ediyor. Her şey beyaz ve yeşil. Pıtrak gibi beyaz dökmüş bir tarlaya serpilmiş insanlar, oradan oraya akan renkli bir gidiş geliş. Derken kalın bir fırçayla karaya boyanıyor her şey. Duvarın orta yerinden bir kara kalın çizgi fışkırıyor yukarı doğru. Çoğalıyor, çatallanıyor, eylül güneşine kara-sarı lekeler serpiyor. Kan rengi benekler dökülüyor oraya buraya. Bütün bunlar yeryüzünün herhangi bir yerindeki bir kentte, kendi düğününün yapıldığı köyün iki saat uzağındaki bir yerde olup bitiyor. Yoksa Mehmet Ali de o kara, lekenin dibine düşmüş kırmızı bir nokta mı?

***

Çok sonra, bitti artık, diye düşündü Elif. Gelinliğini çıkarıp saçlarını çözdü. Avluya çıktı. Dingin bir öğle sonuydu. Bunu ayrımsadı ve zamanın kendisine geri döndüğünü duydu. Mehmet Ali'nin tutkulu, parlak, gururlu gözleri dağılıp dağılıp yeniden beliriyordu durgun bir suyun yüzünde. Mehmet Ali gitmişti, yoktu. Koca Haydar göstermemişti ona ölüsünü. Bildiğin gibi kalsın, tanıyamazsın demişti, ağlamıştı. Sonra güneş çok uzak bir kösesine çekip gitmişti göğün. Her şey çok uzak, ulaşılmaz yerlere gitmişti. Günü dinledi. Bir kurt bir ağacı kemiriyordu. Davulları sustursalar artık, dedi. Mehmet Ali gelmedi çünkü. Rahatça düşündü bunu. Hiçbir umut kırıntısı olmadan içinde. Hiçbir şey beklemeden. O zaman sızısını azaltabileceğini sezdi.
Toprağın coşkun, verimli kokusunu duydu. Yaşa-mı yeniden yakalayıp tutmak için zaman gerekecekti. Bir şaşkınlık kalacaktı geriye. Acılar dibe çökecekti. Anılar kalacaktı. Bir düğünden, bir seviden, bir türkü-den, bir yaz gecesinden. Güneşli bir bahçeden. Durgun bir suyun ağaçlarla dolu aynasından. Dayanacağım, diye düşündü. Uzun da olsa alışmak. Boyun eğme değildi ki hem bu, zorunlu bir katılma, gerçeğin ta kendisiydi. İş-te şu erik ağacı bir ay sonra çiçek açacaktı. Şimdi bir kurt kemiriyordu gövdesini onun içini kemirir gibi ay-nı, ama doğanın dirimi alt edecekti onu. Yeniden bahar gelecek ve her şey çiçek açacaktı erikle birlikte. Belki biraz kırgın, biraz soluk, cılız... Olsun. Bahar gelecekti ya...

İnci ARAL
Nisan 1980
Kıran Resimleri / Can Yayınları

tiryakinim
25-08-2009, 18:25
AZGELİŞMİŞLİK ECZANESİ

Oturduğum mahallede pek çok eczane var. Her sabah yürüdüğüm yolun üstünde, sağda ve solda yeni yeni eczaneler açılıyor. Sürekli uğradığım bir iki eczane vardı, gerektikçe reçeteleri onlarda yaptırırım, tuvalet malzemesi, şampuan, pamuk, diş macunu, tampon, ter ilacı gibi gereçleri oralardan alırım. İsimleri hep birbirine benzer. Pamuk Eczanesi, Park Eczanesi, Kuğulu Eczanesi gibi...

Bu sabah jimnastik salonundaki randevuma yetişmek için, hızlı hızlı yürürken, yolun alt yanında yeni bir eczane açılmış olduğunu gördüm.

Beyaz giysili, kalfa olduğunu anladığım bir genç vitrini düzenliyordu. Ustalar eczanenin dış yüzüne merdiven dayamışlar, ışıklı birtakım harfleri yerlerine yerleştiriyorlardı.

Jimnastik salonundan çıktığımda o yana bir göz attım; yazılar henüz yerlerine dizilmemiş, eczane açılmamıştı.

Geceye doğru, yazı masamın üstüne koymak için, bir demet sümbül almaya yeniden dışarıya çıktığımda, yolun altındaki eczanenin ışıklarının yandığım gördüm. Vitrin açılmıştı. eşil neon ışıkları ile yazılmış eczane adı, pırıl pırıl parlıyordu.

Gözlerimi kısıp okudum:

"Azgelişmişlik Eczanesi..."

Alacağım bir demet sümbülü çoktan unutmuştum. Adımlarımı hızlandırıp eczaneden içeriye girdim.

Beyaz giysili, aydınlık yüzlü kalfa kasanın başındaydı. Tezgahın ardında duran ince bıyıklı, şık giysili, zayıf, orta yaşlı bayın eczane sahibi olduğu anlaşılıyordu. Çevrede açılış nedeni ile gelmiş bir iki sepet çiçek gözüme ilişti. Eczane sahibi bay da, sepetlerden birinden bir beyaz karanfil almış, yakasına iliştirmişti.

Beni güler yüzle karşıladılar. Bir arzum olup olmadığını sordular.

Hafifçe öksürüp sesimi temizledim.

"Bir B vitamini türevi rica edecektim..." dedim.

Kalfa nazik bir sesle: "Efendim, biz biraz değişik bir hizmet sunuyoruz müşterilerimize... Ne yazık ki piyasa ilaçlarını ve vitaminleri getirtmedik... Çünkü bildiğiniz gibi çevrede bunları satan eczane çok... Bizim sunduğumuz hizmet başka..." dedi.

Şaşırmıştım.

"Nasıl yani, ne gibi bir hizmet sunuyorsunuz? Pek anlayamadım..." diye sordum.

Eczane sahibi kibarca lafa girdi:

"Anlayamamakta çok haklısınız efendim. Bir yerde, sınırlı bir kitleye sunduğumuz için hizmeti, gazeteye ayrıntılı ilan vermek gereğini duymadık.

"Sunduğumuz hizmet kısaca şöyle özetlenebilir:

"Bildiğiniz gibi, henüz az gelişmiş bir ülkede yaşıyoruz. Hepimiz... Biz, siz... Sokaktaki adam... Öyle değil mi, efendim?"

Eczane sahibi dikkatle yüzüme bakıyordu.

"Evet, öyle..." dedim. O devam etti:

"Az gelişmiş bir ülkenin insanlarıyız. Bu dünyada halimizden memnunuz. Belki başka bir şey aramıyoruz, günlük mücadele, yaşam kavgası derken yaşayıp gidiyoruz. Mutlu oluyoruz yerine göre... Kimi zaman kızıyoruz. Umutsuzluğa düştüğümüz oluyor ama sonunda her bir şeyi bu bildiğimiz dünyamızda hallediyoruz...

"Ama düşünün efendim, aramızdan bazı kişiler bir gün gelişmiş bir ülkeye gidiyorlar... Örneğin Amerika'ya... Orada tüm olay değişik, sistem değişik... Kişiye sunulan olanak çok, hak çok, dünya yüz yıl ileride gibi...

"Efendim, bu insan eğer geriye dönerse, ömrünün sonuna değin mutsuz olmakla karşı karşıya... Ya sistemi tümü ile reddedecek, ya gördüklerini, yaşadıklarını hiçbir zaman unutamayacak, sürekli bu iki ayrı dünya arasında kıyaslama yapacak..."

Duyduklarım hayretler içinde bırakmıştı beni.

Çantamı karıştırıp sigara paketimi buldum. Bir sigara çıkartıp ağzıma aldım, eczane sahibi, zarif bir hareketle sigaramı yakıp konuşmasını sürdürdü:

"Bütün bunlar bildiğimiz şeyler... Öyle değil mi, efendim?" diye sordu bana.

"Evet, öyle. Gerçek bunlar... Bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler..." dedim.

Sigaramdan derin bir nefes çekmiş, dinliyordum.

"İşte sunduğumuz hizmet burada başlıyor..." dedi eczane sahibi...

"Yani?" dedim şaşkınlıkla.

"Yani..." dedi eczane sahibi... "Uygarlığı, gelişmişliği tanımış ve unutamayan ülke insanına farmakolojik etkenlerle bu dünyaları tümü ile unutturabiliyoruz!"

Sözünü bitirmiş, camekanların önündeki yerine dönmüştü.

Heyecanlanmıştım.

"Yanlış anlamadıysam eğer, dış dünyayı, ileri uygarlıkları tanımış, az gelişmiş ülke insanına, gördüklerini unutturacak ilaç satıyorsunuz!" dedim.

"Evet efendim! Tüm olay işte bu!" dedi eczane sahibi. "Bir adaptasyon merkezi olmak yolundayız... Elimizde söylediğim amaç için özel üretilmiş otuza yakın ilaç var... Bunlar insan bünyesine ve unutulacak olan ülkenin veya uygarlığın çapına göre değişiyor...

"Örneğin, yazın Yunan adalarına bir seyahat yapmış kişi, bu yaz yurt dışına çıkamayıp, Bodrum'da geçirecekse tatilini ve bu yüzden tedirginse, ona hafif bir hap verebiliyoruz... Mutlu oluyor ve kıyaslama yapmıyor..."

Duyduklanma inanamıyordum.

"Tabii bu basit bir örnekti," dedi eczane sahibi. "Daha uzaktaki, daha gelişmiş dünyaları görüp gelen kişilere, otuz haplık kürlerimiz var... Almanya olayını yaşayan işçilerimiz için bir aşı geliştirmeyi başardık. Amerika'da okuyup yurda dönmek zorunda kalan öğrenciler için bir iğnemiz var... Ama iğneye gerek kalmaması için, hapları düzenli almak yeter."

Cigaramı söndürüp bir yenisini yakmıştım.

"Pek iyi, bu haplar unutturuyor... diyorsunuz, ya geri dönüş var mı? Yani ben şimdi Amerika'yı unutmak için bir tertip hap yutsan, sonra yeni baştan anımsamak istediğimde, bana Amerika'yı anımsatacak haplar da var mı?" diye sordum.

"Kuşkusuz var, efendim," dedi eczane sahibi. "Antidot, diyorsunuz... Var... Var olmasına da, yüzde yüz eskisi gibi anımsatmaz... Hayal meyal düşündürür."

"Siz hiç denediniz mi bu haplardan?" diye merakla sordum.

"Evet, denedim," dedi eczane sahibi.

Merakım büsbütün artmıştı.

"Bağışlayın merakımı... Siz nereyi unutmak istemiştiniz de, kullanmıştınız bu haplardan?" diye sordum.

"Efendim, ben Kanada'da eğitim gördüm. Orada bir kız sevdim. Olmadı. Yurda döndüm. Aklımı yitirecek hallere gelmiştim. İşte o ara bu ilaçların varlığını ilk kez duydum. Kullandım. Çok yararım gördüm. İlk tertibi bitirdiğimde kıza olan aşkım küllenmişti. İkinci tertibin sonunda, Ouebec'te yıllarca kaldığım pansiyonun bulunduğu sokağın adını zor anımsayabiliyordum," dedi.

Kalfayı gösterip ekledi:

"Mehmet Frankfurt'ta işçiydi. Kesin dönüş yaptı. Üç tertip hap ve bir aşıdan sonra, yüzde yüz uyum sağladı," dedi.

İlgi ile kalfaya baktım. Eczanenin o gerçeküstü ışığında, başını eğerek tüm söylenenleri doğruladı.

"Nasıl bir etki sağlıyor bu haplar?" diye sordum.

"Unutturuyor, efendim," dedi kalfa... "Hem az gelişmişliği, hem gelişmişliği unutturuyor..."

Düşündüm.

"Pek iyi... Yan etkisi var mı bu ilaçların?" diye sordum;

"Yan etkisi kesinlikle yok..." dedi eczane sahibi...

Düşünüyordum.

"Örneğin Amerika'yı unutmak için hangisini öneriyorsunuz?" diye sordum.

Eczane sahibi:

"Amerika için ayrı bir tertip var... New York için otuz bir günlük bambaşka bir kür uyguluyoruz... Tahmin buyurursunuz ki, New York başka bir olay," dedi.

"Evet, biliyorum," diye mırıldandım.

O devam ediyordu.

"Elimizde Japonya, Filipinler, Hawaii, Hong Kong için geliştirilmiş kapsüller var. Ama ne tuhaftır ki, kimse onları kullanmak istemedi. Oraları bir kez gören, geri dönünce tedirgin olmuyor. Ama Amerika filan başka olay..."dedi.

"Amerika için verdiğiniz hapın adı ne?" diye sordum.

"Antamericana," dedi kalfa.

"Fiyatı ne kadar?" diye sordum.

"Antamericana'nın otuz bir günlük bir kürü on bin lira," dedi.

"Biraz pahalı değil mi?" diye sordum.

"Çok ucuz," dedi eczane sahibi. "Aksine çok ucuz... Amerika'ya bir uçak biletinin fiyatını bir düşünsenize... Ya orada yaşamanın bedeli? Dolar sürekli tırmanıyor. Paramız değer kaybediyor... Alacağınız bir tüp ilaç, otuz bir gün sonra size tüm Amerika olayını, insana orada tanınan birtakım özgürlükleri, olanakları, ilerlemiş yaşamı unutturuveriyor... Şimdiki durumunuzdan memnun oluyorsunuz..."

"Ben bu işe pek inanamıyorum..." dedim gülerek...

"Öyleyse, size üç haplık bir ön deneme hakkı tanıyabiliriz..." dedi eczane sahibi...

Kalfa raftan ufak bir kutu indirmiş, özenle paketliyordu.

"Buyurun," dedi eczane sahibi, kutuyu bana uzatıp:

"Unutmak istediğiniz uygarlığın Amerika olduğunu varsayarak, size bu ilacı ücretsiz veriyorum. Bu gece deneyin. Akşam yemekten sonra bir tane hap yutacaksınız. Üç gün sonra, memnun kalıp küre devam etmek isterseniz, buyurun, bekliyoruz..."

Paketi alıp eczaneden çıktım. Tüm bu duyduklarım sersemletmişti beni.



Eve gelince, kutuyu açıp içindeki prospektüse bir göz attım. Şöyle yazıyordu:

ANTAMERICANA

Uygarlık unutturucu.

3 yutma tableti.

Yan etkisi yoktur.

Eşantiyondur, parayla satılmaz.



İlacı elimde evirip çeviriyordum... Yutsam başka türlüydü, yutmasam başka türlü...

Bir süre New York'u düşündüm. Sonra aklıma St. Lucia geldi. Batı Hint Adalarını, birkaç gün için içine girebildiğim o yeşil, ilkel dünyayı anımsadım. Rio de Janeiro'yu düşününce aklıma bulutların dağların üstüne düşen gölgeleri, Atlantic Avenue'de yarış eden son model arabalar ve dumanlı bir gece kulübünde, sabaha karşı şarkı söyleyen Watusi geldi.

New York'u bir kez daha aklımdan geçirince, özgürlük heykelinin bana dil çıkarıp göz kırptığım büyük bir hayretle gördüm. Sonra da elindeki meşaleyi sallayıp oyunlar yapmaya başlamıştı.

Büyülenmiş gibi, karşımda bin bir şaklabanlık yapan özgürlük heykelini izliyordum.

Ardından dev gemiler süzülerek New York limanına giriyorlardı.

Gözümün önündeki heykel eski halini alsın diye boşuna bekledim. O oyunlarına devam ediyordu. Kulaklarını oynatmaya başlamıştı.

O an hiç unutmamaya karar verdim onu.

Koşarak odama gittim. Masanın üzerindeki ANTAMERICANA tüpünü aldım, gittim tuvalete döküp sifonu çektim.

Tuhaf şey, rahatlamıştım. Bir dergi açıp rastgele okumaya başladım.

Bir süre sonra kapı çalındı. Arkadaşım gelmişti. Büyük bir heyecanla ona, o gece gördüğüm 'Azgelişmişlik Eczanesi'ni, orada geçen konuşmaları, eczane sahibinin anlattıklarını, kalfayı anlattım.

Hayretler içinde kalmıştı. Dinliyordu beni...

"Gel," dedi. "Bana göster orayı..."

Beraberce çıktık. Ay bulutların arasındaydı. Uzaktan gördüm eczanenin ışıklarını Kolunu tutup gösterdim ona.

Yaklaştık...

Tabela değişmişti.

"Defne Eczanesi" yazıyordu... Çoktan kapanmıştı. Vitrine baktık. Antibiyotikler, vitaminler, bronzlaşma kremleri, takma diş tozları vardı...

"Garip," dedim. "Garip şey... Değişmiş tüm burası..."

"Daha iyi..." dedi o.

Canım sıkılmıştı.

"Bana inanmadın, değil mi?" diye sordum.

"Sana inanıyorum. Bu gece, ben gelmeden önce, buralarda dolaşırken, 'Azgelişmişlik Eczanesi' adlı bir eczaneye girdiğine, oradaki konuşmaları duyduğuna inanıyorum..." dedi.

"Yazacağım. O zaman gerçek olacak..." dedim.

Yollarda yürüyorduk. Saat on bire geliyordu. Tunalı Hilmi bomboştu...

"Sana Beyzade Faik Beyin öyküsünü anlatacağım..." dedim.

"Hadi anlat..." dedi.

Ona, bu çok eski öyküyü anlatmaya başladım. Bir yandan da, onun bana iki gün önce anlatmış olduğu atın ölümünü düşünüyordum. Derken aklıma bir şey geldi.

"Sen kimya okudun. Hiç Antamericana diye bir bileşim adı duymuş muydun?" diye sordum.

Gülmeye başlamıştı.

Ben de gülüyordum.

Karşıki tepelerde, Çankaya'nın bitiminde, ışıklı boş bir yol, hafif bir eğimle gökyüzüne doğru uzanıyor, sanki bir bulutta bitiyordu.

Orayı gösterdim ona.

"Ben de geçen gün gördüm o yolu..." dedi.

Caddeden aşağıya, konuşarak yürüyorduk...


Nazlı ERAY
18 Nisan 85 /Ankara

Habibe
26-08-2009, 12:36
KERAMET


Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine
kaildiler. Çünkü bir zatışerifin türbesi vardı. Mümkün değil, o, tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble
esiyor, alevler, kıvılcımlar saçan tahta parçlarını, türbenin üzerine, türbenin altından evlerin
çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarfediyorlardı. Polisler
etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz
Ahmet etrafına bir göz gezdirdi. Bu, kaşarlanmış bir külhanbeyiydi. Onca yangın demek,
vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde
yatak, yorgandan başka bir şey yoktu. Halbuki, vurgunda âdet "yükte hafif, pahada ağır
şeyler'i bulmaktı.
— Allah belâsını versin! Faydasız yangın!
Diye başını salladı. Ahali türbenin etrafına toplanmıştı.
— Buraya gelince, söner!
Diyorlardı. Çiroz Ahmet yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafifçe
aydınlattığı sandukanın iki tarafına iki seccade yayılıydı. Açık rahlelerde büyük Kur'an'ı
Kerim'ler yan gelmiş yatıyorlardı. Çiroz Ahmet, kelepir karşısında parlayan bir Yahudi gözüyle
bunlara baktı. Asgarî bir hesap yaptı. İçinden:

— Şamdanlar onar liradan yirmi... Seccadeler beşerden on... Kitaplar mutlaka yazmadır.
Yirmi de onlar, etti elli... dedi.
Yeşil boyalı kapıya gitti. Çiroz, kemikli omuzlariyle bu kapının kuvvetini yokladı. Sonra kilidine
baktı. Yavaş yavaş dayanmağa başladı. Halk yangınla meşguldü. Çiroz Ahmet son derece
kuvvetliydi; hani o, yalnız külhanbeylerine mahsus, bazusuz, idmansız, sporsuz, gizli,
harikulâde kuvvet... Dayandıkça kapı çatırdamağa başladı. Nihayet küt etti, açıldı. Çiroz'un
içeri girince ilk işi, kör kandili üflemek oldu. Fakat alacağı şeyler ne kadar pahada ağır ise de,
yükte öyle pek hafif değildi. Zihni hemen bir vurgun plânı tertibine başladı. Plân zihninde teşekkül
ettikçe Çiroz "netice"yi beklemiyor, teferruatını tatbik ediyordu. Şamdanların mumlarını
çıkarıp yere attı. Rahlelerdeki kitapları alıp hepsini belinden çıkardığı Trablus kuşağına
sardı. Sonra biraz durdu, burnunu kaşıdı. Yavaşçacık seccadeleri topladı; bunları beygirin
üzerine çul vurur gibi sandukanın sırtına örttü. Şimdi kapıdan çıkmak lâzım geliyordu.
Ama dışarısı doluydu. Kavuk da bırakılacak bir şey değildi. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı.
Sanduka birdenbire kaydı. Çiroz Ahmet birdenbire dolandı. Acaba evliya diriliyor muydu?
Durdu, baktı, gülümsedi.
— Vay canına, yere mıhlı değilmiş be, dedi. Eğildi, altına bakmak için sandukayı kaldırdı.
Bu, gayet hafifti. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmıştı. Zihnindeki
"çıkış plânı" tamamlandı. Kitaplarla şamdanları kucakladı. Kendisi sandtukanın altına girdi.
Yavaş yavaş yürüdü. Durdu. Sandukanın altından elini çıkarıp kapıyı açtı. Sol taraf caddeye
çıkıyordu. Yakalanmak ihtimali vardı. Sağ taraftaki sokak tenhaydı. Viranelikler çoktu.
Ama yangın o tarftaydı. Herkes o tarafta birikmişti. Çiroz Ahmet sandukanın altında uzun
müddet düşünmedi. Paldır küldür kapıdan çıktı. Gürültüye başını çeviren halk, şaşırdı.
Herkes olduğu yerde kaldı. İşte evliya kalkmış, yürüyordu. Tulumbalar durdu. Şiddetle esen
rüzgâr birdenbire durdu. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları
düşürdüler. Sanduka yangına doğru yürüdü. İki tarafa açılıp yol veren ahali, korkudan
titriyordu. Sanduka, konkunç, manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçti, karanlıklarda
kayboldu.
Türbeden evvelki iki ev de ateşten kurtulmuştu. Yanmayıp evliyasız kalan türbe yine mahalledeki
kudsiyetini muhafaza etti. Yalnız, okuyanlar yüzlerini eskisi gibi artık boş binaya çevirmiyorlar,
kıbleye bakıyorlar: "İki gözüm, yangın gecesi bu tarafa gitti!" diyorlardı.




Ömer Seyfettin

irfan mutluer
29-08-2009, 01:24
ABLAM

Ne zaman evimizin önünden motosikletiyle geçse, ablam hemen pencereye koşardı. Ardından da ben. Nam Kadir, derlerdi; öbür Kadirler'den ve delikanlılardan başkaydı. Onun motosikleti gibi kimsede motosiklet yoktu. Kırmızıydı. Pırıl pırıldı. Geceleri rüyalarıma girerdi. Kapının önünde, 'pıt pıt pıt' diye usulca çalışırken görürdüm onu. Ko­şar binerdim, arkamda da ablam. Uçar giderdik.

Nam Kadir, benzin deposunun üzerine hafifçe eğilmiş olurdu; geri­ye taradığı ıslak saçlarıyla, kapkara güneş gözlüğüyle hiçbir pencere­ye bakmadan geçip giderdi sokaktan. Bazen o kadar hızlı geçerdi ki, göremezdik bile. Halıcının kopuk oğlu, derlerdi. Dükkâna bir gün bile uğramadığını, babasının parasını yediğini söylerlerdi. Ablam onun için 'çok yakışıklı' derdi. Artist gibiymiş. Tülünü araladığımız pencerede, onun ardından bakardık. Ablamın gözlerinin içi gülerdi. Sarılır beni öper, öper, öperdi. Küçüktüm, aklım ermezdi. "Canım," derdi bana. Başka zamanlar değil de, nedense Nam Kadir geçtikten sonra söylerdi bunu. Canım. Ablamla aramızda küçük bir oyundu bu; Nam Kadir'in evimizin önünden geçtiğini, bizim de pencereye çıkıp ona baktığımızı hiç kimseye söylemeyecektik. Hele babamla abime hiç. Hele hele abime hiç mi hiç. Annemden hem korkardı, hem de korkmazdı ablam. Çünkü annem Nam Kadir'in sokağımızdan geçtiğini, ablamın da pen­cereye çıkıp ona baktığını hem bilirdi, hem bilmezdi. Ama olsun, hiç kimseye söylemeyecektik. Yemin et, derdi. Valla billa, derdim. İki gö­züm kör olsun de, derdi. İki gözüm kör olsun, derdim. Sarılıp beni göğ­süne bastırır, derin derin içini çekerdi. Ne güzel kokardı ablam. Büyü­yünce benim de öyle bir motosikletim olacaktı ve ablamı arkama bin­dirip çok uzaklara götürecektim.

Onun evden çıkmasına, çarşıya pazara gitmesine pek izin verilmez­di. En yakın arkadaşları, karşı komşumuzun kızı Nezahat Abla ile bir sokak ötede oturan Arnavutların kızı Aysel Abla'ydı. İkisi de ablam­dan büyüktü. Birbirlerine "ahret" derlerdi. Ölünceye kadar arkadaşlık gibi bir şeymiş. Ahiret ile bir ilişkisi olup olmadığını sormuştum, ab­lam omuzlarını kaldırıp dudağını bükmüştü. Bilmiyordu. Nezahat Ab­la daha çok gelirdi. Yanakları kıpkırmızı, toplu bir kızdı. Çok büyük gözleri vardı. Ördüğü siyah saçları, omuzlarından göğüslerine doğru inerdi. Üst kattaki odaya kapanır bir şeyler konuşurlardı. Gizli şeyler konuşurlardı ki, beni yanlarına almazlardı. Ben de, "Abime söyleyece­ğim," derdim. Ablam ondan çok korkardı, babamdan bile çok. O za­man, "Gel," derlerdi. Harıl harıl çeyiz hazırlarlardı. Oyalar, danteller, aklımın ermediği birçok şey. Bir yandan el işi yapar, bir yandan sakız çiğnerlerdi. Kocaman kocaman balonlar şişirirlerdi. Bir şeyler fısıldaşır, kıkır kıkır gülüşürlerdi. Nezahat Abla, benim onların yanında otur­mamdan hoşlanmaz, "Sen çıkıp sokakta oynaşana," derdi, "ne işin var aramızda." Ama ben ayrılmazdım yanlarından. "Ne meraklı şeysin sen be; kız olmalıymışsın, anan seni yanlış doğurmuş," diye çıkışırdı. Ab­lam saçımı okşayıp gülerdi, "Amaan, otursun be ablası," derdi, "ne za­rarı var bize." Nezahat Abla'yı sevmezdim. Düğününde, kadınlar için yapılan kına gecesine beni de götürmüştü ablam. Oynamış, oynamış, yorulmak nedir bilmemişlerdi. Aylar sonra bize geldiğinde tanıyama­mıştım Nezahat Abla'yı. O kocaman gözleri küçülmüş, kırmızı yanak­ları solmuştu. Ablama bir şeyler anlatıp ağlamıştı. Sarılmışlardı. Ab­lam uzun uzun sırtını sıvazlamış, bir çocuğu yatıştırmaya çalışır gibi okşamıştı onu.

Ablamın bazen teğel ipliği ya da ibrişimi biter, alışveriş için çarşı­ya gitmesi gerekirdi ama, tek başına göndermezdi annem. Birlikte gi­derlerdi. Nezahat Abla'yla Aysel Abla'ya annemden söz ederken, 'jan­darmam' derdi. Abimse gardiyanıydı onun. Çünkü ablam çok güzeldi; göze gelmesinden, çarşının orta yerinde kaçırılmasından korkarlardı. O, iyi yerlere, zengin kocalara layıktı. Her şeyin bir zamanı vardı; ab­lam henüz evlenecek yaşta değildi.

O gün, annem hastaydı, çarşıya gidecek hali yoktu da yanına beni katmıştı. Ablama, önüne bakarak yürümesini, çevresiyle ilgilenmemesini, davranışlarına çok dikkat etmesini tekrar tekrar anlatmıştı. Sonra da beni sıkılamıştı; başını önünden kaldırıp sağa sola bakarsa eve dön­düğümüzde söyleyecektim. O da babama söyleyecekti. Babam da ab­lamı eşek sudan gelene kadar dövecekti. Döverdi de. Bir keresinde be­nim önümde dövmüştü. Çok küçüktüm ama hatırlıyorum, ablam "bir daha yapmıycam" dedikçe vurmuştu babam. Ne yaptığını bilmiyor­dum.

Ablamın kötü bir şey yapacağına inanmıyordum. Annemin arka­sına saklanmıştım. "Bu yaştan sonra başımı belaya sokacaksınız be!" Babam ablama vururken böyle bağırıyordu. Ne olduğunu bilmiyor­dum, korkuyordum. Sonra annem, bu cezanın yeterli olduğuna karar vermiş olmalı ki, araya girip babamın elinden almıştı onu.
Çarşıya gidecektik. Annem ablamın eşarbını biraz daha alnına doğ­ru çekiştiriyordu. "Bak, işiniz bitince hemen eve dönün, öyle sokaklar­da sürtmek yok. Tamam mı?" diyordu. Ablam bir yandan ayakkabıla­rını giyerken bir yandan da başım sallayarak, "Tamam," diyordu. So­kağa çıktık. Elini tutuyordum, başı öne eğikti. Ağır ağır yürüyüp cad­deye çıktık. Ablam elimi bıraktı. Eşarbını hafifçe çekiştirip bir tutam saçını alnına düşürdü. Başımı okşayıp, "Sana dondurma alayım mı?" dedi. "Al," dedim. Gülümsedi. Pastaneye girdik. "Bak," dedi, "bu da aramızda kalacak." "Hangisi?" "Sana dondurma almam, pastaneye gir­memiz... Tamam mı?" Başımı salladım.

Ablam, tuhafiyecide, getirdiği küçük bir kumaş parçasının rengine uygun ibrişim seçmeye çalışırken nasıl da titizleniyordu; eviriyor, çe­viriyor, dükkânın önüne çıkıp gün ışığında bakıyordu. Çarşı ne kadar sessizdi, sokaklar ne kadar boş. O dükkânda uygun düğme yoktu, ka­lın çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna düşmüş tuhafiyecinin çıkardığı, hattâ, "Bu olur be kızım," dediği düğmeleri de beğenmemişti. Onları başka bir yerden bakacaktık.

Tuhafiyeciden çıkmıştık ki köşe başında motosikleti gördüm. Nam Kadir açık mavi bir gömlek giymişti. Dudağında sigara tütüyordu. Gü­neş gözlüğünden nereye baktığı belli olmuyordu. Ablamı dirseğimle dürttüm. "Bak," dedim, "o!" İki parmağıyla kolumu öyle bir sıktı ki, küçük bir çığlık attım. O yana bakmamıştı bile. Bakmadan nasıl gör­müştü Nam Kadir'i? Başımı çevirdim, Nam Kadir gülümsüyordu. Sonra yanımızdan hızla geçti.

İki yanı manifaturacı, tuhafiyeci, berber, terzi dükkânlarının bulun­duğu uzun bir sokakta yürüyorduk. Uzaktan bakırcıların çekiç sesleri duyuluyordu. Terziler dükkânlarının önünde, taburelerine oturup ba­cak bacak üstüne atmış, kucaklarındaki kumaş parçalarını teyelliyor­lardı. Kalfaların ablama bakışları, belli belirsiz gülümsemeleri canımı sıkmıştı. Berberler o saatte boştu. Bir dükkândaki radyodan hava ka­dar, çarşı kadar ağır bir şarkı duyuluyordu. Ablam elimi sıkı sıkı tut­muştu, başı önündeydi. Gurul gurul öten bir güvercinin şikâyetlerini duyuyordum.
Düğme almak için küçük bir dükkâna girmiştik. İçeride alışveriş eden iki kadın vardı. Dükkân küçük olduğundan ben kapının önüne çıkmıştım. İleride, aşmalı kahvenin önünde Nam Kadir'in motosikleti duruyordu. Onu nerde görsem tanırdım. Ayaklığının üzerine kaldır­mış, ön tekerleğini hafifçe kahveye doğru döndürmüştü. Ama Nam Kadir ortalıkta görünmüyordu. Ablama hiçbir şey söylememiştim.
Evimizin sokağına saptığımızda onu bir daha görmüştüm. Karşı köşe başında duruyordu. Başımı kaldırıp ablama baktım. Yanakları ha­fifçe pembeleşmiş, dudaklarına belli belirsiz, ama benim çok iyi tanı­dığım bir gülücük yerleşmişti. Bu gülüş onun içindi. Yalnız onun için.

Biz evin kapısını çalarken motosiklet hızla geçti sokaktan. Arkasın­dan bakakaldım. Ablam kolumdan tutup çekti. Alnına düşürdüğü saç tutamım eşarbının içine sokuşturdu. Parmağını dudaklarına götürüp "sus" işareti yapmıştı ki, kapı açıldı. Annem ikimize de suç işlemişiz gibi bakıyordu. "Nerde kaldınız?" dedi sertçe. "Ancak," dedi ablam, eşarbını çıkarıp başını iki yana sallayarak saçlarım omuzlarına doğru savurdu. Annem ablama değil de bana bakıyordu. Ayakkabılarımın ba­ğını çözerken, "Hiiç," dedim, "tuhafiyeciye gittik, dükkân kalabalıktı. O yüzden çok bekledik. Sonra ablam kâğıttan neler alacağını okudu, kumaşa uygun makaraları bir bir denedi. Ama orada düğme bulama­dık, onu da başka yerden aldık. İşimiz bitince de çıkıp geldik işte..." Annem beni dinlerken arada ters ters ablama bakıyordu. Sonra bir şey demeden mutfağa geçti.

Ama o gece kötü şeyler oldu. Abim sokak kapısından girdiğinde, "Nerde o?" diye öyle bir bağırdı ki, ablamın yüzü bembeyaz oldu. Alt-dudağını dişlemiş, kuşkuyla kapıya doğru bakıyordu. Öyle korktum ki, dizlerim titremeye başladı. Abim, çarşıda bizi görmüş. Ablamın yürü­yüşü hiç de edepli değilmiş. Halıcının kopuk oğlu da peşimizdeymiş. Yüzüne öyle bir tokat attı ki, başı dolap kapısına çarptı ablamın. İkinci tokadı vurunca da yere düştü. Annem elini tuttu abimin. "Yeter," da di. Ablam avcuyla yüzünü kapamıştı, ağlayarak üst kata kaçtı. Kilim: kan damlamıştı. Abim bu kez benim üzerime yürüdü. Elini kaldırdı! ama vurmadı. Anneme bağırmaya başladı. "Bu kız tek başına çarşıyı çıkmayacak demedim mi? Beni katil mi yapacaksınız be! Yanına bir karış çocuğu takınca ne olacak yani... Makaranız batsın... Bugün almasanız kıyamet kopacak sanki..." Annem susuyordu. Abim avluya çıktı. Çeşmede başını yıkadı. Annem elime bir havlu tutuşturup, "Götür ver," dedi. Abim havluyu hırsla çekip aldı elimden. Boynunda, ensesinde sabun köpükleri kalmıştı.

Babam da geldi, ama ablam hâlâ çıkmamıştı yukarıdaki odadan! Akşam yemeği için salata yapıyor annem. Yemekler ocakta ısınıyor* Sonra karpuzu kesip küçük tepsiye dilimliyor. Canı çok sıkılmış, belli. Babam olanların farkında değil. Avludaki sekide oturuyor. Abim de, yanında ama konuşmuyorlar. Annem kolumdan tutup çekti beni. "Git çağır şunu," dedi, "bir de babanı azdırmasın." Merdivenleri koşara çıktım. Kapıyı içerden kilitlemişti. "Abla," dedim, "benim... aç kapıyı babam da geldi..." "Hadi kızım," dedi annem. Arkamdan o da gelmiş.Sesinde öfke yoktu. Kapı açıldı. Ablamın şişmiş gözleri, kıpkırmızı yanağı. Sessizce çıktı odadan. Konuşmadan aşağı indik. Babam hâli hiçbir şeyin farkında değildi. Sofrada kimse konuşmadı; çatal kaşı) sesleri, komşunun havlayan köpeği, ağlayan bir çocuk sesi...
Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam. Çok üzgündü, çok kırgın.

O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir'in motosikletinin aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum. Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzelgülüyormuş. Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş. Uzun saçla: savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş. Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. "Canım," diyormuş, "pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım."

Cemil KAVRUKÇU
Adam Öykü, Mart-Nisan 2003

aysun colak
31-08-2009, 11:05
FESLEĞEN

Sabahın alacasında verilen tilt suya doğranmış sebzeli çorbayı tiksinerek kaşıkladıktan sonra koğuş penceresinin geniş kenar duvarına yaslanarak, bir cigara yakmış, köpek oturuşundaydım.

Burayı neden sevdiğimi biliyorum. İnsan hiç ilk sünnetini unutur mu?

Eskidendi, zaman eskiydi, hayal meyal hatırlıyorum saçlarımın kendi irademin dışında ilk kesilişini. Haylaz bir ortaokul öğrencisiydim. Bana bir ders verilmesi gerekiyordu onurumla oynanarak. Ergenliğe yeni girmiş bir erkeğe verilecek en büyük ceza ne olabilirdi? Babam, her baba gibi zalim ve mutlakçıydı. Karısı dahil hiç kimse onun işine ve vereceği terbiyeye karışamazdı. Akrabalardan birinin yetişkin oğluna, “Bunun aklı saçlarında. Al götür, şunun saçlarını kazıt...” demişti.

Şirin kasabanın civar köylerinden hayvanlarıyla yakacak odun, sebze, meyve, bal, süt,yumurta getirenlerin konakladığı hanın hemen yanındaki Tahtakale’deydi, fenni sünnetçi berber.

BERBER
AHMET MUŞMULA
FENNİ SÜNNETÇİ
ve şeriki
Cinderiyak

Tabelası yeşil zemin üzerine kırmızı harflerle yazılıydı. Adını büyük ve kalın harflerle yazan berber, ortağınınkini nedense okunamayacak kadar küçük yazmıştı.

Faltaşı gibi açılmış gözlerimle başıma gelecekleri beklerken, berberin feri gitmiş aynasında, uzun saçlı halimi son kez görüyordum. O traştan sonra saçlarım bugünkü diken diken halini aldı. Saçlarım alnımda bir tutam burakılacak şekilde bir güzel kazındı! Artık aynada dehşet saçan gözleriyle çipil çipil bakan kara böcek, ben vardım.

Berberin yüzünü şimdi pek hatırlamıyorum. Ondan tek hatırladığım ve o zamanlar anlamının ne olduğunu bilmediğim “selman-ı pak” kelimesiydi.

“Traş bir sünnettir!..” Bu sözü traş boyunca sayısız kez tekrar etti. Dükkandan çıkarken beni getirene yüzünü buruşturarak, “Aslında dükkanın adını Selman-ı Pak koyacaktım ama ne yaparsın ortağım var,” demişti.

Berber, kazıma işine, eline aldığı kılavlama kayışıyla başladı. Kararmış kahverengi kenarları içe kıvrık, iki arkalı önlü kayışla usturasını bir güzel bileyledi. Yüzündeki ifade, “utanmasa kasap masatı kullanacak!” diye içimden geçirmeme neden olmuştu. Kafamı itinayla yer yer kanatarak işini sona erdirdiğinde, ellerini kantaşıyla sabunlar gibi oğuşturup, iki elinin parmaklarını birbirine baklava biçiminde geçirerek, aralarını temizledi. Sonra, penceresinin içinde yetiştirdiği, o zamanlar daha yeni yeni piyasaya çıkmış nebati margarin tenekesi içindeki fesleğenleri uzun uzun okşadı ve ardından cascavlak kafamı kavunun olgunluğunu anlamak istercesine yoğurduğunda, cavlak kafam kanla karışık fesleğen koktu.

Seneler geçti.

Bir gün kasabaya yolum düştüğünde, saçlarımla birlikte gençlik yüreğimden bir şeyler kazıyan berberi bir kez daha görmek istedim. Dükkan yerli yerindeydi ve içeride kitap okuyan ve beni ilk kez sünnet edene benzemeyen başka biri vardı. Kapısının iki yanına kartpostallar ve ünlü ressamların tablolarının sahteleri asılıydı. İki sıra eski kitap dizili vitrininin önünden içeriye baktım. Eskisi gibi değildi. Dükkanın içi raflarla ve rafların içleri
de kitaplarla doluydu. Aynanın önündeki raflar da kitap doluydu ve fesleğenler teneke kutulardan çeşitli renklerle bezenmiş, beyaz tabak altlıklı, toprak saksılara terfi etmişti. Dükkan eskisinin bildik berber sabun kokusunun aksine mis gibi fesleğen ıtırı kokuyordu. İçimden “Berber mi, sünnetçi mi, sahaf mı?” diye geçirdim.

Baş koyma yerinin çıkarıldığı berber koltuğuna oturmuş dükkancı, yanına çektiği küçük taburenin üzerine koyduğu beyaz bir tabakta limonata dağıyla –şişesi ayaklarının dibinde- kanyak içiyordu. Dağa üç beş tane kesme şeker eşlik ediyordu. Kıtlama yapıyordu.

Dükkan şimdi ne kadar güzeldi.!..

Ona, onu sordum:

Uzatmadan, “O öldü,” dedi gözlüklerinin üzerinden hafif bir tebessümle bakarak. Ve, gözlerini tekrar okuduğu kitaba indirdi.

Dışarıya çıktığımda tabelaya son bir kez daha göz attım. “Şerik Cinderiyak” yazısı dışında rengi solmuştu.

Yoksa, babamdan önce mi ölmüştüm? Çünkü o, şiir yazardı...

İşte o zamandan, ilk sünnetimden bu yana kazınmış kafamdan günlerdir çıkmayan, unutamadığım fesleğen kokusu, burada, geniş deliler evi penceresinin içinde, küçük bir saksıda, gözümün içi gibi baktığım, konuştuğum ve suyunu vererek hayatta kalmasını sağlamaya çalıştığımınkiyle aynı...


Vecdi ÇIRACIOĞLU
Nehirler Denize Kavuştuğunda

aysun colak
01-09-2009, 12:39
GELİNCİK

Geldiler. Arabaların kornalarından, evin önünde toplanmış kalabalığın telaşlı konuşmalarından, içerdekilerin koşuşturmalarından anladı ki geldiler onu almaya. Gelin odasında ne kadar zamandır beklediğini hatırlayamadı. Nasıl getirildiğini, nasıl giydirildiğini, yüzünü gözünü kimlerin boyadığını, gelin tellerini başının iki yanından ne vakit sallandırdıklarını… Hiçbir şey hatırlayamadı. Dizlerinin üstünde yumruk olmuş ellerini açmak istedi, yapamadı. Parmaklarını avuçlarından ayıramadı.Baktı, yanı başındaki kalabalığı tanıyamadı. Üstüne bir yığın göz yapışmış, hangisini silkeleyip atacağını şaşırdı. Korktu.Sonra gözler kayboldu. Açılıp kapanan, durmadan açılıp kapanan kadın dudakları sardı etrafını. Bir şeyler söylüyorlardı ona besbelli, ama seslerini duymuyordu. Sıcak nefesleri yüzünü yalayıp geçiyordu. “Öldüm.” dedi içinden. Dışından diyecekti ya kendi sesi de çıkmadı. “Öldüm heral”… Ama ölseydi almaya gelirler miydi?

Geldiler.Kollarından tutup kaldırdı iki kadın. Baktı,tanıdı ikisini de.Biri ablası öteki yangesi. Gelin odasının önünde çocuk sesleri. Durdu.Ablası duvağını yüzüne kapatırken, yengesi gümüş telleri düzeltirken çocukların sesini dinledi.İtişin kakışın içinde “sandık parası” isteyen kızın sesini duyunca ürperdi.Kendi sesiydi. İnsan çocukluk sesini hatırlar mı?Hatırladı.Ne işi vardı kapının ardında? Nasıl?Kapının ardındaysa o kimdi?İnsan aynı anda iki yerde olur muydu? İki ayrı zamanda? İki ayrı bedende?. “Gelincik…Gelincik..”diye ünledi küçük sesi. “Sandık paranı aldım.Çık artık.”… “Öldüm.” Dedi. “Öldüm,ne benim ne kimselerin haberi var.”

Salona çıktılar.Kollarından tutmuş iki kadın,bir sürü kadın.Başını kaldırdı,karşı duvarda asılı oymalı pirinç aynaya ilişti gözü.Aklına o masal geldi.İçinden “Ayna ayna,söyle bana,var mı bu dünyada benden güzel” geçiverdi. “Yok” dedi kendi çocuk sesi. “Senden güzel yok.” Hızla çevirdi bakışlarını,aradı,yok.Bulamadı,göremedi sesi var bedeni yok küçüklüğünü. “Sobelerim” dedi usulca kendine, “Sobelerim ben seni.”

Kırmızı kuşağı üç kere beline doladı çözdü babası. Doladı, çözdü… Doladı, çözdü…Üçüncüde sardı, sıkı sıkı bağladı,düğümledi. Birileri ağlıyordu, kimler bilemedi.Babasının uzattığı elini aldı, duvağına dokundurdu, alnına götürdü, bıraktı. “Allah utandırmasın” dedi anası.Utandırmasın… Utandırmasın. “Utandırmasın” dedi kalabalık. “Amin” dediler arkasından.

Sokak kapısının merdivenlerinden inerken başının sağ yanındaki gelin teli düştü. Durmadı. Üstüne bastı, geçti. Son basamakta duydu yine çocukluk sesini. “Gelincik… Gelincik… Gene gel. Hep gel buraya.” Aramadı. Bakmadı. Nasılsa kendi yoktu, sadece sesi vardı. “Olur” dedi içinden. “Gene gelirim ben. Hep gelirim.”

Geldiler… Aldılar… Başkaları girdi kollarına.Dualarla, ağlama sesleri birbirine karışırken oturdu arabaya. Kornalar, koşuşturma,kalabalık, gelin arabasının önünü kesen çocuklar, gelin teli… Parmakları avuçlarının içinde… Kına yakmışlar mıydı ellerine? Hatırlamadı. Sandık parası ne kadar vermişlerdi?. Başını eğdi, belindeydi babasının düğüm yaptığı kırmızı kuşağı.Boğazı cayır cayır yandı. Yutkundu.Nefes alamadı. Ağlayamadı.Herkes ağlamıştı onun yerine. Ona kalmamıştı. Başını kaldırdı. Çıktığı evin önünde,çocukların arasında el sallarken gördü kendini. Tanıdı. Sarı kıvırcık saçlarından,saçlarının arasından ayağına dökülen gelin telinden, elinde tuttuğu gelincik çiçeğinden… Parmaklarını zorladı, açtı.Küçük kıza el sallarken gördü avucunun ortasındaki kınayı. “Gelirim” dedi usulca… “Gene gelirim.” Kimse duymadı.

TECAVÜZCÜSÜYLE EVLENDİRİLEN ON SEKİZ YAŞINDAKİ GELİNCİK ÖLÜ BULUNDU

Duvağıyla kendini bahçedeki erik ağacına asarak yaşamına son veren genç kız…


Buralara bahar geldi Gelincik.Erik ağacı dalında seni açarak muştuladı ilk yazı. Şimdi bahar temizliğinde bütün evler, sokaklar,bahçeler… Gökyüzü bile kendini yıkamakta yağmurlarıyla. Yüreğinin tozunu, toprağını, silip süpüremeyenlerin apak evlerinde allahutandırmasınuykuları uyunmakta. “Ayna ayna… Söyle ona… Ondan…Gelinciklerden güzeli yok bu dünyada.”


Aysel EKİZ

aysun colak
02-09-2009, 22:55
YÜKSEK GERİLİM

Yağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar taralarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı. Tarlalar da kanalların toprakta bıraktığı nemi sakladı, pamuğunu büyüttü.

Tek pervaneli uçaklar mayıs sonu ovanın üstünde dolaşmaya başladılar. Sonra artık tarlaların üstünde sık sık uçtular, ovaya ilaç püskürttüler. Siyolan kokusu, bir yol ayrımındaki çilek tarlasında olgunlaşan çiçeklerin tadına sindi. Ardından sırayla ekmeğin, etin, sebzenin tadına sindi. Çevredeki hüsnüyusufların, morsalkımların, ıtırların özsuyuna yürüdü; şantiyelerdeki araçların dişlilerine, çimento ve çakıla, battaniyelerle karavanalara; işinden göçenlerin ve iş aramaya gelenlerin yatağına, yorganına, poturlarına, mintanlarına sindi.

Tek pervaneli uçakların attığı ilaç, pamuk fidanları üstünde kurudu. Damarlı yüzlerinde benek benek beyaz lekeler bıraktı. Dümdüz ovayı yer yer kesen çitler arasındaki otlar, önceleri pamuk tarlalarına dolan fazla suyu bir uçtan çaldı, emdi, azıp gelişti. Kanallar suyun fazlasını denize attıkça otların payına düşen nem de azaldı. Yaz boyu azaldı bu pay ve otlar kurudu, dikene sardı. Dikenleşen sürgünlerde gövdeler, yolun tozuyla havanın ilacını tuttu; beyaza yakın bir kül rengine buladı. Bu kirli beyaz öbekler arasında kurumamakta direnen ince mor çiçekli ılgınlarla süpürgeotları ve çavşırlar güneşten renklerini attılar. Atılan rengin yerini hemen ilacın beyazlığı aldı.

Kuru pamuklar eylülde toplanmaya başlandı. Sulanan ekim pamukları daha dolup gürbüzleşerek, yağmurlara kalmadan toplanacakları günleri beklediler. Yaprakları genişti. Üstlerinde daha çok ilaç lekesi biriktirdiler.

Güneş, bütün yaz denizin üstünü kaynattı. Kaynatıp buharını aldı. Getirip taa ötelerden, ovanın üstüne saldı. Buhar tabakası, uçakların püskürttüğü ilacın pek az kısmını kaptı. Yine de yoğunlaşıp kalın bir sis bulutu yaptı. Uçaklar yeniden ilaç püskürtmeye geldiklerinde ovaya doğru biraz daha alçaldılar. Sisin altından uçup her seferinde biraz daha alçaldılar ve artık son ilaçlarını püskürtecekleri zaman, yoğun buhar tabakasıyla benekli bitki örtüsü arasında kalan ensiz bir koridorda uçtular.

Hafif eğimli kanallardan akan suyu yüzü hareketsiz ince, kahverengi, tahıl kabuğunu andıran nesnelerle örtüldü. Böylece kanallar, ovadan çektikleri fazla suyun yüklediği sivrisinek ölülerini de denize akıttılar. Ama kanalların nemli karanlığında kurbağalar yaşamlarını sürdürdüler. Kanalların içinde siyonlardan korunup büyüdüler. Gece ay, yoğun buhar tabakasını delip de tarlaları aydınlattığında tedirginleşip daha çok bağırdılar.

Yukarda, kuzeyde baraj, nehrin bahar suyunu biriktirdi. Biriktirip güçlü çarklarında döndürdü, ağdırdı. Ağdırıp ağdırıp bu suyu elektrik gücüne dönüştürdü ve yüksek gerilim hattına akıttı. Durmadan akıttı. Yüksek gerilim hattı, direkler üstünde ovaya uzandı. Tarlalarda, yol kıyılarında dura dikile; sulama kanallarının ve bu kanal yavrularının döşenme çizgilerini şurda burda kese atlaya daha güneye, kalabalığın toplaştığı yerlere uzandı. Uzanıp, yüklendiği öldürücü ve diriltici gücü bu yerlere taşıdı. Geçtiği her yerde kendisiyle kesişen her şeye ve herkese güçlü adını kazdı, bıraktı. Ama oralara uzanmadan önce bu yüksek gerilim hattı, geçtiği yerlerde hiç bir katı cismin kendisine elli santimden daha yakın gelmesine izin vermedi. Yağışlı havalarda çevresini daha geniş tuttu; yüz elli santimlik bir çapın çizdiği daire içinde egemenliğini kurdu. Dokunulmazlığını koruyarak yürüdü, gitti ve milyarda bir gücünden daha çok, ama çok daha azını vinç operatörü Kadir Çiçek'in ot-sap tavanından sarkan yirmi beş mumluk ampulüne boşalttı.

Ampul, Kadir Çiçek'in tavanında bir saat kadar ışıdı. Karısı çocukları yatırdı, bulâşıkları yıkadı, ekşimiş yoğurt artığının üstüne tel kasnağı iyice örttü; öylece getirip pencere önüne bıraktı. Cansız pencereye ince naylon bir gergi gerdi; dışarı, avluya çıktı.
Kadir Çiçek, yirmi beş mumluk ampulün kapı önüne vuran aydınlığında tuzlu su kabını önüne çekti. Kabaran avuçlarını tuzlu suyun içine soktu. "Çok erken varmalı şantiyeye. Vinvin makarasını yağlatmalı. Doğru sürmeli kanaletlerin başına. Hava kararmadan ne kadar çoğunu oturtursak eğerlerine, o kadar iyi."
Ellerini tuzlu sudan çıkardı, üstündeki atlet fanilaya sildi. Kapıdan süzülen ölü aydınlıkta baktı ellerine:

"-Dürzünün vinci!" dedi. Güldü yine de.

Karısı tuzlu su dolu kaba uzandı:

"-Oldu mu?" dedi.

"-Oldu, oldu" dedi Kadir Çiçek. "Götür dök"

Sakine çiçek, tası aldı, avlunun karanlığına daldı. Kocası bir sigara yaktı. Duvar dibindeki peykede yatan kardeşi Hasan'a baktı: "Aferin ülen" dedi nerdeyse yüksek sesle. "Dünün çocuğu... Şaka maka, kıvırdın gitti bu işi... Çabuk öğrendin orta halat yardımcılığını..."

Hasan uykusunda mırıldandı. Sonra bir bağırdı ve peykeden aşağı sarkan sol bacağı seğirdi. Bacağını çekti yukarı. Yan döndü. Derin uyuyordu.

Damın üstünde Hasan'ın küçüğü Sefer'le kendi büyük oğlu Kemal yatıyorlar. Uyumadıkları, cibinlik bezinin altında itişip kakıştıkları duyuluyordu. Kemal, neye gülüyorsa, kikir kikir gülüyordu. Sefer:

"-Sus be, uyu artık!" diye bağırdı.

Kadir Çiçek başını yukarı kaldırdı. Sefer'le Kemal'i görecekmiş gibi baktı. Oysa dam, ensesinin üstünde kalıyordu.

"-Seslen şuna. Rahat versin. Her akşam bir oyun bulur. Uyutmaz küçük amcasını it".

Karısı, dama çıkan merdiven başına vardı. Yıkarı seslendi:

"-Kemal! Baban yanına varıyor ha!"

Kemal'in zorla sindirmeye çalıştığı sesi yine de bıcır bıcır duyuluyordu aşağıdan.

"-İşin bittiyse söndür ışığı" dedi Kadir Çiçek karısına.

"-Yatacaksan yatağını açayım mı?"

Sakine Çiçek, yeniden içeri yöneldi.

"-Açma daha. Çok sıcak. Uyunacak gibi değil. Işığı söndür. Sivriler dolmasın içeri".

Kapıdan dışarı süzülen sarı ışık birden yitti. Kadir Çiçek, kapının önünde ak bir leke olup kaldı.

Uzaklarda kurbağalar durmadan haykırıyorlar. Bütün kanalların, derelerin, su birikintilerinin içinde yükseliyor bu haykırışlar ve yankılanıp geliyor: Kadir Çiçek'in avlusundaki bütün sesleri, Kemal'in gülüşlerini falan bastırıyordu.

Sakine usulca çıktı içerden. Usulca konuştu:

"-Sivriler pek eskisi kadar değil artık. Azaldılar".

"-Uyumuş mu kızlar?"

"-Uyumuşlar. Oğlan da uyusun iyice, alıcam yanıma".

Kocasının soluna bir sandık çekti. Üstüne ilişti. Karanlıkta onun yüzünü seçmeye çalıştı. Daha otuzuna varmadan yaşlı bir ağaç gibi kalın kabuklu, yol yol çizgiliydi kocasının yüzü. "Bütün gün vincin üstünde. Ha babam, de babam. Ovanın güneşi üç yılda çökertti onu da".

İçini çekti:

"-Nasıl avuçların?"

Kadir Çiçek dizlerine sürttü avuçlarını. Ses vermedi.

"-Düşünme Kadir. Ne düşünüyorsun anam? Borçlarımız tükendi oldu işte. De işine bak. Kışa pencereleri camlarız".

Kocası başını çevirip baktı ona. "Yine de kurban olduğum güneş. Yaz boyu Kadir'imin gözlerine dolmuş dolmuş da şimdi, gece ortasında gelmiş ordan şavkıyor". Böyle geçti Sakine Çiçek'in içinden. Kocasının gözlerindeki parıltıdan hoşlanıp eğdi başını.

Peykede bir kıpırdanma oldu. Hasan doğrulup kalktı.

"-Uyunmuyor be yenge. Çok sıcak..."

Genç irisi gövdesiyle dikildi peykenin önüne. Ayak alışkanlığı gitti, avlunun bir köşesindeki musluklu tenekeden su çarptı yüzüne. Kollarını iyice ıslattı. Çizgili pijama altlığını çekerek şöyle bir dolandı avlunun ortasında. Abisi bir kibrit çaktı. Bir sigara daha ateşledi:

"-Hasan..." dedi sonra, "demin uykunda konuşuyordun düdük..."

Hasan, kötü şaşırdı:

"-Yok yahu abi?... Ne diyordum ki?..."

(Vinç operatörü treylerin üstündeki Hasan'ı gördü şimdi. Bütün gün gözü onun gözlerindeydi. İki yardımcı da treylerin üstünde, yan halatları bir kanaletin iki ucuna geçiriyorlar, kancalarına takıyorlar, onlar kancaları takar takmaz Hasan abisine "vinç askısını indir" işareti veriyor, sonra acele çelik halatı döndürüyor, vinç askısını çelik halata geçiriyor, yeniden abisine bakıyor, tam zamanında "kaldır" işareti veriyor.

Önceleri bu iş sesli sürüyordu. Giderek iki kardeş gözleriyle anlaştılar. Hasan'ın işi çok dikkat istiyordu. Orta halatı döndürmekte, anında "indir" ya da "kaldır" işaretini vermekte ustalaşıyordu. Bakışları hep öyle çocuksu bir ciddiyeti, çocuksu bir önemsemeyi barındırıyordu. İşini öğrenmekte gösterdiği tükenmez çaba; o, kollarını oyuna çıkmış gibi gerişi; o, boynunu balıkçıl kuşu gibi dikişi, hep bir kıvırmayla, bir gülme duygusunu da birlikte getiriyordu Kadir'in yüreğine).

"-Söyleyim mi?" dedi, Hasan'ın ürkek gözlerine bakıp.

"-Söyle..."

"-Yengenin yanında?"

Durdu Hasan. Uykusunda olmadık sözler ettiyse yengesinden çok abisinden utanacak.

"-Olan olmuş zaten. Duymuşsun ya" dedi.

Pijamasının altlığını az daha çekti yukarı. Gidip yeniden musluklu tenekenin önüne çöktü. Ağzına bir lokma su alıp çalkaladı, tükürdü. Arkasını dönmedi hiç. Öyle çömeldiği yerden:

"-Yengem de duysun, n'olacak" dedi, isteksiz.

"-Hadi Kadir, deyiver neyse..."

"-Ah oğlum, kız adı sayaydın daha iyi olurdu ya..."

"-Eee, ne saymışım?"

"-Kaldır, kaldııır!.. İndir, indiiir!.."

Hep birlikte güldüler. Geniş bir soluk aldı Hasan. Gelip abisinin dizi dibine çöktü:

"-Başka?"

"-Ne olsun başka?"

"-Pek bir sevdin sen bu işi Hasan... Pek bir sevdin... Etmemeydiniz... Askere gideydin daha iyiydi ya, askerden gelmiş gibi yapacağınıza..."

Sakine, bitirmedi sözünü. Gülmeler durdu. Uzun sustular. Olmadı. Sakine, başka yerden aldı sözü:

"-İşte, öyle istedin, öyle oldu; ne deyim?..."

"-Aman be yenge! Der der aynı şeyi dersin. Bitirmişim ortaokulumu sayesinde abimin. Yarın bitirir Sefer de ortaokulunu acık benim sayemde... Derken Kemal, derken Gülten, derken Ayten ve dahi girer sıraya Orhan... Birbirimize dayanacağız demedik mi?"

"-Yapsaydın askerliğini önden..."

Kocasının kıpırdandığını, yüreğinin daraldığını bildi; kesin sustu. Yetmedi, koydu parmaklarını dudaklarının üstüne, kitledi onları. Kadir Çiçek, dibe eren sigarayı yere attı, tokyosuyla bastı üstüne.
"-Kaç metre döşedik bu ay?"

Hasan okulda derse kaldırılma korkusuna benzer bir korkuyu atlatmış gibiydi. Öğretmenin gözleri bir değip geçmişti kendisine, işte o kadar. Şimdilik. Şimdilik yine iyiydi her şey.

"-Bugün yüz yetmiş metre geçtik abi... Öyle ya, eğere son monte ettiğimiz kanaletle yüz yetmiş metre geçtik... Yarın beşyüz metre fazlayı doldurursak primimiz üç bin lira tutar, değil mi?"

"-Doldurursak tutar" dedi, Kadir Çiçek.

"-Üç bini de pay ettin mi dördümüze..."

Kafasında hesabını kurdu.

"-Kadir Usta..." dedi sonra, "Kadir Usta... Yevmiyelerle, iki saat fazlalıkla birlik bu ay sade benim elime ne geçiyor biliyor musun? Tam bin dörtyüz elli lira geçiyor. İlk bu kadar çok olacak, biliyor musun? Şimdiye kadar en çok dokuz yüz elli olmuştu... İlk bin dört yüz elli lira. Para bu be!... Gidip hemen bir buzdolabı alıcam şuraya... Taksitle maksitle... Konduracam avluya... Çekecem bir de elektrik hattı içeri ampule giren hattan buraya.. Artık buz gibi içeriz suyumuzu... Ayranımızı da soğuturuz..."

Göz kırptı abisine:

"-Rakını da soğuturuz. Dolabın rakısı benden haa! Her zaman... Çocukların kitabı, kalemi, defteri de benden... Her zaman..."

Abisi sevinmeye çalıştı ama, gelmedi içinden sevinmek.

Sakine, Hasan'ın coşkusu çözülmesin diye çözdü parmaklarını dudaklarından, güldü:

"-amanın şuna bakın!... Büyümüş, adam olmuş da..."

Olmadı. Oturmadı bir şeyler yine yerine. Bu konu ne zaman açılsa bir söz ye fazla, ya eksik söylenmiş oluyor.

"-Sağol Hasan... Sağol yine de..."

"-Bir de Almanyalara gitmeye kalktındı abi. Hepimizi böylece döküm saçım bırakıp buralarda... Şimdi yani, kötü mü oldu?..."

"-Amma öttün be sümüklü!" dedi Kadir.

Yüreği hopladı Sakine'nin. Ama baktı ki, karanlıkta güzel parlamakta kocasının gözleri. Güzel, yumuşak. Hasan da baktı. Baktı ki, alay değil abisinin gözlerindeki. Öfke değil. Horlama değil. Sarıldı ona:

"-Baba Kadir... Kadir Usta... Baba kadir Usta abim benim be..." dedi; kardı karıştırdı bu adları-sıfatları birbirine.

Yüksek gerilim hattı yukarlardan dolandı, alçaklara indi. Yine döndü, dolandı ve gecenin ortasında kararmış bakır telleriyle gücünün milyarda birinden çok daha, çok daha azını, bir gün Kadir Çiçek'in avlusuna yerleşecek soğutucuya da aktarmak üzere hazır etti; bekledi.

Yirmi altı beton kanaletle yüklü treyler, akşama doğru yükünden hafiflemiş olarak birkaç metre daha ilerledi. Kanalet hattına çapraz durdu, bekledi.

Vinç operatörü Kadir Çiçek, boynuna bağladığı turuncu mendili çözdü; vincin üstündeki yerinde kımıldadı; alnının terini havalandırdı; parmaklarını büktü, açtı, levyeyi kavradı ve vinci, yirmi dördüncü kanaleti yerine oturtmak üzere treylerin ilerleyip durduğu yere sürdü; vinç askısını doğrultup bekledi.

Az önce yirmi üçüncü kanaleti yerine oturtmak üzere, ellerinde katranlı iple eğerlerin başına koşmuş olan iki yan yardımcı, boşalan vinç halatlarının kancalarını çözmüşler, yirmi dördüncü kanaleti vince takmak için yeniden treylerin üstüne çıkmışlardı. Hasan Çiçek, katranlı iplerin eğerlerinden tam yerine konulup konulmadığına bakmış, abisine "tamam" işareti vermiş, yirmi üçüncü kanalet eğerlerindeki yerine oturduktan sonra o da dönmüş; treylere, yirmi dördüncü kanaletin ortasına çıkıp durmuştu. Vinç burnundan sarkan çelik askı halatını yakalayıp bekledi.

Sağ yardımcı Bilal ile sol yardımcı Osman, yirmi dördüncü kanaletin iki ucundaki yerlerini aldılar, beklediler. Hasan orta halatı öptü. Orta halattan sarkan iki yan askıyı ayırıp birini Osman'a, ötekini Bilal'e attı. Vincin üstünde, gözlerini kendisinden ayırmayan, her hareketini hoşgörmez bir usta dikkatiyle izleyen abisine gülümsedi. Vinç motorunun büyük gürültüsünü bastırarak:

"-Varan yirmi dört!" diye bağırdı ona.

Sesini daha çok yükseltti:

"-Geçtik! Dokuz kilometreyi tam dört yüz doksan metre geçtik şimdi!"

Kadir Çiçek, yeniden önündeki kola uzandı. Kolu çekti. Çatırtı büyüdü.

"-Kes hesabı! İşi bitirelim!.." diye haykırdı kardeşine. Çenesinde bir damar seğirdi. Hasan'ın o anda derin bir utanç ve saygıyı yükleniveren bakışlarını görmemek için gözlerini uzak denizle ova arasına kalın bir perde çeken yoğun sis tabakasına çevirdi.

Güneş iyice alçalmış, şeklini iyice dağıtmıştı. Bir buzlu camın ardından yansıtıyordu kendini. Nerdeyse, haşlanmış, haşlanıp diriliğini itirmiş püskül püskül radika otları gibi, radika otlarının renksiz kökleri gibi buharlar saçarak ve artık her an biraz daha biçimini dağıtarak ovayı tarıyordu. Buharını koyveren ova mı, buzlu bir cam gerisinden yansıyan ışınlar mı, ayırdetmek her an güçleşiyordu.

Taa uzaklarda, büyük kentin güneye bakan salkım saçak dış mahallesinde bu kereste bıçkısının cızırtılı sesi bütün gün Sakine Çiçek'in dişlerini kamaştırdı. Gürültüye alışkın kulakları, duyarlığını ağzına, dişetlerine aktarmıştı. Küçük bütan gaz ocağını avluya çıkardı. Tüpün düğmesini çevirdi, kibriti çaktı. Hışırtıyı duydu ve ocağın yanmış olduğunu bu güçlü hışırtıdan bildi. Yanmış gazın deliklerden fışkıran parıltısı, alçaldıkça aydınlığı yayvanlaşan ova güneşin parıltısını yine de bastıramıyordu.

Sakine Çiçek, avluda çok eski bir bisiklete düşe kalka alışmaya çalışan Kemal'e:

"-Koş anam, Sefer abine söyle, bir paket de Sana alıversin gelirken" dedi.

Bütan gaz ocağının üstüne bir tencere su kodu. Kemal, annesini duymamış gibi bisikleti yalpalatarak bir kez daha döndü avlunun içinde. Gaz ocağına sürtünerek geçti. Sakine'nin içinde bir şey sıçrayıp indi. Dışarıdan avluya dolan bıçkı sesine arkasını dönüp yeniden seslendi:

"-Sağır mısın Kemal? Sana söylüyorum!"

"-Duydum" dedi, Kemal. Bisikletin cantını duvara sürttü.

Sakine'nin dişleri daha bir derin kamaştı. Dilini dişetlerinin üstünde gezdirdi. Tükrüğünü yuttu.

"-Duydunsa koşuversene. Gelirler nerdeyse. Hazır edelim yemeklerini ..."

"-Erken daha".

"-Erken... Sana erken. Bana her şey geç, baksana... Koş hadi!"

Kemal isteksiz, bisikleti duvara dayadı. Camsız pencere önünde duran plastik sürahiyi ağzına dikti, içti.

"-Ilık. Kan gibi" dedi.

"-Buzdolabı alacak Hasan Amcan. Akşam söyledi. Babanla bir olup alırlar..."

"-Ne zaman?"

"-Bu ay başında".

"-Yarından sonra yani?".

"-Yarından sonra belki. Belki birkaç gün daha sonra... Hesaplarını bir yapsınlar hele... Borç-harç ne kalmış, görsünler de..."

"-Fruko da koyalım içine anne. Şişe şişe, her çeşidinden koyalım".

"-Bakalım. Belki. Bir gün koyarız belki".

"-Keşke yaz başında alsaydık be anne!"

"-Sana konuşması kolay. Fırla hadi!.. Yağ lazım bana. Koşuver Sefer Abin dönmeden..."

Orhan, peykenin üstünde bir mısır koçanıyla oynuyordu. Koçanı ağzına, yeni çıkan diş yerlerine sürtüyor, salyasını akıtıyordu. Ayten'le Gülten, musluklu tenekenin başında bez bebeklerinin çamaşırlarını yıkıyorlardı. Kemal, avlu kapısından çıktı. Sakine Çiçek, kızların yanında yanına koştu; çekip aldı onları ordan.

"-Bütün suyumu harcadınız yine!... Su nerede?..."

Beton sulama kanallarının içi kuruydu. Çeşmeler çoktan kurumuştu. Eğimli kanallar, yaz başı pamuk tarlalarından artan suyu denize akıttıktan sonra, şimdi bu kanalların içbükey toprak duvarlarında dağınık tebeşir tozunu andıran ince, beyaz, iplik iplik, düzensiz bir çizgi kalmıştı. Çizgiler kendilerini yenileyerek dibe indikçe iç bükey duvarlarda da ince çatlaklar açılmıştı.

Ovanın pamuğunu ilerde daha uyumlu sulayacak kanalet yapım tasarısı kağıtlar üstünden kalkıp her gün biraz daha genişleyerek, büyüyerek, uzayıp oranlarını çoğaltarak ovayı örtmeye başlamıştı. Bütün yaz ovaya ilaç püskürten küçük uçak pilotları, mat sedef renkli kalın çizgilerin ovayı düzgün parçalara bölerek toprakta yürüdüğünü görmüşlerdi.

Güneyde iki büyük kenti birleştiren asfalt yol üstündeki kanalet fabrikası her gün biraz daha çok sayıda kanalet üretti. Fabrikanın önündeki yapım şantiyesinde, duvara asılı ova haritasına bir mühendis, her akşam daha çok sayıda renkli topluiğneler batırdı. Topluiğneler arasındaki uzaklığı gözüyle birleştirdi; her santimini iki binle çarptı; şantiye muhasebecisi, bu çarpımdan çıkan metre ve kilometre fazlalarını paraya dönüştürüp yevmiyelere böldü. Şirket mühendisi her akşam, yerleştirilen kanaletlerin en son ucuna gitti; işçilerin kaç eğere kaç kanalet oturttuklarına baktı. Devlet kontrol mühendisi, her ay sonuna doğru gidip, yerlerine oturtulan kanaletlere ayağının üçüyle vurdu ve dönüp masasının başına, şirketin devlet alacağını hesabetti. Akşamları şirket mühendisleri devlet mühendislerini içkili, serin lokantalarda ağırladılar. Ağırlamadıkları zaman, devletin şirkete sunduğu aylık payı alabilmek için beklemek zorunda kaldılar. Böyle zamanlarda işçiler, bakkal ve fırınlardaki veresiye hesaplarını, bankalar ise kredi faizlerindeki toplamları çoğalttılar. Ama bütün bu, çok sayıda insanı içine alıp döndüren geniş çember, ovanın az sayılı sahipleri adına her gün biraz daha hızlı devindi ve ova, pamuğunu her gün biraz daha onlar için büyüttü. Şantiye mühendislerinden biri "bankalar için" dedi. Kontrol mühendislerinden biri "ovayı bölüşenler için" dedi. Kuşkulandılar birbirlerinden; küstüler ve ayrı adlı partilere oy verdiler. Durup seçim sonuçlarını beklediler.

Güneş biraz daha dağıtıp yaydı ışığını.

Vinç bumunun gerisinde, eli levyenin üstünde oturup bekleyen vinç operatörü Kadir Çiçek, gölgesini ardına düşürdü. Orta halat yardımcısı Hasan Çiçek, sağına baktı; sağ halat yardımcısı Bilal, yirmi beşinci kanaletin sağ altından ipi geçirirken o da hızla sola döndü. Sol halat yardımcısı Osman'ın da kanaletin sol alt ucundan halatı geçirdiğini gördü. İki yanına yeniden baktı. İki uçtan sarkan çelik halatların askı halkalarına geçirilmesini bekledi. Vinç askısından sarkan orta halatı eliyle tarttı. Dengeyi duydu avuçlarında. Çelik halatı büktü, vinç askısının ağır ağır dönmesini sağladı. Kadir Çiçek, gözüyle izledi dönüşü ve bakışlarını çevirip kardeşinin gözlerine dikti. İşin bu en önemli, en çok dikkat isteyen anını kaçıncı kez yine gözleriyle paylaştılar. Hasan'ın gözünde Kadir'in artık ezbere tanıdığı ışık parladı: "Kaldır!"

Kadir, işaret parıltısını yakalar yakalamaz vinci çalıştırdı. Vinç bumunu ağır ağır kaldırıp döndürmeye başladı. Bilal ve Osman bir sıçrayışta treylerden indiler. Ellerinde katranlı halatlar, ovada birkaç metre aralıkla çifter çifter ve çatal ağızlarıyla açılıp duran beton kanalet eğerlerinden en yakındaki çiftin başına kondular. Katranlı İplerini eğerlerin üstüne serdiler. Onlar bu serme işini yaparken Hasan, sürekli olarak abisine işaret verdi. Vinç bumunun ucunda askıya alınmış ağır beton kanalet, tam eğerlerin üstüne oturacak biçimde geldi, orada bekledi.

Hasan, treylerin üstünden yer atladı. Bilal'le Osman'ın yanına koştu. Katranlı iplerin eğerler üstüne uygun serilip serilmediğine baktı. İpler güzel serilmişti. Başını kaldırdı, abisine baktı:
"-İndir!" dedi, bu kez sesli olarak.

Kadir Çiçek, kolu çekti. Vinç bumu ağır ağır indi eğerlere. Eğerlerdeki katranlı ipler üstüne. Hasan, kanalet iki uçtan iki eğer üstüne tam oturana dek işaret verdi abisine. Bu arada treyler hareket etti ve bir sonra konulacak kanalet yerine ilerledi. Hasan:
"-Tamam!" diye haykırdı.

Sağ ve sol yardımcılar, gevşeyip boşalan çelik askı halatlarını büyük bir çabuklukla kancalarından çözdüler, vinci serbest bıraktılar. Hasan'la birlik yeniden treylerin üstüne çıktılar. Kadir Çiçek, vinci, bir sonraki ve en sonuncu kanaleti kaldırıp yerine oturtmak üzere, treylerin şimdi bulunduğu yere sürdü. Orada bekledi.

Yukarlardan inip gelen yüksek gerilim hattı, ekibin ulaştığı kilometre noktasının az ötesinde kanalet hattını kesiyordu. Treylerde kalan son kanalet de az sonra yüksek gerilim hattının toprakta bıraktığı yayvan gölgeyi bıçkı gibi kesecek. Kesip taa ötelere uzanacak. Uzanan her fazla metresi, kanalet döşeme ekibinin her bir i için birer öğün demek olacak.

Sakine Çiçek, duvar dibindeki ıtırlarla sardunyalara, camsız pencere dibinde ağır ağır boy veren mor çiçekli hüsnüyusufa su verdi. Diplerini serinletti. Plastik ibrikte kalan suyu avlunun içinde acele gezdirdi. Avlu taşları önce halka halka esmerleşti, sonra hemen kayboldu esmer, kıvrık çizgiler. Avluya çizgilerin cılızlığında ince bir serinlik dokunup geçti.

Çapraz ayaklı masayı ıtırların yanına taşıdı Sakine. açtı. Masanın yeşil-beyaz muşambası üstüne cacığı koydu. Cacığın yoğurdu, yüzeyinde, henüz gözle seçilemeyen hafif bir fışırdamayı gizledi.

Sakine Çiçek, bütan gaz ocağının başında durdu. Kaynayan suya evde kesilmiş makarna saldı. Boynunu dikip gökyüzüne baktı yine. Zamanı anlamaya çalıştı. Ay çıkıyordu. Buzlu cam gerisinde irin renkli bir ışık, şimdi maviye çalan beyaz bir ışıkla kavgaya başlıyordu. "Vakittir" dedi Sakine Çiçek. Peykenin üstünde yüzükoyun sızıldanan Orhan'ı doyurmaya koyuldu. Bıçkı sesi dinmişti.

Vincin bumu askısını sarkıttı. Hasan, çelik halatı yakaladı. Aşağıdan gelen soluk yeşil renkli bir pikap kızını yavaşlattı. Şantiye mühendisi Nazif, pikabını yolun kıyısına bıraktı, indi. Bir hendeği atlayıp ekibin yanına vardı. Eliyle "durun" işareti yaptı. Durdular. Kadir Çiçek'in canı sıkıldı. Hasan Çiçek, orta halatı gevşetti avucunda, ama bırakmadı. Kadir Çiçek levyeyi boşa aldı, kalktı, başını Nazif beye uzattı.

"-Elektrik hattını görüyorsun değil mi usta?"

"-Biliyorum" dedi Kadir Çiçek.

"-Dikkatli olmak gerek. Bumu uzak tut. Yaklaştırma".

"-Evet, evet" dedi Kadir Usta.

"-Kötü bir saat. Geç. Uzaklıklar yanıltır şimdi..."

Hasan Çiçek atıldı:

"-Tek kanalet kaldı!" dedi.

"-Olsun. En iyisi bırakın işi artık. Sabah yerleştirirsiniz".

(Yaşını on sekizden büyük ve askerliğini yapmış gösteren bir sahte kimlik kartıyla abisinin karşısına dikildiği günden bu yana altı ay geçmişti. O sabah abisi kendisini kovalamıştı. Akşam, evde dövmüştü. "-Kaç kişi girdi bu yoldan işe. Şantiye anlamıyor. Anlasa da anlamazlığa geliyor. Bilal nasıl çalışıyor sanıyorsun?" diye karşı durmuştu Hasan yine de. Yumuşamadı abisi. "-Sıkıntıdasın... Çok sıkıntıdasın. Bilmiyor muyum ben?" dedi Hasan. O zaman iki tokat daha yedi abisinden. "-Sana ne ulan? Benim bileceğim iş! Okula gideceksin. İşte bu kadar!.."

İlk büyük çatışmalarıydı abisiyle. Çocuklar yadırgadılar. Hepsi korktular, ağladılar. Kadir Çiçek, fırlayıp kahveye gitti. Gece çok geç döndü. Konuyu açtırmadı bir daha. Hasan'la konuşmadı. Evin kereste borcu hesabını ona değil, Kemal'e yazdırdı. Üçüncü gün, memleketlisi Avni'den biraz daha borç para istemek için de Sefer'i gönderdi. Sefer, eli boş döndü. Dördüncü gün, Osman'ın beşiğini götürdü. Beşik bir daha geri gelmedi, ama Kadir Çiçek, akşam Sefer'le eve üç ekmek ve bir takım ciğer gönderdi. Kendi gelmedi. Beşinci gün yevmiye dağıtma günüydü. Sakine Çiçek, gözünü avlu kapısından ayırmadı. Bütan gaz ocağını yakmak için kocasının dönmesini bekledi. "Kıyma getirirse patatesi vururum ocağa..."

Yağışlar dinmemişti daha. Bütün ay vinç de, treyler de araziye çok seyrek girebilmişti. Fazla çalışma, prim söz konusu değildi. İş günleri bile sayılıydı. "-Hepsi hepsi yediyüz tutar bu ay. Fazla tutmaz" demişti Kadir Çiçek. Karısı, bütün bir ayı nasıl geçireceklerini düşünmeyi çoktan unutmuştu. En yakın akşamı ve en yakın sabahı düşünebiliyordu o. Hasan, damın üstüne çıkmış, akan yerine bir çinko parçası çakıyordu. Damın üstünde eğilip doğruldukça yengesini görüyordu. Yengesinin işi her gün biraz daha azalmıştı. Her gün biraz daha az tencere ovuyordu. Çamaşırı biriktiriyordu. Biriktirmeye olanak kalmayınca, düz suda çalkalıyordu. Terden kayışa dönmüş gömlek yakalarını bir tutam kille ovuyordu.

Hasan, elini cebine sokmuştu. Sahte kimlik kartını çıkarmıştı. Karta, herkese iyi gelecek bir iksir gibi bakmıştı. Damdan indi sonra. Yengesinin, yeşil lastik ayakkabılarının ucuyla bir su birikintisini incitmeden dürtüklediğini gördü. "-Ne inat bu benim abim!.. Ne inat..." dedi. Sakine Çiçek, kocasını savunmak istedi. Ama şu an savunacak belli bir ipucu yakalayamadı. "-Seni düşündüğünden..." dedi sadece. "-Bu yaz çalışsam... İlerde yine okurum..."

Hasan sözünü tamamlamadan avlu kapısı gıcırdadı. O yana fırladı Sakine. Baktı, kocasının elleri bomboş değil. Eski gazete kağıtlarına sarılmış paketlere uzandı. "-Al. Götür ocağa bir şeyler koy". Kadir Çiçek'in sesi başka bir adamın sesiydi. Yüzü başka bir adamın yüzüydü. "-Hasta mısın Kadir?"

Kadir, karşılık vermedi. Kaç gündür tek söz etmediği, yüzüne bakmadığı hasan'a doğru yürüdü. Hasan, abisi yeniden tokatlarsa diye kendini hazır etti. Söyleyeceklerini bir bir dizdi içinden. Abisi yanından geçti. Peykenin ucuna ilişti. Ellerine baktı. Parmaklarını kenetleyip şıklattı. "-Sen git, ocağa bir şeyler koy" dedi yine karısına. Hasanelindeki çekici toprak duvara sürttü. Kabaran toprak hemen döküldü yere.

"-Hasan..." dedi Kadir Çiçek, "yanıma gel".

Hasan, yanına gitti abisinin. Ama çok yakınına değil.

"-yarın birlikte gidelim şantiyeye. Kağıtlarına bakacaklar. Uygunsa iş verecekler sana."

Hasan'ın yutkunma bezleri sızlamıştı. Göz çevrelerinde bir yanma olmuştu. "-Sağol abi" demişti, sızlama ve yanmaları bastırıp.

"-Doğramacı yevmiyelerimi kestirmiş. Şantiye şefi haberliydi. Kesmiş. Bu ay öderim demiştim".

Başka bir açıklama yapmamıştı Kadir Çiçek. Sadece sözü bağlamıştı: "-Yanıma alacağım seni. Belki ilerde iyi bir vinç ustası olursun sen de". "-Olurun" demişti Hasan da. "Senin borçların var, keserler. Benim borçlarım yok kesemezler" demişti, dili ağzına dolaşarak. "yani diyeceğim... bir yandan kesilirsek, bir yandan damlarız hiç değilse... Öyle değil mi abi?)

Mühendis Nazif, kararsız duruyordu.

"-En iyisi boşaltın treyleri. O gitsin. Bilal vincin başında kalsı", dedi. "Gerçi evet... tek kanalet için... Yine de, boşaltın".

Kadir Çiçek, kararlı konuştu:

"-Çift iş olur bey. Şimdi oturturuz onu biz. Yerleştiririz geçeriz".

Mühendis Nazif, artık bir şey demedi. Bütün gün yerlerine oturtulmuş kanaletlerin simdi iyice belirginleşen aklığına baka baka yürüdü. Bir boydan bir boya geçti döşenmiş kanalet hattının yanından ve çatlayan eğerlerden birini kafasına not ederek pikabına döndü.

"-Yine de dikkatli olun" diye bağırdı ekibe; bindi, gaza bastı, doğu yönünde sürdü pikabını.

Vincin bumu son kanaleti kavradı, kaldırdı.

Hasan çelik orta halatı büktü.

Bum ağır ağır döndü, yüksek gerilim hattının altına özenle girdi. Operatörün gözüyle ayarladığı sınırı bir milim aşmadan girdi hattın altına; kanaleti hizaladı, eğere yakın yere indi ve orada başı eğik bekledi.

Kadir Çiçek de sabırsız bekledi. Hasan'ın bakışları seçilmez olmuştu. Sesini duymayı bekledi. O, her gün biraz daha erkekleşen, artık neredeyse tam kendisi olmaya aday sesin "boşalt" demesini bekledi. Ama Osman, kendi payına düşen katranlı ipi aceleden kötü sermişti. Halat tam yerinde değildi. Hasan, çelik orta halatı bırakmadan sol yardımcıya seslendi:

"-Düzelt ipi! İpi düzelt!.. Oturt yerine Osman!.."

Sol yardımcı, ipi düzletmek için askıda kanaleti usulca itti; itip yer açmak istedi. Açtığı yerden eğere doğru eğildi, sığmadı. Az daha itti kanaletin ucunu. Kadir Çiçek, vincin gürültüsünü bastırmak, bastırıp sesini duyurmak ve:

"-Oyun mu oynuyorsunuz be? diye bağırmak için soluğunun hepsini topladı, ağzını açtı ve:

"-Oy..." diyebildi.

Kanaleti taşıyan askılardan biri kaymış ve kanaletin bir ucu yere vurmuştu. Bozulan denge, o anda ağırlığından kurtulan vinç bumunu yukarı doğru esnetti. Yukarı doğru esneyen bum, yüksek gerilim hattının egemenlik alanına girdi; gücünün milyarda birinden pek azını kapıp, elinde hâlâ çelik halatı tutmakta olan Hasan'ın gövdesine akıttı. Çelik halat ucunda iri, siyah bir kömür asılıp kaldı.

İş erken başlamıştı. Şimdi ay, kalın buhar tabakası ardında, az önceki kavgadan yorgun, erin soluyarak, derin soluyup durmadan terleyerek ovaya çiseliyordu. Islak ışık vincin ucundaki iri kömür parçasında ince cızırdıyordu.

Sakine Çiçek, cacık yoğurdunun yüzeyinde giderek çoğalan fışırdamayı gördü. Daha bekledi. Fışırtı derine, dibe indi. O zaman, artık beklemedi. Çocukları Sefer'e bıraktı. Başına bir örtü örttü, yanına Kemal'i aldı; siyolanlı pamuk tarlalarının kıyıcıklarında dura dikile, yüksek gerilim hattı direklerinin koyduğu işaretleri izleye ede, bir kalabalığın toplaştığı, resmi araçların mavi ve kırmızı ve sarı ışıklarını durmadan yakıp söndürdükleri bir yere doğru yürüdü. Ama Sakine Çiçek daha oraya varamadan, asfalt yoldan sirenlerini öttürerek bir polis aracı geçti. Ters yönde, kente gitti. Polis aracının içinde biri:

"-Kardeşim ha?" dedi, Kadir Çiçek'e.

Kadir Çiçek bumun ucundaki kömür parçasından daha kara görünüyordu. Bir kömür parçası nasıl ses vermezse, o da öyle ses vermedi.

"-Demek iş kazası?" dedi, aracın içindeki öbür polis. "Sigortanız vardır. Kaz ise iyi. Kardeşininki sana kalır".

Kuşkuyla baktı Kadir Çiçek'e.

"-Yaşı uygun ki çalıştı. Vardır sigortası kardeşinin de". dedi beriki.

Hasetle baktı Kadir Çiçek'e

Yağmurlar yeniden başladı. Ovanın böğrüne sokulmuş hafif eğimli toprak kanallar, pamuk tarlalarının fazla suyunu denize akıtmaya yetişemedi. Tarlalarda küçük, durgun göller oluştu.

Kuzeyde baraj, daha çok elektrik gücü üretti. Ve bu gücü yüksek gerilim hattına akıttı. Durmadan akıttı.

Yüksek gerilim hattı, direkler üstünden ovaya uzandı. Dokunulmazlığını koruyarak, büyük kentlerin kapılarında bölünüp kollara ayrılarak, caddelerde yeniden kollara ayrılarak, dış mahallelerde daha ince kollara ayrılarak, ayrılan en ince kollarından birini Kadir Çiçek'in ot-sap tavanından aşırtarak gitti; gücünün milyarda birinden daha çok azını bir kez daha parçalara böldü ve böldüğü daha küçük çaplı güçleri cezaevlerinde durmadan çoğalan koğuşlara, o koğuşların tepelerindeki en küçük ampullere boşalttı. Çoğalan koğuşlarda ampuller, en uzak yıldızların ışıltıları kadar ölü bir ışıkla sabahlara dek yandı.

Kadir Çiçek, koğuşta gözünü bu soluk ışıktan hiç ayırmadı. Üşenmesiz, uzun baktı. Aylarca baktı: Işığı iyice tanıdı. Tanıyıp beynine akıttı; gerildi. Her sabah daha yüksek gerildi.

Adalet AĞAOĞLU

aysun colak
04-09-2009, 11:51
ALABANDADA

Saç maşası satan adam, güverte yolcularına ait sancak kıç omuzluğunun alabandasında dinelmiş, bağıra bağıra mallarını övüyordu.Günün son turuncu ışığı sönmek üzereydi.

Denizin mavisi koyulaşmıştı. Dalga başlarında; çakmak çakılıyormuş gibi, turuncu kıvılcımlar uçuyordu. Ufkun üzerinde parıldayan akşam yıldızı; gökte bir gülüştü. Saç maşası satıcısının yüzünün yarısı turuncu, yarısı açık menekşeydi. Adam doğrusu, söz gücüyle satıyordu.

Sözler burgaçlanarak ve köpürerek, ağızdan çağlayan halinde akıyordu. Çevresinde halka olmuş çoğu erkekler, ağızlarını açmış dinliyorlardı. Satıcının anlattığına göre, gözü karda değildi.

"Kar" mı? Ne gezer efendim! Hatta zararına satıyordu. Kadınların en güzellerine saç maşası sağlamak üzere, işte, vapura binip diyar diyar gurbette geziyordu. Onları satmayacak, hediye edecekti.

Kendisi, abur cubur satan bir işportacı değildi. Haşa efendim! Ona, yüksekten gelen bir ses, "Yürü ya kulum! Git de maşaları bu güzellere sat!" diye seslenmişti. O da bu emir üzerine yola çıkmıştı. Maşaları, her birinde on kuruş zararla yirmi kuruşa hediye ediyordu. Zaten her isteyene hediye etmeyecekti. Çünkü elinde topu topu on beş tane kalmıştı. İsteyen alır, istemeyen almazdı. Yapacağı iş, sadece onlara almak fırsatını vermekti.

Satıcının dört yanında kalabalık halinde halka olmuş erkekler arasında, yalnız iki dişsiz ihtiyar kadın vardı. Adam konuştukça ara sıra birbirlerinin yüzüne bakıp gülümsüyorlardı. Erkeklerin bazıları alaylı alaylı bakıyordu, bazıları kaşları çatık, ciddiyetle dinliyorlardı.

Yalnız, halka dışında, gemi alabandasında, şiltelerini sererek bağdaş kurmuş kadınlar tepeden tırnağa göz kulak olmuşlardı. Adamın yanında toparlak yüzlü bir kadın oturuyordu. Oradan geçen bir Laz gemicinin deyimiyle, "kadının sancak tarafının saçları maşalarla kıvırcık kıvırcık edildiği için dalgalı; iskele tarafının saçları bonazza, yani dümdüz"dü.

Gezgin satıcı maşaların bu marifetine işaret ediyordu. Permanat için gidip boşu boşuna bir sürü para vermemelerini, çünkü o maşalarla saçların istenildiği gibi kıvırcık ve bukle edilebileceklerini söylüyordu.

Alabandada oturanlar arasında iki çift de vardı. Sabahtan beri birbirlerine "mahsullerinin" nasıl olduğunu, havayı, yağmuru, kurağı tekrar tekrar sorup cevaplandırdıktan sonra, artık söyleyecekleri sözleri kalmamıştı.

"Bukle" sözünü duyunca, bu sözcüğün "u"sunu "o" çevirerek gevrek gevrek gülüşüyorlardı.
Saçlarının yarısı kıvırcık, yarısı düz olan kadın, sözümona utanıyormuş gibi, başını bir eğiyor, bir de sağa sola çeviriyordu. Amacı saçlarını dört yana göstermekti.

Tezkere alarak köylerine dönmekte olan iki er, yavukluları için birer maşa aldılar.

Satıcı oradan ayrılınca, dört beş kadın da teker teker giderek birer maşa aldılar.

Alabandada şiltelerin üzerine bağdaş kurmuş da maşayla ilgilenmemiş olanlar arasında otuz beş yaşlarında, köy öğretmeni bir kadın vardı. Biraz önce annesinden fena halde dayak yemiş olan sekiz yaşlarında bir yaramaz oğlanı avutmaya uğraşıyordu. Çocuk, "Bu vapur on para etmez, babamın upuzun direkli yelkenli bir gemisi var," dedi. Bu sözlerinin öğretmen kadında ne etki yaptığını anlamak için, ona dikkatli dikkatli baktı.

Öğretmen, elinden geldiği kadar hayret ve hayranlıkla, "Ah, ne güzel," dedi.

Oğlan, "Onun sahici direği, beyaz yelkeni var; bu kara kara tüten pis baca gibi değil," diye ekledi.

Çocuk devamla, "Biz babamla Amerika'ya giderken balık tutarız. Bu vapur kadar balıklar!.."

Sözlerinin öğretmeni etkilediğini görünce heyecanlandı...

Öğretmen, çocuğun her söylediğine inanıyor gibi yapıyordu.

Oğlanın gözlerinde, şanlı işler görenlere özgü bir gurur parladı ve konuşmasını sürdürdü: "Gemi giderken biz hep rakı içeriz. Bardakla değil, doğrudan doğruya şişelerden içeriz. Şişeleri bir mil uzağa atarız. Şişeler batar, hiç çıkmaz..."

Öğretmen, "Aman ne güzel!" diyerek ellerini çırptı.

Bu kez çocuk, "Bu peri midir, melek mi?" diye düşünerek, öğretmene hayranlıkla baktı.

Kadın, cebinden bir avuç antepfıstığı çıkararak çocuğa verdi, "Rakım yok ama, bak, bunları ben tuzladım. Belki hoşuna gider," dedi.

Küçük, yarı çekingen yarı hayran, fıstıkları yemeye koyuldu.

Oğlan, doğrusu pek erken yaşında, kadın kısmının entrika ve tuzaklarına uğruyordu. Fıstıkları çiğnerken göz ucuyla kadına baktı. İşte bu kadın, o akşamın pembeleşen ışığında gül gibiydi; gülümsüyordu. Annesi gibi çatık kaşlı ve yaygaracı değildi.

Oğlan kadına, "Sen evli misin?" diye sordu.

Öğretmen, "Hayır," karşılığını verdi.

Oğlan memnun oldu, "Ben büyüdüğüm zaman," dedi.

Kadın elini sallayarak, "Ona daha çok vakit var," dedi.

Çocuk, "İyi ya! Ben büyüdüğüm zaman seninle evleneceğim," dedi.

Öğretmen, güle güle çocuğa sarılarak öptü.

"Aman çok hoş olur. Aman seni sözüne bağlı tutmayayım bari. Belki o zamana kadar fikir değiştirirsin," dedi.

Çocuk, "Ben büyüdüğüm zaman çok param olacak. Bir beygirim olacak, bir de tüfeğim... Aslan kaplan avlayacağım. Sabahtan akşama kadar dondurma, elmaşekeri ve kurabiye yiyeceğim," dedi.

Öğretmen, "Hiç korkma, onları ben yaparım," diye cevapladı.

Öteki, "Elbette yaparsın, birlikte yiyeceğiz... Kırk tane oğlum olacak. Onlarla birlikte oynayacağım. Ama bak kız çocuk istemem!"

Bunlar böyle konuşurken, iki üç adım ötelerinde Denizci Davut alabandaya dayanmış, bir denize bakıyor ve sonra gözlerini yukarıda, birinci mevki güvertesinin parmaklığına göğsünü yaslayarak ihtiyar ikinci kaptanla görüşen genç kıza çeviriyordu. Delikanlı öylesine hayranlıkla bakıyordu ki; kızı dönüp kendisine bakmaya zorluyordu.

Kız ona bakınca göz göze geliyorlardı...

Davut, gözbağıymış gibi, kızın bakışını tutuyordu.

Gözler birbirine bağlanıyordu.

İkinci kaptan, önemli bir şeyin olmakta olduğunu anladı.

Denizcinin gözünde ne merhamet, ne de arzu vardı. Fakat bunlardan çok daha derin ve engin bir şey vardı. Davut kızı, kendisini kabul etmeye zorluyordu. Bir güverte yolcusu, bir fukara olduğu için değil, fakat o kız gibi bir insan olduğu için, denizcinin bakışının kızın en önemli tellerini titretmekte olduğunu yaşlı kaptan sezdi ve bir bahane ile kızın yanından ayrıldı. Kısa bir an için de olsa, bu iki insan, aynı türden iki yaratık olduklarını anladılar. İki kuş gibi, ayrı dallarda oturup birbirlerine bakıyorlardı.

Deniz seyahati her insanı az çok, görenek zincirinden ve her günkü hayat çemberinden dışarı fırlatır ve insan gönülleri arasında sempati akıntısı dolaştırır.

İnsanlar gemiye, birbirlerinin yabancısı olarak binerler. Aradan bir iki gün geçince, yabancılık duygusunun çoğu ortadan kaybolur. Şehirde ise birkaç es dost dışında insanlar yabancı olarak doğdukları gibi, yabancı olarak yaşar ve yabancı olarak da ölürler...

Birdenbire Davut gülümsedi. Kız da gülümsedi.

Bu, yabancılığı bir kenara atmak, tanışmak ve birbirini kabul etmekti.

Belki de, aralarında geçen şeyde cinsellik farkının -yani birisinin erkek ve ötekinin dişi olmasının- payı vardı.

Aralarında, gözle görülmez kudretli bir bağ oluşmuştu. Bu bağ sınıf, zenginlik, fukaralık gibi yeryüzünün bir sürü engellerini aşıyordu.

Bir an için Davut'un gözü kızın dudaklarına ve göğsüne indi.

Kadının, farkına varmadan göğsünü kabartışı, bir "kendini veriş"ti...

Yaşlı ikinci kaptan, salonun merdivenlerinden inerken, gemi katibine rastgeldi. Nedenini bilmeden ona, "İnsan ne anlaşılmaz şey yahu!" deyip geçti.

Katip, "Acaba bizim moruk aklını mı oynattı?" diye düşünerek başını sallayıp işine gitti.

Tezkere alıp köye dönerken yavuklularına saç maşası almış olan erler, çocuğa bir avuç antepfıstığı vermiş olan köy öğretmeni kadın, Denizci Davut ve birinci mevkideki kız, artık ölünceye kadar, gelip geçen o kısacık anı unutamayacaklardı.

Ciddi ve önemli saydıkları bir anıyla dolu olan varlıklarına, bu ufak tefek şeyler, sanki cennetteki meleklerin geçer ayak gönüllerine düşürmüş olduğu gülümsemelerdi...

Cevat Şakir KABAAĞAÇLI

aysun colak
06-09-2009, 16:12
FIRATIN CİNLERİ

Azık çıkınından bir lokma tandır ekmeği kırıp, ağzına attı. Da-ha şimdiden birkaç dişi çürüyüp, erimişti. Doğan her çocuk, kemiklerini, anasının ağzından söküp aldığı dişlerle yapıyordu sanki. Lokmayı geveleyip sulandırdı. Eliyle gevişim alıp, yavrusunun kuş götü ağzına "meh" diye tıkıverdi.

Kucağında yavrusu, geri-aşağı, Fırat'a doğru inmeye çalıştı. Ama, onlar üç kişi sayılırlardı. ilk doğumunun kırkı çıkmadan döllenen rahmi, yükünü dokuzuncu ayına ulaştırmıştı hile. Kabarmış karnı, kadının belini ileri çekiyor, yürüyüşünü dağıtıyordu. Fırat'a canını zor attı. Bulamaç gibi yoğun ve pis suda basını, göğsünü yudu. Sonra, bebesini suladı.

Damarlarına yorgunluk dizili Yağda, yürüdü. Damına varıp bir dürüm keçe açtı yere. Bebeğini yatırdı. Yanma, yüklü bedeniyle kendisi de kıvrıldı; kalın bir uyku umarak...

Yağda, uykuya dalmadan kabarmış karnı, dar nefesini yukarı basmaya başladı, tik çocuğunun doğumunda çektiği korku dolu eziyeti, şimdi yeniden duyuyordu. Teni, tere kabarmaya, saçları ise, tel olup dikleşmeye başladı.

"Uy aneey," diye söylendi.

Sonra kıvrana kıvrana doğruldu. Güçlükle kapı ağzına geldi.

"Kız Sultanoo," diye bağırdı komşusuna. "Hele beri gelesin Anam!.."

Sultano, pürtelaş geldi. O, doğuma usta bir kadındı. Yağda'nın debelenişinden, durumu tez kavradı.

"Dür bakam, eğer yakınsa, çekip alam,," diye söylenerek eğilip yokladı.

Sonra geri dama girip, bir leğenle döndü.

Bu ara başkaları da geldi.

Belini, yanlarını ovarak, Yağda'yı doğuma hazırlamanın gayretine girdiler. Yağda'nın karnı, sık dürülmüş bir lahana kadar pekti ama. Yeni başlayan sancıların gücü, bebeyi rahmin elinden söküp almaya yetmiyordu.

Yağda'nın bedeni, başlı ayaklı tutuldu. Sağa sola sallandı; süt tuluğu çalkalar gibi... Ardından Fırat'ın kumluğunda kaldırıp kaldırıp beli üstüne bırakıldı. Gene de kalça yumuşamıyor, bebek yerinden kopmuyordu.

Kadınlar sızlanmaya, tek tük söz söylemeye başladılar.

"Biraz beklesek mi, nedir?" dedi biri. "Fukarayı çifte canıyla eziyete germiyek?.."

"Viş bacım," dedi bir diğer avrat "Sakın iki sıpa taşımıya karnında?.."

Yağda'ya çıkışanlar da oldu.

"Kız orosbu, mademkine sende doğurmaya göt yok, nedir erinin sidiğim kapiysen? Daha şurda bir kış geçti. İlk kuzulamanda da kalçan salmıyordu çocuğu... Hem kanındaki eniğin eğer depmiyorsa bil ki ölü doğacak!.."

"Ağzını hayır aç kız!.. Üzerli avradın yüzüne kel söz söylenmez. Bu gelenin inadı erkek damarlı, hemin yallah, hemin billah!.."

Sonunda, dalga dalga yığılan sancıların emeği, Yağda'da hayır komadı. Suya girmişçesine tere battı. Battı ama, karnındaki yükü de alınıp, kucağına verildi.

Kanaması birkaç gün durmadı Yağda'nın. Siyim siyim alttan sızan kanlar, her gün biraz daha canını alıp azar azar dışarıya taşıdı. Çare olarak, bol tezek külü döküldü. İnce kül kanı iyi emiyordu anlaşılan...

Yağda, doğumunu; haftasına taşımıştı. Canının ayarı düzelmemiş, kanı, eski yerini doyurmamıştı. Bedeninde, yeni yeni sezdiği bir başkalaşım vardı. Bir uğultu yumağı, kafasında büyüyor, gözleri körlenip, sanki yanıyordu. Hele Fırat kenarına bulaşık ya da bez yumaya indiğinde, kanında gizli ifriti, kendini iyiden iyi açığa vuruyordu.

Yağda'nın bakışlarına gene tuhaf çizgiler çarptı. Sanki ufak bulutçuklar uçuyordu önünde. Sonra, büyük bir dağın doruğunda toplanarak kafasının içinde patladı bu bulutçuklar. Birden silkinmek istedi. Olmadı. Sular gözünü vermedi. Geriye kaykıldı. Her yan doluydu. Bir ara gözlerinin emir almadığını, istediği yöne dönmediğim de fark etti. Çaresiz başını yukarıya kaldırdı. Şimdi bir de boylu boyunca güneş yatmış, serilmişti beynine.

Soluğu, canı gevilmiş gibi çıktı birden. Beyni daha bir burgulandı. Ağzı da kaygana gönüllü. Ardından, çakıl taşlarının üstüne kapandı, Yere yapışışı namaz kılar gibiydi.
"Uy aneey," diye uludu. "Ne haller gelmiş başıma!.. Sultano, bacım. Gel, beni apar damıma..."

Sultano bir dut ağacının dibinde yün atıyordu. Duymadı. Yardıma, çamaşır yumaya inen öteki kadınlar geldi. Yağda, kapandığı yerden bir türlü kalkamıyor, hep yüzünü saklıyordu.

"Güneşten korkuyorum, sudan korkuyorum, bacılar," diye söylendi. "Allahasen, hele söyleyin ki, siz de korkuyor musunuz? Yoksama, canım mı unutmuş beni?.."

Gelenler bu sözlere hiçbir anlam veremediler. Fırat da, güneş de yerli yerindeydi. Yüzlerinden soğuk bir ürperti geçti.

"Kız, doğrul hele," dedi biri. "Al mı bastı seni, nedir?"

"Bu kızcağızın da keçesi hiç sudan çıkmıyor," dedi bir diğeri.
Yağda'yı zorşer yerinden söktüler. Ayağa diktiklerinde yüzünü görünmeyen bir korkuya karşı örtüyor, suya ve de güneşe bakmamaya çalışıyordu. Sedefe kaçımış gibi parlayan gözlerinde bakışı yavaş ve garipti.

"Ne bilem anam," diye kendi kendine söylendi. "Zaten üç-dört gündür aklım kaynıyor, gözüme ateş ile su ayan oluyordu."

Çaresiz kalan kadınlar, Yağda'yı damına getirdiler. Başucundaki çuvaldız, kırmızı çaput, kuru soğan. Kur'an ve ekmek kırıntılarının sayısı arttırıldı hemen.

Alpaşa, ağasının dizine yüz sürdü. Derdini ona anlattı.

"Ağam," dedi. "Görüyorsun, kancığımın zihnini cinler basmış. Avratların hökmü öyle diyor yani. Çaresi senin dilinde. Sen böyüksen..."

Vakkas Ağa, güldü. Güldüğünde, altın dişleri ışıl böcekleri gibi sarıydı.

"Ula Alpo," dedi. "Bunun nesine ciğer soldurup tasa eskitiysen? Öte başı bir avrat değil mi? Üzülme. Her bir belaya çaresi de eş gelmiştir."

Alpaşa ümitlendi:

"Özün doğru söylüyor Ağam," dedi. "Ama sizin hesabınız. Ağa katında geçerli. Benim kanım-terim toprak kesik. Yani bir marabayım. Felek bizim defterimize bir geçimlik avrat yazmıştır."

"Gene de keyfini kırmaya lüzum etmez," dedi Ağa. "Bak, seni severim. Çalışman eyidir. Elimin altında kırılmaz bükülmez bir değneksin. Yarın ölsem, geride kalan bohçamı açmaya, bakarsın seni de seçerim."

Alpaşa bu sözlere iyice sevindi. Ağanın mestli ayaklarına sıvandı. "Aziz olasın Ağam," dedi. "Altına keçen olmuşam senin..."

"Şimdik, surdan atıma atla, git, Kazo köyüne. Ama, atın dizgi-nini taban yerlere çekesin. Taşın çakılın içinden koşturup, hayvana tırnak attırmayasın. Ha, ne demiştim? Kazo'ya git, var. Cindar'a söyle. Deki, Ağam seni istiyor. Terkine al, gel. Avradının cinlerini kovalasın. Eyi mi ulan?"

Alpaşa, Ağanın bacaklarına yeniden sarıldı.

"Burnunun kılı, ayağının turabı olmuşam, Ağam."

Bugüne dek kendi soyundan hastalar için Cindar getirten Ağa, şimdi bu geleneğini ilk kez bir marabası için bozuyordu. Ağanın bu iyiliği, Alpaşa'yı gerçek bir sevince götürdü.

Cindar geldiğinde, tüm konuşmalar onun üstüne toplandı. Cin-dar herkesi meraklandırmıştı. Gizliliğe varan tavırlarında, insanı alan bir büyü vardı sanki.

Cindar, Önce bir yastık koydurdu önüne. öte ucuna da Yağda'yı oturttu. Sonra sallanması başladı hafiften. Gözleri pörtlek pörtlek açılmış, bedeni, haldır haldır titremeye başlamıştı. Cinleriyle konuşacağının belirtisiydi bu. Birden sesi soluğu kesildi. Orta yaşlardaki yüzüne bir derin ermişlik sığdırmıştı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı iki parça yazılı kağıdı önüne açtı. Ayakları, mürekkebe batırılmış karıncaların, ak kağıt üstünde bıraktıkları ize benziyordu yazılar. Cin yazısıydı ismi.

Bir ara bıcır gıcır sesler gelmeye başladı kağıtlardan. Kuyu dibinden gelen serçe bıcırtıları gibi... Cindardan başkasının çözemeye-ceği gizemli seslerdi bunlar. Herkesin yüzündeki çizgiler korkuyla gerilip katılaştı.

Cindar konuştukça bıcırtılar sustu. Bıcırtılar duyuldukça Cindar duraladı. Sonra birdenbire ayağa kalktı. Çevresine bakmadan uzaklara doğru delicesine bir koşma tutturdu. Havada görünmez bir arıyı veya kelebeği kovalar gibiydi... Neden sonra çömeldi. Fırtına dinmiş, tehlike geçmişti sanki. Rahata eren bedeniyle geri döndü. Kendisini korku ile izleyen Ağaya, Alpaşa'ya bir de marabalara saf saf bakış at-tı. Köye yolu düşen bir konuk gibi selam verdi. Alnının terini silerek Ağaya yaklaştı.

"Havanın cinlerini sorgulamışam, ama boşuna," dedi "Baciya bir ziyanlıkları yokmuş. Şimdilik tek çarem suda kalmıştır. Allah vere de bacının başındakiler sudan geçmiş olmaya. Çünküm, su cinine güç kuvvet yetmiyor. Sade benim değil, hiçbir Cindarınki suya hükmedemez. Ama velakin senin Ağa hatırına, birkaç cinim telef olsun."

Bu sefer Yağda'yı içi su dolu bir leğenin başına oturttu. Geniş bir savanla üstünü örttü. Kendisi de örtünün altındaydı. Yağda 'nın beyninde bir erime başladı sanki. Leğendeki su, ödünü sıkıp, daralttı. Aklı düşman olup yamacına geçti, önündeki su, bir ummandı şimdi...

"Suya eyi bakasın," diye azarladı Cindar. "Görüyor musun, basını cinler çalmış. Korkuya verme kendini. Reislerim anlamışam, Ha-lep'tedir. Şimdilik göndermişem yanlarına, asi cinlerimden üçünü. Demişem, çekil bacının başından! Cevabı geliyki: 'Bacı abdestsiz niyazsız toprağa basarak, izini yere düşürmüş. Cezaya müstahaktır.' Yollarına bıçak sereyim de, göreler..."

Örtünün altından çıktılar.

Şimdi, herkes cinlerin ölmesini bekliyordu. Ancak Yağda'nın yüreği büzgün, kursağı tepmeye güçsüzdü. Önce ağzında top top köpük birikmeye başladı. Sonra esner gibi uluyup duran Yağda, birden-bire dört bir yanına saldırmaya başladı. Kendine yakın duran Cindarın, umulmaz bir boğuculukla çarptı yere. Hırsında üç beş insana sığacak bir güç vardı. Cindarın her yanını tırmalayıp kanattı, yırttı. Durmadan hırlıyor, kudurgan sesi ortalığa korku saçıyordu. Boyun damarları gerili birer urgandan farksızdı.

Kadınlar çığlıklar atarak, çocuklarını kapıp, kaçtılar. Ağlaşıyorlardı. Buna, Yağda'nın yalın kat göklere varan ulumaları da eklendi. Saldıracak yer arıyor, üstünü başını yoluyordu. Düşüncesi durmuş gibiydi.

Alpaşa'nın namus damarları kabardı.

"Yağdooo," diye ileri fırladı. "Bu ne bok yemektir ulan?.."

Bastı tokadı. Fakat tokatlar taşa çalınmıştı sanki. Yağda, olanca çılgınlıgıyla onun da üstüne çullandı. Alpaşa, ne yapacağını şaşırmıştı.

"Kız Yağdooo," diye tekrar haykırdı. "Ula benim, ben, erin Al-paşa?.."

Yağda, duymuyordu ama. Ağzından salyalar sünüyor, pamuk gi-bi köpükler savruluyordu.

"Bu kaltağın malumu kuduz olmaya," diye bağırdı Vakkas Ağa.

"Veeyy," dedi Cindar. "Yanlışınız gelmiş. Demişem ya, bunun cini su üzerindedir. Hint'ten gelme yazılarım şaşar mı hiç Ağa?.. Baksanıza sudan afat gibi ürküyor. Yönü Fırat'ı sevmiyor..."

Birden fırıl fırıl dönmeye başladı yerinde. Sonra durdu. Sol avucunun içine irice tükürdü. Sağ elinin işareti parmağı ile tükürük yığınının ortasına hızla vurdu. Tükürüğün çoğunu Fırat'tan yana sıçratmıştı. O yöne doğru koştu. Kıyısına varınca çömeldi. Suyu kokladı. Yavaş adımlarla Vakkas Ağa'nın yanma döndü. .

"Bu kancığın çaresini biliyem," dedi. "Yeter ki gönlün 'he'desin Ağa."

"Bire babam, biz avradın başını, daha baştan sana teslim etmiştik. Ne biliyorsan, yap işte!.,"

"Bacının cinleri Fırat'tan geçmedir,"

"Tamam anlamışam! Sözünün arkasını getir hele."

"Hemen defi gerek, Ağa. Fırat'ın cinini gene Fırat kırar."

"De haydi öyleyse!., Nedecekseniz edin de eksilsin bu bela, köyümün bacından..."

Bu ara Yağda, dağlara doğru basını almış, ağıp gidiyordu. Peşinden koşarak önünü aldılar. Uzaktan üstüne örme ip atıp, yere yıktılar. Eski bir hasıra sardılar. Biraz aşağıda oldukça büyük bir kayalık vardı. Önü, Fırat'a uçurum verirdi. Yağda'yı oraya doğru sürüklediler.

Osman ŞAHİN

aysun colak
07-09-2009, 12:53
DÖN GERİ BAK

1

Nesrin öldü.

Kapıyı çaldım. Yaşlı bir kadın açtı. Başında kara bir çatkı, üstünde kara bir yeldirme. Donuk gözlerle yüzüme baktı, tanıyamadı. “Buyur,” dedi, “gir.” Bizim oraların kocakarıları hep böyle çatık olur, onlardan biri sandım. Bizim oralar dedğim, kenar mahalleler elbet, ara sokaklar, apartman önleri bazı. Arabayla geçerken, eve dönerken görürüm.

İçeri girdim. Bir sessiz ağlama, hep birlikte bir ağlama sesi geldi kulağıma. Elimde Nesrin’e borç vereceğim 250 kâğıt, kalakaldım. Uzatamadım. Kadınlar doluşmuş her yana. Her yan kadındı, bir de ağlama.. Suzan ablayı (Nesrin’in anasıdır Suzan abla) seçtim aralarında. Yıllardır görmemiştim. Saçları aklaşmış. Nerede o eski Suzan, o kaçın kurrası Suzan? Hey gidi... Bir sarı saten picaması vardı ki Delikanlı, mahallede suya giderken görsen. Neyse.. diyeceğim, toyluğumuzda bunlar açtı bizim gözümüzü, hep güzel kadınlar gördük; o ara sokaklarda öğrendik kadınları sevmeyi. Neyse, 250 lira elimde uzatılmış duruyordu. Herkes ağlaşmakta. Anladım. Bir odada Nesrin yoksa o oda öksüzleşir birden Delikanlı; oradan anladım.

—Bir görebilir miyim Suzan abla? dedim.

—Gör oğlum Mustafa, dedi. Gör.

Kapıyı açan çatık kocakarı:

—Olmaz, dedi, günahtır.

Şişman bir karı:

—Ne günahı? dedi. Ölüye bakmak sevaptır sevap. Dinimiz böyle buyurur.

Derken başka bir karı karıştı söze:

—Biz tanımazdık kendisini ama iyi kız olduğu yüzünden belliydi, dedi. Kapıda karşılaşırdık arasıra.

—Ah! Ah! Ölüm ferman dinler mi kardeş? dedi yanındaki. Benim yeğenimde öldü geçende. İki sübyan bıraktı arkasında. Bu taze, çocuksuz hiç değilse. Efendim Avrupa’ya yollamıştık bizimkini ama bu hastalık aman vermiyor ki.

—Kader! diye içini çekti deminki karı. Bizim bir tanıdık bir öksürmüş, ciğeri gelmiş ağzından. Hiç değilse bu “kolay ölüm” dediklerinden. Acısız felân.

Masanın başında oksijenli bir karı duruyordu.

—Bizim Fevzi bey de öldü geçende, dedi. Yani ölen çok. Allah geride kalanlara sabır versin. Alışırsınız zamanla. Ben nasıl alıştım? Çiçeği burnundaydım dul kaldığımda. 20 yaşında. Dünyam yıkıldı sandım. Ama bakın şimdi...

—Nasıl olmuş teyze? diye sordu oksijenlinin kızı.

—Geçen akşam. Kızcağız oturuyormuş şu sedirde. Şimdi sizin oturduğunuz gibi. Kitap okuyormuş. Meraklıydı çok..

Ben aptal aptal bakınıyordum. Kimdi bu karılar yahu?

Sesleri acayip bir gürültü haline gelene kadar bekledim, sonra çıktım usulca, kapıyı ardımdan örttüm. Suzan abla seğirtti, gösterdi.

Hastane odası gibi bir yerdi: her yan beyaz. Formika bir dolap (kocaman iki gözlü bir gardolap), bir çekmecelik, bir aynalı süs masası, süs masasının üstünde fırça, makas, törpü falan bir de güllü dikiş kutusu. Yatak da kocamandı. İki yanında iki —komidin mi ne diyorlar— onlardan. Bir kitap: Siyah Şapkalı kadın. Nesrin o yanda yatıyor, kitaptan anladım, yoksa kırk yıl düşünsem.. Ne bileyim, kadını sol yana almak ters gelir bize, yeri değil ya... Ne demiş şair: Delikanlı çağımızdaki cevher.. Neyse. Bütün bunları kafama bir bir kaydettikten sonra (çünkü bir bokluk vardı bu işin içinde; biri gelip sorarsa..) yataktaki tümseğin üstünden sıyırdım beyaz çarşafı. Altından Nesrin’in kalıbı çıktı. Dudakları mordu, ağzı hafif aralıktı. Çenesinde kocaman bir bağ vardı dişi ağrıyormuş gibi. Işıklı gözleri kapalıydı. Karnına bir bıçak koymuşlar. Elleri bir garip, bir sahipsiz duruyordu iki yanında.

Eğilip alnından öptüm. Onun kokusunu duydum. Hemen parmaklarına baktım kokuyu duyunca. İki tırnağı gene ayrı ayrı boyalıydı, ayrı renk ojeliydi yani. Zaten onun için istemiştim görmek. Yoksa kim ister Nesrin’in ölüsünü görmek, di mi Delikanlı? Diri Nesrin’in ölüsünü.

—Silmemişsin tırnaklarını Suzan abla, dedim.

—Hal mi kaldı Mustafa? dedi. Akıl mı kaldı? dedi. Gözleri kıpkırmızıydı; ağzını güçlükle toparlıyordu konuşurken. Öyle titriyordu yani.

—Ağlamayı bırak canım ablam, dedim. Çamaşırlarını değiştirdin mi bari?

—Eksik olmasınlar, değiştirdiler.

O an, işte o an bir garip oldum. Ben bu karıların içinin kurduyumdur, Delikanlı. Ölüsü bile olsa, Nesrin gibi bir kız ellerine bırakılmaz bunların. Bir şey demedim ama tabi, bana söz düşmez.

—Kim değiştirdi ki? dedim yalnız. Bizim mahalleden biri mi?

—Yok canım.. Faik’in annesiymiş (Bu Faik dediği, Nesrin’in kocasıydı). İlk geliyormuş evlerine. Ben de bugün tanıştım zati.

Suzan abla sümüklü bir mendil çıkardı cebinden, burnunu dildi. Hınkındı, bir daha sildi.

—Ağlama da aklını başına topla canım ablam, diye terslendim. Diriyken sahip çıkmadılar kıza, evine adım atmadılar, şimdi sahip çıkartma. Ben bilirim bu esnaf takımını Delikanlı, bunların içinin kurduyumdur ben. Yalnız ölüye sahip çıkar bu akbabalar.

—Haklısın Mustafam dedi. Git bari asiton al köşeden.

—Pamuk var mı? dedim.

—Aybaşı pamuğu var. Top top. Büyük. Na şurada.

—Kolonya?

Suzan abla uzandı, Nesrin’in komidinine baktı. Esen marka kolonya çıkardı, limon çiçeği. Komidinin gözünde küçük beyaz havlular duruyordu üst üste. Şeyden değil ama bir tuhaf oldu içim. Şişenin boğazına bir de pembe kurdele takmışlar. Ulan kim akıl eder bunları?

—Yer ayırttınız mı? dedim. Sen şimdi düşün bana vereceğin işleri. Bakkaldan dönüşte yazarız kağıda dedim.

—Yok yapacak iş. Hepsi tamam. Faik’in ablası, yengesi, eniştesi her şeyi yaptılar, artık yapılacak bir şey kalmadı, dedi Suzan abla. Yer falan da ayrıldı. Gazetede ilân çıkartacaklarmış gömmeden.

Suzan abla hem konuşuyor hem de çekiştiriyor beni. Daha fazla oyalanmayalımmış odada, biz kız tarafıymışız ne de olsa, ayıpmış.

—Al şu 250 kâğıdı bari, dedim. Geçende – Sonra fırladım odadan.

Bir içim kabarmış ki sorma, Delikanlı. Sen bilmezsin beni, tanımazsın yani. Şoför Mustafa dersin, o kadar. Ama ben oturuşundan anladım senin iyi adam olduğunu. Bardağını tutuşundan bildim. Bir yarım daha söyleyip bölüşelim mi ha? Yaşşa! Dedim ya ben adamı bardak tutuşundan – Gözüm keserse iyi.. Yoksa açılmazdım sana, içim kabardı demezdim. Ama merdivenlerden bir inmişim ki o biçim...

“Yuf olsun sana Suzan abla!” diyormuşum bir yandan. “Yuf olsun! Ulan beş kuruş için yedireceksin güzelim kızı şu akbabalara. Ulan sahip çıkılmaz mı be?”

Kapıya indiğimde sesimi duydum. Yüzüm ıslanmış. Merdivenler gülsuyu kokuyordu.

2

O koku, yaz akşamları daha keskinleşir. Günün sıcağından artakalan kolaltı teri, yıkanmış saç, kolonya karışımı bir koku. Delişmen, toy genç kız kokusu. Nesrin ne zaman otursa koltukta kalırdı.

—Kız işler nasıl gitti dükkânda bu gün?

—Ne bileyim ben? Öyle işte.. Bir iki manikür, pedikür falan.

—Kız manikürü anladık da öbürü ne oluyor?

—Ayak tırnaklarına da cilâ sürüyoruz. Manikür gibi o da, aynısı ama ayağa.

Nesrin önemli bir şey anlatırken soluğu biraz hızlanır, gözlerinden bir ışık geçerdi.

—Senin ayaklarında da var mı o boyadan?

Nesrin, hiçbir şeyi umursamaz, utanmaz, haşarı elleriyle önce eteğini sıyırdı, sonra pabuçlarını attı ayağından. Tırnakları renk renk boyalı ayaklarını koltukta toparladı: “Bak bakalım var mıymış...?”

—Kız dur deli! Kız görecekler valla!

—Görsünler. Hem kim görecek? Ömürsün Mustafa abi.

Dişlerini sonuna kadar parlatan bir gülümsemeyle açılırdı dudakları. Dişleri sarıydı, üstüsteydi biraz, uçları tırtıklıydı ama güldü mü sonuna kadar parlardı.

—Onun için kötü konuşuyorlar ya senin için. Onun için diyorlar, yok Adnan’la sandala binmişsin de...

—Ne olmuş binmişsem? Bindim..

—Daha ne olsun? Denenleri duysan.

—Adnan demiyordu. Hem ben kendim biliyorum ya bir şey olmadığını. Kötü bir şey olmadığını.

—Ama öpmüştür seni Allah bilir.

Nesrin yine güldü. Onun ılık, dişmacunu kokan soluğunu önce kulağında, sonra yanağında duydu Mustafa: Sen de öp...

Bu kız adam olmaz valla! Vallah billah olmaz! Anası da Suzan karısı olduktan sonra! Adı çıkacak bunun garanti. Mümkünü yok çıkacak.

Nesrin’in saçları uçarı kızıldı. Hareli. Sıkı sıkı geriye taradı da gene kıvırcıklanırdı alnında. Kurdeleyle bağlardı. Boğumun tam altından bol, kızıl lüleler inerdi ensesine. (Saçları hep omuzlarına dökülü duran bir kadının ansızın o saçları toparlaması, kaldırması, ensesinin görünmesi).

—Bizim için de belki dedikodu ediyorlardır, dedi Nesrin. Senle benim için.

Gür, dağınık kaşları çocuk elinden çıkma acemi bir yayla çatılmıştı.

—Yalan mı ama Mustafa abi? Bilirsin ben esirgemem sözümü. Her gün gelip dükkândan alıyorsun beni. Kışın okulun önünde bekliyorsun. Mahalleye arabayla giriyoruz, yalan mı?

—Yalan. Çünkü benim yolum düşüyor oralara, ondan geliyorum.

—İyi ama herkes bilir mi senin yolunu?

—Kız bu kitaplar bozuyor aklını senin, diye üste çıktı Mustafa. Hep görüyorum elinde. Yok Kosta Rahibesi’ymiş, yok Yeşil Geceler’miş. Nereden bulursun bunları bilmem.

—Yeşil Geceler değil bir kere, “Yeşil Gece”. O senin dediğin “Beyaz Geceler”

—İyi ya ne fark eder, yeşil gecelermiş yok beyaz gecelermiş..

—Faik veriyor bunları. Hukuka giden Faik var ya o veriyor işte. Anlatmıştım sana.

—Anlatmadın. Kim o Faik?

—Canım söylemedim mi, babamın eski bir arkadaşının oğlu. Hukuk bire gidiyor; ondan alıyorum.

—Söylemedin. Mustafa duraladı –Akıllı, çalışkan bir çocuk mu bari?

—Akıllı. Çalışkan.

—İyi öyleyse.

Nesrin, çöken akşam karanlığını bastıran bir kahkaha savurdu:

—Sen kime benziyorsun biliyor musun Mustafa abi?

—Kime?

—Dudaktan Kalbe’nin Kenanına. Şimdi geldi aklıma.

—Nasıl bir adam bu Kenan? Mustafa ister istemez güldü.

—Hiiç. Keman çalıyor.

—Tövbe de kız. Tövbe de.

Nesrin’in gülüşü yarıda kaldı.

—Dur, geldik..

pabuçlarını usul usul geçirdi ayağına. Arabadan bir sıçrayışta indi. Etekleri savruldu.

—Kız yavaş!

Güneşin bittiği yerden esen akşam rüzgârında o koca mahalleye, kara duvarlara yağ kokularına doğru yürüdü. Korunmasız bir... rengârenk bir şey gibi. Billûrdan, sırçadan. Hiç korunmasız. Genç kızların o yaşlarındaki ter kokusu, cilâ kokusu, ipek kokusu kaldı.

3.

Akşam saatleri geçmek bilmiyor. Bulaşık suyu kaynayacak birazdan. Mutfakta o saatlerin yemek kokusu, su buğusu. Bir parça aluminyum teli kopardı Nesrin, yarısını alıp pakete koydu. Çaydanlığı parlatmıştı, şimdi sıra büyük tencerede. Aslında porselen bir demlik almalı bunun üstüne. Aluminyum, tadını bozuyor çayın; sular da kötü. Şu köşeye bezlerin oraya bir çivi çakmalı yarın ilk iş. Cezveyi asmalı. Musluğun çevresi hep kalabalık, bir şey dayayacak yer yok. Bir de... yok ama süngerlerin rengi çabuk soluyor, hele yağ filan sıyırdın mı musluktan, en iyisi bir... yırtık naylon çoraplardan bir bulaşık bezi dikmeli, bir de hamam kesesi el değmişken.

—Çay oluyor mu? diye geldi Faik’in sesi.

—Oluyor oluyor.

—Yoruldun artık, gelsene.

Şimdi pencerenin önündeki koltukta oturuyordu Faik. Bir elinde gazetenin bulmacası, öbüründe tükenmez kalem, arada bir dışarı bakıyordu. Karşılıklı uzun susuşlardan, sırf karşı karşıya konmuş iki koltuk yüzünden arasıra gözgöze gelmelerden usanmıyor besbelli; gazetesinin koruyucu kalınlığı arkasına gizlenmiş, bulmaca çözüyor. Elleri, yaşlanmaya başlamış bir adamın elleri; hergün dükkânın önünde müşteri bekleyen bir adamın zincir sallamaya alışmış elleri. Katı yakalı bembeyaz bir gömlek, şal desenli son moda bir boyunbağı, kocaman taşlı kol düğmeleri. Ağarmaya başlayan saçları iki yanda usturuplu, titiz favorilerle belirlenmiş. Eve geldi mi, çizgili bir pijama geçirir ayağına; çok yoruluyor...

—Yoruldun artık dedim, gelsene Nesrin.

—Geliyorum. Şimdi.

Nesrin, çaydanlığın buğusuna tuttu yüzünü. Demliği alıp bardaklara çay doldurdu, tepsiyi içeri götürdü. Oda kapısına gelince duraladı biraz. Beş yılda alışamamıştı bu odaya, bu eve. Daha eşikte bir ürkeklik kaplıyordu içini. Uzak bir akrabayı yoklamaya gitmiş gibi. Masanın ortasında plâstik çiçekler duruyor vazonun içinde. Koltukların kollarında kolalı örtüler var. Her yer sabun, yeni yapılmış temizlik kokuyor. Faik’in evi burası.

Nesrin kocasına çayını uzatıp şekerini koyarken, her eğilip kalkışında elbisesinin açılan yakasını bastırıyordu. Bir süredir sezdiği bu alışkanlığını bir türlü yenememişti. Çay bardağıyla karşı koltuğa otururken de eteğini çekeledi, dizlerini örttü. Çayın buğusu üst dudağını yakınca durdu biraz. Bitkinliğini duydu, bardağı sehpaya dayadı. Göğsü yine sancımaya başlamıştı. Yorgunluktan, başka ne olacak... Önceleri temizliği haftada bir yaparken, şimdi ikiye çıkarmıştı sözgelimi. Sonra yemek, bulaşık. Mutfağın dinginliği o yüzden iyi geliyordu ya.. Bardakları sıcak, köpüklü sudan çıkarıp soğuk suda durulamak, sonra elleri yine sıcak suya daldırmak dayanılmaz bir tad veriyordu. Gittikçe büyüyen, bütün gövdeye yayılmaya kalkışılan bir yarayı kızgın demirle dağlamak gibi acıtıcı, ondurucu bir şey..

Geçende bavulları yazlıklarla doldurup kışlıkları havalandırırken (dışarıdaki güneş ışığıyla naftalin kokulu bir oda arasında durmadan gidip gelinen bir gün), kitap bavulu çıkmıştı karşısına. Bahar Selleri, Stepançikova Köyü, Eski hastalık hepsi aradaydı. Faik, Hukuk ikiden ayrıldığı yıl çocukluk hevesi diye bir bavula kaldırtmıştı kitaplarını. Artık çorapçı dükkânı vardı, işlek bir yerdeydi, yalnız Galatasaraylı arkadaşlarının karıları ondan alışveriş etse, zengin olurdu. İnsan, hayatın gerçeğiyle karşılaşınca, bu çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden. Öyle demişti.

Nesrin, gün ışığında büsbütün bakımsız, sararmış duran kitapların bir bir tozunu aldı, sonra büyük sandığa tıktı onları, kapağı gürültüyle örttü. Yüreğinin oradan kocaman bir taş kopmuş, taa içinde bir yerlere yuvarlanmıştı. Göğsü sızlıyordu. Ellerini yıkadı. Ama bavul kalmıştı; bavul boştu. Hemen bir çift terlik, iki don, bir sutyen, bir havlu, bir gecelik kondu bavula, sonra yine dolabın üstüne ama daha yakın, daha el altında bir yere yerleştirirdi bavulu. 250 lira olsa, 250 lirası olsa, hayatında bir bavula sığmayacak ne kalırdı ki?

—Hava da iyice soğudu, dedi Faik. Kar mı yağacak ne?

—Evet soğudu.

Nesrin çayını bitirmişti. Faik’in gazeteyi tutan elinin yanından çay bardağını aldı, iki bardağı birden mutfağa götürdü.

4.

—Kar gelir bu soğuğun ardından.

Mustafa’nın sesi, Aralık geceleri dükkân camlarında görülen yılbaşı ağacı süsleri gibi, o parlak, saydam kırmızı toplar gibi renk renk çınlayıp dağıldı. Denizden sert bir rüzgâr esiyordu. Her yan, kış gecelerine özgü bir duruluk, parlaklık, yenilik içindeydi. Mustafa’nın böyle yakışıklı, yok basbayağı güzel bir adam olduğunu hiç ayırdetmemişti daha önce.

—Nasıl akıl ettin kahveye telefon etmeyi? Şaştım. Gelsin Mustafa, altı buçukta Kabataş iskelesinden alsın beni, demişsin. Semih de unutmamış Allahtan.

—Semih nasıl?

Nesrin, üstünde orta yaşlı bir kadıncağız paltosu, göğsünde orta yaşlı bir kadın iğnesi, yanındaki genç güzel adamı süzdü. Hiç değişmemişti Mustafa.

—İyi iyi. İki çocuk yaptı peşpeşe. Kalmadı eski delişmenliği.

Bir süre sustular. Mustafa camları buğulatan soğuk, ışıklı yolu daha iyi seçebilmek için farları yaktı.

—Nereye gidiyoruz? Bir şey mi var yoksa?

—Yoo. Öylesine geldi aklıma.

—Yani bir isteğin falan vardıysa..

—Yoo. Eski mahalleyi görmek istiyorum bir. Beş yıl oldu çıkalı. Şey dedim eskisi gibi gideyim dedim. Arabayla falan.

—İyi ama Faik merak etmesin. Karanlık.

—Etmez. Evde değil Faik. Galatasaray’dan sınıf arkadaşlarıyla buluşacak bu gece. Yemeğe gidiyorlar.

—Olsun biz gene de eve yakın...

Nesrin, kesin bir kararla kaldırdı başını: Hayır.

—Ne yapalım, senin dediğin gibi olsun. Hep yenersin beni zaten. Bari bir yerde durup iki tek atalım.

—O olur işte.

Nesrin eline kocaman bir bebek tutuşturulmuş bir kız çocuğu sevinciyle güldü. Kalın, gizleyici, kara paltosunun altında el değmemiş bir kız gibi küçücük duruyordu gerçekten. Evli kadınlara özgü o mutlu, aydınlık ten, biraz gevşeyen kalçalar, ferah memeler yoktu onda. Kendi gövdesinin kalıbına zor sığdırılmış gibiydi. Denizin tuzu, yabansı havasında dudakları titriyordu, dişleri görünüyordu aradan.

—Çok sık oluyor mu bu yemekler, balolar filân?

—Çok sık, dedi Nesrin. İyi okullarda okuyanlar kopamazlar birbirlerinden. Hep buluşurlar.

Yine sustular.

—Faik bey bitirdi miydi Hukuku?

—Hayır. Çorapçı dükkânı açtı. Aksaray’da.

Nesrin’in sesi yorgundu.

Mustafa, dudaklarının kıpırtısını önlemeye çalıştı ama olmadı. Biraz kırık, biraz bitkin gülümsedi:

—Kız desene Bahar Selleri falan derken...

Nesrin yavaşça güldü önce; sonra hızlandı gülüşü, acılaştı, boğuklaştı, sonunda dağıldı, parladı yine. Sustuğunda Mustafa’nın da gözleri dolmuştu.

5.

Savrulmuş, dökülmüş, ıslak yaprakların soğuğunu duydu kalçalarında. Başının yavaş, ılık dönüşünü dengeleyebilmek için gökte buğulu duran aya baktı. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

Mustafa eğilip önce alnından öptü, sonra göz kapaklarından. Karanlıkta kalan başını usulca çekti gölgelerin, dalların arasından; ay ışığıyla aydınlanan bir yaprağın üstüne dayadı. Pabuçlarını çıkardı, usulca okşadı topuklarını; ayaklarını öptü, ellerini ıslak toprağa bastırdı. Saçlarını aralayıp ensesini öptü. Hiç öpülmemiş beyaz boynunu, memelerini öptü. Göbeğini öptü, karnını öptü.

Nesrin, kabalarının arasında iki duyarlık noktasının iki ufak çukurun dayanılmaz bir sızıyla, yepyeni bir sızıyla uyandığını duydu. Bir bulantı yükseldi, boğazına yerleşti. Dişleri birbirine vuruyordu. Avuçlarıyla, zonklayan kasıklarını, karın boşluğunu bastırmaya, durdurmaya çalıştı. Bacakları titriyordu. Yüzüstü döndü.

Biraz sonra gövdesinin başıboş, uyumsuz, çırpınışları bir bütün oldu. Tek bir atış, tek bir açılım. Tek bir mutluluk, tek bir coşku. Denize doğru dolu dizgin. Bildik otların, bildik kokuların, bildik yıldızların, rüzgarın altında. Sırılsıklam.

Hayatın dalaşı; gürültüsü, küfürleri, şarkıları, güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış, sevmeyi yaşamakta öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş bildik Mustafa’yı gerçekten secdiğini düşündü en son. Koyu bir su aktı toprağa.

Uyandığında, Mustafa üstünde uyuyordu. Onu hızlanan yağmurdan korumak istercesine. Uzanıp paltosunu üstlerine örttü.

—Kar gelir bu soğuğun ardından.

6.

—Sen istersen yat Faik, dedi. Ben oturup kitap okuyacağım.


Tomris UYAR / Ödeşmeler

aysun colak
08-09-2009, 12:17
KOYUN MASALI

Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun sürüsü yaşıyordu.

Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara, sürünün rahatını tamamlıyordu.

Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler, köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar; iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa, bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi.

Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.

Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler, günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa, bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor, çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların sayısı günden güne artıyordu.

Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar, ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla, köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan, celepten, çobandan, köpekten habersiz, yiyeceklerini kendileri arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile yıldırıp kaçırırlardı.

Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları, çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına, kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine güvenemez oldular. Sandılar ki, çobanın onları canavardan koruması, önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil, kara gözleri içindir.

Ama dediğimiz gibi, yavaş yavaş koyunların aklı başına gelmeye başladı. Çobanlar da günden güne kötüleşmişlerdi. Hele bu sonuncusu iyice dalgacıydı. Keyfinden, rahatından başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanlar gibi sopasını kapıp köpekleri peşine katarak onlara karşı koyacağı yerde, birkaç koyun, kuzu atıp başından savmaya bakardı.

Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar birbirine girdiler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar, ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Onların ulumaları, kükremeleri sürünün bulunduğu çayıra kadar gelince koyunlarla beraber çoban da tir tir titriyordu. Bu aralık, ormandaki kavgadan yaralanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlardı.

Korkudan şaşırmış koyunları görünce: -İşte dişimize göre düşman!- diyerek ileriye atıldılar. Ama canavarların kıpkırmızı açılan ağızlarıyla iri dişlerini görünce koyunlar işin şakaya gelmeyeceğini anladılar. Köpekler de, koyunlar elden gidince kendilerinin aç kalacaklarını düşünüp gayrete geldiler; hep beraber bu sıska kurtlara saldırdılar. Koçlar başlarını öne eğip iri boynuzlarıyla canavarların üstüne yürürlerken, köpekler de bir hayli havlayıp gürültü ettiler. Zaten dermansızlıktan dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye ormana kaçtı, öbürleri cansız yere serildi.

Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban, sopasını savura savura tekrar sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını başlarına topladılar. Kasabı, celebi hatırladılar. Köpekler de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın sırası geldiğine hükmettiler. Hep birlikte çobanın üstüne yürüdüler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtardı, bir daha da ortada görünmedi.

Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki kurt leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya, -Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren, kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?- diye övünüyorlardı.

Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları, etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı.

Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak mahluklardı:

-Biz havlayıp gayrete getirmesek bu sersemler boynuzlarını bile kullanamazlardı- diyorlardı.
-Yanı başımızdaki kocaman ormanda bizim soyumuzdan kurtlar, hatta şu kırtıpil çakallar hüküm yürütür, ortalığı kasıp kavururken, bizim bu çayırda kuzu gibi yaşamamız ayıp, çok ayıp...-

Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı. Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda hem kendilerinin, hem de koyunların başını nara yaktılar; bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri için koyunları da önlerine kattılar:

-Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz, biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları yıldırırız!- dediler. Bu seferin sonu hayıra varmayacağını ileri sürerek katılmak istemeyenleri, -Alçak, korkak, miskin, hain! Sen bizim gibi damarlarında asil kurt kanı taşıyan köpeklerle bir arada yaşamaya layık değilsin!- diye parçaladılar ve... iştahla yediler.

Ama daha ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve çakallar, sürüyü kısa zamanda perişan ettiler. Köpeklerin havlaması ağaçların tepelerine varmadan boğuldu, koyunların sıcak kanı yerdeki kuru yaprakların arasında çabucak kayboldu.

Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu, çayırın kenarındaki mağarada birbirlerine sokulmuşlar, ormandan gelen acı sesleri; yürek paralayan melemeleri, ümitsiz havlamaları dinliyorlar, korkudan titreşiyorlardı. Sesler kesilince birbirlerinin yüzüne baktılar, ormanı zapt etmeye giden köpeklerle onların zorla sürükledikleri koyunların başına geleni anladılar. Aralarındaki iki ihtiyar koç, ağır ağır mağaranın kapısına doğru yürüdüler, kendilerini beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe yaklaştıkları, henüz kuvvetini büsbütün kaybetmemiş olan boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye kadar fırlattılar. Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle dediler:

-Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!-


Sabahattin ALİ (1946)

suece
12-09-2009, 00:29
RIFKI

- Gözün aydın, Rıfkı gelmiş!
- Yaa! Dalga geçme. Nerede?
- Mutfakta.
Gri bir bulut, eteklerini telaşla savurarak annemin yüzünde dolaştı. Mahmurluğu bir anda açılıverdi. Gözlerini, yerde bir şeyler ararcasına gezdirdi ve zor duyulur bir sesle:
- Mutfağa girmeyeyim o zaman. Tam da kahvaltı üzeri. Hay Allah, dedi.
- Üzülme, kahvaltıyı odaya hazırlarım. Hele bir karnımızı doyuralım, bakarız çaresine.
- Ya biz kahvaltı yaparken odaya gelirse?
- Merak etme gelmez. Sinmiştir o şimdi bir köşeye.

Annem Rıfkı’yı hiç sevmezdi. Görmeye dahi dayanamazdı. Gerçi Rıfkı’nın da annemden aşağı kalır yanı yoktu. Eminim, annemi görse oracıkta ödü patlar, kaçacak delik arardı. Neyse ki ikisini karşılaştırmayacak, kahvaltıdan sonra olayı sessizce, kimsenin canı yanmadan, halledecektim. Benim Rıfkı’yla bir sorunum yoktu. Annem Rıfkı’nın büyük dedesinin, dedesini tanır. Yıllar önce aralarında bir tatsızlık yaşandı. Annem affedemiyor. Sesindeki ikirciklenmeyi sezdirmemeye çalışarak sordu:
- Bugün çarşıda işin var mı?
- Çıkacağım, Hayvanları Koruma Derneğinde toplantı var.
- Ne yani Rıfkı’yla beni baş başa mı bırakacaksın?
- Anneeee...
- Gitmesen olmaz mı?
- Merak etme, Rıfkı sana bir şey yapmaz.
- Sen öyle san. Geçen sefer olanları unuttun galiba.
- Üzerine gelecek olursa terliği başına indiriverirsin.
- Kolaydı...
- Canım annem, hadi sen odana git, kapını kapat, kahvaltıyı hazırlayınca seslenirim.
İtirazsız ve savunmasız itaat etti. Mutfağa girdim, pencereyi kapattım. Rıfkı’yla bakışıp, gülüştük.

- Hoş geldin. İyi ettin de nereden aklına esti uğramak? Buralara yolun düşmezdi. Hadi gene şanslısın, annem ortalığı velveleye vermedi. Daha beterini umuyordum. Hiç düşünmüyorsun değil mi, komşuları hatta mahalleyi başımıza toplayabilirdi. Neyse. Al bir parça ekmek ye. Açsındır şimdi sen. Bak anlaşalım. Geldiğin gibi kuzu kuzu gideceksin. Olay çıkartma. Beni zor kullanmak zorunda bırakma. Kimsenin canı yanmasın, ben de üzülmeyeyim. Anlaştık mı? Rıfkıııı, sana söylüyorum.
Rıfkı’yla laflarken, tepsiyi hazırlayıp, çayı demledim. Oturma odasında masanın üzerine kahvaltılıkları, tabak, bardak ve servislerimizi güzelce yerleştirdim. Kahvaltıda marul, roka, tere, taze nane, maydanoz yemek bizde adettir. Onları hazırladığım tabağı mutfakta unutmuşum. Demlikle birlikte almak için mutfağa girdim. Bir de ne göreyim! Rıfkı geçmiş tabağın başına, ziyafet çekiyor.
- E pes doğrusu Rıfkı! Sen çık; pazar deme, sabahın körü deme, gel. Annemin yüreğine indirmeye ramak bırak. Zaten sülalen sabıkalı. Ya benden önce mutfağa o girip de seni görseydi. Öldürecek misin kadıncağızı! Sonra yüzsüzlüğü de kimselere bırakma, tabağın başına geç, kendine ziyafet çek. Olacak iş mi şimdi yaptığın? Sok o dilini içeri! Ayıp oluyor ama. Bak mutfaktan çıkayım deme. Fena olur! Karışmam sonra.
Çaydanlığı ve yeşillik tabağını alıp odaya gittim. Çayları doldurdum. Ne münasebet efendim, niye tavşan kanı olsun! Ot işte, tavşancıklarla ne ilgisi var? Anneme seslendim.
Ses çıkmadığı gibi gelmedi de. Ekmekleri dilimledim, tabaklarımıza koydum. Çayların şekerlerini atıp karıştırdım. Gelen yok. Annemin yatak odasına gittim. Yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, öylece oturuyor.
- Abarttın ama. Hadi çaylar soğuyor.
- Geliyorum, bekle terliklerimi giyeyim, dedi fısıltıyla.
Kahvaltıdan sonra bulaşıkları yıkadım, annem gene yatak odasında. Elimi kuruluyordum ki seslendi:
- Rıfkı gitti mi?

Tümüyle unutmuşum Rıfkı’yı. Baktım yerinde yok. Başımdan kaynar sular döküldü. Gözlerim son anda dolabın altında kaybolan beş parmaklı minicik şeffaf ayağını, sivri kuyruğunu yakaladı ama artık çok geçti. Yıllar önce annemle, Rıfkı’nın büyük büyük dedesinin yaşadığı olayı anımsadım. Ağlanacak halime güldüm. Engellenemez hayvan sevgim –tutku demek de mümkün- yüzünden başıma çok şey gelmişti. Asıl annemin yaşadıkları daha komikti. En azından bence komikti.
Rıfkı, büyük büyük dedesiyle adaştır. Zaten bütün kedilerim Mercan, kuşlarım Yumoş, köpeklerim Boncuk, balıklarım Baloncan, kertenkelelerim Rıfkı’ydı. Onu karşı evin bahçesinde bulup evlat edinmiştim. Annem şiddetle karşı çıkmış, ağlayıp yalvarmalarıma dayanamayıp bir şartla Rıfkı’yı beslememe razı olmuştu. Kapağında hava delikleri olan bir kavanozun içinde hücre hayatı yaşayacaktı Rıfkı. Onu daha iyi şartlar altında yaşatana kadar bu geçici çözüme çaresiz razı olmuştum. Annemin evde olmadığı zamanlarda, volta atmasına göz yumuyordum. Balıklarımla arkadaşlık yapmasına da izin veriyordum. Görüş günlerinden birinde Rıfkı firar etti. Ondan hiç ummazdım ama mahkum psikolojisi sanırım. Aradım, taradım hiçbir yerde bulamadım.
Rıfkı’nın kaybolduğu akşamın sabahında, annem çığlıklarla ev halkını uyandırdı. O zamanlar babam hayattaydı. Hava serindi. Rıfkı gece üşümüş olmalı ki kendini annemin şefkatli kollarında ısıtmaya çalışmış. O gün bu gündür evimize gelen tüm Rıfkı’lar sabıkalıdır. Müebbet...

İlkay NOYLAN

aysun colak
12-09-2009, 17:14
DUR BAKALIM NE OLACAK

Boğaziçi'nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında, deniz kıyısı üstünde bir çayevi... O çay evinin hemen bütün müşterileri, hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar. Çoğu da emeklidir. Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı, pahalılık, sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.
O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıp ülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler. Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacağına söz vermişti, oysa yüzde sekseni buldu. Yüzde seksen, ha? Peki ne olacak? Almanya ya, Fransa'ya, İsveç'e işçi gönderdik, yine yetmedi; ta Arabistan'lara, Avustralya’lara işçi gönderdik, yine yetmedi. Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş. Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki, sıra kapmak için birbirlerini ezmişler. Allah Allah!... Yahu, komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha? Paranın komünisti, faşisti, dini imanı olur mu arkadaş, para paradır, gelsin de nereden gelirse gelsin. Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan, kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki... Üstelik sevabı bile var.
Peki bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!
Efendim, memleketin bütün gelirleri, aldığımız dış borçların yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş. Deme yahu... Amerika’dan aldığımız borçlarla, salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz. Allah Allah... Bu gidişin sonu nereye varır dostum?
Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani... Evet, işte o uluslar arası para fonu mu ne... Uluslararası demek, ne demek?
Amerika demek... İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza, neyi nasıl yapacağımıza, neyin nasıl yapılacağına, fabrikamıza, yolumuza, her şeyimize, her şeyimize o karar verirmiş... Yok yahu... Bak bunu bilmiyordum... Peki, böyle giderse ne olur...
Her gün, her akşam hep bu konular konuşulur... Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar! Yok yahu!... Allah Allah!...
Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:
-Peki, ne olacak böyle? Bekleyelim görelim. Bakalım, ne olacak?
-Bunun sonu nereye varır böyle? Hep merak ediyoruz. Dur bakalım, ne olacak?
O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine 'Dur bakalım, ne olacak?' dedi.
Gün görmüş, dönem geçirmiş, eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi'nden yetmişe, yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,
-Dur bakalım, ne olacak deyip duruyorsunuz da, bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.. dedi.
Başlar ona yöneldi. Akrabasının başına geleni merakla sordular. Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini, petrol zengini Araplara satıyordu ya... İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi Prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bir şey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi’nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı, işte öyle bir şey yaptıracak. Derken bu Ebul Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun... Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.
Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular, bu kez de ona kız aramaya başlamışlar. Ebul-Fatık’ın aradığı kızda aradığı koşullar var: Genç olacak, kız oğlan kız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak. Bu zamanda İstanbul’da böyle kız bulmak kolay mı? Ebul-Fatık da zaman da para da çok, ille de aradığını bulacak. Aracılar, ısmarlanan kızı araya dursunlar, Ebul-Fatık da bir yandan çat pat Türkçe öğreniyor ki, evleneceği kızla 'yat, kalk, uzan, dön' falan filan gibi kendisine gerekli olan bir kaç söz konuşabilsin.
Ebul-Fatık’a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor. Süt beyaz tenli, lahmacun bedenli, kalçaları enli bir lokum olacak. Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş. İşte biz Ebul-Fatık'ı bu ilişkiyle tanıdık. Çünkü, Ebul-Fatık’ın ayılıp bayılarak beğendiği kız, bizim hanımın uzak bir akrabasının kızı... Kız tam da Ebul-Fatık’ın istediği gibi, on yedi yaşında, kuran kursunda yetişmiş, akça pakça, yandan çarklı kalçalar... Saflığına gelince, aptaldan bir parmak yukarıda saf... Ebul Fatık’ı da bir görseniz, korkudan dudağınız uçuklar. Kızın babasından yaşlı. İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını gören biri öyle şaşmış ki, iki elini gökyüzüne kaldırıp 'Hey kurban olduğum Allah, sen nelere kadir değilsin..' diye şaşkınlığını belirtmiş. Üstelik memleketinde üç mü, beş mi - kesin sayısı saptanamadı- karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil, imam nikahıyla alacak. Her neyse efendim, bu Ebul-Fatık, kızla evlendi.
Saf kız, çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan, evlenip de o lükse, o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu. Kocasının adı Ebul Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan, kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor. Hem de Fatık Bey deyince, Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor. Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı...
Biz de hanımla iki kez evlerine gittik. Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek, Nişantaşı’nda lüks daire satın almış, daireyi de kızın üstüne yapmış. Biz Fıtık Amca’yı orada tanıdık.
Gel zaman git zaman... Bundan sonra olanları bana hanım anlattı. O da, Fıtık amcanın genç karısından duymuş. Çünkü kadın olup biteni her önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor. Kıskanç Amca, bir yandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine. Karısına güvenen bir koca görünümünde... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için, çok uzaklara gitmemek koşuluyla, sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın buna çok seviniyor, ama sokakta ne yapsın tek başına? Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. Karar vermek kolay değil. Gitme dese, karısına baskı yapmış olacak. Git demeye de içi elvermiyor. Birlikte gitmeleri hiç uygun değil. Sonun da şöyle diyor:
-Avet... Müsade var... Velakin avvalden ben görecek, bilahara sen...
Fıtık Amca, o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip 'Hazreti Ömer’in Adaleti' adlı yerli filimi görebileceğini söylüyor. Necmiye... Genç kadının adı. Gidiyor sinemaya... Fıtık Amcanın içi pırpır... Ertesi akşam eve dönüyor. Oh, şükür Necmiye evde.
-Necmiyaa?
-Efendim.
-Ne yaptın ben yokken?
Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!
-Ah,sorma...
Nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
-Ne oldu Necmiya?
--Öyle bir şey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
-Ne geldi başına?
Necmiya saf saf anlatıyor!
-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
-Şok güzel.
-Çıktım sokağa
-Avet?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
-Bir harif?
-Evet... Ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. Ben gidiyorum o da gidiyor. Dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.
Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!
-Allah allah.. Ban da şok merak ettim. Du bakalim n'olecak?
-Ben gidiyorum, o gidiyor... Böööyle yanımda. Dibimden ayrılmıyor. Dur bakalım n'olacak diyorum içimden...
-Fasuphanellah... Du bakali n'olecak?
-Bileti alıyorum, o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?
Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:
-Ve minelgaraip.. Du bakali n'olecak? Sonra?
-Sonra ben oturdum. O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret! Du bakali n'olecak?
-Işıklar söndü, filim başladı.
-Eeee anlat Necmiyaa?
-O herif elini bacağıma atmaz mı?
-Ne diyorsun, velacaip...
-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! Şaştım kaldım...
-Ne yapacak?
--Bilmem ben de onu merak ediyorum ya... Dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
-Vallahi ban da merak ettim yahu... Du bakali n'olecak, diye bekliyorum.
-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan
merak etmez misin?
Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!
-Nacmiya, du bakali n'olecak?
-Sonra 'Hazreti Ömer in Adaleti' bitti. Lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
-Sonra, harif da?
-Evet.
-Velacaip ve minelgarip... Du balali n'olecak?
-Çıktım sinemadan, o da çıktı. Ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
-Aman Necmiya, vallahi şok merak ettim. Du bakali n'olecak?
-Ben de merak ediyorum. Ben köşeyi saptım.
-Harif da saptı mı?
-Saptı.
-Anlat şabuk Nacmiya, şok meraklı.
-Bizim apartmanın kapısından girdim, herif de girdi. Dur bakalım, n'olecak diye merak
içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...
-Sonra?
-Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
-Vay harif vay!...
-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
-Harif da yallah içeri?
-Evet
-Du bakali n'olecak... Aman anlat şabuk Nacmiya...
-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
-Ne diyorsun Nacmiyaa... Du bakalı n'olecak?
-Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?
Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:
-Ayvaaaaah! Du bakali n'olecak?
-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
--Aman Nacmiyaa, vallahi meraktan şatlayacak ban... Söyle şabuk, ne oldu Nacmiya?
-Hiiç canım... Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.
Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.
-Yok yahu... Peki, ne oldu Nacmiyaa? Ne yaptı?
-Aynen senin her gece yaptığını...
Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki... Döğse olmaz. Kovsa olmaz.
Erkekliğe toz kondurmamak , yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:
-Amaaaaan Nacmiya, ban da muhim bişey zannediyordum. Du bakali n'olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç möhim değil.
Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,
-İşte böyle arkadaşlar, diye sözü bağladı, bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş. Bizim hanım da kendisinden duymuş.
Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,
-Yahu, hiç anlayamadım, dedi, sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? Kel mana?
İşçi emeklisi,
-Her gün burada laflayıp laflayıp da sonunda 'Dur bakalım, n'olacak?' diye merak edip soruyorsunuz ya, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.
Çayevindekilerden bir kahkaha koptu.
İşçi emeklisi ekledi:
-Velakin hiç mühim değil.

Aziz NESİN

aysun colak
21-09-2009, 12:18
HAYALET OĞUZ

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:

-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:

Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.

Okuyayım, sana bırakırım, derdi.

Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.

İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:

-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.

Biz hep “Hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik. Salçalı bir dana söylemiş: Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada’da dinlen, sakın İstanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.

Gülüştük.

Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üstüste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.

Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.


Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.

Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:

-Ne o, sahura mı kalktın?

Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.


Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han’da, Bülent Oran’da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.

-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı... hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset’in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa’dan Levent’e... Levent’ten Ayaspaşa’ya... vb.

Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul’u “Katmandu”ya benzetiyor, son aylarında: “Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok”, diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman,

-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.

Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı: “Çok hastaymışım”, dedi.

Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki... hani;

-Beyoğlu’nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor,

-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.

Tezer ÖZLÜ

emre gümüşdoğan
24-09-2009, 13:20
BİR EVLENMEME

Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağına inandığından, evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamyacağını, ana ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onunda onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi. Onsuz yapamazdı o da. Ertesi gün buluştular. Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamayacağını, ama ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onun da onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi ve onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Ayrıldılar. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Bir üçüncü kişinin hayalinde, pek olmayacak bir şey oldu: Adam kadına onsuz ne yapamayacağını sordu. Arzularına cerasetle baktılar (kahramanlığın ölümsüz bir şekliydi bu) ve ayrı ayrı da pek çok yapabileceklerini anladılar. Ama beraber olmak da fena değildi. Ertesi gün buluştular.

Tarık GÜNERSEL

ezheri
24-09-2009, 13:55
BİR EVLENMEME

Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağına inandığından, evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamyacağını, ana ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onunda onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi. Onsuz yapamazdı o da. Ertesi gün buluştular. Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamayacağını, ama ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı. Bir gün geçti. Kadın, geçen güne bakarak, onsuz pekala yapabildiğini söyledi. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Ertesi gün görüştüler. Adam onsuz yapamayacağını, onun da onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi. Kadın hak verdi ve onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağını bildiğinden evlenmek istedi. Ayrıldılar. Bu ilişki kesin olarak bitmişti. Bir üçüncü kişinin hayalinde, pek olmayacak bir şey oldu: Adam kadına onsuz ne yapamayacağını sordu. Arzularına cerasetle baktılar (kahramanlığın ölümsüz bir şekliydi bu) ve ayrı ayrı da pek çok yapabileceklerini anladılar. Ama beraber olmak da fena değildi. Ertesi gün buluştular.

Tarık GÜNERSEL




İlk öncə təşəkkürlər

1-bu əsər məncə Modern esərdır,Post Modern olmaq istəmir,və gərəyidə yoxdur.

2- öykü də olan ilişginin son Alternativi sanayeləşmək dürümünün mantıklı və kültürəl yanıtıdır

3-Teknik baximindan təkrar olmuş paraqıraflar yenə maşın kültüründən gəlir,bunu çoxumuz batidan iyi öyrənmişik.

Məncə öncədən yaranmış Formada başarili bir öyküdür.
sağolun

aysun colak
26-09-2009, 13:06
HARİTADA BİR NOKTA

Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar... Robenson Kruzoe'yi okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyle mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada görmeyeyim. İçimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir. Hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini bırakmayan bir kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülgerbalığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz...

Tabiat; çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkanları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgarında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor, canavariyle karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur. Orada, dört tarafı su ile çevrili yerde insanların büyük, sağlam dostluklar, sağlam adeleler, namuslu günler ve gecelerle birbirine sokulmalarını, yardımlaşmalarını buyuran rüzgarlar, fırtınalar, deniz canavarları; kayaları günlerce, haftalarca döven dalgalara ancak tabiatın buyurduğu şekilde yaşanabileceğini, sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için, keskin aklın daha kör, daha mülayim, gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini, çorbanın çorbasızlara taksim edilmek içinmiş gibi koktuğunu öğreten, belki öğretmeden öyle iyi, öyle mübarek anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünce ile haritalardaki maviliğin ortasında, kocaman kıtaların kenarındaki büyük denizlerin bir tarafına kondurulmuş adalara bakar, kurar dururdum.

Yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan evvel okuduğum kitaba inanmazsam, canım sıkılırda gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. Haritayı görünce bir nokta ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgarları, uğultuları, köpekbalıklarını, sonra birdenbire adanın namuslu insanlarını hatırlayıveririm. Haritada herhangi kargacık burgacık bir şekil almış adalara, karasevdalıya kurşun döken bir ihtiyar kocakarının aklı veya sezişleriyle dalar, bir şeyler bulup çıkarırım ya, daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı çeker.

Bir gece, ansızın bir motor, katranlı bir iskeleye yanaşır. Işıkları kan portakalı kırmızılığında yanan haritadaki nokta adaya çıkıveririm. Hemen üç günlük sakalı pırıl pırıl, beyaz, orta yaşlı bir adam, yakaları kalkık, gocuklu bir paltoya gömülmüş yüzüyle gülerek yanıma yaklaşır.
- Geldin mi, kardeş? - der.
- Geldim ağam - derim.
- Artık gitmeyeceksin ya?
- Aah - derim -, bir daha mı?... Bir daha mı?...
- Adamızdan iyisi yoktur.
- Yokmuş ağabey - derim.
- Babam sizlere ömür...
Gözümüz bulanmış, tahta havalesinden hiç gözükmeyen bahçeli bir eve gireriz. Bir asma çardağı altından geçeriz.
- Ben bir elimi yüzümü yıkayayım hele... -der, eve girmeden sağ kolda bir çeşme vardır, hatırlayıverir yönelirim.
Heyecandan, üzüntüden, utançtan, titreye titreye yüzüme suyu çarpa çarpa yıkanırım. İki üç kişi boynuma sarılır. Komşular seslenir. Ürkütülmüş tavuklar bağırır, anam ağlar, ağam ekmek keser, bacım bardağı doldurur, ben duvardaki ağları seyre dalarım.
- Hava bugün lodos muydu ağabey? - derim.
- Başlarken lodos başladı. İkindiye doğru batıya çevirdi. Şimdi batı karayelden esiyor ama çevirecek, karayele çevirecek.
- Sonu kar mıdır ağabey, karayelin?
- Geldiğin yerlere kar, ama bize pek yağmaz... Sen nasılsın bakalım? Rengin iyi maşallah!
- Çok şükür ağabey!... Köy nasıl?
- Bildiğin gibi kardeş! Hep öyle... Çocuklar iskambile dadandı; başka bir kusurcukları yok.
- Parasına mı oynarlar ki?
- Yok be anam! Para nerde ki, parasına oynasınlar. Balığına oynarlar, misinasına oynarlar, çaparisine oynarlar, olta iğneciğine oynarlar. Hele oynaya görsünler parasına da...
Hani Frenklerin "l'enfant prodique" dedikleri bir oğlan vardır. Ben o çocukmuşum; israftan, delilikten serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde. Işığı söndürmemle uykumun başlangıcı arasına güneşli bir sabah, kayıklar, bütün bir balıkçı köyü halkı dolar. Kalkık uçları çiçekle balık resimli çifte kayıklar, bir anda uzaklaşır.

Bugün deniz, yüz veren bir anne gibidir. Bu kadar naz etmemeli, bu kadar yüz vermemeli, bu kadar ışıklı, bu kadar sakin, bu kadar lastik çizme gibi pırıl pırıl olmamalı deniz. Bunun yarını var. Dalga kırık cam parçaları gibi keskin ve soğuk vurduğu zaman olacak, o canavar su, baştan girip kıçtan çıkacak...

Sait Faik ABASIYANIK

emre gümüşdoğan
29-09-2009, 11:48
GİDEN

Daha büyümeden söylemişti, bir yaz günü, bahçede dut ağacının altında:
-Bir gün ben de büyüyeceğim ve sizler gibi olmayacağım.
Gerçekten bizler gibi olup olmadığını hiçbir zaman bilmedik.
Büyür büyümez çekip gitti.
Bir daha da hiçbirimiz görmedik kendisini.

Ferit Edgü / Binbir Hece

aysun colak
10-10-2009, 23:36
DEVRİMCİLER ÂŞIK OLAMAZ(DI)

Kalemi, kâğıdın üstüne bırakıp kalktı. Saatlerce sandalyede oturmaktan sırtı tutulmuş, bacakları uyuşmuştu. Parmakları da yorulmuştu. Sabahın yedisinden beri masa başındaydı; yazmış da yazmış, bir bakıma kâğıtlara savaş açmıştı. Yazı makinesiyle mektup yazmayı sevmiyordu. Düzgün, ölçülü harflerin duygularını yansıtmayacağına inanıyordu. El yazısı öyle mi ya? "Sevgili" diye başlarken bir mektup, s'nin, e'nin, v'nin... tüm harflerin yürekten beyne, beyinden parmak uçlarına akan bir duygu yoğunluğuyla biçimlendiğini gözleriyle de görürdü insan.

Ayağa kalktı, ellerini beline dayadı, bacaklarını iyice açıp iki yana yaylandı; başını yere değdirmeye çalıştı. Hamlamıştı, yine de böyle eğilip kalktı birkaç kez. Başı yere yaklaştıkça, ilk gözüne çarpan buruşturup buruşturup attığı kâğıtlar oldu. "Sen adam olmazsın" dedi kendi kendine. "Bu kâğıtların arkasını kullanabilirdin pekâlâ", güldü. Masasının altındaki sepete atmak için, kâğıt topaklarını toplamaya başladı. Sonra bu kâğıt toplardan birini açtı, masamın üstündeki küllüğü içine boşaltacaktı ki, "Yârim..." diye başlayan satıra takıldı gözleri. Sandalyesine yeniden oturdu, bir elinde boş küllük, ötekinde içi izmarit, kül dolu kâğıt, öylece kalakaldı.

"Niye bana mektup yazdın? İki haftalığına gittiğimi biliyordun..."
"Ne olmuş yazmışsam? Alt tarafı bir mektup; suç mu? İçimden geldi, yazdım."
"Annem açıp okurmuş... Rezil oldum."
"Annen niye okuyor senin mektubunu, ayıp değil mi?"
"Bak Zeynep bana da anneme de terbiye dersi vermeye kalkma! Durumumu biliyorsun, annem bana gelen her şeyi açıp okumak zorunda. Ben tembihledim, okuyacak tabii ki..."
"Utanılacak, seni rezil edecek bir şey yazmadım ki Recep! Hani annen beni biliyordu?"
"Biliyor bilmesine de arkadaşım diyordum, şimdilik. Ama sen tutup aşk mektubu yazıyorsun."
"Bak Recep, o iki satırlık mektuptan bile utandıysan, ilişkimizi gözden geçirelim. Serseme döndüm."
"Tamam, ilişkimizi gözden geçirelim, pişmansan eğer... Zamanı gelmişti zaten!"
"Neyin zamanı gelmişti Recep?"
"Zeynep, liseli aptal âşık ayaklarına yatma. Benim böyle şeyleri sevmediğimi bile anlayamadıysan daha, maşallah sana."
"Asıl sana maşallah Recep! Hadi eyvallah!"
"Bak Zeynep çok ileri gidiyorsun. Eyvallah demek o kadar kolay mı?"
"Kolay Recep, kolay! Hoşça kal!"

Zeynep elinde tuttuğu buruşuk kâğıttaki, birkaç saat önce yazdığı "Yârim..." sözcüğüne bakıyordu hâlâ. Recep'e yazdığı ilk ve tek mektuba da böyle başlamıştı, onu anımsadı. Bu elindeki buruşuk kâğıtsa yirmi yıl önce yazdığının tam tersi satırlarla doluydu. Kâğıdın içindeki izmaritleri, külleri yeniden küllüğe aktardı. İzmaritlerin kokusu genzini yaktı; küllerin birazı masaya, birazı kucağına döküldü. Üfledi, küller uçuştu, buruşmuş mektup da yere düştü.

"Güzel bir yürüyüş oldu değil mi? Kazasız belasız bitti. Nedense bugün frukolar barikat kurmamıştı Zafer Meydanına, çok şaşırdım."
"Evet güzel bir yürüyüş oldu. Osman'ın hıyarlıkları dışında, her şey yolunda gitti."
"Yok canım, ne güzel konuştu çocuk."
"Ne güzel konuşması be, çevreyi kışkırtmak için elinden geleni yaptı orospu çocuğu. Bu eşşeoğlu eşekten hep kuşkulanıyorum zaten. Ama bizimkilere anlatamıyorum. Bu tüyü bozukta bir bokluk var ya, dur bakalım. Senin onunla muhabbet etmenden de hoşlanmıyorum ha! Haberin olsun. Bugün yürüyüşte de çok kızdım sana bilesin."
"Osman'la benim muhabbetim filan yok, bu bir. İkincisi, ne yaptım ben? Yanında tıpış tıpış yürüdüm."
"Bırak masal anlatmayı! Yürümene değil, yanımdan hiç ayrılmamana da bozuldum ya. Herkesin gözü üstümüzde, anlasana be canım. Dikkat et biraz!"
"Yine saçmalıyorsun Recep! Herkes avaz avaz slogan atarak yürüyordu. Kimin gözü üstümüzdeymiş... Bıktım senin şu öğütlerinden... Ne yapacağımı, nasıl yürüyeceğimi şaşırır oldum. Sen benden utanıyor musun?"
"Konuyu çarpıtma. Senden niye utanacakmışım? Sen benim için mi yürüyorsun? Ha bak, böyleyse, git evine!.."
"Bak Recep, aylar önce bir mektup yazdım, azarladın, demediğini bırakmadın. Ayrılalım dedim, tamam son dedin, bir daha seni üzmeyeceğim diye söz verdin. Biz neyiz, ben kimim kuzum?"
"Bırak duygu sömürüsünü Zeynep, bırak! Biz neyiz, ben kimim diye soruyorsun, bu saatten sonra... Sen daha özeleştiri yapamıyorsan, vay halimize... Biz neymişiz, peh... Davul zurna ile ilan edelim bari... Laf mı seninki be!"
"İyi, yine suçlu benim. Suçsuz günüm yok ki... Ne söyleyip ne yapsam yaranamıyorum. Özeleştiri yapacakmışım, seninki laf, benimki değil! İyi.."
"Yahu ben senin iyiliğini istiyorum. Üzülmemen için yırtınıyorum, sana yaranamıyorum. Anlamamakta direniyorsun."
"Benim iyiliğimi filan isteme Recep. Ben çocuk değilim. Sizin devrimci kızlarınıza benzemiyorum, hepsi bu. Git o za..."
"Öf, bunaldım Zeynep! Kocalarını kıskanan pinpirikli karılara döndün... Bana şu süslü püslü burjuva kızları gibi cilve yapma, hoşlanmıyorum. Şunu da unutma, senden vazgeçmem olanaksız, ama bunu..."
"Eee, neyi?"
"E'si me'si şu! İstemiyorum seni, sevmiyorum diyorsan, herkes yoluna... Bir tek bu koşulla... Sevmiyorum diyebiliyor musun?"
.....
"Bak, susuyorsun. Öyleyse saçmalamayı bırak. Zaten üç beş dakika yalnız kalabiliyoruz. Üstelik böyle durak köşelerinde, sokak aralarında birkaç dakika yüzünü görmek bana yetiyor mu sanıyorsun sen? Ama koşullar böyle gerektiriyor."
"Hangi koşullar? İnsanın, sevgilisine..."
"Bak Zeynep, burada hem senin, hem benim koşullarım söz konusu."
"Benim koşullarım!"
"Zeynep bunlar ayaküstü konuşulmaz, yaşanır!"
"Demek yaşanır! Nasıl yaşanırmış… Mitinglerde mi?"
"Nasıl yaşandığı konuşarak öğrenilmez, yaşanır. Ama biz şimdi bunu tartışmayalım. Yoruldum. Zamanı gelince anlarsın; ama bunu da iyice bir düşün olur mu canım?"
"Bilmece çözmekten başka bir şey yapamıyorum ki! Yine bilmece gibi konuştun bak!"
"Öyle de olsa düşün. Sen akıllı kızsın, çözersin, düşünürsen çözersin. Ama beni yolumdan eğleme... Çok iş var, çok işimiz var, çok. Halkımız, ülkemiz böyle..."
"Ben gidiyorum Recep, zaten geç kaldım."
"Güle güle Zeynep! Git hadi, dersine geç kalma... Ha, sormayı unuttum, Mübeccel birkaç gün sizde kalabilir mi?"
"Niye? Yurt mu kapandı? Olay mı çıktı?"
"Yok canım, yurtta kalmıyordu ki zaten. Biraz rahatsız kızcağız, güvenilir bir yerde kalması gerek."
"Niye sen ilgileniyorsun? Kendisi soramaz mı bana?"
"Zeynep, sen daha anlayışlı, daha olgun bir kızdın. Yine kıskanç karı numarası ya… Saçmaladığını biliyor musun? Sorumu unut, tamam sen dersine git hadi. Akşam durakta beni bekle."
"Bekle..."
"Beni durakta bekle Zeynep! Bekle!.."

Zeynep eğildi, yerden buruşuk kâğıdı aldı, eliyle ütüler gibi düzledi, izmarit kokusunun eskittiği kâğıdı okumayı sürdürdü.

"Yârim... diye başlayan bir mektup yazmak isterdim sana. Yazabilseydim eğer, ikinci aşk mektubum olacaktı bu. On dokuz yaşımdaki coşkuyu yakalayabilir miydim, bilemem; ama otuz dokuzundaki bir kadının duygularını yansıtırdım sanırım. Ha, ben yüreğin yaşlanabileceğine de inanmıyorum ayrıca. İnsanın yüreği yaşlanmıyor Metin, ancak genişliyor. Senin kırıcılığını, hoyratlığını bile sığdırdığıma bakılırsa; evet, yürek genişliyor...

(Buradaki iki satırı okuyamadı, iyice karalamıştı.) ve içine tuhaf duygular, daha çok öfke dolduruyor. Şu yürek denilen şey, alt tarafı el kadar bir şey ya, çoban heybesi gibi. Neler, neler sığdırıyor içine.
Devrimcilerin âşık olmamaya koşullandığı bir kuşaktanım ben. Şimdilerde 68'lilerle el sıkışanlar bile, kendini 68'li diye tanıtıyor. Bizler, yalnızca azıcık koku, azıcık ısı aldık onlardan, ya da birazcık bulaştık belki onlara. Neyse, söylemek istediğim başka; kesinkes devrim yapacaklarına inanmış posbıyıklı bir devrimciye âşık olmuştum ben. Yalnızca yanında olabilmek için fruko dediğimiz toplum polislerinin, kılıçlı kalkanlı atlı polislerin kuşattığı yürüyüşlere hiç korkmadan katılıyordum. Ama nedense benim yerime o bir şeylerden korkuyordu. Ben bilmeden, o bilerek; ben korkmadan, o korkarak yürüyorduk. Yürüyüşlerde ya da kantinde, ellerimiz şöylesine birbirine değse kızarıyordu yüzlerimiz. Sanki bir kaçamak öpüş konmuş gibi yanaklarımıza. Sonra onun öfkeli bakışlarıyla soluyordu yanaklarımın alı. Kırk yılda bir akşam karanlığında evime bırakıverirdi beni, kendisi isterse o da. Dolmuşa otobüse binerdik de değmezdik bile birbirimize. Bir kez kucaklaştık, hiç öpüşmedik. Çok dövüştük, çok küsüşüp barıştık. Hiç yalan söylemedik birbirimize. Söylemedik sanırım. Ne ilklerimiz oldu, ne de sonlarımız... Bahardaki ilk kirazın kırmızısını, son kirazın kurdunu birlikte göremedik. Ama bunca yıl sonra da onunla çok şey paylaşmışım gibi bir duygu taşıyorum. Bir filmin yakışıklı erkek oyuncusuna beğenerek baktığımda bile, onu aldatıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Onun da bıyıklarına ak düşerdi herhalde şimdi, belki o da göbeklenirdi. Bakışları yumuşar, dudakları gülümsemeyi öğrenirdi belki..."

Zeynep kâğıdı masaya bırakıp mutfağa gitti. Çaydanlıktaki su bitmişti kaynaya kaynaya. Çaydanlık kızmıştı iyice, musluğun altına tuttu; kalın tutacın altından bile elini yaktı kulpu. Musluktan akan su, kısa bir cosss sesinden sonra soğuttu çaydanlığı. "Yanmaktan kurtulduğuna sevin" dedi Zeynep yeniden ocağa koyarken onu. "Bekle ki kaynasın şimdi. Salak karı" diye söylendi kendi kendine."Azıcık su koymuşsun içine." Masasının başına döndüğünde düşman düşman baktı el yazısıyla doldurduğu kâğıda. Okusam mı, yırtıp atsam mı diye geçirdi içinden.

"Kimseyi küçümsemez, kimseyle alay etmezdi, şakası bile yoktu. Belki de eksik yanlarından biri buydu. Benim ya da başkasının bir eksiğimizi, yanlışımızı gördü mü, çatılan kaşlarından anlardım. Kimseye bok atmazdı. Ama o ve arkadaşları topluca dünyanın merkeziydi, öyle görmeseler kendilerini "tek yol devrim" diyebilirler miydi? Bana kitaplar taşıdı da bir dal çiçek vermedi. Kıyamazdı koparmaya. Politik bilincimin olmayışından gocunmadı. Bir gün sınıfsız toplumu anlatıyordu bana, yumuşayıverdi. Gözlerindeki öfkeyi doğuştan sanıyordum o güne dek. Gülümsedi. Bu kısacık, minik, hoş gülüş; doyasıya kucaklaşmışız gibi ayaklarımı yerden kesti. Hemen sırnaştım, eline uzanacaktım ki kalkıverdi ayağa. O zaman ayırdına vardım nerde olduğumuzun. Kantinde, arkadaşlarımızdan iki metre uzaktaydık. Ders bitmişti, ötekilerin yanına geçtik. Görünüşte öteki günlerden hiç ayrımı yoktu; ama ben bu sıcak gülüşle günlerce savruldum. Kendimizden başka hiçbir şeyi esirgemedik birbirimizden; bedenlerimizden başka neyimiz varsa paylaştık.

Sense Metin, adınla bile övünüyorsun. Metin olmak bir halt sanki… Seni kiminle tanıştırsam, sesine kattığın o ukalaca tavrından ürküyor insanlar. Adını ve ne iş yaptığını söylerken bir tek sen kalıyorsun dünyada. Her şeyi, ille de kendinle ilgili ne varsa, nasıl abarttığına milyon kez tanık oldum. Aslında belki de beni baştan beri tedirgin eden bu abartılı yanındı. Tanışıklığımız ilerledikçe, bilinmeyenlerimiz azaldıkça, bu abartılı sesten, tavırlardan vazgeçmeni bekledim. Tersi oldu Metin. Ben susup sabrettikçe sen abarttın. Bunu, eksiklerini kapatmak için bilinçle yaptığını anladığımda, artık konuşmak için bir nedenim kalmamıştı. Konuşmak yerine, gülmeyi yeğledim bu tavrına. Nasıl gülmeyeyim ki, bir kuruş paran olmadığını bildiğim bir gün (saklamıyordun zaten), ev almalara kalktın. Hem de bana… Oysa senin ev köy hesapları yaptığında (belki de gösteri yapıyordun bana), ipler çoktan kopmuştu. Yüz göz olmuştuk. Kocasının evine döneceği saatlerde tedirginleşen bin yıllık evli kadınlar gibi, ben de aynı sıkıntıyı yaşıyordum gün inerken. Olmadık numaralar çekiyordun, çekiyorduk ayrılmak için, önce senin söze dökmeni bekledim; hatta zorladım seni, sabırla inatla… Dökmedin, dökemedin. Yine abarttın her şeyi, seni anlayamamışım. Laf...

Oysa hiçbir ayrılık yıllar öncesindeki, o tek ayrılık gibi dağıtamazdı beni. Hani "ayrılık yarı ölmekmiş..." diye bir şarkı var ya, ne zaman duysam bir gülmek tutar beni. Ölmenin yarısı olur mu yahu? Seninle benimki gibi bir ayrılıksa, düğün bayram. Hem kaç kişiye birden…

Öf, ne de çok yazmışım sana. İyi ki hiç aşk mektubu yazmadım. Aaa, bir kez büronda senin o bitmez tükenmez ama ne olduğu belirsiz işlerinin bitmesini beklerken, gırgırına bir şeyler yazmıştım. Köşesine de bir çiçek kondurmuştum. Hiç okumadan cebine atmıştın. Sululuk yaptığımı ima ederek... Bir rastlantı, kol kola çekilmiş bir fotoğrafımız vardı, iki tane yaptırmıştı çeken dostumuz... Birini gözümün önünde yırtsan daha iyiydi, "Al bunları sen sakla" diye üstüme atışını da anımsadım şimdi. Korkmuştun sanki, o gırgır mektuptan da fotoğraftan da. Ben de duruyor fotoğrafın hâlâ. Dursun varsın, anı anıdır. İyisi ayrı sepete, kötüsü ayrı…

Zeynep yer yer karalanmış mektubu yırttı, yırttı... Minicik minicik kâğıt parçalarını öfkeyle toplayıp mutfağa gitti, çöp tenekesine attı. Recep'le bir fotoğrafı bile yoktu. Belleğini hiç zorlamadan yüzünü anımsayabiliyordu. Dudaklarını örten kapkara bıyıklarını, kapkara küçük gözlerini, fırça gibi sık saçlarını… Bozarmış parkasını, kadife pantolonunu, boğazlı kara kazağını… Tertemiz bir insandı Recep. Örgütteki kız arkadaşlarına çok kızardı, saçlarını bile taramıyorlar diye. "Sakın saçlarını kesme" demişti bir gün yavaşça kendisine. Recep’in "Beni durakta bekle" diye âdeta buyruk verdiği günün akşamı biraz beklemiş, ilk gelen otobüse binmişti. Bir durak sonra da inmiş, yüreği efil efil koşarak, soluk soluğa geri dönmüştü durağa. Recep sigarası ağzında, ters yöne bakarak, bir ayağını yere vurarak bekliyordu onu.

"Geciktim, çorap almaya gitmiştim."
"Gündüzü çuvala mı koydun, o tarafa çorapçı yeni mi açıldı? Dakikalar..."
"Her şeye kızıyorsun Recep..."
"Kızdırıyorsun Zeynep! Dakikalardır seni bekliyorum burada. Aklıma..."
"Ne geldi?"
"Basıp gittin sandım."
"Gitmiştim Recep, otobüsten inip bir duraklık yolu koştum."
"Gerçekten mi?"
"Görmüyor musun? Ciğerlerim patlayacaktı..."

Recep omuzlarından tutup sarılmıştı Zeynep'e. İlk kez, sımsıkı… Hem de otobüs durağında, hem de okullarının dibinde. Dünyayı umursamadan, sımsıkı...

Bir elinde kitapları vardı, öteki eli Recep'in boynundaydı. Başını onun göğsüne gömmüş ağlamıştı Zeynep. Hıçkıra hıçkıra, salya sümük... Umarsız bir çocuk gibi… Recep'in çokça sigara, azıcık ter kokan göğsünde ağlamış da ağlamıştı. Alnından, yanaklarından öpmüştü onu ilk kez. Dudaklarından çok, bıyıklarını duyumsamıştı teninde. Recep, elinin ayasıyla silmişti gözyaşlarını, "Ağlama Zeynebim" diyerek fısıl fısıl.

"Zeynep sen bir cansın, Zeynepcansın. Benden kuşkulanma. Benden korkma. Bana arkanı dönme. Güven; çünkü ben herkesten çok sana güveniyorum. Bugünkü saçmalıklarımı unut, bağışla. Yârim benim, sevdiğim."

"Bugün çok incindim Recep, gücendim."
"Bir daha incitmem, gücendirmem Zeynebim seni. Ama bizim, senin benim; aşktan sevdadan yüce bir görevimiz var. Halkımıza borcumuz var. Sen de bu coşkuyu duy içinde. Benim sevgimi de elbet. Ben öyle yapıyorum Zeynebim. Geçenlerde üç gün içeri çektiler bizi, sana Ankara dışındaydım dedim. Vurdukları tokadın, copların, tekmelerin acısını; hem ülkemi, hem seni düşünerek hiç duymadım inan Zeynep."
Tek söz edememişti Zeynep. Ülkeyi ve halkı kıskanmamıştı ilk kez.
"Hadi bugün eve gecik azıcık, yürüyelim seninle. Üşür müsün?"
"Üşümem Recep, üşümem. Artık hiç üşümem…"
"Bir yerde oturalım diyeceğim ya, param yok. Sende vardır belki; ama seninki sana. Hem senin de harçlığın kısıtlı. Gel yürüyelim. Ver kitaplarını bana, şu yanıma geç Zeynep. Koluma girer misin?"
Zeynep onun sağına geçmiş, eğreti girmişti koluna. Recep eldivenini çıkarıp elini iyice geriye bükerek elini tutmuştu Zeynep'in. Ne diyeceğini de parmaklarını oynatmasını da becerememişti Zeynep.
"Mübeccel'e kalacak yer buldunuz mu?" diye soruvermişti birden.
"Elbette" demişti Recep. "Acildi, rahatsız kız."
"Neymiş rahatsızlığı?"
"Gebe."
"Ne, gebe mi? Nasıl gebe yani, hamile mi?"
"Bir kadın nasıl gebe kalırsa öyle gebe."
Bir an elini Recep'ten kurtarmak istemişti Zeynep. Ama Recep'in parmakları mengene gibi sıkmıştı elini.
"Biliyor musun, sen aslında çok tutucu bir kızsın. Seni aşağılamak için söylemiyorum. Ama ben senin bu yanından korkuyorum Zeynep. Koşullarımız farklı olsaydı, seninle daha çok birlikte olabilseydim, belki birlikte aşardık bunu. Sen… Sen, bunu başarmak zorundasın, hem de bir başına".
......
"Niye konuşmuyorsun? Mübeccel'in durumundan ürktün. Doğru, senin yetişme tarzına, anlayışına ters bir durum. Aslını sorarsan, bana da ters. Gebe kalması değil… Şimdi hiç sırası değildi bu bir; ikincisi ben de kadın ve erkek ilişkisinin kimi kuralları olmasını istiyorum. Ama senin kadar katı değilim."
"Ne olacak şimdi? Nasıl…"
"Bizim gibi kol kola girmişler, kız gebe kalmış."
Kendisiyle alay edilmemesine bozulmuştu Zeynep, elini onun avcundan kurtarmak istemiş, bırakmamıştı Recep.
"Kızma. Nasıl derken, bu kargaşada nerde, nasıl yemişler bu naneyi diye soruyorsun sanırım".
......
"Ha sormuyorsun, iyi ben yine de söyleyim. Mübeccel yurttan atıldı. Cemallerin, Kurtuluştaki evinde kalıyordu altı aydır. Mübeccel ve Cemal sevmişler birbirlerini. Buraya dek güzel, iyi sevsinler de çocuk yapmak niye? Eşşeoğlusu Cemal bilememiş işte. Kız da deneyimsiz. İki aylık gebe olduğunu yeni anlamış, düşürmeye kalkmış. Kanaması varmış şimdi."

"Tam bizim eve göre bir durum. Annem felç olur duysa valla."
"Doğru, bunu düşünemedim ben. Şimdi ne olacağını ben de bilmiyorum. Cemal evleneceğim diyor, örgüt Cemal'e bozuk… Kız serseme dönmüş, canının derdinde… Boktan bir durum anlayacağın. Ha dün, aralarında devrim nikâhı yapmışlar."
Zeynep bir şaşkınlıktan, yeni bir şaşkınlığa geçmiş, adımlarını sıklaştırmıştı. Uzunca bir süre hiç konuşmadan yürümüşlerdi. En uzun yürüyüşü bu olmuştu Recep'le.

“Recep'in yolu çok kısaymış meğer… Yolu uzun olsa… Yaşasaydı da… Keşke başkasıyla yürüseydi” diye fısıldayarak çevresine bakındı Zeynep. Masasını toplarken eline batan topluiğneyle anılardan koptu. Soluk alamadı bir an. Oda penceresini açtı, içeri dolan kar ayazı, çimdikledi onu âdeta. Mübeccel nerdedir şimdi, ah Recep... Tam bağımsız Türkiye mi? Ne oldu o güzelim düşlerimize? Geride kalanların hangisi yanlış, hangisi doğru? Dışarısı kadar soğumuştu odası. Titreyerek bir sandalyeye oturdu, telefonu kucağına aldı, ezbere bildiği numarayı aradı. Açıldı telefon, karşıdakinin konuşmasına olanak vermeden,
"Metin hemen gelebilir misin buraya?" dedi ve almacı koydu yerine.

Mantosunu kaptığı gibi dış kapıya koştu sonra. Apartmanın içinde mantosunu giyerek merdivenlerden inerken eskisi gibi kapıda karşılamayı düşündü Metin'i. Dış kapının önüne çıktı, ayağıyla karları ezerek ve "Ne olur sen benim yârim olsaydın" şarkısını mırıldanarak, bir aşağı bir yukarı yürüdü. Metin'in "gelirim" ya da "gelemem" deyişini anımsamadan ve hiç düşünmeden beklemeye koyuldu. Kapkaraydı Ankara, belli ki yeniden yağacaktı kar.

Sevgi ÖZEL

aysun colak
14-10-2009, 13:44
SİZİ DE BEKLERİZ

Zil çaldı. Son kez aynaya baktı Gülbeden, saçlarını düzeltti. Annesi, "Açsana kızım" dedi.

Gülbeden´in, yüreği hızlandı, yüzü kızardı, elleri titredi, açtı kapıyı. Nurhayat, yanında kırmızı yanaklı, kapkara kaşlı şişman bir kadın, zayıf, burnu kemerli, orta yaşlı bir adam, gök gözlü başka bir kadın ve "O".

Çıngır çıngır sesiyle "iyi akşamlaaar" dedi Nurhayat, içeri girdiler.

Gülbeden şişman kadının pardösüsünü aldı önce. Sonra gök gözlünün. Ayakkabılarını çıkarırken etrafa dikkatlice baktı kapkara kaşlı şişman kadın. "O" da Gülbeden´e baktı. Elindeki kutuyu uzattı. Aldı Gülbeden.

"Benden biraz daha uzun, ama çok zayıf" dedi içinden.

Annesi gözünü devirip Gülbeden´e baktı, "O"na dönüp "Zahmet etmişsiniz" dedi.

Ayakkabılarını çıkardı hepsi. Gülbeden hepsine terlik verdi. İçeri geçtiler. Ayakkabıları yan yana koyup burunlarını kapıya doğru çevirdi. Sonra erkeklerinkini öne, kadınlarınkini arkaya dizdi yeniden. Daha sıcaklıklarını kaybetmemişlerdi. Tozlarını almayı düşündü, vazgeçti. Aceleyle ellerini yıkadı.

Babası? Babası neredeydi? Keşke gelmese diye düşündü. Hiç gelmese.

Gülbeden odadan içeri girdi. Önce iki kadının elini öptü, sonra burnu kemerli adamın ve "O" nun elini sıktı. Nurhayat Ablasının yanaklarından öptü. "Hoşgelmişsiniz" dedi. Yerine oturmak için dönerken ortadaki masaya çarptı. Utandı. Sarı çiçekli elbisesinin eteklerini özenle düzeltti. Ayakları ne biçimde dursun bilemedi. Ellerini önce koltuk altlarına soktu, sonra birbirine kenetleyip dizlerine bıraktı. İç geçirdi. İki kadından hangisinin "kaynana" olduğunu ayırt edemedi. Şişman, kapkara kaşlı olanı dikkatlice bakınca Gülbeden´e, anladı.

Kimse konuşmadı.

Nurhayat, "Havalar da çok sıcak oldu" diye sessizliği bozdu. Herkes de onun havalardan söz etmesini bekliyormuş gibi konuşmaya başladı. Annesi yeniden gözlerini devirip Gülbeden´e baktı. Gülbeden koşup kolonya getirdi. Bolca döktü hepsinin avuçlarına. Kolonyayı dökerken "O"nunla gözgöze geldi. Gözleri açık renk, babasınınkilere benziyor. Gri bir takım elbise giymiş, kırmızılı yeşilli bir kravat takmış. Biraz fazla sıkmış. Bacakları bitişik, elleri dizlerinin üzerinde. Kız gibi oturuyor. Küçük parmağında bir yüzük var. Biraz kambur duruyor.

Gülbeden, "Keşke adı Metin ya da Cüneyt olsaydı" diye düşündü. Nurhayat, aslen Ordulu olduklarını,"O"nun bir arkadaşı ile birlikte elektrikçi dükkanı açtığını söylemişti. Ortağı da bekârmış. Kolonyayı buzdolabına koyup çayın altını yaktı. Önce şeker tutmalıyım, dedi. Getirdikleri paketi açtı: Madlen. Sevindi. Kutuyu içeri götürüp herkese tuttu, masanın üzerine bırakıp çıktı. Annesi "Çok oturma yanlarında", demişti. Kulağı içerde mutfağa döndü.

Kapı tıkırdadı, yüreği hopladı. Babasıydı gelen. Dut gibi. Kolunu tuttu : "Geldiler mi?" diye sordu. Başını salladı Gülbeden yüzüne bakmadan. Keskin bir alkol kokusu yüzünü yaladı. Ağzının içinde belli belirsiz bir küfür dolaştırdı Hasan usta. Elini yüzünü yıkayıp girdi içeri. Hoş geldiniz dedi hepsine. "Kusura bakmayın anca kapattım dükkanı."

Gülbeden duvara dayandı mutfakta. İçi pırpır. Gelmeseydi ah, dedi. Mutfak camına usulca vuruldu. Döndü baktı, Gülseren,

"Geldiler mi?" dedi.

Başını salladı.

"Beğendin mi?" diye sordu Gülseren.

Cevap vermedi Gülbeden. "Git" dedi sadece. "Git, sonra konuşuruz."

Cezveyi ocağa sürdü. Geçen yıl evlenen Hamiyet´inki gibi pembe, kısa kollu bir nişan elbisesi düşledi. Kahveyi fincanlara dökerken yatak örtüsünü, mutfak takımlarını sereceğim bir evim olsa dedi içinden. Tepsiyi alıp içeri gitti. "O"na kahveyi verirken bu adamın koynuna nasıl gireceğim diye düşündü, bütün vücudu titredi.

Nurhayat, "Esma teyzem Gülbeden´i çok iyi yetiştirdi" dedi. "Bu mahallenin en ağırbaşlı en temiz kızıdır o. Öyle gezme dolaşma falan bilmez. Hamarattır. Dikiş, nakış da bilir çok güzel. Bütün çeyizini kendi işledi."

Gülbeden, "Babam verir mi?" diye düşündü. "Alır mı beni bu adam? Çocuğum olur mu?" Beyaz bir gelinlik düşledi. Etrafında renk renk çiçekleri olan bir şapka. Bir kız, bir oğlan iki çocuk...

"Ziyade olsun" dediler

Nurhayat "Ferah kahveleriniz olsun inşallah" dedi.

Şişman kadın dikkatlice baktı Gülbeden’e. Gözgöze geldiler. Fincanları toplayıp döndü mutfağa. Mavi boyaları yer yer dökülmüş pencerede bir baş göründü.

Gülseren, "Beğendin mi kız?" diye sordu.

Öfkelendi Gülbeden, "Beğenmedim, gel sen al" dedi.

Allak bullak oldu yüzü Gülseren´in kayboldu.

İçeriye kulak verdi. Babası bu devirde kız evlendirmenin zor, masrafının da ağır olduğunu söylüyordu.

Esma Hanım, "Evlenenle ev alana Allah yardım eder" diye araya girdi hemen.

Nurhayat da destekledi: "Elbette ablacım" dedi.

Kayınbaba ilk kez karıştı söze. Sol eliyle kemerli burnunu sıvazlayarak "Hamama giren terler" dedi.

Hasan usta öfkelendi, içkiden peltekleşmiş diliyle yineledi:

"Bu devirde kız evlendirmek zor. Çok masraflı, çok masraflı."

Derin bir sessizlik oldu. Gülbeden titremeye başladı. Ağır bir el, kalın parmaklar bedeninde dolaşıyor, terle karışık alkol kokusu yüzünü yalıyordu. Midesi bulandı. Koştu hırkasını giydi. Yüzünü avuçlarının arasına aldı. Yaşlar kirpiklerinin ucuna dek geldi, durdu. Fırından börekleri çıkardı, keki dilimledi, tabaklara koydu. Birer kaşık da kısır yanlarına. Çayları koydu. Hepsini taşıdı içeri. Herkese verdi. Bir koşu mutfağa döndü. Ellerini ocağın alevine tuttu. Isındı.

Şişman kadın üç bardak çay içti. Nurhayat da. Ötekiler ikişer bardak içtiler. Israr etti Esma Hanım, yine içmediler.

Nurhayat bu kez "O" nu anlattı. Mustafa´nın nasıl efendi, nasıl terbiyeli biri olduğunu, askerden yeni geldiğini, dükkanın iyi iş yaptığını.

Söz bitti, kalktılar. Gülbeden ellerini öptü kadınların. Erkeklerinkini sıktı yüzlerine bakmadan. Kapıyı örtüp düşündü: "Sizi de bekleriz" demediler.

Çay bardaklarını, tabakları toplayıp mutfağa taşırken, annesiyle babasının seslerini duydu içerki odadan. Durup dinledi. Sözleri seçemedi. Yükseldi sesler. Annesi bağırdı: "Zıkkım iç içki yerine emi. Son içişin olsun. Kara topraklara gelesin. Senin yüzünden gelin edemiyorum kızımı. Allah belanı versin."

Daha sözü bitmeden bir tokat patlattı Hasan usta. Esma kapıya devrildi. Gülbeden buz kesti. Tekme tokat seslerine küfürler karıştı. Dışarı attı kendini Esma. Görücülerin oturduğu odaya girdi, sedire kapanıp ağladı.

Kesildi sesi.

Hasan usta seslendi içerden:

"Gülbeden, gelsene yavrum."

Sesi bir kediyi çağırır gibi yumuşaktı.

"Hadi gel. Gülbeden...Gülbedeeen."

Bütün vücudu zangır zangır titremeye, dişleri birbirine vurmaya başladı.

"Gülbeden, gelsene yavrum. Hadi gel."

Ses kah alçalıyor, kah yükseliyor ama biteviye çağırıyordu.

Duvara asılı tahta kutuya ilişti gözü Gülbeden´in. Uzanıp bıçağı aldı, biley taşına sürtmeye başladı. Her sürtmede bedeni de bir makine gibi bir ileri bir geri sallanıyordu. Hızlandı, hızlandı, biley taşından çekti bıçağı, babasının yattığı odaya doğru döndü.

Zil çaldı. Taş kesildi Gülbeden.

Kapının mandalı kalktı, Nurhayat´ın başı uzandı önce, sonra da bedeni. Ağzı kulaklarında seslendi: "Kız seni çok beğendiler."



Nemika TUĞCU

aysun colak
16-10-2009, 21:58
SAMAN KOKUSU

Ne zaman o ana dönse kan ve ıslak saman kokusu duyuyor.
O an kokular ve seslerle belleğine, etine kazınmış. Görüntüler canlı. Akşamın maviliği, çiseleyen yağmurda parlayan asfalt, zeytin ağaçlarının gümüşsü yeşiliyle kaplı yamaçlar. Yaş ağaç kabuğu ve toprak kokuları.

Radyoda eski bir şarkı. Dümdüz uzanan karayolu, beyaz yol çizgileri. Ağaçların hızla arkada kalışı ve tek tük ışıkların yandığı köyler. Camlarda hafif bir buğu, su damlacıkları. Birbirine benzer, yeni biçilmiş buğday tarlalarının arasından, karısının akşamın o saatinde sabah ışığıymış gibi parıldayan aydınlık gülüşüyle anlattığı önemsiz şeyleri üstünkörü dinleyerek ve yol bir hız uçurumuymuş gibi uçarak geçiyor.

İçindeki o gizine erilmez, sınırsız mutluluk. Kasıklarındaki o harika ürperiş!
Birden yolun kıyısına bırakılmış saman yüklü at arabasını fark ediyor.
Sola kırıyor, karşıdan gelen kamyonun farları ve kornasıyla tekrar sağ yapıp frene yükleniyor...

Şiddetli bir çarpışma, ezilme, parçalanma gürültüsü ve karısının çığlıkları dolduruyor kulaklarını. At arabası şimşek hızıyla yan dönüp ön cama çarpıyor. Atın kafası, yuvasında bilye gibi dönen dehşetten büyümüş bakışsız tek gözü ve ardından kanlı, gergin karnı geçiyor görüş alanından... bir an. Sonra cam parçalarıyla birlikte sarsılıp savrularak yuvarlanıyorlar...
Sesler eriyip siliniyor... Her şey durup donuklaşıyor, Zaman büyük bir acının ardından gelen uykuyla uyanıklık arasındaki tanımlanamaz çizgide ne kadar kalıyor belli değil. Bilinç yavaşça geri geliyor. Bayırdaki ağaçlara yanlamasına asılmışlar. Çok çabuk bir bakışla, karısının belden aşağısının oturduğu koltukla, ezilmiş kaporta arasına sıkışmış olduğunu görüyor. Başı koltuğun korunağından kaymış. Yüzünde hoş, uzak, bir rüyanın içinden geçiyormuş gibi belli belirsiz, durup kalmış bir gülümseme var. Bir metal parçasının saplandığı göğsünden ve kesik boynundan kan boşanıyor, bulutların sıyrıldığı yerden bakan yeniayı, rüzgârı, elektrik tellerini, boşluğa ve yokluğa acılan zamanı kızıla boyayarak hızla boşanıyor...

Bir eliyle destekliyor karısının gevşemiş başını, ötekini kanayan kesiğe bastırıyor. Gözkapaklarını, yüzünü öpüyor onun, gözyaşlarının tuzlu tadını duyarak. İri, kehribar saydamlığında bakışlarının yavaşça gözbebeklerinin içine çekilerek ve ruhunu yutarak söndüğünü görüyor sonra. Bağırmak, konuşmak, bir şeyler söylemek istiyor ama sözcükler, çağrılar, sorular boğuluyor ağzında. Korku, beynini oyuyor, düşüncesi dayanılmaz bir yorgunluk içinde çözülüp akıyor. Daha önce hiç bulunmadığı bir yerde... ama yer diye bir şey yok artık. Her yer hiçbir yer. İçinde yalnızca o andan geriye doğru uzaklaşma arzusu, yönelecek yer bulamayan imkânsız bir kaçış duygusu var!
Sürünerek ön cam boşluğundan dışarı çıkıyor. Sürüyor umudu. Olmaz, çok genç, çok seviliyor, çok güzel, çok mutlu, ölemez daha! Yardım istemek zorunda! Yardım!

Sağ bacağı kırık olmalı çünkü çok uzun sürüyor kısa bayırı emekleyerek aşıp yola varması. Yüz yıl belki. Cıvıklaşmış toprak kaygan. Elleri kan ve çamur içinde. Kamçı gibi bir yağmurun altında uğuldayan rüzgâr, uçuşan ve yüzüne, ağzına, saçlarına yapışan saman çöpleri...

At, yola saçılmış saman yığınlarının, arabanın dağılmış tahtalarının arasında yatıyor. Kırık parçaların üstündeki süslemeler, bir köy ressamının çizip boyadığı çocuksu, masalsı biçimler darmadağın. Birbirinin içine girmiş rengârenk çiçeklerin, koyunların, ördeklerin yüzdüğü derelerin neşe dolu canlılığı zavallı bir at ölüsünün köpürmüş, kanlı ağzından görünen acıklı dişleriyle, dağılmış kumral yelesiyle yan yana iç içe... İnsan nasıl görebiliyor bu tuhaf ayrıntıları böyle bir anda ve hayatın, güzelliklerin geçiciliğini yansılarmış gibi nasıl da acı veriyor insana şimdi bütün bunlar!

Ağzında ölümün susatan, uyuşturan bakırımsı tadı. Issız yol karanlığın içinde günahsız, çileden çıkarıcı masum bir kıvrılışla büsbütün kapkara daralıp uzaklaşıyor. Parlak gözlü otomobiller katliamdan geriye kalmış enkazın yanından önce hafifçe yavaşlayıp sonra yeniden vınlayarak geçiyor. O an hata yapmış olmanın dayanılmaz huzursuzluğu, utancı, pişmanlığı dolduruyor bütün hücrelerini, içi bulanıyor, gözleri köreliyor ve otoyoldaki vınlamalar beyninde yankılanırken dünyanın kayıtsızlığına duyduğu öfke hiç çıkmamak üzere içine yerleşiyor!
Belleğinde yeniden karısının yüzü, göğsü. Bağış dolu bir vedanın uysallığıyla taçlanmış duru güzelliği. Kanı iştahla emmiş küçük mavi çiçeklerle işli beyaz gömleği. Göğüslerinin birbirine yaslandığı diri çizgi. Yaşayacak, daha çok erken, elbette yaşayacak.

Bir sızı gibi, teninin kokusu... Dokunmaktan, duymaktan sarhoş incecik elleri. Yumuşak, alevli, güle benzer ağzı. Şiddetli bir ağrı ya da inanmazlık yüreğini delip geçiyor. Korkuyla umut arasında bocalıyor ve onun soluğunu duyuyor içinde.

İlk günlerdeki gibi özlüyor onu. O günler, hepsi bir tek an şimdi.
İlk dokunuşlar ve sevişmeler. Evlerine eşya seçerlerken ortaya çıkan görüş ayrılıkları. -Biraz abartılı süslü şeylere düşkün.- Düğün geceleri... Küçük, o zamanlar önemsiz görünen sonradan değerleri anlaşılan sayısız an. Onun, eğilip yere düşen saç tokasını alırkenki hali. Gülümseyişi. Kırgın sessizlikleri. Domates doğrayışı, bağışlanma güllerini bir vazoya koyuşu. Utangaç ateşliliği.-O kaçamak, perdeler aralık kalmış olmasın, bakışı.- Alacakaranlıkta sedeflenen dişleri. Işığa ya da ruhsal durumuna göre ıhlamur, açık yeşil, kehribar renklerine dönüşebilen gözleri. Bal, başak, saman tonlarında hareli saçları.

Küçük kıskançlıkların tatlıya bağlandığı coşku dolu akşamlar.
Çok, çok çabuk bitmiş güzellikler...

Birliktelikleri öncesi sonrasıyla yalnızca on altı ay. Bu yüzden mi bu kadar az anısı var biriktirdiği yoksa bu yalnızca, sürprizlerin, aşkın, buluşmaların ve arzunun zamanıydı da anılar geleceğe mi ertelenmişti? Hepsi, her şey! Doyasıya ama rüzgâr gibi geçmiş, ağırlıklar, tatlar, derinlikler içinde yaşanmış on altı ay!
Şimdi o günler saman çöpleri gibi uçuşarak başıboş, darmadağın etrafa saçılıyor.

Bir otobüs duruyor az ötesinde. Meraklı yolcular iniyor içinden. Yabanıl, hayvansı gözlerle bakıyorlar ona, at ölüsüne, dağılmış tahta ve saman yığınlarına. Kimi yüzler dev gibi kimi minyatür iç içe, üst üste bir yığın yüz, göz, oynayan ağız. Çok yazıklar, tutun kaldırın'lar, kalabalık fikir yürütmeler ve toptan bir uğultu!
Siren sesleri geliyor uzaktan. Şiddetli bir sancının kasık boşluğuna doğru yükselerek bacağına yayıldığını hissediyor. Yolun kıyısına düşüyor,ya da çöküyor, o güne kadar içinde birikmiş safra ve tükürükle birlikte zamanı da kusuyor.
Dönüp duran mavi bir lambanın ışığından çıkıp gelen beyaz giysili adamlardan karısını kurtarmalarını istiyor. Tutunuyor onlara sarılıp yalvarıyor ağlayarak, ne isyan ne gurur, salya sümük ağlıyor ve sonra gece ağır, demir bir kapı gibi üstüne kapanıyor.
Kan ve ıslak saman kokusuyla. Kül tadında bir acıyla ve bir kadının güzellik, sevgi ve arzunun karışımı olan adıyla...



İnci ARAL / Ruhumu Öpmeyi Unuttun'dan

aysun colak
21-10-2009, 11:37
ON İKİYE BİR VAR

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
"Üçü yirmi geçiyor" diyivermişim.
Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
"Peki ama nasıl bildin?"
"Bilmem" dedim. "Dilimin ucuna geliverdi işte."
Rahmetli halam:
"Tesadüf a canım" dedi. "Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler."
Öbürküler de:
"Evet" dediler. "Tesadüf. Ama bu kadar olur yani."
İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
"Bire beş var. Bire beş var" diye sayıklıyordum.

Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat "dan" diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok... Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi... Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna... Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. "Lamı cimi yok, tozutuyorum" dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.

İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.

Hiç unutmam, rapor: "Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi" diye başlıyordu.
Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak'ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak'ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak'ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.

İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.

Bu durumda bana:
"Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?" diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü... İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.

Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen "sen tozutuyorsun dostum" demiştir.
Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss...

O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden... Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra... Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki... Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.

Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. "7.11" dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime "Al kalemi" dedim. "Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür." Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? "Meret yine on dakika ileri gidiyor." diye tamire kalkışmaz mı?
Kaç doktor değiştirdim. "Korkacak bir şey yok" diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. "Geçer mi?" diye sordukça, "bilinmez" diyorlar. "Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba." Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul... Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
Doktor: "Zamanı unut, alakadar olma" diyor. "Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim." İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?

Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı... bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.

Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.

Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.

Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş... Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?

Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven'in 8'inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel'e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet'ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo'yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?... Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.

Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi'ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan... Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco... Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak... İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.

Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri'den, Dede Efendi'den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:

Sanma ki saat çalar
Bil başına tokmak vurur
diye bizi azarlamaktadır.

Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere...

Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.

Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri... Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?

Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi... Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik... tak... tik... tak... İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak... tiktak... Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse...
Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
"Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?" dedi.

Hem de nasıl... Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır... Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.

Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde...

Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.

Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde... Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. "On ikiye bir var" diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru... Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt... Saat 11.59'ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an'ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın "tık" diye atıvermesi ile oluyor...

An an'ı kovalıyor, an'lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz... Ah şu vapur bir dursa... İyisi, geri geri gitse... Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi...

Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.

Vapur, Kızkulesi açıklarında... İşte Salacağa yaklaşıyoruz... Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği... Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, "a gelmişiz" diye şaşakalmak...
Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor...

Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55'ten 12'ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.

Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.

Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini...
Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri... hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.

Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.

"İşte" diyorum... Bir dakika geçti... İki dakika geçti geçti, üç dakika... dört, beş, altı... bir çeyrek...
Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:

Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:

Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:

Sonra kafama tokmak vurur gibi:
"Dan, dan, dan, dan, dan, dan."
Onun ilk "dan"ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak... Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk... guguk... guguk...
Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha... bir çeyrek:

Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.

Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.

Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.

İznimin son günü idi. Saat 12'ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12'ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.

Doktor, "Ölmedin" diyor. "Ölsen bunları yazabilir misin?" Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.

Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.

27 Ekim 1953
Haldun TANER

aysun colak
26-10-2009, 13:21
BORGES İLE DÜŞDE

Orda, yanıbaşımda oturuyordu. Küçük çalışma odamda. Ben yazı masamın başında; o, eski, bir zamanlar, eşimin Hollandalı büyükbabasının eskittiği deri koltukta.
Elinde, mavi-beyaz Delft porseleni bir fincan vardı. Kımıl¬damıyordu. Susuyordu.
Arada bir, elindeki fincanı dudaklarına götürüyordu. Finca¬nın içinde ne vardı, bir şey var mıydı, bilmiyorum. Bir ara, iki yudum arasında, başını bana doğru çevirip, görmeyen gözleri gö¬rür gibi şöyle dedi:
Körlerle ilgili öyküler yazıyormuşsunuz, doğru mu bu?
İki öykü yazdım, dedim. Hepsi bu.
Nasıl yazabilirsiniz? dedi. Bu yaşta, hem de körlüğü yaşama¬dan.
Düşledim, dedim.
Bir yazar, yaşamadığı bir şeyi düşleyebilir mi? dedi.
Siz ki Poe'nun ve Binbir Gece Masalları'nın hayranısınız, bunu benden iyi bilmelisiniz, dedim.
Ama Poe'nun öyküleri de, Binbir Gece Masalları da, önce ya¬şanmış, sonra düşlenmiştir, dedi.
Bense hep tersini düşünmüşümdür, dedim. Yaşamdan yola çıkıldığında bile, yazılan sözcüklere döküldüğünde, ilk kez yaşa¬ma kavuşur.
Dolayısıyle, siz de, yazdığınızda, körlüğü yaşamış oldunuz, öyle mi? dedi.
Hayır, dedim, bir gün gözlerimi kapadım ve düşledim, son¬ra da yazdım.
Bu da bir yöntem, dedi. Ben hiç denemedim ama niçin ol¬masın?
Elindeki fincanı uzattı:
Acaba biraz sıcak suyunuz var mı?
Hemen kaynatırım, dedim.
Varsa eğer, biraz tarçın kabuğu ile, küçük bir parça da şe¬ker koyuverin dedi.
Mutfağa gittim. Çaydanlığa su koydum. Kaynattım. Fincanın içine bir parça tarçın kabuğu ile şeker koydum, getirdim.
Fincanı eline verdiğimde, Borges,
Ne kadar çabuk, dedi. Her şey ne kadar çabuk, gözler gör¬mediğinde.
Fincanı, dudaklarından önce, burnuna götürdü. Derin bir so¬luk aldı: Ne güzel bir koku. Biliyor musunuz, düşlediğinize göre kuşkusuz biliyor olmalısınız, göz görmediğinde, burun kokuyu daha iyi alıyor.
Hayır, bilmiyordum, dedim. Ayrıca, göz görmediğinde, za¬man da geçmez gibime gelirdi, dedim.
Demek insandan insana değişiyor, dedi. Her şey gibi. Ama zaman, körler için de, görenler için de aynıdır sanırım, yanılıyor muyum? (Bir an durdu. Sonra:) Çünkü zaman görülmez.
Küçülmüş, ufacık olmuş, dağılmıştım.
İyi ki gözleri görmüyor, dedim kendi kendime.
Ve, gözleri görmeyen bu adamı orada bırakıp, ayaklarımın ucuna basa basa kaçmayı düşündüm.
Ama bunu yediremedim kendime.
Belki, "benim" odamda olduğumuz, düşde de olsa konuğum olduğu için. Hem odadan çıkmak, düşden de çıkmak demekti. Niçin susuyorsunuz? dedi.
Düşünüyorum, dedim.
Öyleyse, bu şekerli ve tarçmh sudan içmiyorsunuz, dedi gü¬lümseyerek.
Nerden anladınız? dedim.
Gençler, artık böyle şeyler içmiyorlar dedi. Ne garip. Şeker, kahve, reçel ve o güzelim şerbetleri, tatlıları sanki yasaklamışlar kendilerine. Oyca, beynin bunlara gereksinimi vardır. Örneğin, şu şekerli ve tarçınlı ılık suyu içerken gençliğimi —belki bir da¬kika, belki birkaç dakika daha genç duyuyorum kendimi.
Kahveyi ve çayı ihmal etmiyorum, dedim. Şekere gelince, alkolde yeterince varmış.
Aynı şey değil, dedi. Ama bu da, gene bir yöntem olmalı; ye¬ni bir beslenme yöntemi, en iyisi, biliyor olmalısınız, keçi sütü, kuru incir ve bademdir. Akdeniz'de yaşadığınıza göre, zeytin ve yağı bulunmaz bir besindir. Alkole gelince, biliyor musunuz Arapça bir sözcüktür alkol, İslâm dininin yasağına karşın?
Hayır, bilmiyorum, dedim.
Nasıl, dedi, alkol, yani Alcooll'ün, Arapça El-kûll'dan geldi¬ğini bilmiyor musunuz?
Hayır, dedim.
Gördünüz mü, dedi, size, size ait bir şey öğrettim. Şimdi sı¬ra sizde; sizin bana bir şey öğretmeniz gerek, ödeşmemiz için.
Sanki böyle bir "düşeş" bekliyordum:
Yaşanan düşlenmez, dedim, olsa olsa bellekte yer eder;
ama düşlenen yaşanabilir, kimi zaman/arada bir/ola ki…
Teşekkür ederim, dedi.
Şu anda olduğu gibi, dedim.
Doğru, dedi.
Ben düşlemiştim, dedim.
Bana kalırsa, şimdi düşlüyorsunuz, dedi.
Hayır, dedim,düşlediğim şimdi gerçekleşiyor.
Benim yaşımdaki bir adamın, kafasını çok karıştırıyorsunuz, dedi. Yaş ilerledikçe, karmaşıklık, yerini yalınlığa bırakıyor. Bi¬liyor musunuz ki, artık düşlemiyorum, yalnızca görüyorum. Her şey orda, karanlıkta geçiyor ve dış dünyayı görmediğim için, bu karanlıkta gördüğüm hayaletler iç dünya ile dış dünya arasında¬ki o aptalca sınırı ortadan kaldırdılar.
Bana, körlerle ilgili yazdığım öyküyü ansıtmanızı şimdi daha iyi anlıyorum, dedim.
Sizin için söylememiştim, dedi. Kendimi anlatıyordum. Ama görüyorsunuz çok öznel bir gerçek bile... Evet, görüyorum, dedim.
Ben sizinle görüşmeye gelmiştim, dedi, ama görüyorum ki, bana söyleyecek bir şeyiniz yok.
Yazarların bir araya gelip söyleştikleri dönemler geçmedi mi? dedim.
Doğru, geçti, dedi, Borges. Ama kitaplarda, ya da düşlerde (ki¬taplar da birer düş değil midir?) söyleşebiliriz. Yanılıyor muyum? Yanıtlamadığımı görünce,
Peki de, buraya değin boşuna gelmiş olmayayım. Hiçbir yolculuktan ufacık bir şey olsun öğrenmeden dönmek istemem. Bana La Vida sözcüğünün dilinizdeki karşılığını söyleyin ve bu sözcüğün hangi anlamlara geldiğini ve bu sözcüğün eşanlamlı sözlerini söyleyiniz. Lütfen yavaş yavaş, belleğimde yer etmesi için.
Bir düşte olduğumuza göre, bilmem bir sözlük bulabilecek miyim dedim.
Borges kahkahadan kırılıyor, elindeki abanoz bastonu yere vuruyordu. Sizi gidi yalancı, diyordu kahkahalar arasında. Kimi kandırıyorsunuz, bir düşte değiliz, bir düşte insan böyle düşünemez, ah! yakaladım sizi. Peki nerdeyiz? dedim. Bilmiyorum, belki bir kitaplıkta, dedi.
Evet, dedim bir kitaplıkta. Benim küçük kitaplığımda. Ama aynı zamanda bir düşte.
Gerçek bir düş olmaz bu, dedi. Gülmesi sürüyordu. Bir fictione bu.
Okurlarınız bunu anlayacaklardır, dedim. Okurlarım, demek istiyorsunuz sanırım, dedi. Hayır, dedim. Sizin okurlarınızdan sözediyorum. Sizin dilinizde de var mı "benim" okurlarım? dedi. Evet, dedim.
Demek bir Borges daha doğmuş ve benim bundan haberim yokmuş, dedi. Ama böylesi daha iyi. Çünkü doğan ben değilim ki. Benim dışımda benimle çook uzaktan ilgisi olan biri: Sözcük¬lerden oluşan bir YAPIT. Yazar dildir, aziz meslektaşım. Dolayısıyle her dilde yeniden doğar. Öykülerimi, şiirlerimi çevrildikle-ri, benim de bildiğim dillerde okurken onların bana ait olmadık¬larını düşünmüşümdür çoğu kez.. Örneğin Fransızca çeviriler, '"asıllarından" çok daha yalın ve yetkindir. Özellikle, beni Fran¬sızlara tanıtan ilk çevirmenim ve dostum Roger Cailois'nmkiler. Çevirmenin yeteneğinin yanısıra, dilin kendisinden geliyor bu. Fransızca "rigide", katı bir dildir. Sizin dilinizi bilmiyorum, ama İspanyolca gibi, özellikle biz, Güney Amerikalıların İspanyol-cası gibi "gevşek" hoşgörülü bir dil değildir. Bizde, dil sürçme¬sinden bir şiir doğabilir, Fransızca'da yalnızca bir dil yanlışı do¬ğar. Bir başka örnek: İngilizceye çevrilen yapıtlarımda pek çok yanlış olduğu söylenmiştir. Sanmıyorum. Yanlışlık, benim söyle¬diğim başka türlü söylemek değildir ki. Hem yanlış olsa da ne çıkar? Belki, benim yazdığımın doğrusudur bu yanlış. Niçin ol¬masın? Altmış yılı aşan bir süre bir hayli yazdım: Öykü, şiir, de¬neme, inceleme, hattâ çeviri. Belki tüm bunların arasında dört-beş sayfa, değerli, kalıcı şeyler yazmışımdır. Ama bunların be¬nimle ilgisi yok. Değerli olan bir şey hiç kimsenin malı değildir-onu yaratan ve ona sahip olan dahil. Yazınsal bir metin, bir öy¬kü, bir şiir, bir cümle, bir dize ise söz konusu olan dile ve gele¬neğe aittir. Ben, Borges, yokolmaya hükümlüyüm. Yalnızca be¬nim birkaç ânım (anım değil) bir başkasında yaşama talihine sahiptir.
Şu andaki gibi, dedim.
Ah! böylesi en güzelidir, dedi, görmeyen gözlerinde bir ışıltı. Yolculuklardan, özellikle gözlerim görmez olduktan sonra, hoşlandığımı biliyor olmalısınız. Ama böylesi düşsel yolculuklar, çağrılar için söyleyecek söz bulamıyorum. Fantastik ve olağan¬üstü sözcükleri bile yetersiz... (Bir an durdu, sonra, sözü değiş¬tirmek ister gibi) Lütfen, odanızda, kitaplardan başka ne var söyler misiniz? dedi.
Hemen hemen hiçbir şey dedim. Eski bir yazı makinesi. Ka¬ğıtlar. Duvarda bir hat; yalnızca bir harfin (Elif) yinelenmesin¬den oluşmuş bir hat; imzasız, anonim; gene anonim bir küçük resim, bir aslanın saldırdığı bir Arap ve iki Arap'a saldıran as¬lana saldıran iki Arap.
Olağanüstü dedi. Gözlerim görmüyor diye uydurmuyorsu¬nuz ya?
Rica ederim, dedim.
Bağışlayın, dedi. Sizi kırmak istemedim. Üstelik niçin uydurmayacakmışız? Hep uyduruyoruz. Ama uydururken çıkış nokta¬mız yaşamdan olmalı. Bırakın şimdi bunları, bana lütfen sözünü ettiğiniz hattı betimleyin.
Kağıt üzerine, dedim, sanki sonsuza değin yazılmış bir harf: Elif; Arap alfabesinin ilk harfi biliyorsunuz.
Semit dillerinin ilk harfi, dedi. Yüzyıllar önce yazdığım bir öykümün adi: Alep. Aynı harf. Ama sonsuza değin, dediniz, o nasıl oluyor?
Hat sanatında "Meşk' derler, dedim, aynı harfi, değişik bi¬çimlerde yazmış hattat. Tüm yüzeyi, kağıdın tüm yüzeyini dol¬durmuş ve artık yazacak bir tek nokta kalmamış, tüm yüzey tek bir harf olmuş, sürekli yenilenen.
Bu harfin, simgesel bir anlamı var mı? dedi. Birçok simgesel anlamı vardır, dedim. Allah'ın ve Aşk'ın ilk harfidir.
Ekleyecek, soracak, yanıtlayacak hiçbir şey kalmadı, dedi. Bana izin verin. Bu uykudan uyanmam gerek. Belki son öykümü ya da son şiirimi yazarım gün doğmadan önce.
Umarım, ben de uyandığımda bu konuşmalarımızı ansırım, dedim.
Oturduğu koltuktan kalkmıştı. İki eli, abanoz bastonunun üzerindeydi.
Biliyor musunuz dedi, bu uzun yaşamım bana bir şeycikler öğretti. Bunlardan biri de, düşün belleğinin olmayışıdır. Evet, dü¬şün belleği yok, belleğin düşü vardır.
Ama düşlerimizi ansıyoruz, dedim. Bellek değil mi bu? Bellek, dedi, ama bu başka bir bellek. Belleğimiz olmasaydı ne yapardık? İnsanoğlunun büyük bir parçası bellekten oluşur. Belleğin büyük bir bölümü ise unutmadır. Uyandığınızda (tabii şu anda gerçekten uykudaysamz ve bu düşü kapalı gözlerinizin ardında görüyorsanız) bu düşten neler ansıyacağınızı, hangi söz¬cükleri belleğinizin karanlığını kurcalayıp çıkaracağınızı ya da uyduracağınızı bilemem. Ama bu düşten bende iki sözcük kaldı, onları unutacağımı sanmıyorum. Ne yazık ki, yazacak ışıktan yoksunum. Birini uyandırmam gerekecek yazdırmak için. Tabii uyandıracak birini bulabilirsem, uyandırmaya kıyabilirsem... Güzel, yararlı, olağanüstü, Jules Verne'inkiler gibi bir yolculuk oldu benim için. Ama siz de, söylediklerimi unutmayın... Hangisi? dedim.
Her gece, bir fincan şekerli ve tarçınlı su için. Beyin damarla¬rını açar.
Deneyeceğim, dedim.
Size iyi uykular dilerim, dedi. Bir hayli yorulduk, sabaha de¬ğin derin bir uyku çekeceğinizden hiç kuşkum yok. Kapıya doğru ilerledi. Elinden tuttum. Size yolu göstereyim, dedim.
Gerek yok, dedi. Bunca yıl labirentlerde dolaşmış bir ihtiyar, sanırım yolunu tek başına bulabilir. Yolum zaten uzun değil.
P.S./Bu yazı (Düş? Öykü? Deneme?) yayımlandıktan kısa bir süre sonra Borges'ten (öleli kırk-bir gün olmamıştı) bir me¬saj aldım: "Ben ölmeden önce mi, ölürken mi, yoksa öldük¬ten sonra mı yazdığınızı bilmediğim yazınız gönendirdi be¬ni. İslam kültürüne olan ve yer yer yazdıklarıma da yansı¬yan ilgi, hattâ hayranlık, ne yazık ki, Arapçayı öğrenmeye değin götürmemişti beni. Bu nedenle olsa gerek, düşünüzdeki bir yanlışlığı düzeltememiştim: Burda öğrendiğime göre, Allah'ın ilk harfi "elif", Aşk'ın ilk harfi ise "ayn"mış. Ge¬ne burda öğrendiğime göre, hatasız kul olmazmış, ve yal¬nız Yaradan kusursuzmuş.
Görüyorsunuz, öğrenmenin yaşı olmadığı gibi, yeri de olmuyor. Burda, sizinle aynı adı taşıyan yaşlı bir bilgeyle tanıştım, Attar Feridun, bana, simurg kuşlarının öyküleri¬ni anlatıyor. Gecenin ve gündüzün, yani zamanın olmadığı bu sonsuzlukta bile yalnızca sözcükler var geçerli olan. Bi¬rer im'e dönüşen. Birer simge olan. Ölüm gibi.
Bu nedenle, yanlışlıklardan korkmadan yazmayı sürdür¬memiz, sürçmeyi bağışlayın, sürdürmeniz gerekir."

Ferit EDGÜ

Milliyet Sanat /1 Ağustos 1986

aysun colak
04-11-2009, 14:32
PISIRIK

Biliyorum ki pısırık bir adamım. Çok samimiyim ama yalan olmasın, dünyada utanmayacağım insan yoktur.

Bu utangaçlığı örtmek için yapacağım hareket, söyleyeceğim sözlerde, beni sizin bulmanıza imkan da yoktu.

Birinci görüşüş böylece geçip gitti.Yani her insan gibi ben de sizin gözünüze yahut kafanıza iyi bir takım intibalar vermeye çalıştım: Sizin için ise bundan sonra düşünmeye başladım. İlk görünüşte hakikaten samimi, temiz kalpli olduğunuz derhal anlaşılıyor. Bundan öte her insan gibi sizde de inişler yokuşlar olmamasına imkan yok.

Belki iyiliğiniz kadar fenalığınız vardır. Belki merhametiniz kadar zalimliğiniz de olabilir. Siz de mahçup görünmemekle beraber fazla mahçupsunuz.

Sait Faik ABASIYANIK

tiryakinim
14-11-2009, 00:13
Turnalar

Ortalık ağır ağır aydınlanıyor, topraktan incecik buğular kalkıyordu. Gülbahar daha geceden gelmişti tarlaya. Otlarla pamuk fideleri daha ayırt edilemiyordu. Yakında güneş doğacak. Kıpkırmızı, her yanı yalıma kesiveren bir güneş. Toprağa basamayacak, sıcaktan soluk alamayacak, bir fırın içine girmiş gibi kavrulacaktı ama, gene de güneşin doğmasını sabırsızlıkla bekliyordu.Çapasına dayanmış, öylece durmuş düşünüyordu. Uzakta, Gavurdağlarının üstünde belli belirsiz bir ışık çizgisi ve top top ak bulutlar gözüküyordu.Mahmut gideli tam dokuz yıl olmuştu. Mahmut yakışıklı adamdı. Uzun boylu, kalın dudaklı, büyük, yakıcı kara gözlüydü. Tüm şu köy tanıktır ki, Mahmut kadar yakışıklı bir insan gelmemiştir bu dünyaya. Züleyhanın Yusufu örneği.Mahmudun yalnız beş dönümcük bir tarlası vardı. Bu tarla hiçbir zaman bir evi, iki kişi de olsalar geçindirmezdi. Evlendiklerinin ikinci ayında yoksulluğa dayanamayan Mahmut gurbete, çalışmaya çıkmış, Gülbahar'a da sen bu tarlayı ek biç, ben gelinceye kadar geçin, demişti.Gidiş o gidiş... Bir daha da ondan ne bir ses, ne bir soluk. İmi timi belirsiz olmuştu.Gülbahar bıkmamış usanmamış, dokuz yılın her gününü, her saatini, her anını onu beklemekle geçirmişti.Hele gökten turnalar geçtiği sıralar... Bu düz ovanın da göğünden durmadan katar katar olmuş, eğrim eğrim turnalar geçerdi. Gökyüzünde dalga dalga, halka halka, düz çizgi, üçgen turna sürüleri... Ak bulutların üstüne yapıştırılmış gibi. Kara kara noktalar.Gülbahar güzel kadındı. Onu bu köyden, öteki köyden çok delikanlı istemiş. Gülbahar, Mahmut demiş de başka bir şey dememişti.Dokuz yıldan beri de hiç bozulmamıştı. Sıkı memeleri dimdik, beli gene ipincecik, kalçaları dolgun ve şehvetliydi. Kalın kıpkırmızı dudakları, çakır ela gözleri onun olağanüstü arzulu bir kadın olduğunu bir bakışta belli ediyordu. Ama dokuz yıldır da onun eline bir erkek eli değmemişti. Bazı çok genç, yakışıklı bir delikanlıyı görünce bozulmuyor değildi. Ama ondan sonra da kendisini bir türlü bağışlayamıyor, kendisini kötülüyor, Mahmuda ihanet etmiş sayıyordu kendini. Köyde çok kişi onu görünce iç çekiyordu.Mahmut gitti gideli ona neler neler yapmamışlardı. Gece, gizlice kapısını açıp yatağına kadar girip zorla ırzına geçmeye çalışanlar bile olmuş, Gülbahar bu adamı öldüresiye dövdükten sonra elini ayağını bağlayıp evin kapısına atıvermişti. Bir erkekten daha güçlüydü.Geceleri onun için bir cehennem oluyordu. Bazı geceler sabahlara kadar uyuyamıyor, tüm bedeni yalım yalım yanıp duruyor, bir erkek özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Her gece de yatağına, böyle ateşli anlarda, birkaç kez Mahmut gelip gelip gidiyordu.Mahmut için türlü söylentiler dolaşıyordu köyde. Artık gelmeyeceğini, büyük şehirde yüksek konaklı bir evin kızıyla evlendiğini, çiftlik, otomobil sahibi olduğunu söylüyorlardı. Bir de başka bir söz dolaşıyordu ortalıkta, Mahmut bir fabrika sahibinin kapısında çalışıyormuş, fabrika sahibinin kızını her gün okula götürüp getirirken kız Mahmuda yangılanmış. Bunu duyan fabrika sahibi de çok sevinmiş. İyi yaptın kızım, demiş. Bu kadar yakışıklı erkekten kimbilir ne kadar güzel torunlarım olur, demiş, hemen onları evlendirmiş. Onlar evlendikten sonra da fabrika sahibi ölüvermiş. Kızından başka da kimi kimsesi yokmuş.Kel Durmuş onu bir gün görmüş de yanına bir varayım şu bizim Mahmudun demiş, koşmuş otomobilinin önünde durmuş, otomobili kapkara, bir kocaman otomobilmiş ki... Mahmut içinde oturuyormuş. Lacivert giyiti varmış. Kırmızı da kravat takmış. Kaymakamdan da giyimli kuşamlı...Kel Durmuş'a:''Ne istiyorsun, söyle bakalım neden kestin yolumu?'' diyerekten sormuş.Durmuş da:''Bilemedin mi beni Mahmut?'' demiş.Mahmut onun yüzüne bakmış bakmış da şoförüne:''Çek arabayı'' demiş. Sürmüş de gitmiş.Kel Durmuş az daha yana çekilmeseymiş otomobilin altında kalıp da ölüyormuş.Gülbahar bunların hiçbirisine inanmıyordu. O para kazanmaya, bir eve yetecek toprak satın alacak kadar para kazanmaya gitmişti. O harama uçkur çözmez, göz ucuyla olsun bir kadına bakmazdı.Kendisini buna inandırmaya çalışıyor ama bir türlü de bunu başaramıyordu.Gün açıldı açılacak, dağların başı ışıdı ışıyacak... Sisler tütüyor. İnce bir tül gibi kızgın toprağı örtmüş. Sarı ekinleri, yeşil pamuk tarlalarını, uçsuz bucaksız güneşler gibi toprağa inmiş salınır ayçiçeklerini örtmüş dalgalanarak kalkıyordu.Hem güneşin doğmasını dört gözle bekliyor, hem de doğan güneşten korkuyordu. Tepeden tırnağa şehvet kesilmişti. Bu anlarında bir erkek gelse de elinden tutsaydı, istediği yere, arkasına düşer giderdi. Çok şükür ki bu anlarında hiçbir erkekle karşılaşmamıştı.Çapası elinden düştü. Toprak yumuşak, sıcaktı. Gülbahar memelerini açtı, ağzı aşağı toprağa uzandı. Toprakta inleyerek sürünüyordu. Memelerini ince dikenli çeti otu yırttıkça daha da kuduruyordu, kanlı memelerini silmeden, toza toprağa belenmiş kanlı memelerle toprakta tozlu yola kadar ilerliyor, kıvranıyor, kıvranarak geriye dönüyordu.Mahmut geliyordu. Gün doğmuş, Mahmut sırtında lacivert giyimi, kırmızı, yalımdan beter kırmızı kravatı, yalımdan beter kırmızı ayakkabısı, kıpkırmızı dudakları, Mahmut geliyor... Bir sevinç bir sevinç... Sevinç çığlıkları ovayı dolduruyor. Mahmut geliyor, şimdi dereye inecekler. Sarmaş dolaş, iki beden bir olmuş. Yalım gibi yanıyorlar... Ter içinde kalmışlar.Mahmut öyle tertemiz giyinmiş ki, şehirliler gibi. Elinle dokunmaya kıyamazsın. Durmuş karşıda dimdik bakıyor. Gömleği apak. Mahmudun elleri de apak. Gitti gideli elini ılıktan soğuğa vurmadığı belli. Besbelli. Sinekkaydı tıraş olmuş, yüzü parlıyor.Durmuş karşıda gülümsüyor. Dudakları öyle güzel. Gözleri yalım karası.Bir süre böyle karşı karşıya duruyorlar. Mahmudun elinde bir bohça. Bohça elinden yere düşüveriyor. Dopdolu olduğu, içinde çok şey bulunduğu belli.Mahmudun özür diler bir hali var.Böyle böyle, diyor... Hiçbir çaresi yoktu. İşte sana geldim, diyor. Gülbahar söylediklerinin hiçbirisini duymuyor. Eti aşktan yanıyor. Dokuz yıldır beklediği kocası, aşkı, şehveti, işte karşısında bekliyor onu. Hayıt çalılarının içinde onları kimse de göremez.Mahmut elini uzattı tutacak, Gülbahar elini hemen geriye çekiyor. Kızgın demire dokunmuşçasına ürperiyor.Gülbahar birdenbire kaplan kesiliyor. Mahmudun üstüne atılacak, onun yüzünü gözünü parça parça edecek ama, kendini tutuyor. Değmez, diyor içinden, değmez.Sonra da dimdik dikilerek, onurlu, hiçbir şey olmamış bir sesle:''Hadi köpek hadiiii!'' diyor. ''Hadi köpek hadiiii!''Mahmut yalvarıyor. Nasıl yalvardığı belli değil... Konuşuyor mu, ayaklarına mı kapanıyor, belli değil.''Hadi köpek hadiii! Hadi köpek hadiiii!''Mahmut direniyor, sonra da bakıyor ki hiç başka umarı yok. Arkasını dönüp gidiyor... Gülbahar bakıyor ki lacivert giyimi, ak çorapları, ak gömleği, kırmızı kundurası, ışıl ışıl saçları toza belenmiş. Onun bu süklüm püklüm gidişine acıyor. Ama gene de yerdeki bohçayı alıp arkasından fırlatıyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Başı önüne düşmüş Mahmut gidiyor. Arkasına bakmadan gidiyor.Ortalık birden aydınlanıyor. Ekinler, ayçiçekleri, yandaki bataklık, ötedeki küçük orman, Ceyhan ırmağının yeşil bir şerit gibi uzanan kıyıları güneşe batıyor. Ortalık kızdırdıkça kızdırıyor. Gülbahar yandaki bir tümseğin üstüne çıkıp o gözden kayboluncaya kadar, karartısı yolun tozlarına karışıp silininceye kadar arkasından bakıyor. Sonra gözleri yaş içinde tümsekten inip başlıyor pamuk otunu çapalamaya. Çapasının ağzıdaki kesekler unufak olup, elleri makine gibi durmadan işliyor. Kızgın sıcak beynine saplanıyor, her yeri toz içinde, eti kavruluyor, bu korkunç çabada Mahmudu, her şeyi, kendini bile unutuyor.Öğleyin yemek yerken kendine usul usul geliyor, belli belirsiz gülümsüyor. Mahmut bir gelse, diye içinden geçiriyor, ah bir gelse. Ne yapmışsa yapmış olsun, erim değil mi, alır da bağrıma basarım. İsterse beş çocuklu karıylan gelsin. Mahmud'a ettiğinden dolayı içini tarifsiz bir keder kaplıyor, çarçabuk yemeğini bitirip hemen işine koyuluyor. Kızgın demire dönmüş toprak yalınayaklarını yakıyor. Ne kadar kendini tutsa da gözlerinden ince ince yaşlar akıyor.Üstünden eğrim eğrim bir turna katarı geçiyor. Ak bulutlara yapışmış. Bir zaman bulutun gölgesi, bir zaman da turnaların gölgeleri düz toprağı yalayıp geçiyor.Tanyerleri ışıdı ışıyacak. Gülbahar elinde çapası, tarlanın ortasında kıpırdamadan duruyor. Ortalık ışısın da pamuğunu çapalayacak.Birden çapası elinden toprağa düşüyor. Toprak yumuşacık, sıcacık. Topraktan ses çıkmıyor.Gülbahar'ın tüm bedeni yalım yalım yanıyor. Küçük bir çocuk gelse de tutsa elinden, gidelim şu çalıların içine, dese Gülbahar dayanamaz, gider. Bedeninin her zerresinden şehvet tütüyor. Burnuna yanık yanık bir et kokusu geliyor.Memelerini açmış sürünüyor. Dikenler memelerini daladıkça, kanattıkça Gülbahar tüm varlığı, eti, kemiği, derisi, saçlarıyla büyük, çılgın bir aşkta geriniyor.Dağların üstü ağarır, topraktan buğular yavaş yavaş yükselirken, ne görsün, sislerin arkasından Mahmut geliyor. Sevinçten ne yapacağını bilemiyor, ortalıkta dört dönüyor. Sonra akıl edip Mahmuda doğru koşuyor... Mahmut pırıl pırıl giyimiş, ak gömlek, safi ipekten, ak çorap som ipek, ceketinin cebinde mendil sokulu, ayakkabısı kırmızı... Gözleri yalın gibi... Kirpikleri uzun... Yüzü hiç değişmemiş, yanık esmer. Bir hoşça gülümsüyor. Öyle tatlı, al da canının içine koy. Mahmut gülüyor, bir şeyler söylüyor, elinde kocaman bir bavul, bavuldan ipekli giyitler, sayısız, renk renk, bavuldan dışarıya aydınlık bir su fışkırıyor, akıyor. Ayakkabılar sıra sıra, aynalar, küpeler, gerdanlıklar, bilezikler, çocuk giyitleri, tümü de şehirli biçimi... Kara toprağın üstü ışıltıya kesiyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Mahmut korkuyor, bu sesten öyle bir ürküyor ki arkasına bakmadan kaçıyor. Gülbahar da gene o tümseğe çıkıp o kırmızı toz kasırgasının içinde kalıncaya, gözde silininceye kadar ona bakıyor.Mahmut gider gitmez gene pişman... Bu sefer gelsin, diyor, onun tabanlarının altını öpeceğim. Onun elini ılıktan soğuğa vurdurmayacağım. Ben çalışacağım o yesin...Ulu çınar ağacının arkası ışıdı ışıyacak...Elindeki çapası düşüyor.Kanlı memeleri kızgın toprakta...Başını kaldırıyor ki ne görsün, Mahmut kır ata binmiş. Öyle güzel bir at ki... Mahmut da ata bir yakışmış ki. Ayağında kırmızı çizmeler... Kara bıyıkları burma burma...Elini uzatıyor ata, Mahmud'u attan alacak... Atın dizgini, üzengi kayışları gümüş savaşlı. Eyer klaptan işleme. Gün vuruyor. Eyer, at, Mahmut bir altın ışıltısında kalıyor. Elini gene uzatıyor. Gülbahar donmuş kalmış, Mahmut attan aşağı iniyor... Kucaklamak öpmek istiyor onu...''Hadi köpek, hadiiii!''Mahmut atını sürüyor... Doludizgin kır at yel gibi tarlaların, ayçiçeklerinin üstünden gözden ırayıp yitip gidiyor.Gülbahar aynaya bakıyor. Daha çok güzel... Dokuz yıl önce evlendiğinden daha güzel. Kimbilir onu kaç yaşında evlendirdiler onunla...Tarlasını bu yıl öylesine iyi çapaladı ki, ellerin tarlası bir verirse, onun tarlası beş verecek... Öyle bir pamuk fışkırdı ki topraktan, görenler şaşırıp kalıyorlar.Gerçekten de öyle oluyor. Pamuklar öylesine bol açıyorlar ki, pamuğun beyazından başka bir şey göremiyorsun toprakta... Ne yaprak, ne de en küçük bir yeşillik.Gülbahar şimdi de gene tek başına pamuk topluyor tarlasında. Gene tanyerleri ışımadan çok önce geliyor tarlaya... Gece uyumamış, kudurmuş, dönüp durmuş, tüm gece yanmış kavrulmuş...Pamuk toplarken bir otomobil sesi duyup başını kaldırıyor. Otomobil geliyor, yanında duruyor. Bu, toz toprağa bulanmış kocaman kara bir otomobil. Otomobilin içinden Mahmut iniyor. Gülbahar başını kaldırıp da Mahmudun yüzüne bakamıyor.Toprak yanıyor. Gülbahar yalınayaklarını kızgın toprağın üstünde bir dakikalık bir süre bile tutamayıp habire yer değiştiriyor.Mahmut ona elini uzatıyor. Bir sürü özür dileme sözleri söylüyor ama o duymuyor. Gülbahar elini çekmiyor.Hayıt çalılarının altında bir sürü kuş yuvası var. Civcivlemişlerdir şimdi kuşlar. Yavrularının ağızları sarı sarıdır. Ağızlarını kocama kocaman açarlar.Gülbahar'ın boğazında bir şeyler düğümleniyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Ellerine bakıyor. Elleri pürtüklü, yaşlı, ölümcül bir ağacın dalına benziyor. Dokuz yıldır ayaz, kış, toprak, kaya, her bir iş... Hayır mı kalır... Kirli ayakları da yarılmış, kapkara kir içinde... Teni görünmüyor kirden. Uzun tırnaklarının arasına kapkara kirler dolmuş...''Hadi köpek, hadiiii!''Sesini kimse duymuyor. Mahmut onu çekip otomobile alıyor. Otomobilin içi yumuşacık. Serin de...Birden otomobil çalışıyor. Kulakları sağır eden bir gürültüyle. Gülbahar tarlasının, ak pamuklarının çok gerilerde kaldığını hissediyor...Mahmut:''Aldırma kalsın'' diyor. ''Bizde çok pamuk var...''Gülüyor:''Bu kadarcık pamuk da pamuk mu sayılır...''Gülbahar var gücüyle bağırıyor:''Hadi köpek, hadiiii! Ben o tarlaya dokuz yıl emek verdim... Hadi köpek hadiiii!''Otomobilinin kapısını açıp kendisini dışarıya atıyor. Toprakta sürünüyor. Memeleri kan içinde... Habire kanıyor. Üstüne giden otomobilden boyuna tozlar dökülüyor. Boğulacak gibi... Sürüne sürüne tarlasına geliyor. Tarlası bir hoş, bayıltıcı, aşkla kokuyor.Ayağa kalkıyor. Beli ağrımış geriniyor. Eğilip yeniden pampal pampal açmış pamuğunu çabuk çabuk topluyor.Önce bir turna katarının gölgesi ak pamukların üstüne yalayıp geçiyor, sonra da bir küçücük ak bulutun gölgesi...Gülbahar müthiş susamış...

Yaşar Kemal

aysun colak
18-11-2009, 01:33
TÜZE

Sağ kapıdan girip sol kapıdan çıkıyorsunuz.

İkisi arasında birkaç dakika ayakta durup bizi dinliyorsunuz. Çıktığınızda sanıyorsunuz ki ülkenin adaleti konusunda bir bilgi edindiniz. Oysa hiçbir bilgi edinmediniz.

Bir gün bu salonda, suçlu ya da tanık olarak bulunduğunuzda görecek ve anlayacaksınız ki bu ülkede adalet yoktur. Bizler, işte o olmayan adaleti uygulayanlarız. Sizlerse düşündüğünüz oranda suçlu.

Ferit EDGÜ

aysun colak
19-11-2009, 12:31
PADİŞAHA GİREN KAZIK

Raviyan-ı ahbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar o güna rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki, çook eski zamanlarda, yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli, toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli bir ülke vardı. O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan, sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi. Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır, "bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok, sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.
Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,
- Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde, bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,
- Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun, bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı. Ama gel gör ki, adamın,
- Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.
Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.
- Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.
Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar. Kadı da onları bir iyice elden geçirip,
- Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri, ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.
Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.
- Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı, yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti. Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,
- Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım. Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.
Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip, ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta, kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi. Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.
Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,
- Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,
- Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.
Hekimbaşı,
- Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!.. Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!.. diye veryansın bağırıyordu.
Padişah da kızdı,
- Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır, biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.
En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.
- Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte, Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler. Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,
- Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reis-ül küttap olsun, sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,
- Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe, müderrisler de,
- Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!.. diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.
Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler, reis-ül-küttap, sadrazam da,
- Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye, bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!
Padişah,
- Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.
Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,
- Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın. Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.
Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.
- Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip, bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.
Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya, kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,
- Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi. Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi. Herkes birbirine,
- Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir. Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp hepsi birbirlerine düştüler.
Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu. Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı. Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.
Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp, herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,
- Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!.. diye durmadan bağırmaya başladı.
0 kentin kişileri,
- Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur. Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.
Padişah yeri göğü inleterek,
- Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı.
Padişahın çevresindekiler,
- Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez. Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz. Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır, rahata kavuşursun!.. dediler.

Aziz NESİN

irfan mutluer
09-01-2010, 13:15
Ecco il Mare, Maria!

Sabah, çok erken, kahvaltımı etmeden inmiştim kıyıya.
İn-cin top oynuyordu.
Bir süre yüzdüm. Sonra, havlumu serdiğim şezlonglardan birine uzanıp sabah güneşinin gelip bedenimi ısıtmasını beklemeye koyuldum.
Bir ara, ilkin korkak ayak sesleri, sonra, bir yabancı dilde konuşmalar geldi kulağıma.
Uzandığım yerden doğrulup baktım.
Bir örnek siyah giysiler içinde, birbirinin eşi, iki yaşlı kadın gördüm. Çok yaşlı ve çok kısa boylu ikiz kız kardeşler.
Biri, öbürüne,
-Ecco il mare, Maria! dedi.
Maria, sol eliyle eteğini hafifçe çekti, tam dizlerinin üzerine dek. Sonra sağ eliyle, denize inen merdivene tutunup, sol ayağını, dalgasız, sabah denizine soktu.
Elimde olmadan gülümsedim.
Beni fark edip rahatsız olmamaları için de, yanı başımda su içen kuşları ürkütmekten sakınırcasına, usulcacık şezlonga uzandım.
Bu arada, onların aralarındaki konuşmalara ya da denize girip çıkarken çıkardıkları seslere kulak kesilmiştim.
Ama hiçbir ses yoktu. Denizden en küçük çırpıntının sesi gelmiyordu.
Meraklanmıştım. Gözlerimi açıp doğruldum. Çevreme bakındım. Hiç kimseler yoktu. Bir-iki sabah martısı. Hepsi bu.
Ama havadaki o üç sözcük ve ayağını suya değdiren yaşlı, küçük kadın imgesi orda, havada asılı duruyordu.
-Ecco il mare, Maria!

1998

İşte Deniz, Maria – Ferit Edgü

tiryakinim
11-01-2010, 15:15
SABUN ADAM

Kadın irkilerek doğruluyor yataktan.
“Ama...”, diyor kekeleyerek. ” Sen eriyorsun! Sahiden eriyorsun!”
“Söylemiştim.”, diyor adam. Uzandığı yerden gövdesini görmeye çalışıyor.
“Yani bu büyük erimeyi bekliyordum. Yine de bu kadar çabuk gerçekleşeceği aklıma gelmezdi. Hele ki böyle bir anda!”
Bir süre ikisi de söyleyecek bir sözcük bulamıyor. Kadın yataktan kalkıyor ve aceleyle üstüne bir şeyler geçiriyor. Adamın böyle bir çabası sonuçsuz kalabilir, hiç niyetlenmiyor bu yüzden. Giysileri şu tuhaf , ne olduğu belirsiz sıvıya bulaşacak ve durum iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hal alacak belki de.
“İnanılmaz bir şey bu! Yani bir dondurma gibi eriyor olman gerçekten çok şaşırtıcı!”
“Bu kadar büyütmesen!” diyor adam, “Ayrıca bu hızla giderse ne benim gövdem kalır, ne de senin böyle bir sorunun! Belki de benden kurtulursun!”
“Ama düşünsene sana dokundum...”, diyor kadın. “Bu dokunmayı ömür boyu parmak uçlarımda taşıyacağım.”
“ Desene unutulmaz bir anın olacak.”, diyor adam.
“Burada durmuş saçmalıyoruz .”, diyor kadın. “Sanırım bir şeyler yapmalıyım.”
“Çok geç!”, diyor adam. “Aslında daha öncelerde ben bir şeyler yapmalıydım.”
“Nasıl yani?”
“Erimenin önüne geçebileceğim pek çok yöntem öğrenmiştim bir kitaptan. Okuduklarımı ciddiye almalıymışım.”
“Ya böyle devam ederse? Bitip tükenecek misin sahiden?”
“ Şanslıysam en azından bu gece tükenmem. Erime bir noktaya gelip durabilir. Belki biraz daha küçülürüm ama hayatta kalırım.”
“ Ne garip bir durum!.”, diyor kadın. “Uzay filmlerinde olur böyle şeyler. Yaratıklar erir, lastik gibi uzar filan...”
Gülüyor adam. Onların aslında çoktan erimiş birer düş gücü ürünü olduğunu söylemeyi geçiriyor aklından. Ne var ki kadın onu dinleyecek durumda değil şu an. Tek istediği bulundukları odadan onlarca kilometre uzakta olmakla ilgili yalnızca.
Oysa her şey nasıl güzel başlıyor. Ortak dostların akşam yemeğinde tanışıyor ve birbirleriyle ilgileniyorlar. Hayır, tam olarak doğru değil bu; adam böyle düşünmek istiyor ama kadının gece boyunca kendisine bir kez olsun alıcı gözüyle bakmadığını iyi hatırlıyor. Karşılaştıkları geceyi yeniden düşünüyor. Önceden planlandığı belli, iğreti bir karşılaşma işte! Sürekli konuşan, şakalar yapan bu kadının gece boyunca sanki kendisi hiç yokmuş gibi davranmış olması kolay unutulacak bir durum mu? Gülüyor birden. Hiçbir şey göründüğü gibi değil, diye mırıldanıyor. Sıklıkla yineler bunu.
Akşam yemeğiyle ilgili çağrıyı aldığında işin içinde bir şeyler olduğunu fark ediyor aslında. Arkadaşı her zamankinden daha dikkatli davranmaya çalışıyor.
“Hayatımdan hoşnudum!”, diyor kendinden emin bir biçimde. “Hoşnudum evet, yalnız olmak bir hastalık değil. Ayrıca siz varsınız! Yalnız olduğumu nasıl düşünebilirsiniz ki?”
“ Saçmalıyorsun!”, diyor çocukluk arkadaşı dikkatli olmayı bir yana bırakarak. İri yarı bir adam olmuş zaman içinde. O ufak tefek, çıtkırıldım çocuk bu hale gelsin inanılır gibi değil! İşte bunu söyleyemem onlara. Birlikteliğin her düzlemde şekil bozukluğuna hizmet ettiğini anlatamam. Ne zaman karşılaşsak ağzı alkol kokuyor. Karısı onun bu haline alışmış olmalı. Birlikte yaşamanın gizemi bu mu peki? Bir noktadan sonra eşlerden biri diğerine benzer ve katlanabilirler her türden can sıkıcılığa. Bunları söylemeye çalıştığını da hatırlıyor.
“Suyumu dalgalandırmasan iyi olur.”, diye öfkeleniyor karşısındaki. “Bir hayatım var ve kendi yatağında masumca akıyor işte!”
Sonuç olarak, hazırlanan mezelerin dışında lezzetsiz bir gece işte. Masadayken konuşulanlara kulak kesiliyor , bunu yaparken de varlığını belli edecek bir davranış sergilemekten özenle kaçınıyor. Sanki sıklıkla yineliyorlarmış gibi, gecenin sonunda herkes birbirine iyi uykular diliyor ve kendi dünyasına dönüyor.
Ertesi günün tanımı için kabus sözcüğü abartılı olmayabilir. Arkadaşının bilmiş karısının sonu gelmez soruları onu bunaltacak çünkü. Gerekçelendirmesi beklenen yanıtlar...hayır, çok fazla bu kadarı! Kadının asıl öğrenmek istediği şeyi tahmin ediyor sonunda. Arkadaşlarıyla ilgili düşüncesini merak ediyorlar. Bunu da lafı dolaştırmadan soruyor zaten. İyi ama ne diyebilirim ,diye söyleniyor sıkıntıyla. Akıllıca bir karşı soruyla işin içinden çıkmak belki de en doğrusu olacak!
“Arkadaşınıza da benimle ilgili düşüncesini sormuş olmalısınız. Yanılıyor muyum yoksa?” Bu soru gerçekten durduruyor karşısındakileri. Hemen ardından ekliyor. “Onun neler düşündüğünü öğrenebilir miyim peki?”
“Ne öğrenmek istiyorsun?”, diye soruyor arkadaşı. Topu kendi kontrolüne almış olmanın rahatlığıyla saldırıyı sürdürüyor.
“Beni yaşlı bulduğuna yemin edebilirim!”
“Her insan biraz yaşlıdır.” deyip kahkahayı patlatıyor çocukluk arkadaşı. Onun bu huyunu seviyor işte! Ne olursa olsun oyuna katılmaktan asla vazgeçmiyor! Daha sonra ev sahibesi çayları tazeliyor ve yeni aldıkları yazlığı anlatmaya başlıyor. İşin başında konudan uzaklaşmak için yaptığı şu küçük zeka oyunu kısa süre sonra başka kaleleri de teslim alacaktı demek! Şimdi yazlık evin faziletlerini kendinden geçerek anlatan bir kadın var karşısında. Konu unutulacak ya da geçiştirilecek gibi değil aslında.
“Şu kadının hakkımda verdiği yargıyı gerçekten merak ediyorum.”, diye fısıldıyor arkadaşının kulağına.
“Seni beğenmedi sanırım.” , diyor adam. “Yani fizik olarak değil, yanlış anlama! Belki bir parça klasik buldu. Eski kafalı değilse bile klasik işte. Seni sahip olduğu değerleri kolay terk edemeyen biri olarak tanımladı yanlış hatırlamıyorsam.”
Bunda ne kötülük var diye sormak istiyor ama ev sahibesinin meraklı bakışlarından rahatsız oluyor. Bir an önce uzaklaşsa daha iyi olacak sanki. Ah, bu gibi durumlarda vurucu bir cümle her zaman işe yarar!
“Israr etme, o yazlığa gelmeyeceğim!”, diyor arkadaşının karısına. “Çağıracağınızı biliyorum ama tatil yapamayacak kadar eski kafalı biriyim ben. Ayrıca denizden nefret ederim. Evet, bunu da söylemelisiniz hanımefendiye!”
Olayı, kadını, yazlık ev saçmalığını, her şeyi unutmak üzere olduğu bir gece telefonu çalıyor. Yağmur kaldırımları dövüyor, şimşek çocukları korkutuyor o sırada. Telefonun usandırıcı sesi kesilsin diye bir süre bekliyor. Neyi ne kadar önemseyebilirim peki? Gün boyunca sırtındaki hafif erimeyi fark etmiş ve hayatın kendisine yeni sürprizler hazırlamakta olduğuna karar vermemiş miydi! Ani bir hareketle almacı kaldırıp kulağına yaklaştırıyor.
“ Buyurun, kimi aramıştınız?”
Karşısındaki ses içten, eğlenceli, dahası hınzır olmaya çalışıyor sanki. “Evde misiniz diye kontrol ediyordum!”
Bu çocuksu şakanın arkasına sığınmaya çalışan ses ona, o kadına ait. Hemen tanıyor.
“Açıklamak istediğim bir şey vardı.”, diyor kadın. “Yani yanlış anlamadıysam düşüncelerim başka türlü aktarılmış size. Düpedüz yanlış bilgi yani!”
“Hayır!”, diye karşılıyor kadını. “Yanlış bilgi filan yok, benden hoşlanmadığınızı iyi biliyorum. Yaşlı ve klasik bulduğunuzu da. Bunun için özür dilemeye kalkışmanız anlamsız! “
“Özür dilemek için aramadım.”
“Öyleyse niçin?”
“Ya ben sizin benimle ilgili düşüncelerinizi merak etmiş olamaz mıyım?”
“İhtimal klasik ve yaşlı düşüncelerdir bunlar. Dikkate alacağınızı hiç sanmıyorum!”
“Belki telefonu da bir an önce kapatmamı diliyorsunuz!”
“ Haklısınız. İnanın çekici hale dönüştüremediğimiz şu sohbet içimi daraltmaktan başka bir işe yaramıyor!”
“ Yine de, bir kez daha buluşup sohbet etmeyi deneyebilirdik.”
“ Hoşlanmadığınız biriyle bir kez daha birlikte olmayı neden isteyesiniz ki?”
“ Söyledim, şu yargım yanlış aktarılmış size. Belki yüz yüze daha kolay açıklayabilirdim.”
“ Pekala...”, diyor sonunda. “Yeniden karşılaşmamıza gerek duyurmayacak bir şey yapacak ve size sizle ilgili düşüncelerimi söyleyeceğim. Böylelikle görüşme zorunluluğumuz da kalmayacak. Ne dersiniz?”
“Aslında yanılıyorsunuz ama yine de söyleyeceklerinizi dinleyebilirim.” Kadın şakrak bir kahkaha eşliğinde fısıldıyor sözcükleri. O ise derinlerde bir yerde sinsi bir erime hissediyor. Erimekte olan şey mizah duygusu belki de; kadının şu son söylediklerini hoş bir şakayla karşılayamaz mıydı örneğin? Bunu yapabilecek kadar güçlü hissetmiyor kendisini. Göz çukurlarında şiddetli bir yanma var nedense. Eriyen bir bakıştan daha acıtıcı bir şey yoktur. Gördüğünüz her şeyi dikene çeviren bu duygu en az baktıklarınız kadar kalbinizi de acıtacaktır.
“Evet, dinlemeye hazırım!”, diyen sesle irkiliyor birden.
“Merak etmeyin, unutmadım...” deyip derin bir soluk alıyor ve sözcüklerden merhamet dileyerek konuşmayı sürdürüyor:
“ Sizi çok güzel bulduğumu söylemeliyim öncelikle, çok zarif ve çekici. Benden bir hayli gençsiniz. Bir erkek arkadaş bulmak için böylesi bir oyuna ihtiyaç duyurmayacak denli geniş bir çevreniz olduğunu düşünüyorum ayrıca.”
“Pek çok insanla tanışıyor olmak neyi değiştirebilir ki? Hele bir de birbirlerine benziyorlarsa!”
“Ama benim onlardan ne farkım olabilir!”, diye yükseltiyor sesini. Güzel ve seçilmiş sözlerin daha da ötesinde, kadına haddini bildirmek için usta bir konuşmacı olmayı diliyor bir yandan.
“Sizin farkınız bende sizi arama duygusu uyandırmanızla ilgili olabilir pekala! “, diyor kadın . İnsanın içini ısıtan, bütün uzuvlarını heyecanlandıran bir çağrı bu.
O gece dakikalarca konuştuklarını hatırlıyor. Telefonu kapattığında, artık onun için klasik ve yaşlı olmadığını iyi biliyor. Yalnızca konuşmanın faziletiyle açıklanabilir mi bazı şeyler? Ne olursa olsun, o artık seçilmiş biri. Erime her şeyi alıp götürebilir ama sözcükler gövdede bir çıkıntı, bir tutamak bulup mutlaka ayakta kalıyorlar.
Telefonda da sözleştikleri gibi iki gün sonra - cumartesi- buluşuyorlar. Sanki çok öncelerden beri tanışıyorlarmış gibi davranıyor kadın. Hoş bir yüze, insanın için ısıtan bakışlara sahip. Bu kadını elde edebilir miyim gerçekten diye düşünüyor kısacık bir süre. Kuracakları ortak hayatı görmeye çalışıyor ama beceremiyor. Kahve içip sohbet ediyorlar. Daha çok kadın konuşuyor. ve kendisini anlatıyor. Usanmadan yapıyor bunu. Adam sessizce dinliyor ve daha öncelerde de hep kendisini mi anlatmıştır acaba diye düşünüyor.
“Peki ne yapmamızı öneriyorsun?”, diye soruyor sonunda.
“Birlikte olabiliriz!”, diye yanıtlıyor kadın. “En azından denemek isterim bunu. Siz de uygun görürseniz elbette.”
Bir süre öylece kalıyor; ne diyeceğini bilemiyor.
“Karar vermek için biraz süre istiyorsunuz...”, diyor kadın.
“ Klasik biri olarak böyle yapmam doğal değil mi?”
“Şu şakayı artık unutsanız!”
“Ne yani? Şaka yaptığınızı mı söylüyorsunuz?”
“Öyle ya da böyle, şu anda söylenenleri bir şaka olarak değerlendirmenizi çok isterdim.”
“Sizin hoş bir kadın olduğunuzu söylemem şaka değildi ama.”, diyor sonunda.
Ama insan böyle bir varlık işte, yalnızca pili yettiği sürece ışık veriyor! Yine de dinlenmek kaçınılmaz. Bir süre uzak kalmak ve anlatılacak yeni malzemeler biriktirmek gerekiyor. Kadının isteğiyle gerçekleşen bu tuhaf karşılaşmanın sonrasında onu ilk gördüğü andan -artık bunu itiraf edebilir- daha çok istediğini iyi biliyor. Adı konmamış bir arzunun şiddetli bir baş ağrısından farksız olduğunu ne zaman anlarsınız? Yine bu arzuyu havayla temas ettirecek denli yürekli davrandığınızda elbette! Evet, ışığın mucizesidir bu.
“Aklınızdan neler geçiyor?”, diye soruyor kadın. Şu istem dışı sessizliği kırmak için yapıyor bu atağı. Pil değiştirmenin hemen sonrasındaki canlılık!
“İlerisini görmeye çalıştım.”, diye yanıtlıyor onu. Gözünü kırpmadan uyduruyor bu yalanı.
“Nasıl görünüyoruz peki?”
Çapkın bir gülümsemenin eşlik ettiği bu soruyu hiç sevmiyor. Hazırlıklı değil öncelikle.
“Bir alemsiniz!”, diyor kadın. “Yanıtlamadınız ama içinizden geçenler ayan beyan ortada!”
“Öyle mi görünüyor gerçekten?” diye soruyor kadına. Kadın onu dinlemiyor bile. Kendi aklından geçenleri anlatmayı yeğliyor.
“Güzel bir evimiz oluyor; yani sizin istediğiniz bir şey bu! Evin hemen önünde küçük bir bahçe var. Çiçeklerden en çok şebboyu seviyorsunuz. Aslanağzıyla karanfili de. Ben ortanca da olmalı diye tutturuyorum. Beni kırmıyorsunuz. Kameriyenin bulunduğu yere dikmeliyiz onları. Ah, artık evin içine girsem iyi olacak değil mi?”
“Acele etmelisiniz!”, diye arzuyla kulağına fısıldamak istiyor ama hayır, bunu yapmıyor. Tam tersine, bu kadarı yeter deyip susturuyor kadını . Neden, diye soruyor karşısındaki.
“Eri-ye-bi-li-rim!”, diyor kekeleyerek. “Bundan hiç söz etmemiştim sanırım.”
Gülüyor kadın. “Yani kim olsa eriyebilir bu durumda. Keyiften söz ediyorum elbette.”
“Kast ettiğim o değildi..”, diyor kadına. Eriyen sözcüklerle bir erimeyi anlatamazsınız. Susuyor ve kadının sözün iktidarını bir kez daha ele geçirmesine izin veriyor. Bahçeden içeriye süzülen kadın bir süre geniş salonda, ardından mutfakta oyalanıyor. Yatak odasına geçtiklerinde hava çoktan kararmış olmalı; ne zaman soyunduklarını, yatağa girdiklerini, sıkı sıkıya sarıldıklarını hatırlamıyor bile. Aynen böyle diye düşündüğünü hatırlıyor yalnızca. Gövdesi henüz katıyken, en ufak bir fire vermemişken ve öpüşmelerin en olması gerektiği gibi olanını sunmaya özen gösterirken! Kadın onun son söylediklerini - ah,hiç konuşmasa da - kolaylıkla yakalıyor. Evet diyor, bir öpüş asla kuru olmamalı. Islak, sıcak ve acıtıcı olmalı bir öpüş. Biliyorum diye onaylıyor onu; ama sonrasını getirmiyor. Islak bir öpüşün gövdesinin en sıcak, en nemli en acıyan bölgesinden kopup geleceğini iyi biliyor ama bunu söyleyemiyor. Korkuyor çünkü! Bu kadını aldı ve kabul etti. Şimdi de kaybetmekten korkuyor.
“Demek ondan hoşlandın!”, diyor arkadaşı. İçine bir şey düşürmüş gibi bir süre bira bardağına bakınıyor , ardından iri bir yudumu koca gövdesiyle buluşturuyor.
“Biliyor musun, seni çok ilginç bulmuş!”
“İlginç mi!”
“Sen onun için keşfe açık bir kutuymuşsun. Arada bir kapağını kaldırıp içinde sürprizler aranacağı bir oyuncak! senin için aynen böyle söyledi biliyor musun? Bizimkini kalpten fethetmiş olmalısın. Ama ona söylemiştim, sana da tabii! Kimse göründüğü gibi değildir. İhtimal sen de onda bizim bile fark edemediğimiz başka özellikler görmüş olmalısın. Buna muktedirsin biliyorum. yine de sana naçizane tavsiyem tabii , gördüklerinin hiç değilse söze gelir olanlarını küçük hanıma servis etmekten kaçınma. Çünkü kadınların bayıldığı bir şeydir bu.”
“ Sen karına yapıyor musun bu söylediğini?” diye soruyor. Arkadaşı boş bardağı dolusuyla değiş tokuş ederken yanıtlıyor kendisini.
“İlişkide öyle bir noktaya gelirsin ki, o saatten sonra söyleyeceğin hiçbir sözcüğün inandırıcılığı kalmaz. Anlıyor musun bunu?”
“Nerden bilebilirim!”, diyor yalnızca.
“Evet böyledir! Bir kadın bünyesinde taşıdığına inandığı güzellikleri mutlaka yeni bir erkeğe yansıtacaktır. Mutluluğunu bu yolla pekiştirir çünkü!”
“Ya biz erkekler?”
“Bizler güzellikten çok skor duymak isteriz dostum. Yalnızca yatak performansı olarak algılama bu son söylediğimi. Skor aynı zamanda rakamlara tekabül eder! Kazandığın paranın miktarı, harcama trendin ve eğlence katsayın bu ölçüme dahildir.”
Yanıtlamıyor; ilgisini çeken konular değil bunlar. İçindeki küçük bahçeyle yetinmesini bilen bir kadın olarak tanıdı onu. Karanfiller, şebboylar ve belki bir de ortancalar. Ama söylemeyecek arkadaşına, çünkü kaba sözcükler kullanarak kendisini paylamasından çekiniyor.
Şu uğursuz erimenin ses tellerini kaynağından tamamen söküp almasına ne kadar kaldı peki! Kaçınılmaz olacak bütün bunlar. Büyük bir erimenin, ani bir yok olmanın hemen öncesindeyim ve seçmeyen gözlerimle, işitmeyen kulaklarımla hala bir şeyleri elde etmenin peşindeyim! Kendini tamamlamalısın diyor arkadaşı; ikiye katlamalısın! Daha çok olmalısın, daha büyük skorlarla karşılamalısın bir kadını. Daha şakacı, daha kaşif! Daha çok vermelisin istenileni, artık o her neyse! Ama ben alışverişe çıkmamıştım, diyor. Elde etmeye çalıştığım bir şey derken küçücük bir şarkıdan söz etmek istemiştim. Şarkı mı, sen delirmişsin diyor arkadaşı. Belki şiirdir, belki rüzgarın hem şarkısı hem şiiridir; belki de hiçbir şeyidir! Bir küçük boşluk ve bir sonrasıdır!
“Bira sana yaramadı, iyisi mi evin yolunu tut..”, diye tersleniyor arkadaşı. Aslında şu son konuşmalar hiç olmuyor. Olamaz da zaten, çünkü karşısındaki onu asla dinlemiyor. Evrende yalnızca kendisinin bildiği gerçekler var ve anlatmayı ısrarla sürdürüyor.
“Bir ilişkinin sürmesi diğer insanları ortadan kaldırabilme becerisiyle doğru orantılıdır belki de.”
Gülüyor kadın. “Ne yani , ortak dostları öldürmekten mi söz ediyorsun?”
“Pekala belleğimizden söküp atabiliriz onları!”
“Ama bu saçmalık!”, diyor kadın.
“ Bilemiyorum. Ayağım herhangi birinin söylediğine ya da ima ettiğine sıkça takılıyor ve bu durum yalnızca canımı sıkıyor.”
“İlişkinin yara almasından korkuyorsun belki de.”
“Bu doğal değil mi sence de?”
“İnsanları öyle ya da böyle öldüremem ben.”, diyor kadın. “Koca dünyayı yalnızca ikimizin doldurabileceğini düşünemem.”
“Bu noktada eskiye döndüm sanırım. “, diyor adam gülümsemeye çalışarak.
“Yeniden klasik ve tutucu oldum.”
“Belki de kıskanç!”, diye tamamlıyor kadın.
“Hayır!”, diyor kendinden emin bir biçimde. “Zamanın benden koparıp aldıklarından biri de kıskançlık olmalı!”
“Ah, sende Othello eksik desene...”, diyor kadın, güzel dişlerini göstererek gülüyor.
“Belki Macbeth bile!”, diyor adam. Olmayan hırsından söz etmek istiyor. Kadının alaycı yanıtı durduruyor onu.
“Saçma! Sen güzel sevişen bir adamsın. Kendisini sevmeyen biri yatakta eşini asla mutlu edemez.”
“O kadar deneyimli değilim.”, diyor yalnızca. Bunlardan konuşmak canını sıkıyor onun. Karanlık gecede yaşananların yine karanlığa karışmasından yana çünkü. Eriyen gecenin alıp götürdüğü şeylerdir bunlar. Dahası , günahların güzel düşlerle buluşacağı bir gizli ülke olduğuna inanır. Ellerimizin boşluğa çaresizce uzandığı anlarında tutunacağımız bir dal mutlaka olmalı. Güzel anlar biriktirilmeli bu yüzden; eriyiklerin toplandığı o ölü ülkede bir şahika baş göstermeli! Renkler, davranışlar, sesler ve çığlıklar yakıta dönüşmeli. Ne var ki söylemiyor bunları. Onun kendisine takılmalarını sessize dinliyor. Giderek beni bünyesine yerleştiriyor diye düşünüyor. İşin başında tarifini çıkardığı adam elbette ben değilim ama o yine de kendi gövdesinde biçim vereceği adamı görmek istiyor. Şimdi sabırla çalışıyor; uzun parmaklarıyla, baştan çıkarıcı sesiyle yapıyor bunu. İzin veriyorum, istiyorum ve sonuçlarına elbette katlanmalıyım.
“Yine ilginç şeyler geçiyor aklından.”, diyor kadın.
“Gitgide küçülüyorum.”, diyor adam “Fark etmiyor musun yoksa?”
“Şu erime masalını anlatıyorsun yine!”
“Hayır!”, diyor yavaşça. “Bu masal değil. Ama biliyor musun, iyi ki değil.”
Kadın bir süre bakıyor ona. Masanın üstündeki kibrit kutusunu alıyor, içinden bir çöp çıkarıp yakıyor ve yüzüne yaklaştırıyor adamın.
“Haydi!”, diyor. “Tamamla şu erimeni. İşte ateş! Daha çabuk, daha hızlı eri öyleyse.”
“Bu kötü bir şaka..”, diyor adam.” Hem ben mum değilim!”
“Öyle ya, sabundun!”, diyor kadın.
“Açık söylemek gerekirse, sevişmeye kalkışmamız bir hataydı.”
Çoktan soğumuş olan kahvesinden bir yudum alıyor.
“Bunları bana anlatmak zorunda değilsin tatlım.”, diyor ev sahibesi, ama bir yandan da olup bitenleri bütün ayrıntılarıyla dinlemek istiyor. Bir erkeğin eriyip gitmesine tanıklık etmek başlı başına bir fantezi çünkü. Ayrıntılardaki iğrençliğe girilmezse tabii! Ama yine de umutsuzca sözden eyleme doğru koşturan şu erime halinin - sabun ya da bir başka maddeden olmuş ne fark eder- sonuçlarını bizzat görmek isterdi doğrusu! Fazla konuşmak istemiyor kadın. Öncelikle bu sohbetten keyif almayacak. Belki de tanık olduğu şeyin gerçek bir ölüm hali olduğunu bildirecekler ona ve işin rezilliği bir yana, yalnızca kötü bir anıyla yetinmek zorunda kalacak.
“ Kimseye inandırabileceğin bir öykü değil tatlım.”, diyor arkadaşı sonunda. “Bu nedenle anlatman da gerekmiyor. Kahveni tazeleyeyim ister misin?”
“Yalnızca şunu söylemek istiyorum...”, diyor kadın. “Ona ulaşmaya karar verdiğimde, evet daha telefona uzandığım ilk anda elimi saran o hafif nemi hissetmiştim, inanır mısın?”
“ Ah, bütünüyle yanlış bir şeydi yaptığım.”, diyor ev sahibesi. Açıklama getiriyor: “Yani seni onunla tanıştırmak hataydı belki de. Senden çok önce tanıdım onu. Benimkinin çocukluk arkadaşı olduğunu biliyorsun. Aslında biz bu tuhaf durumun tek ortaklarıydık.”
“Şimdi bir de ben varım.”, diyor kadın. Bir sigara yakıyor, sıkıntıyla saatine bakıyor. “Ne olursa olsun, yine de özleyeceğim onu.”, diye devam ediyor rengi kaçmış sesiyle. “Evet, kendisi olmayı böylesine becerebilmiş birinin ellerimin arasından kayarak gitmesine yalnızca seyirci kaldım ben. Bunun ne kadar can sıkıcı bir durum olduğunu bilemezsin!”
“ Yapabileceğin bir şey var mıydı sanki?”, diyor ev sahibesi
“ Kirli kalmayı göze aldığın noktada yapabileceğin pek çok şey vardır.”, diyor kadın.
“Kirli kalmak mı dedin?”
“Bilirsin işte... Ne su, ne de sabun!”
“Anladım!”, diye gülümsüyor öteki. “Ama bu korkunç bir şey.Özellikle biz kadınlar için!”
“ Sanki farklı varlıklarmışız gibi konuşuyorsun.”, diyor kadın.
“ Kim bilebilir ki! Belki de öyleyiz.”, diyor ev sahibesi. Yazlık eviyle ilgili bir iki ayrıntı sıralamaya başlıyor. Keşke yapmasa, diyor içinden. Yazlıkları hiç sevmem, dahası denize girmekten nefret ederim!

Ahmet Önel

Ceyda Tunca
19-01-2010, 16:54
Eskici


Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen,
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen...
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs...
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

Refik Halit Karay

tiryakinim
22-01-2010, 17:34
Gelinlik Kız

Çocukken gidilen evler iki türlüydü: Annemin seçtiği dostluklar ve gitmek zorunda kaldığı yerler. Annemin gönlünce kurduğu dostlukları severdim ben. Çoğu dünyadan elini, eteğini çekmiş kimselerdi. Öyle yerlere gideceğimizde annemin ince kıvrımlarla biçimlenmiş dudakları sevinçle çözülüyor; ruj, dudaklarda hafifçe gezinip kızıla dönüştürüyor kırmızısını. Kapıdan kedi adımlarıyla çıkıyoruz. Annem, dikkatle sokak kapısını kilitlemiyor. Sonra sokak yazsa daha bir iç açıcı serinlikte, sonbaharı yaşıyorsak iyicene iliklerimizi ısıtan ılık güneşlerle dolardı.
Yollarda dönüp dönüp gerime bakıyorum. Şifa'nın denize çıkan burnunda sakızağaçları vardı. Artık deniz banyolarından vazgeçilmiş günlerde, gençler onların altlarına otururlardı. Yoğurtçu tarafından sandallar çıkıyor; Kurbağalıdere'nin ağzına gelince ya Kalamış kıyılarına uzanırlar ya da Şifa'dan Moda'ya kadar gezinirlerdi. Öğlen güneşinin omuzlara eğilişi, okşayışı.
Annemin yeniden gençkız gibi yollardan geçtiği sıralarda, yağmurlardan bile gönenirdim. Bu yağmurlar ergenlik yıllarımın ve şimdinin yağmurlarına yabancıdır. Rüzgâr üşütmezdi; soğuk rüzgârlar yağmurluğumun yakasını, eteklerini açıp uçurtmazdı. Yağmurda yürüyüşlerimiz annemle. Tramvayların, otobüslerin, vapurların, ender bindiğimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanın bütünleşerek cama çarpışı; dağılarak kendince su yolları açıyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuşlar uyduruyorum, ayyıldızlı Türk bayrakları... Yağmurun çiçekdürbününden binlerce şekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardık. İncilâ Abla'yla. İncilâ Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittiği evin kızıydı.
Annemin onları nereden tanıdığını çıkaramıyorum. Belki uzaktan bir yakınlık, hısımlık vardı aramızda. Bizim geldiğimizi görünce delicesine sevinirlerdi. İffet Hanım beni kucaklar, saçlarımı defalarca öpüp koklardı. Taşlıktan girilince karşımıza düşen odaya koşardım. Burada İffet Hanım'ın annesi yaşıyor. İffet Hanım'ın annesi, ben hatırladığımda çok yaşlı bir kadındı. Vücudunun yorgunluğuna karşın, aklı dinçti. İhtiyarlığından yerinden kalkmıyor, sabahtan akşama kadar bir köşe koltuğunda dua ediyordu. Mor kadife üzerine sırma işlemeli kesesinden elyazması Kur'an'ını çıkarır, hiç sıkılmadan ezbere bildiği ayetleri tekrar tekrar okurdu. Onun elini öperdim. Bu el, her vakit tuhaf, baygın bir menekşe kolonyası kokardı. Kolonyası Nuhbe Hanım'ın başucunda dururdu. Yuvarlak, tombul şişenin kapağı sincap rengiydi.
Nuhbe Hanım kına yakardı saçlarına. Önü işlemeli beyaz tülbentlerle örterdi saçlarını. İncecikti saçını örttüğü tülbentler. Yatağının ayak ucuna konmuş bohçasında kalın tülbentler vardı, lavanta torbacıklarıyla sarmaş dolaş. Nuhbe Hanım azıcık kıpırdanıp hareket ettiğinde terliyordu ve kızı sırtına kalınca tülbentlerden koyardı. Elbiselerinin yakalarına rokoko yapraklar işlenmiş; ikide bir ellerini bu yapraklara değdiriyor Nuhbe Hanım. Benle büyük insanmışım gibi konuşuyor. İffet Hanım'a, "Çocuğa bir bardak tükenmez versenize canım," diyor. İffet Hanım hâlâ tükenmez kurardı kış aylarında. Benim için taze meyveler, balbademler, içfıstıkları getirir; sessizce bir yana bırakırdı. Gerçekte onurun saklatdığı bir yoksulluk, odalardan taşlığa, taşlıktan mutfağa belli belirsiz sinmişti.
İncilâ Abla'ların evi. Bahariye'nin arka sokaklarındaydı. Buradaki üç kârgir konakları, zenginlik çağlarını kapadıklarından kiraya verilmişti. Ev sahipleri, herhalde pek önceden karşı yakaya taşınmışlardı. Bazı günlerde, havanın açık ve aydınlık olduğu günlerde at arabasıyle gelirdik İncilâ Abla'lara. Öteden sokağa sapar sapmaz dantelalı mendil kenarlarını hatırlatan çatı çıkmaları görünürdü. Tahta oymalar çok güzeldi. Nicedir konağın yüzü yağlıboya görmediğinden kararıp çirkinleşmişti. Damında hep sazlar bitmişti. Kırık döküktü pencerelerin kepenkleri. Bahçeden girince, konakta kimselerin yaşamadığını düşünüyordu insan. Dutağaçlarıyle akasyalar bakımsızlıktan yabanıllaşmışlardı ..
İncilâ Abla'lar, hemen bahçeye açılan en alt katta oturuyorlardı. Ama pencereleri kapalı durduğundan mevsimlerin rengi, ışığı, kokuları konağın kilerinden bozma eve giremezlerdi. Evin içi suskunluk ve sıcak; İncilâ Abla'nın yeşil marul yapraklarıyle beslediği kanaryasının ötüşleriyle dağılırdı. Taşlıkta duvarlar ak badanaydı. Nuhbe Hanım'ın odasında gülkurusu. Kireç badananın üzerine yapışmış fırça kıllarını ayıklamaya bayılırdım.
Nuhbe Hanım'ın eşyası yıllardır yenilenmemişti. Evin kökeni gibiydi eşya. Duvara dayalı, parlaklığını yitirmiş pirinç topuzlarla bezeli yüksek, demirden karyolası; sağlı sollu, yastıklarla tıka basa doldurulmuş koltuk; üzerinde iki büyük gaz lambasının durduğu aynalı konsol... Şimdi sadece bunları anımsayabiliyorum. Sonraları Nuhbe Hanım'ın yanından ayırmadığı İncilâ Abla'nın mevlut şekerlerini bir de.
İffet Hanım'a, kolay kolay, Nuhbe Hanım'ın kızıdır denemezdi. Ufak tefekti, içi tez kadındı. Çok çökmüştü, yaşını kestiremezdim bu yüzden. Annesine sigara saran elleri, tütünden olacak, sapsarıydı. Modası geçmiş uzun elbiseler giyerdi. Giysileri değişir, göğsüne taktığı elmas iğne değişmezdi: Ne dalı olduğu anlaşılmayan bir altın çubuğa oturtulmuş taşlar. Taşların tümüne su kaçmıştı, kara karaydı. Saçları topuzdu İffet Hanım'ın. Başındaki kemik tokaları, firketeleri ne zaman saymaya kalksam, sonunu getiremezdim.
Dışarda yaşanan kalabalıklardan, eğlencelerden, sevinçlerden, hatta üzüntülerden ve kederlerden bu eve sızabilen bir tek bizlerdik: Annemle ben.
İncilâ Abla, geçmiş zamanlardan kalma bir perikızı gibiydi. Kızıl saçlarını omuzlarına döker, ağır ağır tarardı. Papatya sularıyle yıkanıyordu kızıl saçları. Papatya kaynıyor ocakta. İkimiz ufalıyoruz papatyaları. İncilâ Abla'yla karanfil kurusu kaynatıp esans yapıyoruz. Onunla birlikte olmaktan mutluluk duyardım. İlişirdim kucağına. Defterime kenarsüsü yapardı Faber kalemlerimle. Çukulata yaldızlarını biriktiriyor, kırışıkları ince parmaklarıyle düzeltiyor; ben gelince bana verecek. Kimi vakitler annesi gibi saçlarını topluyor, ama onun topuzu sıkı değil. Aralardan kaçan yumuşak bukleler ensesine düşerdi.
Başka gelen giden yok muydu oraya? Sanki üst katlarda kimse oturmuyordu ve biz, kimsenin yaşamadığı bir konağa tanıktık. Öbür kiracılarla merdiven başında, bahçede, dut ağaçlarının gölgeliğinde, hiçbir yerde hiçbir yerde karşılaşmadık. Nuhbe Hanım'ın sözünü ettiği insanlar geçmiş, göçmüşlerdi. Solgun yüzleri, sarkık yanaklarıyle çektikleri fotoğrafları gösterirdi bana eski tanıdıklarının. Anılarıyle yetiniyordu. İffet Hanım'sa böyle şeyleri düşünmeye, anmaya fırsat bulamazdı sanırım. Evi evirip çeviren, kotarandı İffet Hanım. İncilâ'yla birlikte bütün günler çalışırlardı. Kasnağa geçmiş işler biter bitmez, İffet Hanım satmaya götürürdü. İncilâ'nın babasından kalan azıcık emekli aylığına, dul ve yetim maaşına İffet Hanım'ın zorlukla sattığı işlemelerin, göz nurunun, el emeğinin pek ucuza gider karşılığını eklerlerdi. Üçü bir başlarına erkeksiz yaşıyorlardı. Belki de dış dünyayla ilgisiz yaşamları bundandı. İffet Hanım'ın elinde en canlı iplikler hüzne bulanır; en göz kamaştırıcı çiçekler acı çökertirdi. Oysa İncilâ Abla'nın suzenîleri, sarmaları, hesapişleri huzur verirdi içimize.
Annem, onlara gittiğimizde daima hediyeler götürürdü. Sırayla Nuhbe Hanım'a, İffet Teyzeye ve İncilâ Abla'ya. Ama bu hediyeler, annemin gitmek zorunda kaldığı yerlere götürdüğü buket çiçeklere, lüks fondanlara benzemezdi. Paketleri gizlice taşlıktaki ayakları sallantılı yemek masasına bırakırdı. İffet Hanım hemen farkeder, "Kızım ne diye zahmet ediyorsun," derdi. Sesindeki titreyiş, bende onlardan, o taşlıktan ve odalardan kaçmak ihtiyacını uyandırırdı.
Taşlıkta ayakkabılarımızı çıkartırdık. Naftalin kokulu terlikler getirirdi İncilâ Abla. Terlikler ayaklarıma biraz büyük geliyor. Çay vakti kızarmış küçük ekmeklere sürülü reçel ve tereyağıyla kahvaltı ediyoruz. Birden iştahım kapanırdı. İncilâ Abla'nın gözlerini aradım. Bakışlarımız birleştiğinde dinerdi midemin sinsi bulantısı.
Bunca eski, yalın eşyanın ortasında çay fincanları harikulâdeydi. Bunlar porselendi. Kulplarıysa çaya eğilmiş, çatı yudumlamaya hazır gümüş kuşlardı... Çay içtikten sonra İncilâ Abla bize ut çalardı. "ek deveci develeri engine / Şimdi rağbet güzel ile zengine" diye bir Güney-Anadolu türküsü söylerdi. Nuhbe Hanım, bu türkü söylendiğinde İncilâ Abla'ya nedense dargın, küsmüş bakardı. Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü akşamın karardığı saatlerde kapının gıcırdayarak sokaktan açılmayacağını bilmek, bende çözemediğim duyguların başlangıcı sayılır. Sözgelimi bize sunulan gümüş kuşlu fincanların kırıldığını duyardım. Kafesteki kanaryanın bir sabah öldüğünü. Bahçedeki camları boydan boya çatlak limonlukta sıkışmış arıları. Biz eve döndüğümüzde babamı beklerdik.
Şaşırmam gereken konulardan biri, İffet Hanım'la İncilâ Abla'nın bize hiç gelmemeleriydi. Nuhbe Hanım'ın yaşlılığına, yürüyemeyecek kerte yorgun oluşuna bağlardım bunu.
Bir gün olağanüstü bir şeyle karşılaştık İncilâ Abla'larda. Nuhbe Hanım'lara annemle benden başka misafir gelmezken, ilkyaz öğleden sonrasında, genç ve yakışıklı bir adam, taşlıktaki masayı çevreleyen iskemlelerden birine oturmuş, kahve içiyordu. Pencerelerin kepenkleri aralanmıştı üstelik. İçeriye yansıyabilen, nihayet odaları dolduran gün ışığı ansızın eski eşyayı büyülemiş, şenlendirmişti. Genç adamın saçlarından bir demet alnına dökülmüştü. İffet Hanım annemi karşıladığında, o da ayağa kalktı.
"Ne iyi ettiniz de geldiniz," dedi İffet Hanım, "erişte kesmiştim ben de."
İncilâ Abla ibrişimleri, elvan elvan iplikleri topluyordu telâşla. "Kusura bakmayın," dedi anneme.
"Biz yabancı mıyız İncilâ?"
"Cahit," dedi İffet Hanım. "Tanıyacaksın Süheylâ, Hasan amcayla Kâmran yengenin oğlu."
Annem gülümsüyordu. Hasan amcayla Kâmran yengenin adlarını ilk kez işitiyordum.
"Mühendis çıkmış bu sene Cahit. Binbir güçlükle arayıp bulmuş burasını sağolsun."
Ben hemen mühendis olmaya karar veriyordum. Genç adam, hemen benim Cahit ağbim oluyordu ve ben, büyüyünce tıpkı ona benziyordum. Geniş omuzlu, uzun boylu, insanın elini sıkarken güvenç veren.
Cahit ağbi saygıyla annemin elini sıktı. Benim de. Galiba hayatımda alaysız elimi sıkan birinci insandı o.
Dün gibi hatırlıyorum: O gün kandil simitleri yedik Nuhbe Hanım'ın odasına doluşup. Nuhbe Hanım bayağı gençleşmişti. Cahit ağbinin getirdiği siyah-beyaz damalı başörtüsünü göstermişti anneme. Onları arayıp soran bir başka insanın gizli gururunu taşıyordu. "Cahit ağbine şiir okusana" dediler bana. Cahit ağbime başımı çeviriyor, sonra utançla yere eğiyordum. Bahçeye çıktık; İncilâ Abla, Cahit ağbi üçümüz. Camları boydan boya çatlak limonlukta kuru otlara oturduk. Taşlığa girip pıtpıt terliklerimizi giydiğimizde güneş batıyordu. Nuhbe Hanım'ın odası alacakaranlığa bürünmüştü. Cahit ağbi, alacakaranlıkta, İncilâ Abla'yı seyrediyordu sezdirmeden. Cahit ağbiye defterimi, İncilâ Abla'nın yaptığı kenar süslerini gösterdim. Çarpım cetvelini çıkardım okul çantamdan. Boncukların yerlerini değiştirdim. Pergelle suda halkalar çizdi defterime Cahit ağbi. Nuhbe Hanım, oradan oraya koşturan İffet Hanım'ın terli yüzüne bir şeyler mırıldanarak üfledi. İncilâ Abla ud çalmadı. Eriştelerimizi patiska bir torbaya koydu İffet Hanım; "Sana da vereceğim Cahit," dedi. "Size gelip yerim teyzeciğim." Hasan amcanın, Kâmran yengenin yinelenen adları. Nuhbe Hanım'ın kadife kesesinden çıkan elyazması Kur'an. Ayrılırken annem, İncilâ Abla'yı sevecenlikle kucaklıyor.
İlkyaz aylarında Cahit ağbiye hep rastladık Nuhbe Hanım'larda. Misafir odası şimdi, bize olduğu gibi, onun için de açılıyordu. İşe girmişti Cahit ağbi. Mühendisliğin önü şimdi açıktılar, herkes mühendis olmak istiyordular... Kadıköyü'ne geçtiğinde, ne yapıp ne edip, Nuhbe Hanım'larda erişte yiyordu.
İffet Hanım kasnakları konsolun gözüne kaldırmış durmadan bir şeyler dikiyordu. Sayfalarını çevirdiğim Manidifata'lar da yoktu ortalıkta. Taşlıktaki masanın altına beyaz kâğıtlar yayılıyor, kumaşlar biçiliyordu. Sokağa çıktığımızda anneme sordum:
"Anne, Cahit ağbi onların nesi oluyor?"
"İncilâ Abla'yla evlenecekler. Allah yüzünü güldürsün İncilâ'nın."
"İncilâ Abla gidecek mi buradan?"
İncilâ Abla'yı yitirmekten ürküyordum. Çocuk kalbime hançerler batıyordu. İncilâ Abla limonlukta yine ut çalıyor, Cahit ağbi gür sesiyle "Etme beyhude figan vazgeç gönül" şarkısını okuyordu. Nuhbe Hanım, odasının penceresini ardına kadar açmış, dinliyordu. Kafesteki kanarya güneşlerde bahçeye çıkartılıyordu. Ot gövermiş, harap bahçeler azmıştı. Nuhbe Hanım'ın sedefli kavuklarına yerleştirilmiş cılız küpeçiçekleri bile tomurcuklanmıştı. Ben konağın oymalı dam çıkmalarından hoşlanmıyordum, limonlukta yükselen kalın erkek sesini sevmiyordum, Cahit ağbi dostum olmuyordu.
İffet Hanım'ların odasındaki cilalı tahta sandık açılıp kapanıyordu. Okul çıkışlarında genellikle buraya geliyorduk annemle. Tahta sandığın açılıp kapanışlarına. "Eskiden," diyordu Nuhbe Hanım, "kızların çeyizinde bir teli ipekten, bir teli ketenden kıvır kıvır dokunmuş hilâli gümlekler makbuldü." Herkes gülüyordu onun anlattıklarına. Aralık kepenklerden şişman dut sinekleri giriyordu odaya. Hevessiz, coşkusuz günlerim. İncilâ Abla'yı, o dutağaçlarının gölgelediği evden ayrı düşünemiyordum. İncilâ Abla bir perikızı olmaktan uzaklaşıyor, etiyle-kemiğiyle gerçeğe dönüşüyordu. Çarşaflardan sıcaktutacağına, her şey hazırlanıyordu çeyizde.
"O uğursuz mum çiçeklerinden," diyordu da, başka bir şey demiyordu annem. Nişan elbisesi dikilirken söz bozuldu. Cahit ağbinin gelişleri seyrekleşmişti. Limonluğa geçip şarkılar söylemiyordu artık. İncilâ Abla'yı kucaklayışlarında soğuktu, bıkkındı. Oturup kalkması, giyinip kuşanışı başkalaşmıştı. Defterime gönyesiyle üçgenler yapmadı boy boy. Mum çiçekleri limonlukta kendi kendilerine bitmişlerdi. "Yıllarca otun üremediği limonlukta."
Cahit Ağbi'nin İncilâ Abla'yla nişanlanmayışının nedeni belirsizdi. Annem konuşmuyordu sorduğum vakit. Ben onlara gitmediğimizde çarçabuk unutuyordum. Zaten tatil yaklaşıyordu, yazın esrikliği vurmuştu başıma.
İffet Hanım'ı kıpkırmızı gözlerle buluyorduk. Uçuk pembe tafta nişan elbisesi eski gardıroba asılmıştı. "Üzülmeyin İffet Abla." diyordu annem.. "nerde İncilâ gibi bir kız bu zamanda. Kısmeti kapanmadı ya." Kendi de inanmıyordu söylediklerine pek. Kanarya eski yerine kondu. İncilâ Abla'nın yüzünde yaşamadan tükenmiş umut ışığı gülümsemeler. Sonra sonra zayıflamaya başladı. İnce vücudu ateşlerle kavruluyordu. "Bu yapılır mıydı," dedi annem, "bu yapayalnız, sığınaksız insanlara yapılır mıydı bu!"
Annemin misafir gününde beyaz eldivenler geçirmiş, güneş şemsiyeli bir kadın, "İncilâ'yı da bundan sonra kimse almaz," dedi. "Az gezmedi o mühendis çocukla. Limonlukta şarkıların bini bir paraydı. Gökleri çınlattı âvazeleri." Hallerini bilmeyişlerinden söz edildi İffet Hanım'ların; Kızılay'a satılan hesapişleri, mürver iğneler, civan kaşları.
Nişan bozulmasından bir yaz geçmişti. Koskoca bir yaz geçmişti. Cahit ağbiyi yanında kısaca boylu, çok şık bir kızla Moda'da görmüştük. Deniz Kulübü'ne giriyordu. Gençkızın saçları bukle bukle kesilmişti. Perçemleri, yokuşta Cahit ağbiye yaslanışları... Deniz Kulübü'nde caz çalıyordu. Kayıklarla gelip dans edenleri seyrediyordu halk. Cahit ağbi, anneme selam vermek istemişti: Hasan amcayla Kâmran yengenin oğlu, "Tanıyacaksın Süheylâ." Buz gibi durmuştu annem. Bana el sallamıştı Cahit ağbi, kolumdan çekip sürüklemişti annem.
Düğünler yaşanıyor. Gelin güleryüzle iniyor merdivenlerden. Çocuklar geziniyor ortalıkta. Kadınlar aynalarda yapılı saçlarını düzeltiyorlar. Düğün pastası kesiliyor.
Ben hiç düğünlere gitmiyorum.
İçinde akide şekerleriyle bir tek lokumun olduğu pembe kâğıdı açmıştım. Pembe kâğıt külahta İncilâ Abla'mın soluk baskılı fotoğrafını görmüştüm. Limonluğa kar yağıyordu. Kar, çatlak camlardan içeriye yağıp eriyordu.
Kuru ayazın ardından yağmurlar geldi.
"Hoş geldiniz, "dedi annem.
"Şakır şakır yağmur, manşonumu ıslattı," dedi annemin güneş şemsiyeli konuğu. Çizmelerini çıkardı. Manşonunun tüylerini kabarttı. Soba yanan odaya girerken, "İşittiniz mi?" diye sordu. "Sizin İncilâ'nın Cahit, eski elçilerden Regaip beyin kızıyla nişanlanmış, yıldırım nikahıyla evleneceklermiş." Bir an sustu anlamlı göz süzmelerle. "Regaip bey çok seviniyormuş. Sevinir elbet, Cahit hem güzel çocuk hem de istikbali açık."
Annem, misafir hanıma muzlu pastadan tutmuyordu.

Selim İleri

irfan mutluer
26-01-2010, 00:52
Narlı Bahçe / Ayfer Tunç

Narlı Bahçe'yi arıyordum.
Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlayamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışım­da mı? Var mıydı, yok muydu?
Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narh Bahçe'nin yolu da bir görünüp bir kayboluyor­du. Gözlerimi yumduğumda kendimi bazen Narlı Bahçe'nin önünde bulu­yordum, ama, tam içeri girip 'bahçede yine mevsim değişmiş' diyecekken uyanıyordum.
Kendimi rüyaların sonsuzluğuna bırakarak Narlı Bahçe'yi bulamaya­cağımı anlayınca, kütüphanelere dadandım. Soğuk ve loş kütüphanelerde rafları taramaya başladım, kalın bulutların arasından süzülen gün ışığıyla girdiğim kütüphanelerden çıktığımda, karanlık basmış, herkes evine çekil­miş oluyordu. Ümitsizliğe kapılıyordum, vazgeçecek oluyordum bu ara­yıştan, ama rüyamda karanlıkta uzanan, içinden anlaşılmaz uğultuların yükseldiği, arada bir, bir yıldızın ışığıyla ağaçlarının dalları pırıldayan Narlı Bahçe'yi görünce heyecanla uyanıyor ve aramaya yeni baştan başla­maya karar veriyordum.
Kütüphanelerde birçok dost edindim. Bazılarıyla sabahları karşılaşır­dık. Yosun tutmuş eski taşlara basarak, aramanın tadını çıkartmak için acele etmeden yürürken dostlarım sorarlardı: 'Hâlâ bulamadın mı?' Ümit­sizce başımı sallardım: 'Yok. Narlı Bahçe yok...' 'Vardır,' derlerdi, 'ara­maya devam et.'
Ben sadece Narlı Bahçe'yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Biri­ni buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe'yi bulacak, ardından başka bir şey ara­maya başlayacak mıyım acaba? diye kendime soruyordum.
Bana yardımcı olmak istiyorlar, hatta benim için Narlı Bahçe'yi arıyor­lardı tozlu raflarda. Birçok Narlı Bahçe buldular, ama hiçbiri benim aradı­ğım değildi. 'Bu mu?' diye sorduklarında utanıyordum bu da değil deme­ye. Onlara zahmet verdiğimi, kendi aradığım şeyle onları da meşgul ettiğimi düşündüğümü yüzümden anlıyorlardı, 'Sakın ha!' diyorlardı, 'sakın aradığın bu olmadığı halde, işte bu, deme.'
Narlı Bahçe'yi aramaktan vazgeçmeyeceğimi anlayınca beni de arala­rına aldılar ya da kendiliğimden onlardan biri oldum. Onlardan biri olun­ca, her kapının ardında gizli veya açık bir kütüphane olması ihtimalini sev­meye başladım. Narh Bahçe'yi sadece kütüphanelerde değil, sokaklarda, çarşılarda, kitap sergilerinde, ışıklı dükkânlarda, nemli bodrumlarda, söz­lerde de aramam gerektiğini öğrendim. Kitaplar, okurlar, yazarlar hakkın­da dostlarımın anlattıklarını ilgiyle dinlemeye başladım.
Bir gün kütüphaneden çıkmıştık, birlikte çay içiyor, sohbet ediyorduk. Bahar başıydı, günler uzamıştı, gölgeler soğuktu ama güneş bedenimizi ısıtıyordu. Doktor Manuk Türkçe, Fransızca, Latince, Ermenice ve büyük bir bölümü de eski yazı olan, hepsi birbirinden değerli kitaplarını teker te­ker elden çıkarıyormuş diye duymuştuk. Kaç sahaf kapısına dayanmış, her gün ayrı bir servet teklif ediyorlarmış da, kitaplarını topluca satmaya yanaşmıyormuş deniyordu. Söylentilere göre, her isteyene kitap vermiyor, 'neden bu kitap?' sorusuna iyi bir cevap istiyordu. Bununla yetinmeyip ki­taba dokunuştan, sayfaları açıştan, hatta yüz ifadesinden bir anlam çıkar­dığı, kitapperesti gözü tutarsa değerinden çok düşük, hatta sembolik bir fi­yata sattığı, gözü tutmazsa eli boş gönderdiği anlatılıyordu.
Doktor Manuk'u ve efsanevi kütüphenesini ilk kez o gün duydum.
Dostlarımın arasında Doktor Manuk'tan kitap almış ya da yüzünü gör­müş olan yoktu. Ama hepsini derin bir heyecan sarmıştı. O efsanevi kütüpheneyi görebilmek, nadir kitaplara el sürebilmek için yanıp tutuşuyor­lardı. Gitmeliyiz, görmeliyiz, dokunmalıyız, koklamalıyız, okşamalıyız, göğsümüzde bastırmalıyız, okumalıyız, ezberlemeliyiz, anlamalıyız, ce­vap bulmalıyız, anlatmalıyız, istemeliyiz, yalvarmalıyız diyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlardı. Onların konuşmalarından doğan uğultu bana Nar­lı Bahçe'den yükselen sesleri hatırlatıyordu.
Doktor Manuk'un kütüphanesinde Narlı Bahçe'nin bulunması ihtima­linin heyecanı yüzüme yansımış olmalı ki, dönüp bana baktılar. 'Önce sen git' dediler. 'Hayır, sizler benim büyüklerimsiniz' filan demeye kalkıştım-sa da beni susturdular. 'Sonsuzu kadar Narlı Bahçe'yi arayacak değilsin, hele bir bul aradığını...' dediler. Sözlerinde, seslerinin tonunda ima etmek istedikleri bir şey var gibi geldi bana, ama üstünde durmadım.
Aylardır kütüphanelerde kitaplara bakıyordum, raflardan indiriyor, yıpranmış sayfalarını saran sevecen ve koruyucu kapaklarını açıyor, uzun uzun karıştırıyor, çoğu zaman okumaya dalıp gidiyordum. Kitabı artık ta­nıdığım, sanıyordum. İrili ufaklı, ağır hafif, renkli solgun, durgun hareket­li oluşlarına; anlattıklarına, gösterdiklerine, hayal ettirdiklerine, düşündür­düklerine alıştığımı sanıyordum. Ama Doktor Manuk'un kütüphanesinin karşısında şaşırmaktan kendimi alamadım. Karmakarışıktılar; raflarda, sehpalarda, pencere içlerinde, duvar diplerinde, iskemle üstlerindeydiler, sanki canlıydılar. Doktor Manuk önce uzun uzun karıştırmama izin verdi. Sonra ne aradığımı sordu.
'Küçükken okuduğum bir masal,' dedim, 'Narlı Bahçe. Uzundu. Çok çekici ve bir o kadar da korkutucuydu. Masalı hatırlayamıyorum, bir grup insanın bir bahçeye sürülmüş olduklarını, orada kendilerine bir dünya kur­maya çalıştıklarını hatırlıyorum sadece. Bir çocuğun avucuna sığacak ka­dar küçük bir kitaptı, siyah ciltliydi. Hepsi bu.'
Doktor Manuk dikkatle dinledi. 'Narlı Bahçe ha!' dedi yüksek sesle. 'Neden korkuyordun?' 'Hatırlamıyorum ve asıl aradığım şey galiba bu. Neden korktuğumu arıyorum, neden kortuğum halde çok çekici bulduğu­mu.' 'Hayat!' dedi Doktor Manuk bu defa, oturduğu gıcırdayan koltuktan kalktı, bir grup kitabı kaldırdı, başka bir yere koydu, bir başka grubu baş­ka bir yere üst üste dizdi, bir rafı boşalttı. Arıyor değildi, aradığının yeri­ni biliyor, ona ulaşmaya çalışıyordu.
Bunca kitabın arasında küçülmüştüm, ufacık kalmıştım. Doktor Ma­nuk'u mu izlemeliyim, kitapları mı karıştırmalıyım, karar veremiyordum bir türlü.
Doktor Manuk bana döndü, avucumda kaybolacak kadar küçük bir ki­tap uzattı. 'Aradığın kitap bu,' dedi. 'Almak istediğinden emin misin?'
Elimi uzatmışken durdum.
'Hayır', dedim. 'Narlı Bahçe okuyacağım son kitap olmalı.'
Bulduğum iğneyi tekrar samanlığa attım böylece.


Kitap-lık, Mart 2003

Ayfer TUNÇ

irfan mutluer
27-01-2010, 13:03
BİZİM HEMŞERİ / Aziz NEZİN

“Kelimeler insanların dilinde yarı yarı anlam alıyor. Kaç tane sözlük olursa olsun, bizim hemşeriler kelimelerin sözlükteki anlamlarına boş verirler. Açın sözlüğe bakın: “dürzü”, “kerhut”, “pezevenk”, “deyyus”, ne demektir, ne anlama gelir? Herhalde “aferin”, “bravo”, “aşk olsun” anlamına gelmez.
Bizim hemşerilerin çoğu da temelli İstanbul’a yerleşmişlerdir, ya da yılın çok aylarını İstanbul’da bir işte geçirir, birkaç ay da memlekete giderler. Köyde geçen birkaç ay memleketin nüfusunun artmasına, “vatana evlat” yetiştirmeye yeter. İstanbul’da temelli yerleşenler de, tek başlarına İstanbul’da kalırlar. Karıları köydedir. Oğlan çocuklar büyüyüp iş tutacak duruma geldiler mi, onlar da İstanbul’a gelirler… Kızlar evlenir, İstanbul’da iş tutmaya gelecek başka çocuklar yetiştirirler.
İstanbul’dakiler, iş yapamayacak kadar ihtiyarladılar mı, köye dönerler. Bu, memurların emekliye ayrılmalarına benzer. Hayatları boyunca geçinemedikleri topraklara gömülmek, en son arzularıdır. Hiçbiri gurbette ölmek istemez.
Bizim hemşerilerin İstanbul’da yaptıkları işler çok bellidir, arabalarla, atlarla iyi su satarlar, apartman kapıcılığı yaparlar, bahçıvanlık, ama köşklerde, konaklarda park bahçıvanlığı yaparlar. Hemşerilerimin konuşmaları çok hoşuma gider. Kelimelere, şehirlilerin verdiği anlamadan başka bir anlam verirler. Daha doğrusu kelimelerin belli, belirli bir anlamı yoktur. Bu, söyleyiş biçimine, sesin sertliğine, yumuşaklığına, söyleyen adamın iyi, kötü niyetine göre değişir.
Erenköy’de benim bir hemşerim var. Asfalt yol üzerindeki bir büyük köşkte bahçıvanlık eder. Ara sıra gider, onunla konuşurum. Konuşması, bizim köy ağzıyla konuşması, hoşuma gider. Geçende yine ona gittim. Bahçenin çimleri üzerinde namaz kılıyordu. Şişman olduğundan zor eğilip doğruluyordu. Namazı bitene kadar beklerim. Selâm verdi: Dudaklarında Dua kıpırdayışıyla yanıma geldi.
“Hoş geldin,” dedi.
“Hoş bulduk. Nasılsın amca?”
Benim bahçıvan hemşerim bol bol altmışında vardır.
“Bunda sonra nasıl olacağız,” dedi, “İhtiyarlık işe…”
“Hele dur canım, maşallah aslan gibisin.”
Biz şurdan burdan konuşurken bahçeye iki kişi daha girdi. Bizim hemşerilerin, üniforma gibi kendilerine vergi bir giyinişleri vardır. Elbiselerinden bile hemen onları tanırım. Bu gelenler bizim hemşerilerdendi. Gencinin ayağında lacivert ketenden bir kovboy pantolonu vardı. Ama bu kovboy pantolonu, onun ayağına şalvar olmuştu. Öbürünün üniforması büsbütün yerliydi; elbisenin, eğer buna elbise denirse, asıl kumaşıyla yamaları birbirinden ayırt edilemiyordu.
Biz bahçenin göbek çimenleri üstünde duruyorduk. Onlar da yanımıza gelince, bahçıvan hemşerim gelenlerden yaşlıcasını tanıdı.
“Oooo… Hele bak şu Bibik Yusuf’a. Len, nirelerdesin? Soyha çıhası…”
Yaşlıcası, “Gusura galma emice,” dedi. “Hep ahlımdasın ya, işten guçten vakit mi galıyor.”
Bahçıvan hemşerim, delikanlıyı sordu.
“Kim bu babayiğit?”
“Tanımadın mı emice, bizim ganbur Mustua vardı ya…”
“Eeee?”
“Ganbur Mustua’nın oğlu.”
“Deme… bu babayiğit o gavatın oğlu mu?”
“Hee ya…”
Bizim hemşeri delikanlıya döndü:
“Len goca pezüvenk, insan bi yol emicesine gelmez mi?”
Delikanlı utangaçlıkla güldü, başını öne eğdi. Bizim hemşeri iltifatına devam etti:
“Vay ocağı batası vay… Vay goca dürzü vay… Baban olacak hergüle ne ediyo?”
“Eyidir emice.”
“Yusuf emicen ne ediyo? O goca deyyüsten bir haber var mı?”
“Eyidir emice. Selam etti.”
Bizim hemşeri, köylüden bir delikanlı gördüğüne sevinçli, boyuna gülüyor.
“Vay eşek zıpası vay… Len deve gadar olmuşun be… kih kih kih… Maşşallah maşallah… Heh heh he… İraşit dayın ne ediyo? O eşşolu eşek de iyi ya… Heh heh he…”
“Eyidir emice. Mahsus selamleri var.”
“Eleyküm selam. Kih kih kih… Vay goca herüf vay. Len elimde büyüdün, şuncacıktın be. Daha ne var ne yoh be? Koye varanda o dürzü bubana söyle, severim o deyusu, doğru bana gelsin. Hemi?”
“Başüstüne emice.”
“Pek memnun oldum. Hatırımı sayıp geldiniz dimek. Eferim len goca gavat. Memiş ne ediyo, Memiş… Goca daldaban. O herhut da eyi ya…”
“Eyidir Allah sayesinde.”
“Eyi osun dürzü…”
Bizim hemşeri köyden gelen delikanlının suratını okşuyor.
“Hele şu alçağa bah…”
Yaşlıcası, “Bize gayri misade emice,” dedi. “Biz bi de gayfeye gidek. Hemüşeriler var, hal hatır sorak.”
“Oldu mu ya… İrahat bi zamanda gelin.”
“Bu oğlana iş arayıdıydık. Bildiğin bi iş var mı emice?”
“Bu ayı gadar herüf şimdiyecek boşda mı gezdi yattı?”
“Hapisten düneyin çıhtı emice.”
“Heleee… Geçmiş olsun. Vah vah… Dama niye girdiydi?”
“Cinayet.”
“Namıs işi mi?”
“Yoh…”
“Besbelli kötü bi şey.”
Delikanlıya sordu:
“Bi irezillik işten mi yoksa?”
“Değil emice.”
Bizim hemşeriler haysiyetlerine pek düşkündürler, kendilerine ağır söz söyletmezler. Namus bir, haysiyet işi iki. Bizim köylülerde hırsızlıktan, eşkiyalıktan suçlanan hiç görülmemiştir. Delikanlı cinayeti anlattı:
“Gayfede kâhat oynuyorduk. Herifin biri oyunda söğdü.”
“Söğdü mü?”
“Hee, söğdü.”
“Ne diyerek söğdü?”
“Çoh ağır söğdü emice.”
“Ne didi canım?”
“Huzurunda haya iderim emice.”
Yaşlısı söze karıştı:
“Buna /Len/ dimiş.”
Bahçıvan hemşerimin yüzü kızgınlıktan pancar gibi kızardı:
“Nee? Len, sana nasıl len dir? Yabanı, sen de ses itmedin mi?”
“Etmem olur mu?”
“Temizledin mi?”
“Bıçağı vurdum ya, ölmemiş, yaralandı.”
“Temizleseydin. Eferüm len. Eyi etmişsin.”
“Emice bu oğlana bi iş var mı?”
“Şimcik mi? Bi soruşturalım. Yarıntesi bi uğran hele.”
“Olur emice.”
“Dimek sana Len dedi ha?”
“Bize misade emice.
“Güle güle… Pek memnun oldum. Eferim len goca eşek, ayu gadar olmuşsun be… Kih kih kih… Vay goca zıpa vay. Ne çabıh geçti zaman heyy… İt enüğü gadardı be… Buban olıcak dürzüye selam et. Memiş emicen gavatına da, İraşit dayın olacak deyyusa da selam et.”
“Başüstüne emice. Hadi Allaha emanet ol.”
“Güle güle…”
Onlar gittikten sonra bahçıvan hemşerim bana, “Ne çare temizleyememiş…” dedi.
Siz kelimelerin sözlükteki anlamına bakmayın. Kelimelere verdiğimiz anlam, bizim niyetimize göre değişir. Sergilerde, resimden çok iyi anlayanların:
“Vay eşşeoğlu eşek, amma da yapmış!...” diye ressamları değerlendirdiklerini çok duymuşunuzdur.”
(Aziz Nesin, 1968)

aysun colak
01-02-2010, 14:47
Adı Yok

Güneşli bir nisan günü mezarlıkta toplanmışlardı. Kalabalık sayılmazlardı. İkindi namazından çıkıp cenazeye katılan cemaatin dışında eski arkadaşlarından birkaçı vardı. Uğur Ankara’dan gelmişti. Hocanın bezgin bir sesle okuduğu duaya kuşların cıvıltısı karışıyordu. Rıfat, içinden ‘Resimdeki Gözyaşları’nı mırıldanıyordu. İlhan’ın en sevdiği şarkı. Ölümü hiçbirinin ciddiye almadığı günlerde, “Moruk,” demişti İlhan, “ben ölünce cenazemde bu parçayı çalın. Anfi falan da getireceksiniz mezarlığa, Cem Karaca gümbür gümbür haykıracak. Çember sakallı ihtiyarların her biri bir yana kaçışacak, hoca feleğini şaşıracak...” “Çalarız oğlum,” demişti Rıfat, “yeter ki sen iste...” Gitar sesini taklit ediyordu İlhan, ardından hep birlikte başlıyorlardı: “Bir gün belki hayattan...”
Hoca duayı bitirdi. Kuşlar hiçbir şeyin farkında değildi. Mezarın çevresinde çömelmiş ihtiyarlar elleriyle yüzlerini sıvazlayıp doğruldular. Tören sona ermişti. İlhan, bir daha o çukurdan çıkmamak, konuşmamak, gülmemek ve sevdiği şarkıları dinlememek üzere orada kalmıştı. Ciddiye almadığı ölüm onu ciddiye almıştı.
Üçerli beşerli gruplar halinde mezarlığın çıkışına doğru yürüdüler.
Uğur, Ankara’ya dönmek istiyordu. Hiç olmazsa bir gece kalması için üstelemişti Rıfat, ama o gitmekte kararlıydı. Çok yorgun olduğunu söylemişti. Daha dün akşam Ankara’ya inmiş; on iki günlük acayip bir koşturmaca, İtalya, Almanya, sonra yine iki günlüğüne İtalya. Ardından bu haber... Yarın sekiz otuzda şirkette olmalıymış, önemli bir toplantıya katılacakmış. Bu gece de uykusuz kalırsa... Mezarlık dönüşü Necmettin’in dükkanına dek konuşmamışlardı. Uğur için bu cenaze, İlhan’ı çürümek üzere toprağın altına ‘saklama’ töreni, bir yük olmuştu. Üzgündü, sık sık eski günleri anarak dalıp gitmişti ama, Uğur başka yerlerdeydi. Necmettin çay söylemişti. Camlı bölmeyle ayrılmış küçük ofisindeki deri kaplı koltuklara oturmuşlardı. Masasının ardındaki döner koltuğunda oturan Necmettin boş gözlerle çevresine bakınıyordu. Sigara ikram ederken mezarlığın havasından çoktan çıkmıştı. Rıfat, “İnanamıyorum,” dedi, “hala inanamıyorum, daha iki gün önce Çınarlı Kahve’de oturup çay içmiştik. Hiç ölecek gibi durmuyordu. İçkiliydi ama sarhoş değildi. Her zamanki gibi güldürmüştü beni...”
“Abi,” dedi Necmettin, bir Rıfat’a, bir Uğur’a bakarak, “adam ölmedi ki, resmen intihar etti. Rıfat da biliyor işte, ölümüne içiyordu. Yemek yemiyordu, daha doğrusu yiyemiyordu. Hortlak gibi olmuştu. Kötü bir ölüm...” Başını iki yana salladı. Gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı. “Kendi kusmuğunda boğulmuş, her yer kanmış. Votka şişesinin üçte biri hala doluymuş. Annesi merak edip odaya bir girmiş ki...”
“Son halini bilmiyorum,” dedi Uğur. Çayından bir yudum aldı. “Uzun zamandır görmemiştim. Nasıl ve neden alkol bağımlısı oldu, onu da anlayamadım.”
“Bu işler hiç belli olmaz,” dedi Rıfat.
“Kendini harcadı işte,” dedi Necmettin. Yüzüne kederli bir ifade oturmuştu. “Askerden gelince ne güzel bankada işe girmişti. İki yıl çalıştı-çalışmadı, işi bıraktı. Sonra Almanya... iki yıl da orada kaldı...”
“Buraya dönmeyecekti,” dedi Rıfat, “bu kasaba onu bitirdi.”
“Yok abicim, kasaba masaba bahane; adam çalışmak istemiyordu ki. Ruhunda serserilik vardı herifin. Bu kasaba seni bitirdi mi, beni bitirdi mi?..”
Onay bekler gibi Rıfat’a baktı. Ama o, çayını karıştırıyordu, başını kaldırıp da bakmadı.
“İlhan gibi biri evlenmemeliydi,” dedi Uğur.
“Denedi abicim,” dedi Necmettin, “denedi ama kaybetti. Keşke Almanya’dan hiç dönmeseydi.”
“Keşke,” dedi Rıfat, “hayatının en büyük hıyarlığını yaptı. O kıza da yazık etti, kendine de... Neriman çok iyi bir kızdır. Sen de tanırsın, uzun sokakta bir ayakkabıcı vardı, Halil Amca, onun ortanca kızı.”
“Evet,” dedi Uğur, “Neriman...”
“Neriman ya,” dedi Necmettin, “öyle bir kızla evlendi de kıymetini bilemedi dingil.” Sonra da yanlış bir şey söylemiş gibi başını iki yana sallayarak, “Rahmetli...” diye mırıldandı.
“Kıymet mıymet işi yok burada,” dedi Rıfat, “bilseydi önce kendi kıymetini bilirdi.”
“O da doğru. Ne arıyordu, neden rahat edemiyordu bir türlü anlayamadık; huzursuzdu abicim, çok huzursuz... Dünyanın en huzursuz adamıydı.”
“Evlilikleri sürüyor muydu?”
“Nasıl sürecekti ki. Almanya dönüşü boşandılar. Daha doğrusu Neriman onu bıraktı.”
“Cin gibi oğlandı be!” dedi Necmettin.
“O kadar cin olmak da yaramıyor. Buraya hiç dönmeyecekti o.”
“Çocukları var mıydı?”
“Yoktu. Orada akıllı davrandılar işte.”
Uğur saatine baktı. Bir an önce gitmek istediği her halinden anlaşılıyordu.
“Gelecek olan otobüse yetişsem,” dedi. “Acelen ne,” dedi Necmettin, “gece gidersin.” “Ben de üsteledim ama, gideceğim diye tutturdu.”
“Olur mu,” dedi Necmettin, “bu gece buradasın. İlhan’a yakışır bir şeyler yapar, onu anarız.”
“Bak Necmettin... Rıfat’a anlattım... Bu gece dönmek zorundayım...”
“Tamam ağa,” dedi. Üstelemedi. Üçü de ayağa kalkmıştı. Necmettin’le Uğur öpüştüler.
Uğur’u otogara Rıfat bıraktı. Otobüsü gelinceye kadar da bekledi. Konuşmak için başlattıkları konular çok çabuk tıkanıyor, ortam rahatsız edici bir sessizliğe bürünüyordu. Otobüsün gelişi ikisini de bu sıkıntılı durumdan kurtardı. Sarılıp öpüştüler.
Rıfat otobüsün ardından baktı, inanamıyordu, ilhan’ın öldüğüne hala inanamıyordu. Ağır ağır sanayi sitesindeki dükkanına doğru yürüdü. Necmettin kırk yılda bir doğru laf etmişti; evet, ikisi de bu kasabada kalmışlardı ama, bitmemişlerdi. İlhan’ı bitiren neydi? Motosikletini alıp Adabinli Tepesi’ne çıkacaktı. Uğur’a o kadar ısrar etmesinin nedeni oydu; oraya çıkacaklar, İlhan’ı ve eski günleri anarak bira içeceklerdi. Ama Uğur gitmişti. Acelesi vardı. Yorgundu. Bir gece daha uykusuz kalmayı göze alamamıştı.
Motosikletini çalıştırdı. Kalfa kapıya çıkıp Rıfat’a baktı. Bir şey söylemeden motosikletini hareket ettirdi ve kent merkezine doğru sürdü.
Akşamüzeri, Adabinli Tepesi’nden kentin (kasaba değil artık burası, yabancılarla dolu bir kent) yayıldığı ovaya bakarak İlhan’ı düşünüyor. Yine böyle nisan başları mıydı, yoksa mayıs, hatta haziran mıydı? Ama çok iyi anımsıyor; güneş yine böyle, kentin yaslandığı dağın ardında yitip gitmişti ve yine böyle bir uçak (iyi ki içinde değilim, demişti İlhan; iyi ki... Uğur boğula boğula gülmüştü) gökyüzünün kızıllığını turuncu bir çizgiyle yararak uzaklaşıyordu ve yine böyle bir grup yorgun karga ovaya doğru uçuyordu. Kargalar... İlhan’ın kuşları. Onlara bile bile ‘garga’ diyordu. Yıllar önce belediyenin kargalara karşı başlattığı mücadeleyi anımsıyor. “Resmen imha harekatı lan bu,” demişti. Dört karga ayağı getirene bir fişek veriyorlardı. Bütün işsiz güçsüzler kargaların peşine düşmüştü. Hatta, ellerinde sapanlarıyla çocuklar bile. Ama onları kimse yok edemedi. Hâlâ varlar ve keyifli keyifli uçuyorlar. Yok, diyor, nisan olamaz, çünkü ekinler böyle bir karış boyunda değildi; çünkü İlhan ekin tarlasına girdiğinde ve dağa doğru dönüp kollarını havaya kaldırdığında ekinler beline geliyordu. O zaman, Anthony Quinn’e benzeyen inşaat bekçisi de balon lastikli ‘postacı bisikletiyle’ (İlhan’ın babasının bisikletinden) geçip gitmemişti, çünkü o zaman tepenin ovaya doğru inen yamacında bu özel okul inşaatı yoktu. Geçseydi, basını çevirip otomobilin içinde bira içen gölgelere kuşkuyla bakardı. Rıfat’a kuşkuyla bakmadı. Çünkü Rıfat, tepenin eteğinde, motosikletinin yanı başında oturuyordu. Elini kaldırıp Anthony Quinn’i selamladı. O da onu selamladı. Yine de bira şişesini görmemesi için gereken önlemi almıştı.
Beş-altı yıl önceydi. Adabinli Tepesi’nde, şimdiki çok katlı yapıların subasmanları ve kör pencereli tek tuk kaba inşaatları vardı yalnızca. İlhan’ın hasta olduğunu bilmiyorlardı, kendi de bilmiyordu. Bira şişelerini başlarına dikip içiyor ve gülüyorlardı. Ölümü hiçbiri önemsemiyordu, çünkü düşünmüyorlardı bile. Önlerinde, onlara hiçbir şey söylemeyen boktan bir yaşam vardı, hepsi o. İçiyor ve gülüyorlardı. İlhan bir gece önce gördüğü rüyayı anlatıyordu: “İnanmazsınız ama,” diyordu, “Suzi ile Tommiks evleniyorlardı. Hem de bizim evin arka bahçesinde. Albay Brown kim biliyor musunuz, Beygir Selahattin’in babası.” Ayaklarını yere vura vura gülüyorlardı. “Necmettin’in babası da Konyakçı,” diyordu İlhan; ama o kadar gülüyordu ki söyledikleri zor anlaşılıyordu. O zaman onlar daha da çok gülüyorlardı. Necmettin de gözlerindeki yaşları silerken, “Hakkaten,” diyordu, “bir de bacakları çarpık olsa bizim peder tam Konyakçı...”
“Bu dağ benim babam,” diyordu ilhan. Babası için içiyorlardı. Kargalar için içiyorlardı. Necmettin, onu anlamayan, eşşek gibi çalıştıran, ama eline doğru dürüst para vermeyen ‘Konyakçı’ya’, babasına sövüyordu. Konyakçı’ya hep birlikte sövüp içiyorlardı. Yine böyle batıdan bir rüzgar esiyordu ve ülkemizin bütün kentlerinde olduğu gibi (bu genelleme Uğur’undu, birkaç ‘örnek’ kent adı saymış ve bunu onaylayan zihniyete sövmüştü. Ne de olsa üniversitede okuyordu ve bu tür boktan işleri iyi bilirdi) kentin batısına kurulmuş olan organize sanayi sitesindeki fabrikanın bacasından çıkan koyu renkli bir duman kıvrıla büküle, dev bir boa yılanı gibi ovanın üzerine yayılarak ‘canım’ kasabalarını ağır ağır örtüyordu. Yaz başıydı. Mayıs, olsa olsa haziran. Hiçbirinin içinde olmak istemediği bir uçak (ayakları yerden kesilmemeliydi, gemiler de sakattı), hiçbirinin bilmediği bir yere doğru uçuyordu. Ama hepsinin çok iyi tanıdığı kargalar rotalarını kente doğru çevirmişlerdi. Güneş batmıştı. Kargalar, hepsinin taptığı tek kuş olan o büyük hırsızlar, yuvalarına dönüyordu. “Onlar bile,” demişti ilhan parmağıyla gökyüzünü göstererek, “onlar bile dönüyor.” Sonra çok ciddi bir yüz, kaşlar çatılmış ve iki elini suçlarcasına sallayarak beceriksiz bir tiyatro oyuncusu gibi, “Bize de gitmek yakışır; ama uzaklara, çook uzaklara!” diye haykırmıştı. Hepsinin tek bir amacı vardı; bu kasabadan kurtulmak. Necmettin, babasına, dükkanına, malına mülküne sövmüştü. Gidecekti, en önde o gidecekti. Rıfat da hazırdı, Çakal Nazmi de. Ama Uğur dışında hiçbiri kurtulamamıştı. İçlerinde, liseden sonra okuyan ve Ankara’ya kapağı atan tek o olmuştu.
Birayla sarhoşluklarını cilalıyorlardı. O gün öğleden sonra, Çakal Nazmi’nin babasından binbir dalavere ile aldığı otomobile doluşmuş, balığa gitmişlerdi. Kirli derelerde hâlâ yaşayabilen, türlerinin son örneği balıkları avlamışlardı. Çakal iyi balıkçıydı, serpme atmada üstüne yoktu.
Karınlarının içi, başparmakları ile güçlükle kazıyabildikleri siyah bir tabaka ile kaplı olan, yerken mazot kokan balıklar. Rakı içip eğlenmişlerdi. Can çekişen derelerin can çekişen son canlılarını yemişlerdi. Her şey bitiyordu.
“Biz de böyle bir derede yaşıyoruz, burada kalırsak ölürüz!”
Kim söylemişti bunu? Belki Uğur, belki de işi iyice cıvıklığa vuran ilhan. İlhan’dı tabii; eski Türk filmlerini alaya alarak, çok iyi tanıdıkları o sesi taklit ederek söylemişti. “Zehirli Dereler,” demişti, “pek yakında Yıldız Sineması’nda. Başrollerde de Steve mece kuen ya da Ediz Hun; ne fark eder ki. Önemli olan hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış olması. Vee, Körler Film iftiharla sunar: Zehirli Dereler.” Sonra birden ciddileşmiş, ses tonu değişmiş ve sövmüştü. “Ölücez lan,” demişti ağzındaki balığı tükürerek, “resmen makine yağı bu...” “Yeme o zaman,” demişti Nazmi (balıkları tutan o ya, alınmıştı biraz), “dingile bak; herkesten çok götürüyor, sonra da şikayet!”
Yeni yeni yanmaya başlayan kasabanın ışıklarına bakıyor Rıfat. Doğru söylemiş, diye düşünüyor; Uğur ya da İlhan. Hangisi söylemişse doğru söylemiş. Dereler kirlenirken uyanmalıydık; sıra bize geliyordu.
Kendini yalnız hissediyor. İlhan öldü, Uğur artık Ankara’da (o da öldü). Çakal hapiste, hapiste olmasa da başka bir dünyanın adamı artık, yolları ayrıldı. Necmettin babasının koltuğuna oturdu ve babası gibi oldu. Bugün cenazede yan yana gelmişlerdi. Üçü. Birkaç saat için. Çakal dışarıda olsaydı dört kişi olacaklardı. Uğur birkaç saat fazla kalmaya bile dayanamamıştı. Beş arkadaş son kez bu tepede bira içmişlerdi. Her şey bitiyordu. Ama o gün anlayamamışlardı. Anlayamazlardı. Güzel bir gündü, o kadar. Herkes aynı ölçüde içiyordu; İlhan da. Uğur da, Rıfat da, Necmettin de, Çakal Nazmi de... dere boyundaki rakılar yetmemişti. Bu güzel gün Adabinli Tepesi’nde bitmeliydi. Bira, cila için. Biraları Sadık’ın garaj yolundaki büfesinden almışlardı. Sadık onlardan daha sarhoştu. Herkes dalgasına bakıyordu. İçsen de ölüyordun, içmesen de. İkişer şişe yeter, diyor Rıfat. İlhan’ın gözleri kapalı, başını iyice geriye atmış, “Olmadı,” diyor, beş parmağı açık ve elini Sadık’ın yüzüne dayarcasına, “beşer şişe vereceksin.” Sadık gülüyor, kıkır kıkır gülüyor; çünkü İlhan çok haklı. Direksiyonda Nazmi. Büfenin önünden kalkışları muhteşem oluyor. Filmlerde olduğu gibi arabanın lastikleri ciyak ciyak ötüyor. Adabinli Tepesi’ne varınca nara atıyorlar; işte hayat bu, diyorlar. Sonra İlhan’ın ekin tarlasına girişi. İşemek için sanmışlardı ama değildi. Bir süre heykel gibi kıpırtısız durarak dağa bakmış, ardından da kollarını kaldırarak kent ışıklarına doğru dönmüştü. “Herkes en değerli eşyalarını yanına alsın ve peşime düşsün; Afrika’ya gidiyoruz!” diye bağırmıştı. Nasıl da gülmüşlerdi. Uğur, yaşaran gözlerini elinin tersiyle silerken, “Of, off!” demişti. İlhan gülmüyordu ve onlara uzaydan gelmiş yaratıklarmış gibi bakıyordu. Rıfat, eline bir şişe bira tutuşturunca da öyle bakmıştı. Sonra sesini alçaltarak, “Afrika’ya gidiyoruz,” demişti.
“Gelmeyen adi,” demişti Necmettin, “değil Afrika’ya, cehenneme desen ben hazırım. Konyakçı kılıklı herifin kölesi olamam ağa...” Babasının malına mülküne, işine, cimriliğine sövmüşlerdi.
Hiçbir yere gidemediler. Rıfat, babası ölünce sanayi sitesindeki işin başına geçti. Portatif masa ve sandalye üretiyor. Necmettin, Konyakçı’nın yerini aldı, gittikçe ona benzedi. Bacakları bile şimdiden çarpılmaya başladı, yaşlanınca beter olacak. Beyaz eşya satıyor. İşini daha da büyüttü. Kendisi gibi varlıklı bir ailenin kızıyla evlendi. Uğur, başka bir çevrede başka bir hayatın içinde.
“Adisin,” diyor yeni bir bira açarken, “adisin sen.” Almanya’ya giderken nasıl canlıydı, heyecanlıydı. Yeni bir yaşama başlıyordu. Buralardan kurtuluyordu. “Ben yırttım, siz düşünün,” demişti, “burada yaşamak diri diri gömülmek be! Gidiyorum, bir daha dönersem adiyim!”
Döndüğünde, herkesin bir işi gücü vardı. Hepsi de evli barklı adamlardı artık, haytalık yılları bitmişti. İlhan, biriktirdiği üç-beş kuruşla bir büfe açtı. Yürütemedi. Karısı da bırakıp gitmişti onu. Kahvede, sokakta, meyhanede yalnız kalmıştı. Eskiden olduğu gibi annesinin evinde kalıyordu. Yola çıktığını kimse anlayamamıştı. Yanına alabileceği ‘en değerli’ eşyaları yoktu. Tek başına kendi Afrika’sına gidiyordu.
Kulaklarında o şarkı çınlıyor şimdi Rıfat’ın:
Bir gün belki hayattan,
geçmişteki günlerden bir teselli ararsan
bak o zaman resmime, gör akan o yaşları..
Kentin ışıkları ipil ipil yanıyor. Bütün kargalar (hayır, gargalar) çoktan yuvalarına dönmüş. Dağ, şimdi kapkara, kocaman bir leke gibi. Her şey hüzünlü geliyor Rıfat’a, dağın görüntüsü bile canını yakıyor. Motosikletini çalıştırıyor. “Hoşça kal huzursuz ölü,” diyor, “hoşça kal...”

Cemil Kavukçu / Gemiler de Ağlarmış

tiryakinim
13-02-2010, 15:45
Yarım kalan Aşk

Rasim, bir aksam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, şu satırlar yazılıydı:
"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin kariniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nisanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canim sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır."
On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yas büyümüş gibi gurur duyuyordu.
İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim'in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.
"Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz misiniz?"
Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu.
Bedia ayni zamanda meraklı bir kızdı. Bazen söyle sorular sorduğu da oluyordu:
"Evlendigimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya'ya mi gidelim, İsveç'e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yasar ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?" Yahut da "Sen Abdülhak Hamit Bey'in Esber'ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım...
" Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu.
Bedia bir mektubunda ona söyle darıldı: "Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim."
Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların pesinde mi geziyordu?
Rasim dünyada Bedia'sindan başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu. Bir aksam, Rasim'in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:
"Ah Bey,başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim'in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul."
Ahmet Bey'de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:
"Korkma Hanim," dedi, "oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum.
Rasim'in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim."

Reşat Nuri Güntekin

irfan mutluer
20-02-2010, 12:27
Taşralı - Füruzan

Sokağın ucundan dön demiştiler. Aynı boyda boyanmış akasya ağaçlarının bitiminde, yeşil panjurları olan evdir. Otobüsten indiğimde, sıcak geçen bir günün akşamüstüydü. Üstelik pazardı. Benim gibi yalnız biri için pazarları sevmenin güçlüğü anlatılmaz. Çözülmüş sarsak pazarlar öylesine altı çizilmiş oluyor ki.

Evin tümü kapanık bir renge bulanmıştı. Bahçe kapısına beyaz yediveren gülleri sarılıydı. Güllerin orda kara bir kedi duruyordu.

Kapıyı çaldığımda belirsiz konuşmalar geldi içerden. Alt bahçe öndeki gibi bakımlı değil, ekşimiş bir çöp kokusu geliyordu aşağıdan.

Aaaa hoş geldiniz.

Benden, küçük hizmetçi kıza söz edilmişti.

Bavulumu elimden aldı, kolunun yorulduğunu anladım.

(Nedense belleğimde, geçen yaz gittiğim bir çay evi, kokusuyla, sesiyle, havuzuyla... Peki buraya gelmemek yok muydu?)

Ara kapıyı açınca teyzemi gördüm. Bana anlattıklarına benziyordu. Saygın bir hanımefendiydi.

(Okumuş yazmış kadındır. Evinin titizliği temizliği dillere destandır. Eli sıkıdır ama eh o da bir çeşit meziyet. Koskoca paşayı kaybetti, hanımefendice içine attı acısını. Ağladı sızladı ama, evini düzenini korudu. Allahtan korkarım nemize lazım, yalan diyemeyiz, üstelik gençliğinde da sayılı güzellerdendi.)

Büyük cam vazonun tam arkasında oturuyordu, vazoda kurumuş, kabuklaşmış leylaklar vardı. Oda sanki loş bir avluydu. Sokağın toz kokan güneşi hiç yokçasına yitip gitmişti. Teyzem gri giysisinin içinde bana gülümsedi, elini uzattı. Tuttum, nemi kalmamış kuru kâğıt cildine dokununca yaşlılığını anladım.

Eskidenki güzelliğini, saçlarını boyamakla, bejlerin grilerin en yumuşaklarını giymekle sürdürme çabasındaydı.

(Ablamın yaşını bilmem. Aramızda on yıllık fark var sanırım. O da bir türlü doğrusunu söylemez. Ya çok büyük ya çok küçüktür söyledikleri. Ne bileyim a kızım, ben kahır içinde yaşadım. Şimdi kimbilir görseler beni onun ablası sanırlar. Kolay mı?..)

Annen nasıl?

İyiler.

Ablan ya?

Onlar da iyiler.

İçeriye küçük kız girdi. Eğri bacakları vardı. Yüzünde kapıyı açtığında olan gülüş duruyordu. Konuşunca hiç değişmiyordu gülüşü. Çok şaşırtıcıydı bu.

Yurdagül dedi teyzem. Git limonata hazırla. Bak gene mutfak kapısını açık bırakma, o murdar kediler taşlara basıyorlar, ona göre...

''Ona göre'' sözü Yurdagül'ün yüzünden gülümsemeyi aldı götürdü.

Teyzemin ayak başparmaklarının kemikleri podüsüet ayakkabılarının yanlarından taşmıştı. Elbisesinin yakasına ince kırmızı yakutlu (kırmızı olduğundan taş yakut olacağını düşünmüştüm) bir iğne takmıştı.

(Kibar kadındır ablam. Giyimini kuşamını bilir. Paşayla ilk evlendiklerinde mineli bir saat almıştı yüzgörümlüğü. Daha bir sürü şeyler takmışlardı da nedense benim gözüm mineli saatte kalmıştı. O canım çiçekleri nasıl da kondurmuşlardı saatin üstüne. Şaş da kal. Dayanamadım da bir kerelik takmak istemiştim. Sen savruksundur. şurda burda düşürürsün demişti. Boyundan saat düşer mi? Ne taksa sahicidir. Benim gibi deği öyle allı güllü şeyleri sevmez. Tam paşa karısı olacak kadındır teyzen. Bunu böyle bil.)

Konuşmadan durdu bir süre.

Koltukların yeşil kadife dayanacak yerlerine kolalı temiz örtüler konmuştu. Teyzeme hiç bakmıyordum. Onunla aramızda sevgisizlik hemen kuruluvermişti. Azalmış saçlarının altından kafasının derisi yer yer parlıyordu. Kurumuş bacaklarını üst üste atmıştı. Ayakkabılardan taşan kemikler ışıkta daha kesin gözüyordu.

Demek ki, üniversiteye gitmeye kararlısın. Vallahi kızım ne demeli bilmem. Jale'yi okuttuk da ne oldu. Evlenip gene çocuktu, kocaydı, aldığı diploma da süs. Üstelik bizim durumumuz uygundu. Rahmetlinin düşünceli kalbi, babalığı sayesinde (burda derin derin iç çekti, temiz bir mendili burnuna bastırdı) Jalecim, annen bilir, soğuk sudan sıcak suya elini değdirmeden büyüdü. Hizmetçiler çevresinde dolanırdı. Ama şimdi o nazlatma, o prensesler gibi genç kızlıktan sonra...

Gözlerini yüzüme dikti sustu.

Teyzemin bana karşı olan tutumunun bilincine vardım birden yoruldum.

(Sen babanı bilmezsin kızım. Altı yaşındaydın öldüğünde... O orta Anadolu kentini, arklardan suların bahçeleri doldurduğu geceleriyle anımsıyorum. Bizim bahçeye hep gece gelirdi sulanma sırası - ya da en etkilendiğim o gecelerdi. Yarı uykuda annem, en küçük kızın üstünü sıkılaştırır, yazda bile orta Anadolu'nun gecesi soğuktur, arı su kokusu uykuyu bastırır. Doğanın mutluluğu sağlığı kazılır kalır beş yaşa. Ayol uyan suyu akıtıyorlar bu yana... Uyku büyüklerin odasından anason kokulu taşar sofaya. Baba baba... Anacığımın para sıkıntılarını bile bile, içkili havuzlu istasyon lokantasında her gece biraz peynir, rakı, yazın kütür kütür karpuz. Büyük kentlerden gelip geçen uyumuş tren camları. Allahtan da mı korkun yok. Her gece içilir mi? Hiç olmazsa kendine acı. Bir güzel adamdı. O boy o pos...)

Yakışıklı adamdı baban yavrum.

Teyzem, Yurdagül'ün getirdiği limonatayı aldı.

Bardaklar gümüş tutmalıklar içindeydi.

Ama bir erkekte ilk aranacak bu değildi. Jaleciğimin canı yok mu? Evlenene kadar bir fincan kahve yapmamıştı. Ama şimdi kendinden yirmi yaş büyük, görmüş geçirmiş bir erkeği, evindeki hizmetçileri idare ediyor. Kendimi ayrıca örnek vermeyeceğim. Annen hata etti kızım. Size de çektiriyor. Sen şimdi üniversiteyi nasıl güçlüklerle...

Odada asılı tek resmi gördüm. Her yanından kahverengiler turuncular taşan bir sonbahar mevsimiydi. Yolun ucunda çok geniş şapkalı bir kadın kayboluyordu.

Teyzem dişlerinin takma olduğunu belli etmemek için o pek tuhaf gülümsemesiyle bana bakıyordu.

Limonata güzel olmuş, dedim.

Şekeri fazla olmuş. Siz gençsiniz ama bizden geçti artık. Tansiyondu, kalpti başladı. Annenin tansiyonu nasıl?

(Çok genç dul kalmışsınız, evlenin, dedi doktor. Bu ilerleme, bu çarpıntı ondanmış benim kızlarım. Ha ha hay dedim doktora. Benim iki kızım var iki kocam var demektir. Ablam atılıyor. Anacığım, doğru demiş adam. Niye direniyorsun. Annemin yeşil ela gözleri susuyor. Evlenmek için evlenilmez diyor. Sizin babanız gibi adamdan sonra... Gündüzleri oralar, salt toprak rengi alırdı. Pazara gelen köylüler eşeklerinin sık adımlarına uygun salınarak, pencerenin önünden geçerlerdi. Perdelerimiz apak patiskadandı. Orduevinde, düğüne giderken, annemin siyah tayyörleriyleki güzelliği o kentte, anlatılmaya kalmıştı. -Bayramda, hiç olmazsa dedelerine yazsak be kocacığım.- Bırak şunları, senin o evde kalmış ablanı sevindirmek için mi! Her şeyin para olduğunu kim söylemiş benim kızlarım, çok kahır çektim ama, eteğini çemirleyip komşu karşılayan bir kadınım ben. Babanız beni sevindirdi de üzdüğü kadar. Ben basit kadınım. Teyzenizi evinde bile terlikle gören olmamıştır.)

Sana ara odayı hazırlattım.

Gümüş takımların konduğu büfenin üstünde, paşanın, sivil fotoğrafı var. Oysa çocukluğumuzun paşası bu değildi. Alabildiğine büyüyen çizilmeyen paşaydı.

Kaç saat oldu geleli.

Ara odanın özenle ovulup arıtıldığını düşünüyorum. Bu yaşlı kadının çevresindeki saygın kişiliğini yaratma zorunluğuna titizliği eklemek gerekiyor.

(Yiyecekler iyice temiz olmalı, o marulları yalapşap yıkamayın diyorum ama. Hem sarhoş babanız, hem haylaz kızları... Annemin öfkesinde inandırıcı olmayan bir şeyler olurdu. Bahçenin arkasında ''kıkırdaşırdık''. Ablamın gittikçe dolgunlaşan bedeni, marulların bahar tadı, yaşamayı adlandırıyordu.)

Bana bakıyor, gittikçe öfkeli ve yaşlı sanki. Yineliyor.

Saçlarını kesmeyeceksin değil mi?

Hıı diyorum.

Oysa keseceğim. Hem de en kısa. Ders kitaplarımı değil, en sevdiğim yazarları alıp elime, bir dolu yeri gezeceğim. Dostoyevski'yi okuduğum kireç badanalı çıkmadaki kaysıların sessiz karanlıklarını ve hep su kokusunu arayacağım.

Bir kız olmanın buruk acısını bile tattırmaz teyzem bana, anlıyorum.

Yurdagül odayı açtı. Tek penceresi karşı evin duvarına bakıyordu. Bir çakaleriği ağacı, yaprakları küskün, hastalıklı, pencerenin dibindeydi.

Ben altıda kalkarım küçük hanım, işiniz varsa sizi istediğiniz saatte uyandırayım.

Annemin Yurdagül'e armağan olarak yolladığı renkli basmayı çıkardım bavuldan.

(Sakın sen verme kızım. Teyzen öyle yanında çalıştırdıklarıyla yüz göz olunmasını sevmez, kendi versin.)

Bu senin, Yurdagül.

Çok teşekkür ederim, küçük hanım.

İsmimi bilmiyor. Ona söylemeliydim. Yüz göz olunamaz evin isim gereksinmediğini öğrenmeliyim.

Dolaba çoraplar, mendiller, gecelikler sıralanacak. Buralarda yaşama savrukluğuna yer yok. Bu evin düzen tutuklarına, bir de ben katıldım.

Mutfaktan akşam yemeği hazırlığının sesleri geliyor. Tabak, çatal çınlamaları.

Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen.

Sonra da ağlayacağım.

aysun colak
28-02-2010, 22:09
KAYIP SÖZ

"Ne zaman çocukluğuna gitse, ne zaman annesini hatırlasa göğsünün orta yerinde duyduğu tırmık izi gibi belli belirsiz bir acı, suçluluk, yetersizlik, eksiklenme duygusu. Annesinin sesi kulağında: " Surat asma, karnen kötü demedim; ama biyolojin, kimyan daha iyi olabilirdi. Fiziğin de mesela 9 yerine 10 olabilirdi, biraz daha dikkat etseydin sınav sorularına."

Karnesini annesinin elinden hoyratça çektiğini, "Ben Einstein filan değilim, omaya da niyetim yok," deyip öfkeyle, isyanla odasına kapandığını, anneyi acıtmak için "Den git, farelerini öldürmeye devam et!" diye bağırdığını hatırlıyor.

Babası, bu işlere pek karışmazdı. "Bırak, boğma oğlanı," derdi. "Daha önünde bütün bir gelecek var. Üstelik sınıf birincisi olmasa da hiç de kötü bir öğrenci değil. Ben de okulda örnek öğrenci değildim. İnsanın gelecekte ne olacağı, nereye yöneleceği, başarısı falan hiç belli olmuyor. İnsan olsun; dünyayla ilgili, canlıdan, insandan sorumlu bir adam olsun yeter."

Göğsündeki tırmık acısı derinleşiyor. Çocukluğundan beri tanıdığı o pis duygu: dayak yiyip de kendini koruyamamışlık, kalabalığın ortasında birden çırılıçıplak kalmışlık duygusu. Dayak yedikçe yaltaklanan köpeğin, beyni canlı canlı açılan kobayın merhamet uyandıran zavallılığı. Suçluluk, pişmanlık, çaresizlik, ölmek isteği. Ne suçluyum, ne de pişmanım oysa…

Önünde zıplaya seke yürüyen oğluna sarılmak, onunla yıkanıp arınmak, masumiyete sığınmak istiyor. Cesaret edemiyor. O tanımsız, pis duyguyu oğluna da geçirmekten korkuyor. Björn bu duyguyu hiç tanımamalı, hiç tanımayacak. O, mutluluğun gerçek anlamını yakalayacak; kendi olmaktan mutlu olacak. Hayatın tek ve biricik anlamının bu olduğunu bilerek, doğanın içinde huzurlu, dingin, kendinden hoşnut, kendine saygılı yaşayacak.

Onu şiddetten koruyacağım. Ne zalim ne de kurban olmasına izin vereceğim. Kimse ona kendi doğrularını dayatamayacak, gökleri fethetmesini istemeyecek ondan. İyi yürekli, mutlu bir balıkçı olur belki, belki de yalnız beyaz geceler mevsiminde müşterisi olan küçük bir pansiyon işleticisi. Björn'ü zorlamalarına, örselemelerine izin vermeyeceğim. Elif'in telefonuna "gelme" mesajı bırakmalı. Belki de en iyisi, hiç cevap vermemek.

Belleğin girift labirentlerinden süzülüp gelen, içine raptiye gibi saplanan, huzursuzluğunu, boğuntusunu daha da derinleştiren sözcükler, cümlecikler, konuşmalar: Deniz adını Deniz'ler gibi taşımak… Layık olmak… İnançları uğruna öldüler… Dünya değişse de insanlığın temel değerleri değişmez… İnsan çağına, toplumuna ilgisiz kalamaz, kalmamalı… Yaşamın anlamı nedir sence? …Senin Deniz'lerin gibi asılmalı mıyım gözüne girmek için baba? Bu insan hayatının anlamı sorunudur temelde… Domuzlar da mutludur, ama ben hak, adalet, özgürlük için savaşıp ölmeyi domuzların mutluluğuna yeğlerim… Oğlunun ölmesini de mi? … Oğlum bilim adamı olacak… En iyiyi yapmak için her şeyin var, her imkân tanındı sana… İstersen yurtdışında en iyi okullarda okuyabilirsin… Layık olmak. Kime, neye?… Hiçbir halt olamadığına göre, git bari insanlığın acısının fotoğprafını çek. Irak'ta bir savaş muhabirliği işi ayarladım senin için… Savaşlar kötüdür, insanlar ölür savaşlarda… Dünya kaç bucak, öğrenmek iyi gelir… Deniz'lerin adları… Darağaçları… Bilim çevreleri, laboratuarlar… Biraz hırs iyidir, yarışta öne geçmeye zorlar insanı… Peki sen ne yapmak istiyorsun hayatta?... Domuzların mutluluğu… Uyumak, hep uyumak… Kendini canlı canlı gömdüğün o adada, o köylü kızıyla… Hayatın anlamı mı? O da nedir?.. Ebedi kaçak, ebedi kaybeden… Gitme, her şeye yeniden başlamaya çalışalım… Bisiklete binmeyi bile zor öğrenmiştin çocukluğunda. IQ'nun deha sınırında olduğunu söyleyen o salak psikolog gelip de görsün dehayı… Ben dâhi mahi olmak istemiyorum, ben "hiç biri" olmak istiyorum, "hiç kimse" olmak istiyorum, bırakın beni kendi halime, uyumak istiyorum… Sizin değerleriniz, senin değerin, benim değerim… Gitme oğul! Bir evladı yitirmek… Sevmek nedir?.. Ulla beni sevdi, sadece o sevdi… Görünmez çocuk muyum ben? Sabahları sınıfa giren kızlar bütün oğlanları öpüyorlar, beni görmüyorlar bile… Yalnızım, çok yalnızım… Çok, çok, çok iyiyim ben… Anlattıklarımın hepsi yalandı… Anlattıklarımın hepsi doğruydu… Korkuyorum anne… Korkuyorum baba… Korkuyorum Ulla… Meçhul asker kaçağı… Meçhul yaşam kaçağı…"

Oya BAYDAR
Can Yayınları, Ekim 2007

tiryakinim
01-03-2010, 20:20
HAYAT NE TATLI

Temmuz, öğle vakti. Komşuda bir kadın sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belki çocuğuna haykırıyor. Müezzin'in duvarlarından tahtaboşa bir kedi atladı. Birkaç ev ötede bir tavuk gıdaklıyor, bir horoz ona yardım ediyor...

(...)

Hafız Nuri Efendi, kapının arkasından şemsiyesini aldı, yavaşça sokağa çıktı. Neden? Bir işi mi var? Birini mi görecekti? Hiçbir işi yok. Hiç çıkmasa da olabilirdi. Ancak, çıkmış bulundu. Ayakları onu dört yol ağzına doğru götürdü. İki evin arasındaki dar aralıktan, vagonların geçtiği görülüyor! Geçti, geçti, sonra birdenbire bitti. Oooooh!.. Nuri Efendi, rahatsız olmuştu. Edirne'den İstanbul'a kadar gelmişsin, Sirkeci kaç adımlık yer! Şöyle yavaş yavaş, kamil kamil gitse olmaz mı?... Deli gibi, sanki kelle götürüyor.

Hafız Nuri Efendi, köşeye dayanmış duruyordu. Birdenbire yanında birini gördü. Kavaf'ın Şükrü... Arka sokaktan mı çıktı?... Nuri Efendiye:

-Birini mi bekliyorsun? Diye sordu.

-Yoooook!...

-E, duracak mısın? Diye sordu.

-Bilmem, duruyorum işte...

-Yoksa, bir dalgan mı var?

-Yoooook... Ne dalgam olacak!

-Olur a! İnsan bu...

Nuri sesini çıkarmadı. Biraz durduktan sonra gene Şükrü:

-E, duracak mısın? Diye sordu.

-Duruyorum, bilmem, dedi...

-Gelirsen, gel. Seni Kumkapı'ya götüreyim.

Nuri boynunu büktü.

-Gidelim, dersen, gidelim, dedi.

-Yürü, gezmiş olursun.

Yürüdüler. Karşı kaldırıma geçtiler, sağa, sokağa saptılar, demir yoluna çıktılar. Şükrü:

-Sen gidedur, ben sana yetişirim, dedi, oradaki odun deposuna girdi.

Hafız Nuri Efendi yürüdü. Şemsiyesine dayanarak, iki yanda bostanlara, marullara, salatalara bakarak yürüyor. Geçitten geçerek mahalle içinden istasyonun arkasını dolaştı, yeniden demir yoluna çıkacağı yerde mahallelerinin kömürcüsü Halil ile karşılaştılar.

-Hayrola Nuri Efendi, nereye?

-Valla bilmem, işte öyle gidiyorum...

Arkasına dönüp bakarak:

-Şükrü gelecekti, gelmedi.

Halil sordu:

-Hangi Şükrü? Dedi.

-Kavaf'ın Şükrü!

-Bir yere mi gideceksiniz?

-Yooo, öyle, gidelim, dedi idi de... Gelmedi.

Halil:

-Bırak canım, dedi, Şükrü'nün ipiyle kuyuya inilir mi! Kim bilir nereye takılmış kalmıştır. Ben mahalleye gidiyorum, hadi, dön gidelim.

Nuri Efendi boynunu büktü:

-Olur, dönelim, dedi.

-Hadi, hadi. Yürü...

Döndüler. Halil, kömür almaya gelip de pazarlığı yapamadığını anlatmaya başlamış ve daha on beş adım atmamışlardı ki, arkadan Halil'i çağırdılar. Bu çağrılıştan, bozulan pazarlığın düzeleceğini anlayan Halil döndü, Nuri Efendiye:

-Sen, dedi, gidedur. Ben yetişirim.

Nuri Efendi yürüdü. Geldiği yolu tutturup gene tek başına mahallelerinin kahvesinin kapısı önüne kadar geldi.

İki kişi, ortada, alçak hasır iskemlelere karşılıklı oturmuş, tavla oynuyorlardı. O da gitti, üçüncü boş iskemleye oturdu.

Oyunculardan biri oyunu kaybetti. Yenilmesini Hafız'ın uğursuzluğuna verdi.

-Hafız, dedi. Şimdi oyun bitince, bir parti de seninle oynayacağım.

Hafız şemsiye sapını ağzından çıkararak:

-Ben tavla bilmem ki, dedi.

-Tavla bilmez misin?

-Bilmem ya!...

-E, bilmezsin de deminden beri ne bakıp duruyorsun?

Hafız Nuri Efendi, buna kızar gibi oldu. "Benim sana ne ziyanım var" diyecekti, demedi. Kalktı, kahve kapısına gitti, durdu. "Eve dönsem" diye düşündü. Artık ikindi vakti. Akşam oluyor. Köşeden geçerken bakkaldan ekmeğini aldı, eve gitti. Annesi kapının ipini çekti. Mangalda pişen yemeğin kokusu bütün evi bürümüştü. Odasına çıktı, gecelik entarisini, Şam hırkasını giydi, pencerenin önünde oturdu. Akşam satıcıları geçiyor. Mahalleye akşam rengi çöküyordu. Sokağın köşesinden bir çocuk:

-Hayriii, gel; annem seni çağırıyor! Diye kardeşine sesleniyor. Bir kız çocuk, elinde bir deste maydanoz, takunyalarını tıkırdatarak geçiyor. Komşu Gaffar'ın oğlu, iki boş küfeyi bostan kapısından sokmaya uğraşıyor. İki hanım, belli ki uzakça bir yere gitmiş ve geç kalmışlardı, hızlı hızlı eve dönüyorlar. Mutfakta annesinin takunyalarla dolaştığı duyuluyor... "Hayat, ne tatlı şey" diye düşündü. İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı.

Mehmet Şevket ESENDAL

aysun colak
17-03-2010, 22:10
DEĞİRMEN

Asma, dal ve yapraklarının çatı gibi örttüğü bir ucu Köprülü Camii’nin avlusuna açılan, diğer ucu şehrin büyük hanının demir kapısıyla nihayetlenen sokağın kenarındaki ahşap kahvedeyim.Yaz güneşinin olgun ekin demetlerine benzeyen ışıkları asma, yaprak ve dallarında kırılarak dans ediyor. Kahvenin önündeki tahta sandalyelerde oturan beyaz sakallı üç ihtiyara bakıyorum. Bu üç ihtiyar, yılların çizgileriyle ışıklanan alınlarından belli ki, hayatlarında bir kez olsun zalimce davranışta bulunmamış, kaza ve kadere tam bir teslimiyetle varlıklarını emanet etmiş, ve ahretin kapısında bile yaşama sevinci içindeler. Köprülü Camii’nin minaresinden yükselecek ezan sesini bekliyorlar..
Şehir, bir simyacı gibi, varlığındaki molekülleri olağanüstü bir bileşime tâbi tutarak zamanı ebedîleştiriyor. Gezginler bu ahenge yol açan tılsımı merak etseler de, sebillerin taş aynalarındaki ayetler ışık saçıp yol gösteriyor. Türbelerin, kafiyeli mısralarla bezeli cepheleri; ölümü abideleştiren gizli bir şairin, ebcet hesabıyla düşürdüğü tarihler; taştan bir kitabe gibi bakan esrarlı manalarıyla gözleri kamaştırıyor.
Eski Çarşı’nın tarihî dekoru, özellikle camileri, ruhuma iyilikle güzelleşen bir tevekkülü ilham ettikçe, talihin mazide yaşayan insanlara daha iyi davrandığı hükmüne varıyorum.
Kale’deki saat kulesi zamana hükmederek saat başı çınlar, şehrin karmaşasını ahenge kavuşturmak istercesine günler, aylar, yıllarca bu ısrarından vazgeçmezdi. Sebillerden bir kanat sesi çağlayanı içinde havalanan güvercinler, zamana tamamlayıcı bir ahenk unsuru olarak nüfuz eder. Ölçülü sevinçlerini hissettiğim bu anlar, bir zincirin halkaları halinde birbirine eklenerek, zamanın esrarı içinde mekânlara da ebediyet imkânını tanır. Safranbolu’nun bu anlardan, mekânlardan ve alabildiğine kesif ziyasından etkilenen ruhlarımız, mabetlere hünerli ellerinin dokunuşlarını bırakan cetlerimizi hatırlamamıza vesile olur; dünle yarın arasında kat ettiğimiz köprüden emin geçmemiz için, geçmişin hazinelerini bütün cömertliğiyle önümüze serer.
Sevince kapıldığım bu anlarda hayatla temas noktalarına kavuşur, yılgınlığa kapıldığım, darmadağın olduğum, ruhum bir yana, uzviyetimle bile hissedemediğim anlar son bulur. Ölçülü zaferlerimi bu şehirle, yine bu şehirden damıttığım esrar ile kazanırım. Beni ister bu şehrin deliliğine, ister bilgeliğine layık görsünler, bu unvanların aktardığı masalımla gelecekte de varolacaktım.
Çarşı’da değirmen yoktu…
Çocukluğuma yol alırken, Bağlar mahallesindeki su değirmeninin imgesini günlerdir hayalimde, hafızamda diriltmeye çalışıyordum. Değirmen restore edilmiş, kafe olarak hizmete sunulmuştu. Orada kırk yıl önceki çocukluğuma rastlamayı umuyordum. Çarşı’daki Arasta kahvesinde iki bardak çay içtikten sonra meydandaki minibüs durağına geldim. Beş dakika geçmedi, minibüs geldi. Günlerden cumartesiydi, Çarşı’da mahşerî bir kalabalık vardı. Yerli turistlerin yanı sıra, yabancı turistlerin de ilgi odağıydı şehrimiz. En çok da Japon turistler. Turizm tesisleri çoğalmış, her gece eğlencenin belirlediği bir atmosfer Çarşı’yı çepçevre sarıyordu. Minibüse bindim. On dakika sonra minibüs Değirmenbaşı mahallesine ulaştı. Minibüsten indim. Değirmen.yirmi, otuz metre uzağımdaydı. Restore edildikten sonra ilk kez görüyordum. Şehrin bu bölgesi sessizliğini muhafaza etmesine rağmen, Küçüktepe’nin eteklerine doğru son on, on beş yılda yapılan binaların işgaline uğramıştı. Değirmene geldiğimde, tahmin ettiğim gibi, çocukluğumu orada buldum. Mekânın görüntüsünün tetiklediği anı parçaları hafızamda akmaya başladı..
Değirmen taşının dönüşünü izlerdim. Ağır, ağır döner, sanki o taş kütle bütün zalimliğiyle daha bir ağırlaşırdı. Ufak tefek olduğuna bakmayın, babam bir Herkül, bir Masist gibi güçlüydü. Babam sudan ve rüzgârdan daha güçlüydü. Bu değirmen taşına pes etmezdi. Hayatın zalim çarklarına karşı bütün gücüyle direndi, ailemiz üç dört kez büyük sarsıntı geçirdi .Ayakta durmamız için insanüstü bir gayret gösterdi.
Sadece bu değirmen değil, Çarşı’daki eski evlerin ahırları bile restore edilerek kafe, bar haline getirilmişti. Otuz yıl önce bir hayalet şehre benzeyen Çarşı, şimdi ışıklar içindeydi. Yirmi altı yıl önceydi. Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrenciydim. Hafta sonu izni için cuma akşamı şehirlerarası otobüse binip Safranbolu”ya dönmeyi düşünüyordum. Pendik’te anayolun kenarında otobüs beklemeye koyuldum. Sinop’a giden bir otobüse elimle işaret ederek durmasını istedim. Otobüs durdu. Sinop otobüsleri bildiğim kadarıyla Safranbolu”nun merkezinden geçerdi. Meğer yeni bir güzergâh açılmış. Bu durumu fark etmeden otobüs Safranbolu’yu teğet geçerek yirmi kilometre uzakta bir nahiye olan Toprakcuma’ya gelince durumu fark ettim. Otobüsü durdurdum. Üzerimde yedek subay öğrenci üniforması vardı. Jandarma karakolu yakındaydı, ‘Hazır ol!’ durumuna geçerek beni selamlayan karakol çavuşuna durumu açıkladım. Çavuş geceyi geçirmek için karakolda misafir edebileceklerini söyledi. İki aylık evliydim. Geç de olsa evime varmak istiyordum. Çavuş o sırada gelen bir kamyonu durdurdu. Zaten Safranbolu yirmi kilometre mesafedeydi. Kamyon, yükü ağır olduğu için yavaş gidiyordu. Yirmi kilometrelik yolu iki saatte aldıktan sonra, Çarşı’daki mezarlığın hemen yanında kamyondan indim. Şoför karanlıkta korkmamam için farlarını gideceğim yöne doğru iki, üç dakika tuttu. Karanlıktan çocukluktan beri korkardım. Üstelik şehir mezarlığın yanından geçmem gerekiyordu. Yüreğim ürpererek, dualar okuyarak mezarlığı geçtim. Adımlarım gecenin sessizliğinde yankılanıyor, gecenin saat ikisinde hayalet şehre benzeyen Çarşı’ya doğru dik bir rampa halinde uzayan dar yoldan iniyordum. Bir endişem de şuydu: Gecenin sessizliği ve karanlığı altında kabristan tarafından gelen bir subay gören biri, belki mistik metafizik yorumlar yapar, benden korkabilirdi.. Neyse ki bunların hiç biri olmadı. Çarşı da bomboştu. Bir bekçi beni gördü, selam vererek ‘Hazır ol!’ durumuna geçti. Sıkıyönetim zamanı askerin ve üniformanın değeri, itibarı daha da artar. Bir taksiye bindim ve sabaha karşı saat dörtte eve ulaştım.
Değirmen restore edilen birçok yapı gibi post modern bir mimarî tasarımla restore edilmişti. Değirmen taşı yerindeydi ama artık dönmüyordu. Ezeceği kadarını ezmiş, görevini tamamen yerine getirmenin rahatlığı içinde, günümüz varlıklı insanlarının bir seyir nesnesi hâlini almıştı.
Eskiye benzeyen bir görüntü içindeydi yine de. Yalnız lüks masalar sandalyelerle donatılmıştı. Bir çay söyledim. İçerde benden başka altı kişi daha vardı. Masalardan birinde herhalde kafe işletmecisinin beğenisine uygun olduğu için astroloji, fal kitapları dikkatimi çekti. Çay içerken, babamın kırk yıl önce değirmene gideceğimiz zamanlarda çehresinde dağılan aydınlığı, bir ‘De Ja Vu’ hâlinde hissettim. Evet, babam değirmeni seviyordu. Hatırlıyorum, değirmende daha fazla kalabilmek için değirmenciyi lafa tutar, üç-dört cigara içme süresi kadar değirmende kalırdı; bundan mutlu olduğunu fark ederdim. Birden geçmişte kalmış bir iki söz ve görüntü hafızamda canlandı. Babam gençliğinde fabrikaya girmeden önce iki yıl değirmencilik yapmıştı.
Yoksulluğun çağrıştırdığı manaları hatırlatıyordu değirmen. Bir eşeğe çuvalla yüklediğimiz buğday, kış mevsimlerinde zor durumda kalmamak için ek bir garantiydi. .Annem köy çörekleri ve ıspanak böreği yapardı öğütülen buğdaydan. Babamla birlikte eşeğe iki buğday çuvalını yükler, evimize yarım saat mesafede bulunan bu değirmene getirirdik. Ayaklarımda lâstik ayakkabılar, üstümde kuşak adı verilen ve kemer vazifesi gören bir iple belime bağladığım eski bir pantolon, dirsekleri yamalı bir mintan, yaşanmamış çocukluğumun betimleyebildiğim ilk görüntüleri. Babam şehrin pazarından belediye otobüsüyle geldikten sonra semt kahvesinde dinlenirken, bir arkadaşı pazardan aldığı sebzelerden oluşan yüküne işaret ederek:
“Rıza Efendi bunca yükü eve nasıl eleteceksin?“ diye soran arkadaşına,
“Birazdan bizim çocuk cipi getirecek” diye cevap verir. Arkadaşı merakla
“Senin cipin var demek Rıza Efendi. Ne gördüm senin cipi ne de daha önce sözünü ettiydin.”
On dakika geçmiştir babam kendisine soru soran arkadaşına seslenir:
“Sadık Efendi bak, benim cip geliyor işte” diyerek gelmekte olan eşekle beni parmağıyla gösterir. Babamla birlik kahvedekilerin kahkahalarını duyardım.
Değirmen, şehrin kuzeyinde yükselen dağın yamacındaki bir mağaradan doğan suyla çalışıyordu. Tek katlı, temeli taş, gövdesi kerpiçten küçük bir yapıydı. Kocaman taşı döndüren çarkın kurulu olduğu bölüm, değirmencinin bazı geceler kaldığı küçük odadan daha büyüktü. Değirmen taşının dönerken çıkardığı ses çarkı döndüren suyun sesini bastırır, bir dizel motorunun çıkardığı sese benzerdi. Sanki değirmen taşı buğdayı değil emeği, uykusuz geceleri, tırpan, orak tutan elleri ezerek, dünyanın kahrını yüklenen bu küçük insanlara karşı zalimce dönüyordu. Değirmene geldiğimizde babam değirmenciye seslenir, az sonra değirmenci ahşap kapıda görünür, bize doğru yürür, babamla birlikte eşeğin sırtındaki iki buğday çuvalını indirirlerdi. Sonra değirmencinin konakladığı küçük odaya geçilir, babam Bafra cigarasını cebinden çıkarır, bir tane yakar bir tane de değirmenciye uzatırdı. Bu dönen, dönerken de buğday tanelerini değil, uykusuz geceleri, tırpan, orak tutan elleri zalimce ezen değirmen taşının farkına bile varmadan dönen, kocaman bir dünya vardı bir de. O kocaman dünyanın da çarkları arasında insanlar zalimce eziliyor, küçük ümit pırıltıları daha belirir belirmez devasa bir karanlık tarafından yutuluyordu.
Bir dağ horozunun feryadı, vadileri dolduran karanlığın içinde dağılarak dağların büyük yalnızlığı içinde eridi gitti. İlk yaz yağmurlarıyla debisi artan ırmak, aktığı vadileri emzirerek denize doğru akıyordu. Dünya kurulalı beri güneş, altın mızraklara benzeyen ilk ışınlarını karanlığın çöktüğü derelere tepelere yayarak, her günkü ayinini başlatıp geceyle daralan kimi ruhlara esenlik vaat edecekti. O, bu esenliğe muhtaçtı. Gecenin karanlık ve kasvetli örtüsü altında kurtlar, ağızlarında artık iskeleti kalan tavşan cesetlerini bırakıp ormanın derinliğine çekilirken, yarasalar da o kör uçuşlarıyla mağaralara doğru yol alacaktı. Sabah çok yakın olmasına rağmen, bu an gecenin en karanlık anıydı. Dağda hayvanların kör dövüşünün devam ettiği bu saatlerde, mahkûmlar soğuk taş avlularda kurulan darağaçlarında idam edilirlerdi.
Gecenin nihayetine doğru yürüyen yalnız yolcu, kim bilir kaç menzilde daha konaklayıp o geceyi ve karanlığı arkasında bırakacaktı… Geldiği yola bakıyor, yolda bıraktığı işaretleri düşünüyor ve hayatın hırs yüklü gemisinden uzakta, açık denizlerin korkunç dalgalarına rastlamadan, biteviye bir huzur içinde selâmetle dağın öte yakasına varmak istiyordu. Kıl heybesinin bir gözünde köy ekmeği ve kirazdan oluşan azığıyla, dağın yamacındaki bir su gözesine geldiğinde mola verip karnını doyuracak, vadilerde gençlik günlerinde at sırtında yel gibi gidişini hatırlayıp atının nalları taşlara değdiğinde çıkan kıvılcımları bir daha göremeyeceğini düşünecekti; ve sonra, nimetinden çok mihnetini yüklendiği ve artık geride bıraktığı uzun yolun, sanki bir lâhzada nihayetlendiğini sanmanın o derin hüznünü, garip bir tevekkül içinde kabullenecekti.
O bu dağların en yaman geçitlerini tanır, porsukların tilkilerin gizlendiği mağaraların tek tek yerlerini bilirdi. Kışın aç kurtların telef ettiği koyun cesetlerini gagalamaya hazır akbabalar bu dağların kayalıklarında bir heyula gibi dururdu. Köye varmasına daha iki saatlik yolu vardı. Tan ağarırken, gençliğinde iki yıl çalıştırdığı çayın kenarındaki değirmene uğrayıp, Kel Sadıkla uyku alemine dalmamışsa biraz sohbet eder, değirmencinin demleyeceği çaydan bir iki bardak içip tekrar yola koyulurum diye geçirirdi aklından. Hem değirmende sabah namazını da eda ederdi. Hayat onu bir ermiş sabrıyla sınadı ve kadere olan imanı kuvvetli olmasaydı ümitleri, hayalleri dağılır yerde sürüklenen bir solucandan farksız olurdu. Art arda gelen felâket dalgalarına karşı ruhunu ve imanını kavi bir barikat halinde set yapmasaydı, hayata karşı hep başı eğik, umarsız ve dermansız kalırdı. On dört, on beş yaşlarında çalışmaya başladı. Demir yolunda mevsimlik işçi olarak. Çalışmayı seviyordu çelimsiz bedenine karşın. Allah onu, yaşıtlarına göre daha yüksek bir zekâ ve düşünce kapasitesiyle ödüllendirmişti. Yetmiş yaşına kadar dur durak nedir bilmedi. İki erkek çocuğunu üç yıl arayla üniversiteye gönderdi. İki oğlu da sosyalist olup toplumsal eylemlere katıldı. Oğulları sert, dayanıklı bir kişiliğe sahip değillerdi; naif yapıları nedeniyle ikisi de o dönemin gerilim dolu atmosferinden olumsuz etkilendiler.
Önünde hep karanlıklar olmuştu. Bazen el yordamıyla, bazen de kaderin yardımıyla karanlıkları aşmasını bildi. İkinci Dünya Savaşı’na rastladı askerliği. Zamanında terhis edilmedi. Üç buçuk yıl askerlik yaptı Gebze’de. Askerlik günleri de zor ve meşakkatli geçti. Kıtlık günleriydi, bazen tek bir ufak tayınla besleniyordu. Dedesinin iki kardeşi İstiklâl Savaşı’nda şehit olmuş, köye künyeleri bile gelmemişti. Babası erken askere alırlar korkusuyla nüfusa on yıl küçük yazdırmıştı. Askerdeyken büyük deprem oldu. Köydeki evleri yıkılmıştı. Akrabalarından üçü depremde enkaz altında kalarak can verdi. Bu büyük acı yüreğini dağlıyordu. Askerden köye döneli bir iki ayı geçmeden, büyük bir dramı daha yaşayacaktı. Abisi Ahmet Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda işçiydi. İşe zamanında yetişmek için fabrikanın alt tarafındaki çayı geçip fabrikaya ulaşmak düşüncesiyle iki arkadaşıyla birlikte çaya girmişler ama çayı geçemeyip boğulmuşlardı. Ahmet abisi öleli iki ay olmuştu. Molla Sadık lâkaplı dedesi bir gün kendisine
“Yeğenin Hatice babadan öksüz kaldı bir de anneden öksüz kalmasın, sen Dürdane ile evlen” demişti
İçinin aydınlığı o kadar güçlüydü ki durumu kavrayan babam o zamanın geleneklerine göre çok rastlanılan bir şekilde, Dürdane ile evlendi. Hatice’ye babasızlık nedir hissettirmedi. O çok güçlü merhamet duygusu, hayatı boyunca bu çok dindar Türkmen köylüsünün kalbinden, vicdanından hiç eksilmedi. Bu durumu önceleri bilmiyordum. Hatice’yi öz ablam sanıyordum. İlkokulu bitirdiğim sene yaz tatilini geçirmek için köye gitmişti. Amcamın karısı çocuklarıyla birlikte ocakta mısır közlediğimiz bir sırada amcamın karısı Firdevs yengem bana dönüp:
“Hatice ablan senin öz ablan değil “dedi.
Bunu birden anlayamamıştım. Sonra etraflıca durumu açıkladılar. Belki onlara söylenmişti bu konuyu bana açıklamaları. O zamanlar çok normal olan ve geleneğin desteklediği bu durumu öğrenince büyük bir acı duydum. Zamanla bunun o kadar da önemli ve insanı utandıracak bir durum olmadığını kavradım. Bu tür evliliklere sık, sık rastlanıyordu. Daha önceleri askerde şehit olanların kardeşleri dul yengeleriyle evleniyorlardı…
Bu, babamın hikâyesiydi...

Hüseyin Avni CİNOZOĞLU

tiryakinim
26-07-2010, 00:06
ATLIKARINCA



“Danziger Sokak, Karosel Bar. Sallanma Ayten, atla bir taksiye hemen gel, herifler paralı beklemezler bak!”
Ay, telefonu ne çabuk kapattı Anika!
Son beş avromu Dodi’ye kaptırdım az önce, borcum varmış. Neyle bineceğim taksiye?
Tuh! Şanze Park’ına girdim galiba yol uzayacak. Kar tozları yüzümü fena kamçılıyor, gözlerimi açamıyorum ki.
Karanlığa birileri gizlenmiş sanki, karlara sarıp sarıp taş atıyorlar sırtıma. Canım yanıyor, sendeliyorum ikide bir. Bedenim bir torba cam kırığı, kımıldadıkça kendine batan.
Şişe kırılmış, ruhum uçmuş. Harmanım.
Yılanlı kuyuların dibindeyim, ejderhanın kolları boynumda, boğazımda. Çaresiz zavallılıkta, buzlar içindeyim çırılçıplak, terler içinde cayır cayır.
Bir gram kokainim yok.
Bu kuzey rüzgarı da nereden çıkıp geldiyse? Yürüyemem artık, gitti kanım dermanım.
Ulan Dodi ne cehennemdesin? Karlarda boğul, canın çıksın! Bir parça krek verseydin hiç değilse.
Danziger Sokak: cehennemin dibi. Nasıl gitmeli?
Parkın kenarından tren yolu boyunca; Dammtor, Alster, Kenndybrücke, Sant Georg, nerden baksan bir saat ister.
Güzel şeyler düşünsem bacaklarıma kuvvet gelecek belki, ama aklım emrimde değil ki.
Puslu gece manzaraları ayaklanıyor uzaklardan, üstüme yürüyor. Gri duvarlı evler, gri bacalarından dumanlar salıyor göğsüme kurşun gibi. Hüzünden kaskatı evler panzer yalnızlığında; bahçesiz, balkonsuz, acımasız. Fersiz gözleri kalın perdelerle örtük, çığlıkları ses olmadan boğulmuş.
Çocukluğum geliyor üstüme.
Havada kömür isi kokusu. Kırık dökük eşyaların arasında ellerimi uzattığım taş soba soğuk. Beynimin aynası parça parça.
Çocukluğum.
Wilhemsburg’u hatırlamak; İki oda bir mutfak.
Annemin bitmez tükenmez bedduaları geceler boyu. Babamın alüminyum tozlarıyla fabrikayı kusan, kapkara öksürükleri duvarlarda.
“Gebersin dinsiz! Paralarını Alman karısına yedirdi. Ev bile tutmuştu orospuya. Hani? Posası benim başıma kaldı bak! Kansermiş, kötüler uzun yaşar, hâlâ bilmem nesinin keyfinde görmüyor musun?”
“Bu kız sigara içiyor.”
“Kız da değilmiş zaten, Cafer onu almaz artık.”
“Kimmiş bu Stefan, kimmiş?” “Okul mokul yok tamam mı? Oradan öğreniyorsun her bir bokluğu.”
“Babasına çekmiş valla, illa gavurlarla düşüp kalkacak işte! Kıracak ağabeysi kemiklerini.”
“İbret olsun bak, sokaklara düşünce neye döndü o güzelim kız!”

Hortlağa döndüm. Olsun. Evlerinizi bir türlü sevemedim.
“Bu şehir yaşamıyor çoktan ölmüş aslında, geceleri hortlayıp dolaşıyor,” demişti ya Anika. İşte o hortlak benim. Uğultusunda gecenin, cankurtaran çığlıklarıyla çağırdığınız kalp sektenizim, pat diye önünüze, arkanıza, caddeye düşen. Kırk iki kilo üç yüz gram, gölgesi karanlıkta uzayan, hepatit, AİDS, frengi, herkesi birbirinin dengi yapanım. Hemşehrinizim.
Bir de isim bulsam kendime Karosel Bara varmadan...
“...Hey, sen! bir şey sorsam.”
“...”
“Bu gece adım ne olsun, kim olayım bu gece ben?”
“Hadi sana Sabrina diyelim tatlım. Bende günlük bilet var bir avroya alır mısın? Yürümezsin hem.”
“Saat on bir otuz iki, bugün neredeyse bitti. Hadi ver şu bileti!”
“Sen bittin orospu sen bittin.”
Bittim.
Çarşaflar gibi solmuş benzimi aynada gördüm her sabah, ‘vazgeçeceğim’ dedim, geçemedim. Kalktım, yine gittiğim yerlere gittim.
Çaresi yok mu bunun?
Karosel Barın ışıkları atlı karınca. Mavi, sarı, yeşil. Ha babam yan, sön, dön.
Cam kenarı bir masada Anika, kokain çantasında, yüzü patiska. Kırmızı ruju tazelenmiş, kumral saçları pelerininde. Gözleri kendi hayalini seyreder gibi ıslak caddede. Karşısında iki erkek.
“Ralf’,” diyor biri içeriye girince.
Elini sıkmıyorum. Ürkek kızı oynuyorum ona çekingen gülüp.
“Sabrina,” diyorum.
“Hani ‘Ayten’ demiştiniz, Türk kızı değil miydi gelecek olan?” diyor öbürü. Solaryum yanığı yüzü, narsis, marazlı, adı Davit’miş; çıkışıyor Anika’ya.
“Ayten’in işi çıktı,” diyorum. “Benim de babam Türk’müş.” Ona elimi veriyorum. Sadist olan bu herhalde.
Ralf Mazoşist olanı. Gözlerini kaçırırken, başını silkeleyip yağlı saçlarını arkaya savuruyor durmadan. Eli sımsıkı Anika’nın avucuna teslim. Heyecandan sıkışıyor tuvalete gidiyor beş dakikada bir. Sol bacağı kısa. Bankacıymış. Otuz yedi yaşında.
Hiç bir erkek yalnız değil burada. Baygın, çiçek kokulu parfümler sıkarız fıs fıs. Gelir, terden pırıltılı solgun tenlerimiz, hayranlıkla parlayan gözlerimizle sarıp sarmalarız hepsini. Uzun, ince parmaklarımız saçların arasında teselli. Sigara isi, küf, magi sosu kokulu, açık mutfak- salon bekâr odalarında; ter, kir ve meni yapışkanlı, renkleri birbirine bulanmış çarşaflara yayarız incecik gövdelerimizi.
Kaçıncı viskisi bilmiyorum, dikliyor. Barın, dumanlara gömülmüş puslu sarı aydınlığında elini garsona sallıyor Davit.
Kar iyice kalınlaşmış dışarıda, camda uçuşan tanelerin arasından bir öpücük gönderiyor bana giderken Anika. İnce öksürüklerini duyuyorum peşi sıra.
“Evin uzaksa,” diyorum Davit’e, “hani istersen arabada...”
“Olmaz,” diyor. İki yüz avroyu çorabıma yerleştirirken boka bakar gibi bakıyor bana. Bir kaşı havada, lacivert atkısı boynunda.
Kaşarlanmış orospu, esrarengiz kadın, tecrübesiz kız, günahkar dişi... Hangi maskeyi taksam sökmeyecek anlaşılan. Korkuyorum bu Davit’ten açıkçası.
Yok mu bunun bir çaresi?
Kapıdan girer girmez, patır patır koparıyor yün hırkamın düğmelerini. Pantolonumu kendim çıkarıyorum.
“Keçi gibi kokuyorsun, git yıkan önce” diyor, karnıma bir tekme yerleştirip.
Suyu açıyorum. Anika’nın verdiği kokaini vuracağım önce. Allah’ın cezası bir damarı bulamıyorum, kasığımı fena kanatıyorum. Durmadan akıyor kan.
Bir çare arıyorum.
Yıkanmadan, bulduğum bir bornoza sarıldığım gibi banyo penceresinden çöp bidonuna, oradan caddeye... Gözünü seveyim kokain senin, tüy gibiyim.
Davit’in kahverengi cüzdanı ellerimde yumuşacık. Yılan derisi değil belli, içini boşaltıp atmalı. Dört yüz on beş avro, biraz da bozuk para sayıyorum.
Bayılırım takside yalan atmaya. Dilediğimce bir dünya kurup anlatırım hemen. Ben filanca, babam falanca olur, şurada çalışır, burada yaşarız. Şoför de hikayeye uygun bir müzik ayarlar. Işıklar içinde, düşler içinde taksinin penceresinden güzel olur gece yollar.
“Acele Atlantik Otele lütfen, kocamın başına bir şey gelmiş de...”
Yatak muhteşem. Pembe örtüsünü açıp uzanıyorum.
İçinizdeki çocuklar gibi uyuyacağım yine. Karanlık bodrumdaki cezası bitmiş, ağlaya ağlaya yorulmuş bırakacağım kendimi çağırdığım bir rüyanın kucağına.
Böyle ölümle uyku arası bir yerde uyanırım hep.
Yorgun, bıkkın öğle saatlerinde.
“Hâlâ yirmi dört yaşında mısın? Hayat ne kadar uzunmuş kızım Ayten,” derim kendime her gün, “hayat ne kadar uzun.”
Bir çaresi yok mu bunun?

Şubat 2009 Hannover


Kadriye BAKŞİ

tiryakinim
14-08-2010, 23:39
KULAK


Mart sonu. Doğa henüz kış ile ilkbahar arasında bir bocalama devresinde.
Gökyüzü, bir bakıyorsun güneşli yüzüyle gülümsüyor insanlara, bir bakıyorsun kaşlarını çatmış, bungun, sıkıntılı somurtuyor.
Havanın ısınmasına aldanan ağaçlar çiçek açıyor, kuşlar dallarda cıvıldaşıyor.
Sonra apansız bastıran kuru soğuktan ağaçlar çiçeğini döküyor, kuş sesleri işitilmez oluyor.
Rüzgârın tüy gibi hafif yağan karı oradan oraya savurduğu soğuk, karlı bir günde Kadıköy Rıhtım Caddesini müthiş bir insan kalabalığı doldurmuştu.
Kar tanecikleri düştükleri yerde hemen eriyerek suya dönüşüyordu. Asfalt yol, kaldırımlar her yer ama her yer vıcık vıcık çamur içindeydi.
Öğle üzeriydi. Rıhtım Caddesi ile İzzettin Sokağının kesiştiği köşedeki yüksek yapının üst katlarında bir büronun kapısı açıldı; içeriye kurşuni paltolu, sarı saçlı, dal gibi ipince, otuz yaşlarında bir adam girdi. Sucuk gibi ıslanmış kurşuni paltolu adamın üzerinden şıpır şıpır sular damlıyordu.
Büronun salonundaki geniş masada etine dolgun, alabros tıraşlı, basık burunlu, sol kaşının üzerinde derin bir yara izi bulunan, koyu takım elbiseli bir adam kaykılarak oturuyordu. Masanın hemen yanındaki piyanonun başında üzerine beyaz dantelli bir bluz ile bir blucin geçirmiş, taş çatlasa yirmi beş yirmi altı yaşlarında bir esmer güzeli vardı.
Kurşuni paltolu adam, kiminle konuşması gerektiğini kestirememenin sıkıntısıyla gözlerini boşluğa çevirdi, düşünceden yorgun bir sesle,
- Gazetedeki iş ilanı için gelmiştim, dedi.
İri kıyım adam boğuk boğuk öksürüp boğazını temizledikten sonra gök gürültüsünü andıran kalın bir sesle,
- Ne çok ıslanmışsınız, diye karşılık verdi. Üzerinizdeki paltoyu çıkarıp şuraya asın, sonra da karşıma oturun. Zayıf nahif adamın her davranışını dikkatle izliyordu. Onu göz hapsine almıştı sanki. Gözleri kurşuni paltolu adamın çamur içindeki pantolon paçalarına takılı kalarak,
- Demek iş için geldiniz, dedi.
- Evet, iş için.
- Adınızı öğrenebilir miyim?
- Orhan… Orhan Akar.
- Benimki de Ersin Yalçın. Başvurduğunuz işyerinin sahibiyim. Bu genç hanım da Piyano Öğretmenimiz Nermin Dağ. Bir süre sustuktan sonra derine işleyen bakışlarla,
- Orhan Bey, ilanı iyice okudunuz mu? diye konuşmasını sürdürdü. Zor koşullara dayanacak, sağlığı yerinde adaylar aradığımızı belirtmiştik.
Orhan Akar’ın birden yüzü karardı, alnından aşağı hafif tertip soğuk bir ter boşandı. Zor anlaşılır, titrek bir sesle,
- Böyle bir soruyu bana neden sordunuz ki? dedi.
- Gözüme biraz narin göründünüz de, onun için. Bakın, yaz kış demeden yılın her mevsimi, toza toprağa, yağmura çamura aldırmadan, Anadolunun, Trakya’nın her yerini karış karış dolaşacaksınız. Bedenen sağlam olmalısınız.
- Alimallah, turp gibiyim. Taşı sıksam suyunu çıkarırım.
- Yalnızca sağlam olmak yetmez. Dayanıklı da olmalısınız. Diyelim ki içinde bulunduğunuz otobüs kış günü kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bozuldu. O dağ başında tek başınıza kalakaldınız. Soğuk bir yandan, açlık bir yandan… Bütün bunlara dayanabilmeye, katlanabilmeye hazır mısınız, hem de gıkınız çıkmadan?
Orhan Akar,
“Dayanabilmek mi, katlanabilmek mi?” diye geçirdi içinden. “Hayatım dayanmakla, diş sıkmakla geçti benim. Yoksulluğa dayandım, açlığa dayandım, bu yaşıma kadar bekâr kalmaya dayandım. Aslında evlilik konusunda armudun sapı, üzümün çöpü var, demedim hiç. Yalnızca ev geçindirmeye yetecek bir gelirim, sürekli bir işim olmadı diye evliliğe sıcak bakmadım şimdiye kadar.”
- Merak etmeyin efendim, oldukça dayanıklıyımdır, dedi.
Ersin Yalçın inanmamış gibi dudağını büzdü, ensesini kaşıdı.
- Evet, söylediğim gibi, gezmesi tozması boldur bizim işin. Türkiye’nin her tarafında ayak basmadık yer bırakmıyoruz. Yolculukları genelde otobüsle yapıyoruz. Ama vapuru, treni, uçağı kullandığımız da oluyor, duruma göre. Şimdi gelelim, senden istediklerimize delikanlı. Öncelikle spor yapacaksın, yoksa bu kadar yolculuğa zor dayanırsın. Özellikle ellerin, ellerin güçlü kuvvetli olmalı. Çünkü yeri geldiğinde avuçların patlayana, kanayana dek alkış tutacaksın. İkinci olarak beslenmene dikkat edeceksin. Bizim işte ses de çok önemlidir. Neden dersen, nedeni şu: Bağırman gerekiyor. Öyle mıy mıy değil, avazın çıktığı kadar, gür bir sesle, erkek gibi bağırman gerekiyor. Hani, askerde tekmil verirken, künyeni okurken, dağı taşı titretirdin ya, işte o sesle. Ses kısıklığını önlemek için her sabah aç karnına iki çiğ yumurta içeceksin. Üçüncüsü, üstün başın böyle dökülmeyecek. Ağır, oturaklı, ciddi giysiler giyeceksin. Merak etme, her türlü beslenme, giyecek gereksinimini karşılayacağız, işe alınırsan tabii. Haa, kazancı gayet iyidir bu işin. Gündelik usulü. Çalıştığın gün için tiko para. Haftanın beş günü iş çıkıyor. Vergisi algısı da yok. Temiz iş. Taş atıp da kolun yorulmayacak. Şimdi izin verirseniz sizde kulak olup olmadığına bakacağız.
Orhan Akar iki eliyle tuttuğu kulaklarını çekiştirdi. Duyduklarından alınmış bir ses tonuyla,
-Gördüğünüz gibi efendim, kulaklarım yerli yerinde duruyor, dedi. Hiç kimse kulaksız biri olduğumu söyleyemez.
Ersin Yalçın gülümsedi.
- Yanlış anladınız. Ben müzik kulağınızdan söz etmiştim. İşimize yarayıp yaramayacağınızı müzik kulağınızı ölçerek anlayacağız. Nermin Hanım hazır mısınız?
Piyano öğretmeninin beyaz dişleri parladı.
- Ben hazırım Ersin Bey.
- Öyleyse başlayabiliriz.
Tam bu sırada Ersin Yalçın yandaki odadan çağrıldı. İşyeri sahibi salondan çıkarken,
- Siz başlayın kızım, zamanı değerlendirin, sonucu sonra bana söylersiniz, dedi.
Kar beyazı boyunlu, koyu yeşil gözlü, etli dudaklı, ucu kalkık burunlu, kısa kesilmiş kara saçlı Nermin Dağ hiç zaman yitirmeden,
- Ben piyanonun tuşlarına basarak ses vereceğim. Siz de verdiğim sesi tekrarlayacaksınız, diye söze girdi. Nasıl, çok basit değil mi?
Orhan Akar,
- E… Evet çok basit, diye kekeledi.
- Öyleyse başlıyoruz. Lâ, lâ, lâ… Lâ, lâ, lâ.
- La, la, la… La, la, la.
- La, la, la değil. Lâ, lâ, lâ… Lâ, lâ, lâ.
- La, la, la… La, la, la.
- Bakın şöyle. Lâ, lâ, lâ… Lâ, lâ, lâ.
- La, la, la… La, la, la.
- Olmuyor, olmuyor. Bir de şunu deneyin. Sôl, sôl, sôl, sôl, lâ.
- Sol, sol, sol, sol, la.
- Sol değil. Sôl… Sôl, sôl, sôl, sôl, lâ.
- Sol, sol, sol, sol, la.
- Gene olmadı. Siz bu işi kıvıramayacaksınız galiba. Hıı, ne dersiniz?
Orhan Akar’ın yüzü birden allak bullak oldu, başı öne eğildi. Öyle hüzünlenmişti ki, dokunsalar ağlayacaktı.
Salona geri dönen Ersin Yalçın,
- Eee, nerede kalmıştık? dedi. Ha, şu soruyu sormama fırsat kalmamıştı. Evli misin, bekâr mısın delikanlı?
Zayıf nahif adam gözlerini piyano öğretmeninin gözlerine dikerek,
- Bekârım, dedi ve sustu. Daha konuşsaydı, şimdiye kadar armudun sapı, üzümün çöpü var diye evlilikten kaçmadığını yalnızca yoksulluktan evlenmeye yanaşmadığını, gene aynı yoksulluktan tabanı delinmiş ayakkabılarının içine karton yerleştirmek zorunda kaldığını da söyleyecekti.
İşyeri sahibi piyano öğretmenine dönerek,
- Nasıl… Kulağı var mı Orhan Beyin? dedi.
Sarı saçlı genç adamın bekâr olduğunu duyduğundan beri içini ürperti kaplayan Nermin Dağ’ın yüzü gelincik kırmızısına döndü.
- Evet efendim, var.
Ersin Yalçın,
- Bu iyi işte, diye Orhan Akar’ın koluna girdi. Evet delikanlı, işe kabul edildin,
şu andan itibaren ekibimizin bir parçası oldun. Göreve gittiğin yerlerde alkış tutup bağırarak söyleyeceklerini şimdi birlikte tekrarlayalım. Lâ, lâ, lâ, es… Lâ, lâ, lâ, es… Sôl, sôl, sôl, sôl, lâ… Tür, ki, ye, es… Se, nin, le, es… Gu, rur, du, yu, yor… Haydi hep beraber: Türkiye seninle gurur duyuyor!
Bundan böyle düzenli bir gelire sahip olacağını düşünen Orhan Akar’ın keyfi yerine gelmişti. Diğerleri, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye bağırırken öylesine kendilerinden geçmişlerdi ki, aralarına yeni katılan sarı saçlı adamın delik ayakkabısından büronun döşemesine düşen ıslak kartonları fark edemediler bile.
Dışarıda kar kesilmiş, hava açmıştı. Doğanın kararı bahardan yanaydı.
2
4

Tür ki ye Se nin le Gu rur Du yu yor

Hikmet KURTER (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/84)

tiryakinim
16-08-2010, 17:59
YILANIN YOLU



Altımızdaki stabilize yol bir yılan gibi kıvrılıyor. Motor tüm gücünü toprağa seriyor. Yol içime akıyor. Kıvranmada. Aradığımın ne olduğunu bilmiyorum. O her neyse, bir dişin çekilmesi gibi dünyanın dışına çekilmeye zorluyor beni. Devinim son buluyor.
İçime konuşurken kendi kehanetimde yol alıyorum.
‘Yol sensin, bu yol senin…’
Bölünüyorum. Kulağımın arka sokaklarında esrikliğime sebep avare sesler dolanıyor.
‘Git…’
Baskın bir kadın sesi. Daha bir siniyorum mağarama. Sesler dibe çöküyor.
‘Uzuvların yollarda şeklini bulacak. Hız başını eğilmez kılacak…’
Bedenim küçülüyor. Sinir uçlarım tenimden dışarı çıkma sevdasında. Her hücre kendi imhasının patlamasında. Sakız. Ağız içinde dönüyor. Eziliyor. Dilin açtığı tünelden havayla doluyor. Balon. Büyük patlama. Bitmiyor. Dişler arasında küçük çatırtılar. Tekrarlar.
Gözlerim sesin geldiği yöne çevriliyor. Oturduğu koltuğa gömülü bir kadın. Alt ve üst çenesi diliyle ortaklaşa ağzına hapsettiği sakızı çeviriyor. Çenem kenetleniyor. Dişlerimin gıcırtısı beynimde yankılanıyor. Kızıl bir yangın sarıyor yüzümün her yanını. Kadının içeriyi göstermeyen kapı aralığı göz kapaklarından içeri akıyor. Gözbebekleri bakışlarımda kavruluyor. Kül.
Dışarıda irili ufaklı ışıklar hızla geride kalıyor. Baktığımız yer aynı. Cam. Yutkunuyor. Gırtlağından aşağı bir kabartı iniyor. Kapılar kapanıyor. Yüzümün yangını sönüyor.
‘Bedel ödeyeceksin. Yüksek dağlardaki sarp kayalıklar yüzüne keskin virajlı çizgiler nakşedecek…’
Gece. Saat iki. Otobüs duruyor. Gözler ön kapıda. Bir kadın. Elinde küçük bir cüzdan. Bagajsız bir yaşam koridorun sonuna doğru akıyor. Üzerindeki pembe hırkanın saç örgülerinde dışardaki hava dolanıyor. Üşüyorum. Ardında bıraktığı kadın salınımı, bir adım geriden seyirde. En arka koltuğa oturuyor. Meraklı kafalar, geriye yatırılmış koltuklarına gömülüyor yine.
‘Bir kolun bırakmadıklarından dolayı uzun, diğeri tutman gerekeni bıraktığından dolayı kısa kalacak…’
Yol akıyor. Muavin, anlam veremediğim bir lakaytlık içinde. Elindeki üç beş plastik bardak suyu uyumayan insanlara ikram ediyor. Ağzından dökülen kelimeler zorba. Gözleri velfecri okuyor. Derken otobüs, şoförün parmaklarının hükmettiği bir düğmeyle karanlığa gömülüyor. Otoyol korkutuyor. Dönemeçler. Hükmün asası virajların doğurduğu uzun farlara teslim. Uyukluyorum. Uyanıyorum. Muavin arka koltukta. Didişmeler.
“Men senın yaşından daha yaşlı Garslı’yam. Sende heç utanma yoğtur? Dur diyirem. Dur, yoğsa inerem!”
‘Yolu bitir, söz verdiğin gibi. Aksi halde misafirliğin hiçbir yerde kabul görmeyecek…’
Bir zamanların fettan güzeli şimdi Kayseri’yle Kars arasında gidip gelen boyası bitmiş bir fırça misali. Ağzından çıkan solgun cümlelerle bir parça huzur arayışına giriyor umutsuzca. Umut, geleceğini içinde saklayan kapalı bir fincanda. Fincan tabağını güçlükle bırakıyor. İçerisi karanlık. Telvenin beyaza açıldığı bir yerde beklenen final: “Bir adam var. Yakışıklı ve zengin. Ummadığın kadar mutlu olacaksın. Bekle ve gör.” Darmaduman. Umut firarda. Yıllardır beklediği yakışıklı erkeği kahve fincanında, yaşlanan dişiliği ise otobüs bileti karşılığı yollarda rehin. Gururu; miyadını doldurmuş karbon kağıdı üzerinde gidip gelmelerde. Bıkkınlık içinde parçalanıp, ufalanıyor. Yalvarış.
“Rahat bırağ meni Allahın aşkına…”
‘İç(in)den kovulacaksın…’
Cinselliği vücudunda yeni yeni şekillenen delikanlı Tanrının adaletiyle oynamakta ısrarlı. İnsan tecrübesini de hiçe sayıyor.
“Allah da neymiş?”
Karşı yoldan gelen aracın uzunları otobüsün içine bir bıçak gibi dalıyor. Şoför yanlış sollamanın hızında. Nefesler korkunun karanlık girdabında donup kalıyor. Otobüs doğru şeride giriyor.
‘Seçilmiş yollardan biri olan ölüme çıkamayacaksın…’
Adi isyanlara pabuç bırakmamayı çoktan öğrenmiş kadın, sesine oyunculuğunu yığıyor.
“Seen? Allah’i tanımirsen haa! Gomuniiiist!”
‘Karanlık aydınlığa, aydınlık karanlığa körelecek…’
Dışarıda oynaşan irili ufaklı ışıklar yokoluyor. Otobüs bir tünelde. Kadının sesinden yıldırımlar düşüyor. Ortalık aydınlanıyor. Şoförün yanına koşar adım giderken, vücudunun rüzgarı eskilerden bir kokuyu vuruyor burnuma. Mola.
Akıl ayrı bir masada deliliğe soyunuyor. Bağrış çağrış. Kelimelerin mikrobunu kapmasın diye gözler, bakmıyor o yana. Kadına yürüyorum. Sırtımda bakışlar. İffet paralanıyor. Fahişe damgası yemiş kadının eskimiş yazgısı, o bakışlarla sırtımda tazeleniyor. Kadın, ortalığa her biri binlerce metre derinden çıkan küfürler savuruyor. Saat sabahın dördü. Çay söylüyorum. Güvensiz bakışları hafiften yumuşuyor. Sakinleşiyor. Adı bilinmedik dinlenme tesisinde, peşine düşmediği, yarım şarkılar dolanıyor diline. Bir şarkıda sesi diriliyor. Susuyor. Yanındaki sandalyeye yirmi yaşlarında bir kadın oturuyor. Gençliği. Ağzında sakız. Saç telleri, aşık bakan buğulu gözleri üzerinde uçuşup duruyor. Bakakalıyorum. Oyunu oynayan yaşam mı yoksa ölüm mü? Ne güç kestirmek.
‘Bedenin toprağa bulanmayacak…’
“Otobüse git” diyorum yaşlısına.
“Onu bırağacağlar burda. Saf, sen de…” diyor genci. Yaşamı ciddiye almayan umursamazlığıyla.
“Nereden biliyorsun?” diyorum.
“Men bilirem. Men onun yaşlılığı gadar dünyalıyam” diyor genci.
“Soyunacam” diyor yaşlısı.
Bütün kulaklar dikiliyor. Kadınlar erkeklerini alelacele otobüse bindiriyor. Otobüsün penceresinde meraklı kadın gözleri.
“Görmek isteyecekler; kirli bir ruhu içinde barındıran tenden toprağa irin aktığını.”
“Üşürsün.”
“Üşümağ çıplağlığı gerektırır. Çıplağam görmirsen? Sanırsan ki men daha üşiyebılırem? ” diyor genci.
Otobüsün motoru çalışıyor. Muavinin arkasından genç kadın biniyor en son. Arka koltuğa, yaşlı halinin yerine oturuyor. Neşeli. Elinde tuttuğu çantadan bir parfüm çıkartıp boynuna sıkıyor. Leylak kokulu şarkılar mırıldanıyor.
Gözlerimi kapıyorum. Otobüsün gittiğine dair hiçbir hareket yok. Artık dışarısı da yok.
‘İskeleni yanında taşı, seni su da kabul etmeyecek…’
Yılan, akıp giden yolda içimden kayıp gidiyor. Kaslarım çözülüyor. Biri omzuma dokunuyor. Göz kapaklarım aralanıyor. “Erzincan” diyor. Arka koltuğa bakıyorum. Boş.
Otogarda bir iki asker, üç beş sivil. Saat yedi. Gözlerim gökyüzünde güneşten bir parça arıyor. Bulutlar birbirine kenetlenmiş. İçim titriyor. Otobüs Kars’a gitmek üzere anayola çıkıyor. Gözlerim otobüsün camında geziniyor. Benden boşalan koltuğa oturan yaşlı ben, gülümseyerek bana el sallıyor.

(*)Jaklin Çelik, Yılanın Yolu, Aras Yayınları, İstanbul 2003, ss. 87-93
Jaklin ÇELİK (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/43)

tiryakinim
17-08-2010, 17:36
Hayalet Oğuz

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.
Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:
-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.
Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.
Okuyayım, sana bırakırım, derdi.
Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.
Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:
-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.
Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.
Biz hep “Hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik. Salçalı bir dana söylemiş: Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada’da dinlen, sakın İstanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.
-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.
Gülüştük.
Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.
Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.
Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üstüste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.
Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.
Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.
Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.
Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:
-Ne o, sahura mı kalktın?
Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.
Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.
Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.
Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han’da, Bülent Oran’da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.
-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.
Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı... hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.
Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset’in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa’dan Levent’e... Levent’ten Ayaspaşa’ya... vb.
Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul’u “Katmandu”ya benzetiyor, son aylarında: “Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok”, diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman,
-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.
Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,
-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı: “Çok hastaymışım”, dedi.
Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki... hani;
-Beyoğlu’nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor,

-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.

Tezer ÖZLÜ (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/4)

tiryakinim
19-08-2010, 15:19
DÜŞ



Beni öldürmeye ant içmiş.
Ben de onu öldürmemeye ant içmişim.
Duello silahını benim seçmem gerekiyormuş.
Gözlerim iyi görmediği için ben de tutup tabancayı seçmişim. İşe bakın ki ölen gene o oluyor.
Ama kimin kurşunuyla, bunu ne ben anımsıyorum ne de duellonun tanıkları.
Uyanmışım.
Do Sesi/YKY/2002

Ferit EDGÜ (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/78)

tiryakinim
21-08-2010, 17:54
BELİRLENMİŞ YAKINLIKLAR



Ardısıra yürüyorum. Kendini usul bir yürüyüşe kaptırmış gidiyor. Nereye gittiğini bilemiyorum. Adımlarında uçarı bir acelecilik, sekişinde bir hafiflik, sabahın bu erken saatinde yüreğinde duyduğu coşkuya eşlik eden bir yürüyüş tutturmuş. Yüreğinin onu kapıp götürdüğü bir yere gidecek. Kendimi göstermeden adımlarımı hesaplayarak izliyorum ben de. Havanın ılıklığına aldanmadan, gömleğimin üst düğmesini kapatıyorum. Sabahın nemli serinliği, köşe başlarında yüze vuran rüzgâr, sakınmasız yakalayabilir bedenimi. Bir elim gömleğimin yakasında, yavaşça dönüyorum köşeyi. O güzleri yukarlarda, gökyüzünde bir yay çizerek ilerleyen kuş sürüsünü izliyor. Biliyorum, böyle zamanlarda aklından çılgınca şeyler geçer, en hafif deyimle çocukça şeyler. Genç bir kadın olduğuna aldırmadan, sabahçı kahvelerine gitmek, kıyıda şarap için balıkçılarla söyleşmek, bir yükseltiye oturup kendisine bakanlarla aldırmadan gözleriyle denizin ufuk çizgisini yakalamak. En kötüsü, geniş caddelere, kalabalıklara karışıp, bilinçsiz bir nokta olarak savruluşu. Sanki düşteymiş gibi kendini kalabalığın akışına bırakması, pasajlara, pasajların içindeki dükkânlara bir gölge gibi süzülüşü. Sergilenen her nesneye elleriyle dokunmak, onların ruhunu hissetmek istemesi. Onu izlerken en korktuğum durumdur bu. Başı ve sonu belli olmayan bir kalabalığın parçası olması. Aldırışsız, akıl süzgecinden geçirmeden, yüreğinin ardısıra gideceği günler hep böyle yapar. Gözlerindeki siyahları çoğaltır, saçlarını düzensiz bir salınıma bırakır. Benim onu izlediğimi bile bile, bir denetleme duygusuna aldırmadan, kaçıp uzaklaşır evden. Dudaklarında bir şiir dizesinin henüz dökülmüş sözcükleriyle, sözcüklerin ardında bağlantılar arar. İstediği sesi, dizeyi bulana dek eve dönmez. Bazen tek sözcüğün peşinde sabahladığı, kimi kez biten şiirleri eskiteceği konuşmalarla dolaştığı olur, oradan oraya.
Oysa, Onun yaşamımıza kattığı savrukluğu dengelemeye çalışmak, beni ne kadar yoruyor bilmiyor, onun kalabalıklar içindeki yitişini izleyerek savunmasız kalışım, yaşamımızı iyice içinden çıkılmaz bir duruma getirmesini önleme çabam, hep bundan. Öyle sorumsuz bir dağınıklığı yaşıyor ki, tüm gücümle onun dengesini yitireceği an’ı önceden bilebilmek ve gelebilecek tehlikeleri engellemek istiyorum.Hele nesnelere dokunurken kapıldığı esriklik, onlara karşı duyduğu o düşsel yakınlık duygusu ve birer kişilik yakıştırmadaki cömertliği… Biliyorum ki, benim adımlarımın, akıl kontrolündeki kararlılığı, yaşam karşısında büsbütün dağılıp çözülmemizi önlüyor. Ama O, bütün çabalarıma, koruyucu ataklığıma, gereken saygıyı göstermiyor. Geniş hoşgörüme karşı sabrımı taşıracak noktayı zorlamaktan kaçınmıyor. Evden çıkışındaki o ürpertici acelecilik, giyinişi ve makyajındaki abartılı aldırmazlık, Onu uyardığım konularda davranışlarıyla belirttiği inatlaşma ve önüme beni, böyle hiçe sayan yürüyüşü. İzi, durağı, bütünlüğü olmayan yolları güvenilir bulmadığımı, amaçsız davranışların insanları yanıltacağını, söyledim ona. Beraberliğimizi yitirdiğimizde nasıl dağılıp parçalanacağımızı bilmiyor. Ayrı yollarda nasıl çaresiz, bir başına kalacağımızı, eksik ve anlamsız bir dünya yaratacağımızı… Ben de, sorumluluk duygusuyla, inceleyen, yorumlayan aklın, insan davranışlarına kattığı ölçülülüğü hatırlatıyorum ona. O buna aldırmasa da, işte böyle arkasından yürüyorum. Onu, yaptıkları ve düşündükleriyle, her an yüz yüze getirecek bir hesaplaşma içinde tutuyorum aramızdaki mesafeyi; ne daha çok ne daha az. Onu görebilecek ama adımlarını durdurmayacak bir denetimi sürekli kılmaya savaşıyorum.
Ama bugün, o hiçbir denetlemeyi evetleyecek durumda değil. Ardısıra gittiğimi bile bile, benden kaçıp kurtulmak, uzaklarda, anımsanamayacak bir anı olarak bırakmak istiyor. Kimi zaman bunu tam başaracakken, beni artık ayrımsayamayacağım bir noktada bırakabilecekken, içinde kabaran dönüp bakma, beni anlama isteğine yenildi. İşte karşıdan karşıya geçişinde, kararlı bir gözden kaybolma çabası, adımlarında benden kurtulup, özgürleşme heyecanı. Belli ki bugün benim soluğumu tümüyle unutmak istiyor. Birlikteliğimize, birbirimizden ayrı kalarak da yaşayabildiğimiz beraberliğimize bir son vermek istiyor. Şimdiye dek bu ilişkiye duyduğu saygının tüm ilmeklerini çözmek kararında. Karşı kıyıya bensiz geçecek, bütünüyle özgür kalacağı bir uzaklığa varmak amacı. Arayı ne kadar açarsa o kadar iyi, ayrılığı mutlaklaştıracağı bir bağımsızlığı özlüyor ve benim soğukkanlı gülüşümden kurtulacak. Ve ben onu göremeyecek, izleyemeyecek bir yerde kalacağım. Masamın üzerindeki kitaplara, sayılara, aklın aydınlık ilkelerine, çalışmalarına döneceğim. Ne var ki onun beni terketmesine izin vermiyorum. O ne kadar çabalasa da, geçip gideceği yolları, aykırı dizeleri, yüzünü pembeleştiren uçarılıkları göreceğim ve onun soluduğu havanın dışında kalmayacağım.
İşte döndü, ardısıra bakıyor. Benden kurtulamayacağını anladı. Tüm çabalamamın birlikteliğimiz için olduğunu biliyor. Bu kez ben önde, O arkamda, acelesiz ve amaçladığı yeri bilen adımlarla yürüyoruz.
Evin merdivenlerini çıkarken durup yetişmesini bekliyorum ve anlayışla bakıyorum ona. Darmadağın çantasının içinde anahtarlarını aramasına vakit bırakmadan bulup çıkarıyorum hemen. Kapıyı açıyorum. Çalışma odasındaki masanın iki yanında duruyoruz. Masanın üzerindeki nesneler, birbiriyle ilgisiz, ilgisiz hatta çelişik bir yan yanalıkta; kalem açacağı, tarak, kehribar bir pipo, plastik gönye, akmaya devam eden kum saati, kalemler, çöpe atılmış bir heykel resmi, bisküvi kırıkları; şiir kitapları, bilimsel yayınlar… Ne çelişkili bir bağlantıları var ama ne kadar yakınlar birbirlerine… Tıpkı bizim gibi ama bir belirlenmişliklerimizi bir aşabilsek… O her zaman benden bir adım önde…
Ve ben aynaya baktığım her an, onu ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum, kalabalıklarda, yüz yüze geldiğimde bile…


(*)Sezer Ateş Ayvaz, Yeryüzü Taksimi, Cem Yay., İstanbul 2000, ss: 55-59


Sezer Ateş AYVAZ

tiryakinim
24-08-2010, 14:58
Kar


-Esin'e-

Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin, karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm eve. Bilmiyorum. hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk var. Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyim onları. Çünkü bu evi ve bahçesini çok iyi tanıyorum.

İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına dayanıp bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.

Yok hiç bir şey.

Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum. Salona doğru bir adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen, parlak mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor. Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor aklıma.) Fare kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta.

Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden, çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben onu çözmeye çalıştıkça, o daha derin gömülüyor içime.

Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak istiyordum göğsümden. Gün yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.

Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her dört köşesinde gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan birine çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın içinde yaşadığımız bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve havasız odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol bana.

Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı başıma çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.

Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük evin içinde her birimizin uykularının ne büyük bir yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu. O zamanlar, yatınca, onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı. Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları uyanır uyanmaz onun koynuna girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış ve yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin altından iki yanağa yaşlar sızardı.

Ağlıyor musun? derdim.

Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi.

Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku. Bir gün holün karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken- gördüm. Ben de kapı eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı. Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum. Beni görmüyordu. Ben onu görüyordum.

Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim.

Napıyorsun? dedim.

Kendimi öldürüyorum, dedi.

Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum.

Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha önce oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik. Akşamları da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi. Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben yalnız çıktım. Ve onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir çukurda buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi. Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı. Korkarak yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten bulamayacağım yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.

Niçin çukura girdin? dedim.

Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne olduğunu hiç anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek istediler. Buna karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük olduğum için, almazlardı beni hastaneye.)

O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu. Sanki şimdi bir başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum?

Kendi ölümümden?

Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun süre karlarla kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz uykuda ne değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin balkonunda tek kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya yöneltmekten korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim her çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken bunun bir düş olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum. Bilmiyorum. Annemle birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi istiyor bizden.

Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.

Onlar önden gidiyorlar.

Ben arkadan.

Kar onların dizlerine geliyor.

Benim omzuma.

O kadın nereye götürüyor bizi?

Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem benim camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.

Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?

Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?


Tezer Özlü (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/6), 1966

tiryakinim
27-08-2010, 16:21
HAVVA

Benim saçlarım yumuşak. Havva'nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitaplarımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis, hırsız.

Annem, bu gün onu bir temiz dövdü. Tabi( döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: "Kız niye kestin halıyı?" dedi. O. "Kuş var halının içinde", dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Tövbe tövbe ana" bellemiş, onu söyler.

Bari bir işe yarasa. Ne olacak görmemiş ki! Sen onu bırak, öteyi karıştırsın, beriyi karıştırsın sade. Miskin. Üstüne bir de ağır. Sekiz saatte bir bulaşığın içinden çıkamaz. Sonra da doymak bilmez. İyi vallahi!

Geçen gün de ne oldu. Annem misafirliğe gitmişti de. Evde yalnız kaldık bununla. Bizim komşu imamın oğlu Recep evimizin önünden geçti. Döndü gene geçti. Ondan sonra da oturdu karşı kaldırıma, şarkı söylemeğe başladı. Nasıl da bağırıyor pis pis. Bu da oturuyordu sedirde. Bir fırladı durup dururken yanımdan. Korktum. Sonra merak ettim, ne oldu buna diye. Gidip baktım arkasından. Mutfağa girmiş, pencereyi açmış el sallıyor utanmaz. Anneme söyleyeceğim ama. Görür gününü o. Lekeli entarimi sakladığım yerden çıkarıp anneme göstermesini biliyor ama. Ne yapayım. Dut lekesi işte. Çıkmadı. O kadar uğraştım. İnşallah başına bir bel( gelir de kurtuluruz. Allahım şunu öldür.

Nasıl çıktı dediğim. Oh olsun! Kütük gibi şişti bacağı. Geceleyin asmadan üzüm koparmağa çıkmış, düşmüş, doğru idare lambasının üstüne. Cam kırıkları yağına girmiş hep. Aptal.

Babam da çok merhametli. Kalktı bu çirkin kızı İstanbul'a götürdü. Yalnız kaldık. Annem gizli gizli ağladı.

Bir aydır rahatız. Keşke hiç gelmese bu Havva.

Geldi ama. İyi olmuş.

Annem dün dedi ki: "On baş soğan koysam bu kızın önüne yiyebilir mi acaba?" "Koyalım anne, bakalım yiyebilecek mi?" dedim. Koyduk. Vallahi bitirdi hepsini. Şaştık kaldık. Gözlerinden zırıl zırıl yaş akıyordu da gene yiyordu. Sonra annem: "Kız sigara da içer misin?" dedi. "İçerim", dedi. "Al şunu iç hadi." Meğer sigaranın içine tuz koymamış mı annem! Çatır çatır sesler çıkmaya başlayınca korkusundan sigarayı atıp öyle bir kaçtı. Katıldık gülmekten.

Sütçü Hacı bunun için bıçak çekmiş g(ya Recep'e. Bir de bu çıktı. Geçen gün annemin yanında da söylemez mi! Öyle kızdı annem. "Kız nasıl söz o öyle", dedi. "Duymayım bir daha bak. Yoksa öldürürüm seni." Annem öyle dedi, ama o gene bana: "Vallahi bıçak çekti kız", diyor.

Annem bir yere gittik mi onu eve kilitler. Yoksa alır başını gider. Bir gün az daha ölüyordu. Annem çamaşırlığa kilitlemişti de. Maltızda kömür varmış. Akılsız pencereyi açıversene. Neler çektik. Sarımsaklı yoğurt yedirdik. İçim bulanıyor. Altına etmişti.

Fatm(nım diyor ki: "Bu kız kedi canlı, gebermez." Haklı. Domuz gibi yiyor. Ama ne versen. İki tanecik misafir şekerini anneme söylemeden aldım diye, on değnek yedim avcuma. Onun yüzünden. Nereden de görmüş fesat.

Annem de tuhaf ama. Başını dizlerime koyuyor, öyle yatıyor. Bazan da dizime daha çok bastırıyor gibi geliyor bana. Dizim çok ağrıyor ama çekemiyorum. Yüzüme öyle tuhaf tuhaf bakıyor ki!

Sonra bir gün kapıdan dinledim. Babam anneme: "Aç ağzını tüküreceğim", diyordu. Annem de: "A! Bey olur mu öyle şey", diyordu. Sonra babam kalın kalın güldü: "Denedim seni be!" dedi. "Sen ağzını aç bakalım bir kere, tükürecek miyim?" Şaştım kaldım. Neden böyle konuştular? Kaç kere anneme sorayım dedim, sonra vazgeçtim. Kapıdan dinlediğimi anlarlar diye. Zaten annemden ödüm kopar. Vururken sesini çıkarmayacaksın. Hele bağır. Ben bağırmıyorum ama ağlıyorum. O deli hiç ağlamaz. Avazı çıktığı kadar bağırır sade. Babam kaç kere: "Bu kız adam olmayacak, gönderiverelim köyüne gitsin." dedi. Gitse de kurtulsak ya. Annem: "Acıyorum kıza", dedi. "Kimsesi yok. Hem kuvvetli. İşime yarıyor. Nasıl olsa l(zım biri." Bari o kadar iyilik ediyoruz, o da uslu uslu otursa ya. Bir de tutturmuş karnım ağrıyor diye. Ağzı öyle fena kokuyor ki! Sonra iki de bir, solucan bulup beni korkutuyor. Bu yüzden iştahım kesildi. Anneme de söyleyemedim. Söylesem o da sürahimizi benim kırdığımı söyleyecek anneme. Halbuki Mestan kırdı sıçrarken. O kırmadı ama ben öyle dedim anneme. Ne yapayım ucunda sopa var sonra!

Havva üç gündür hasta. Evin içi leş gibi kokuyor. Ne yaptıksa kar etmedi. Alttan üstten gidiyor. Kimi sürgün dedi, kimi humma. Doktor da adını unuttum bir şey dedi. Allah korusun hepimiz ölürmüşüz. Sonra değil, dedi. Bereket ben okula gidiyorum. Kokudan durulmuyor yoksa.

Neyse onu kömürlüğün yanındaki odaya koydular. Babam evi badana ettirdi. Annem de günlük yaktı. Benim odamın duvarları yeşil. Ben bazan aşağıya inip penceresinden odasına bakıyorum. Çarpınıp duruyor. Kazık kadar kız ufalıvermiş. Ne oldu buna? Ama o ölmez ki. Gene iyileşir. Bacağını keseceklermiş İstanbul'da. Keşke kesselerdi. Otururdu bir köşede hiç olmazsa. Hep pis boğazı yüzünden başına bu belalar geliyor. Şimdi pişman olmuş kaç para eder. Annem sıkıştırdı da söylemiş. Çöplüğe attığımız yağ tenekesinin dibini sıyırmış, yemiş de ondan böyle olmuş. Komşular paslı tenekeden zehirlendi diyorlar. Annem: "Bir de okutsak mı acaba" diyor.

Annem bu gün ağlıyordu. Zavallı annem. Beni çok döver ama onu çok severim. Kaç bayram kendi güzel elbiselerini bozdu da bana dikti. "Niye ağlıyorsun?" dedim. "Havva ölecek galiba kızım", dedi. "Ona ağlıyorum." Birden benim de içim doldu. Ben de ağlamaya başladım". "Havva ölecek ha! Ölmesin anne!" "Belli olmaz kızım. Her şey Allahtan. Hadi git ağlama." Annem öyle dedi, ama ben ağladım. Sonra inip odasına penceresinden baktım. İki tarafına çarpınıp duruyordu. "Allahım ne olursun ölmesin", dedim. Allahım öldürme onu! O gene çarpınıp duruyordu. Birden karnıma bir ağrı girdi. Bağırayım dedim, sesim çıkmazı. Ortalık da kararıyor. Olduğum yerde kalakaldım öyle. Neyse ki köpeğimiz geldi yanıma. Kuyruğunu sallayarak. Kafasını okşadım köpeğimizin. Sonra onunla merdiven başına kadar geldik. Karnımın ağrısı geçti.

Az sonra, annem, babam, doktor geldiler. Ben de kapı aralığından baktım. Doktor, Havva'nın koluna iğne yaptı. Havva bağırmadı. Üçü de durup beklediler. Babam çenesindeki sivilceyle oynuyordu. Sonra annem babamın yüzüne baktı. Babam eğilip doktorun kulağına bir şey söyledi. Doktor başını salladı. Sonra Havva'nın gözleri açıldı. Annem Havva'nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. "Kızım Havva iyi misin evladım?" dedi. "Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?" Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: "Baklava", dedi. Sonra da öldü

Vüsat O. BENER

tiryakinim
30-08-2010, 23:23
GELİNCİK


Geldiler. Arabaların kornalarından, evin önünde toplanmış kalabalığın telaşlı konuşmalarından, içerdekilerin koşuşturmalarından anladı ki geldiler onu almaya. Gelin odasında ne kadar zamandır beklediğini hatırlayamadı. Nasıl getirildiğini, nasıl giydirildiğini, yüzünü gözünü kimlerin boyadığını, gelin tellerini başının iki yanından ne vakit sallandırdıklarını… Hiçbir şey hatırlayamadı. Dizlerinin üstünde yumruk olmuş ellerini açmak istedi, yapamadı. Parmaklarını avuçlarından ayıramadı.Baktı, yanı başındaki kalabalığı tanıyamadı. Üstüne bir yığın göz yapışmış, hangisini silkeleyip atacağını şaşırdı. Korktu.Sonra gözler kayboldu. Açılıp kapanan, durmadan açılıp kapanan kadın dudakları sardı etrafını. Bir şeyler söylüyorlardı ona besbelli, ama seslerini duymuyordu. Sıcak nefesleri yüzünü yalayıp geçiyordu. “Öldüm.” dedi içinden. Dışından diyecekti ya kendi sesi de çıkmadı. “Öldüm heral”… Ama ölseydi almaya gelirler miydi?

Geldiler.Kollarından tutup kaldırdı iki kadın. Baktı,tanıdı ikisini de.Biri ablası öteki yangesi. Gelin odasının önünde çocuk sesleri. Durdu.Ablası duvağını yüzüne kapatırken, yengesi gümüş telleri düzeltirken çocukların sesini dinledi.İtişin kakışın içinde “sandık parası” isteyen kızın sesini duyunca ürperdi.Kendi sesiydi. İnsan çocukluk sesini hatırlar mı?Hatırladı.Ne işi vardı kapının ardında? Nasıl?Kapının ardındaysa o kimdi?İnsan aynı anda iki yerde olur muydu? İki ayrı zamanda? İki ayrı bedende?. “Gelincik…Gelincik..”diye ünledi küçük sesi. “Sandık paranı aldım.Çık artık.”… “Öldüm.” Dedi. “Öldüm,ne benim ne kimselerin haberi var.”

Salona çıktılar.Kollarından tutmuş iki kadın,bir sürü kadın.Başını kaldırdı,karşı duvarda asılı oymalı pirinç aynaya ilişti gözü.Aklına o masal geldi.İçinden “Ayna ayna,söyle bana,var mı bu dünyada benden güzel” geçiverdi. “Yok” dedi kendi çocuk sesi. “Senden güzel yok.” Hızla çevirdi bakışlarını,aradı,yok.Bulamadı,göremedi sesi var bedeni yok küçüklüğünü. “Sobelerim” dedi usulca kendine, “Sobelerim ben seni.”

Kırmızı kuşağı üç kere beline doladı çözdü babası. Doladı, çözdü… Doladı, çözdü…Üçüncüde sardı, sıkı sıkı bağladı,düğümledi. Birileri ağlıyordu, kimler bilemedi.Babasının uzattığı elini aldı, duvağına dokundurdu, alnına götürdü, bıraktı. “Allah utandırmasın” dedi anası.Utandırmasın… Utandırmasın. “Utandırmasın” dedi kalabalık. “Amin” dediler arkasından.

Sokak kapısının merdivenlerinden inerken başının sağ yanındaki gelin teli düştü. Durmadı. Üstüne bastı, geçti. Son basamakta duydu yine çocukluk sesini. “Gelincik… Gelincik… Gene gel. Hep gel buraya.” Aramadı. Bakmadı. Nasılsa kendi yoktu, sadece sesi vardı. “Olur” dedi içinden. “Gene gelirim ben. Hep gelirim.”

Geldiler… Aldılar… Başkaları girdi kollarına.Dualarla, ağlama sesleri birbirine karışırken oturdu arabaya. Kornalar, koşuşturma,kalabalık, gelin arabasının önünü kesen çocuklar, gelin teli… Parmakları avuçlarının içinde… Kına yakmışlar mıydı ellerine? Hatırlamadı. Sandık parası ne kadar vermişlerdi?. Başını eğdi, belindeydi babasının düğüm yaptığı kırmızı kuşağı.Boğazı cayır cayır yandı. Yutkundu.Nefes alamadı. Ağlayamadı.Herkes ağlamıştı onun yerine. Ona kalmamıştı. Başını kaldırdı. Çıktığı evin önünde,çocukların arasında el sallarken gördü kendini. Tanıdı. Sarı kıvırcık saçlarından,saçlarının arasından ayağına dökülen gelin telinden, elinde tuttuğu gelincik çiçeğinden… Parmaklarını zorladı, açtı.Küçük kıza el sallarken gördü avucunun ortasındaki kınayı. “Gelirim” dedi usulca… “Gene gelirim.” Kimse duymadı.

TECAVÜZCÜSÜYLE EVLENDİRİLEN ON SEKİZ YAŞINDAKİ GELİNCİK ÖLÜ BULUNDU

Duvağıyla kendini bahçedeki erik ağacına asarak yaşamına son veren genç kız…



Buralara bahar geldi Gelincik.Erik ağacı dalında seni açarak muştuladı ilk yazı. Şimdi bahar temizliğinde bütün evler, sokaklar,bahçeler… Gökyüzü bile kendini yıkamakta yağmurlarıyla. Yüreğinin tozunu, toprağını, silip süpüremeyenlerin apak evlerinde allahutandırmasınuykuları uyunmakta. “Ayna ayna… Söyle ona… Ondan…Gelinciklerden güzeli yok bu dünyada.”

Aysel EKİZ

aysun colak
02-09-2010, 13:04
Öfke

Bu sessizlik doğru değil. Gene yenik düşürme, oyun bozma tadı kavrıyor yüreğimi.

Biliyorum, kıpırdayan perde aralığına uydurulmuş, yüzüne büyük gelen gözleri, yaşlı kadını durdurdu. Ötede bir beriki var. Tanımadığım, yerinde nedense tedirgin. Gitmeyeceğim, o kötü seyrime ağzımın kenarında, orta parmağımın kemiği iniyor bu kez, suratıma kapalı tahtaya. Eleveren musluk sesi birden kesildi. Soluk bıraktım. Gözetleme deliğinin gerisindeki bir vuruş daha bekliyor bilmeden, o zaman büyüyor kaygı, göze aldırır her şeyi, susuyorum. Belli duraklara bölünerek uzuyor gerginlik. Engel aşılacaktı eninde sonunda. Soluk aldım. Aralanan kapıyı ittim usulca.

“Evet? ... nin evi değil mi burası!” koridorda telaşlı ayak sesleri. Eşiğin iki yakasında duraklamışız.

“Şaşırmayın canım. Ben yabancı mıyım?”

“A, sen miydin? İlahî! Telefonla konuşuyor da, (Genç hayvan bakışını karşılıyorum uzaktan, gevşemiş, rahat, gülüncüm). Bu şey... nişanlısı.”

“Nişanlısı mı? Aha!.”

“Ya. Amerikalı. Çok yaşa. Buyur, şöyle buyur.”

“Amerikalı mı?” Pespembeliğine duyurdum dostluğumu, önyargılara kapılmamak gereğini çarçabuk geçirdikten sonra aklımdan, ama aynı hızla bir gülümseme gülümsüyor aynada. Nasıl süt mavi, yıkanmış gözleri. Ne de olsa aklarında kuşku.

“Ben çok fena diyor. Güçlü bedeninde acemilik. Pantolonunun kemer çıtçıtını kapamaya uğraşarak. Birdenbire, cıgara dumanlarının kıvrıla kaldığı odada bir kırmızı ampul ışıyor, boyuyor hepimizi.

“Şöyle otursam? Güneş mi? Zararı yok, sırtım ısınır. Demek...”

öteki, dar etekliğinin dokusunda, küçük, dokunaklı kalçalarını kullanıyor daha. Tükenik bir “Bye, bye!”la telefona yatırdığı başını çevirdi.

“Ay, affedersiniz. Şey sandı da sizi...” Büyümesini anlayamıyorum dudaklarının.

Kız ağzını aralık tutan ön dişi daha bir körpeleştiriyor delikanlıyı.

“Ne sandı?” sorusu, o sıra bu ummadığım yakıştırmayı büsbütün açık saçıklığa vurduracak.

“Toprağı bol olsun Virginie. Hele mavişe. A kızım anlatıversen ya... Çocuk...”

“Tam kelime... anneciğim.”

“Değil mi, tıpkı. Hay kelimen batsın. Akrabamız olur diyemiyor musun şuna kestirme.”

Fonograftaki uzak, karanfil ses:

How can I explain you? This man...

Koltuğundaki eğretiliğinden kurtarıp, patiska örtülü sedirine oturtuyorum kadını. Hasır iskemlenin ayaklığında bitişik topuklarım, saygılıyım, karşısındayım. Birazdan, zarflı fincanlarda ılımış kahvelerimizi yudumluyor olacağız. Altın kelebek gözlüklü, kalpağı hafifçe sağ kaşına eğri, şehit kaymakam Rüstem Bey, çerçevesinde suskun.

“...isn’t it?”

Pirinci pırıltılı mangalın altında tortop Sarman. Gerindi, esnedi uzun uzun, asma saatin zemberek kağşamasına, ağır vurgularına uyanarak.

Sürmeli kirpiklerinde biriktirdiği damlacıkların, allığı çoğa kaçtığından belki, iç gıcıklayıcı yanaklarına süzülmesini kolluyor şimdi.

“Nasıl düşünebilirsin böyle bir şeyi yengeciğim?” diyorum, tutkumu gizlemeye yaramayan bir aşırı duyarlılıkla.

Pullu çevresinin tülbendine emdiriyor gözyaşlarını, dul sıcaklığını sürdürüyor üzerimde.

“Hadi hadi, ağlatıp durma beni böyle. Kapat da falına bakayım.”

“... O! sure, sure...”

Yüreğin dağlı. Perişansın... eşini bulamamışsın. (Hıçkırma. Bir bana, bir içli bıyıklarına bakarak şehit kaymakam Rüstem Bey’in). Yay misali kaş, çekme burun, yaşı benzemesin aynı babam. (İç çekme). Hey! Alımlı adamdı. Bir civan kızım olsa da versem şu yiğide derdim. Kim olacak? Sen! Oldu sonunda ya! Alıp vermek bir Allah’a mahsus. Ne çare. Bırakıp gittin İstanbullara. Ne laflar çıktı ardından. Tiyatrocu bir kıza vurulmuşsun.

“Adı ne?”

“Amelia.”

Gönderdiğin altın yaldız çanta, üç yıldır yastığının altında. İçindeki Suriye ipeği mendiline ağlıyor, resmini bastırıyor göğsüne. Posbıyıklı amucam mı bu, ne zaman gelecek diye, sorup sorup öpücüklere boğuyor. Bakma öyle cılız mılız! Çağı gelsin gelişiverir, patlamış tomurcuğa döner. Senin alın yazın şu sabiye bağlı. Yanılıp şaşma. Başkaca iyilik sağlık. Yol mu? Yok. Fukara babasısın, tuttuğun altın olsun.

“Yengem, güzel yengem!” (Bayağılık, bayağılık).

“... O! Yes! Yes!”

“Olsun. Elli ikisinde üç kadın eskitti şu. (Ölünün yumuşak gözleri yerde). Yirmi beşten yukarı vermem sana. Durdun duruver üç beş yıl daha. Bilemedin altı.”

“Well, now. I understand.”

Anlamış.

“Ne diyor?”

Tüysüz, iri eli havada, kapattığı duvara kalktım. Boynumdaki ince kolları çözüp.

“How do you do?”

Ayak uçlarının üzerine indirirken yavaşça, kocaman âşık gözlerini yüzüme bıraktı yeniden.

“Ay, ayy! Amcacığım. Siz de söylesenize bir şey. Susup durmazlar mı öyle?”

Omuzları oynuyor. İki büklüm. Avucum avucunda bir yanlışlığın.

Kızmadım çocuk.

“Canım ne desin adam? Söyleyiver ne diyeceğini de, desin. Hay, üstüme fenalık gelecek vallahi! Kız ne gülüyorsun öyle deliler gibi?”

Burama bir şey tıkanıyor çocuk. (Duygululuk, duygululuk).

Demek böyle. Şaşırtmaca. Hayırlısı. Bir ay oldu mu ben size geleli? Arayamadım işte. Hangisi olursa. Hımm! İçimi enfes. Ne cıgarasıymış bu? Salem. Eveeet Salem. Bira? Pek sevmem ya, koy bakalım. Yeter yeter. Sağlığınıza, mutluluğunuza. “Ne diyor?” O da sağlığınıza, mutluluğunuza içiyormuş. Güzel. Haltetmiş! Bu zamanda? Dayıysa dayılığını bilsin. Baktım seviyorlar birbirlerini. Yirmi bir yaşında koskoca kız. Bana ne demek düşer? Gider gitmez Mustang alacakmış. “Excuse me.” (Geğirdi de). Kıpkırmızı çorapları. İleri fikirlidir amcan. (Kim?) Beğendim. İçten. Bunlar iyi koca olur. On bir yıldan sonra karşılaşıverdik yolda. “Ne diyor?” Biraz saçlarınız ağarmış, biraz da... Göbek. Yo, yo! Gene de genç sayılır değil mi anne? Hâlâ saklıyorum, ne incelikti o. (Yerli memeleri Fransız. Balıksı süzülmeleri. Buydu adlandıramadığım). Ağabeyi milyoner. Çocukları yok. Kendi bir yanda, karısı bir yanda. “Ne diyor?” “Seni aldatırsam beni öldürür müsün?” gibi bir bayağılık herhalde. “What?” “Oldu mu ya.” Şaşırmış: “E, aşk olsun amca. Siz biliyorsunuz İngilizce. Şimdi utandım işte”. O çatallı boğuk ses: “Bir da-ki-ka. Do you speak English?” No. Hah! hah! Evet. Sen yok bilmek, fa-kat no. Hah! hah!” Zeki çocuk.negro’lar? (Hümanizma ruhu) Gördün mü tükürdü. İsteriz! İsteriz! İsteriz! Tamam, tamam. Limbo. Bakın böyle. Çok kolay. (Mikrofonda Dario Moreno). Kıvıracaksın, kıvıracaksın... e, ama gülmeyin ya. Ben seviyorum zeytinyağlı dolmalar, su börekleri, işi kebap. Yüz beş kilo. Bu kadar olur. Harika, bravo, şak, şak, şak, şak... Sitemli: “Alay etmeyin.” Ya

Bir umut ne de olsa. Alay etmeyin, dağılmalara götürüyor beni. Koridorun karanlığına giriyoruz birlikte. Birden kapanıyor yorgun omuzlarıma. Saçlarında sevecen parmaklarım. Boğula boğula...

Şak, şak, şak, şak...

“Bahtım o kadar kaare ki tarife mahal yok.”

“Efendim?”

“Hiç, bir eski şarkı.”

“Bilmem mi, nasıldı bakayım? Yeter kızım yeter. Aaaa, bunlar birbirini öldürecek ayol. Sen başla hele bir...”

Şak, şak, şak, şak...

Çözün şu ellerimizi birbirinden artık be! Hayır. Bira sevmem ben. Do you smoke? No!

Kanım öfkesini saklıyor. Bu gerçek, yadırgasam, kimseleri suçlamak istemesem de ve onun elinde değil, kara, sıcak, doğulu.

Bilmem ki size nasıl anlatsam?


Vüs’at O. Bener

Dost / 4. Baskı © İletişim yayıncılık A.Ş. Ağustos

tiryakinim
03-09-2010, 15:54
TENİS TOPU



“Bütün günlerim işkence”
“Bütün gecelerim senin olduğun yerde”
Öğleyin, iltimaslı, bol etli kuru fasulyeden sonra anatomi amfisinde buhar banyosu. Yüreğine bir bulut yerleşmiş, burnu tıkanmış, bacakları uzuyor çekilmekten, belkemiğinde şehvetimsi bir gevşeyiş, kasılıyor, geriliyor, bir yerine dokunan olsa ok gibi fırlayacak.
“Klâsik müzikteki kuarterler kadar düzenli ve anlamlı ama dayanılamıyacak kadar can sıkıcı ve tatsız olurdu yaşamak, uykuda ve uyanık görülen rüyalar olmasaydı. Uyanık rüyanın tiryakisi olanların yüzlerinde gülümser gibi bir yumuşama vardır. Birbirlerini tanırlar ve hiç çekemezler, çünkü pratik hayata ayak uydurmalarına engel olan bu tiryakilikten kurtulmak ta istiyorlar, ve aynı cinsten kimseleri gördükçe bozulur, eski alışkanlıklarına kapılırlar. Bereket ki uyanık rüyayı tatmamış olanlar hiçbir şeyi farketmezler. Yoksa uyanık rüyada yaşıyanları sokak başlarında linç ederlerdi.”
Anatomi amfisinde profesör, kara tahtanın üzerine renkli tebeşirlerle, hiç şaşırmadan, isimlerinde aksamadan, göz dibindeki damarlarla sinirleri çiziyor. Sanki göz dibi kendi yazdığı kitapmış gibi. O kadar kendi evinde. Kaloriferler mevsim tanımıyor, istihkaklarını zamanla tüketmiye çalışıyorlar. Buğu gittikçe artıyor, ve üst sıralardan aşağıya bastırdıkça bastırıyor. Askerlik dersinde öğrettikleri gibi, eski biçim bir el bombasının ipini çektikten sonra 21’e kadar sayıp ortaya fırlatmak vardı. Ama, mavi gözlerini geri çeviripte kimseyle göz göze gelmiyen profesörün saçsız kafatası ayrıca çekiciydi, ve kullanılmamış, içi lâstikle beslenmiş, namuslu bir tenis topu onun çıplak kafasının tam tepesine nişanlanırsa kimseye zarar vermeden herşey düzelebilirdi. En arka sırada, tehlikeli bir rüya tiryakisi uykuya kapılmamak için homurtuya benzer sesler çıkarıyor, ve iki sıra önde bu işlere bir çare bulmıya çalışanın nevrini döndürüyor. Amerikan filmlerindeki sesiz tabancalardan biri olsa, hocadan başlayıp, ön sıralardan en arka sıralara kadar kim varsa, gık demeden temizlenirdi. Sonra pencereler açılır, o münasebetsiz ve buğuyla gittikçe ağırlaşan fenol kokusunun şehvetli yapışkanlığından kurtulmuş olunurdu.
Öteki dersin hocasıyla öğrencileri olduğu yere mıhlanmış hocayla öğrencileri hiç yadırgamadan içeri girerler ve aynı oyun yeniden başlardı. Sırf bu boğucu, uydurma havayı yok etmek, rahat nefes alabilmek için –Ama en arka sıradaki işin tadını kaçıracağa benziyor ve “gel, fırlıyalım, kurtulalım” mânasında bir işaretimi farkedince, yapacağımızı başka defaya bırakarak açık havaya kavuşuyoruz. Tenis maçına gideceğiz. Hava pırıl pırıl. Her milletten şampiyonlar karşılaşacak. (Şimdiden söylemek lâzım, namuslu olup da bekletmemek, kimseyi aldatmamak için. Anatomi hocasının çıplak kafasının tam tepesine ciddi bir tenis topunun patlatılması o tenis maçında yakalanan teknikten faydalanmakla olmuştur. Bunun kimseye zararı dokunmamış, yalnız, ağzı kilitli gibi konuşan değerli hoca, evini, şöhretini, karısını, çoluk çocuğunu terkedip; dudaksız görünen, morumsu tenli, pudrayla karışık fenol kokusu tenine sinmiş olan kadın asistanıyla Anadolu’da bir yere hekimlik yapmıya gitmiştir. Aşı, sünnet, damar iğnesi filân da yapıyormuş ve halinden şikâyetçi değilmiş. Tıpkı, bir sabah evinden çıkıp, yan sokaktaki bir odaya yerleşen, ve yirmi sene orada yaşarken artık sokakta kimsenin, hattâ karısının bile tanıyamadıkları İngiliz kalem efendisi Mr. Wilkins gibi. Hocada, anemik kadın da ötekilerin arkasından silinmişlerdi tenis topu olayından sonra…)
Amfideki buğulu fenol havasından, iç organların çürük ve cerahat kokusundan kurtulunca, toplanıyor, kadını ve şehveti daha sıhhatli bir şekilde hissediyoruz. Her dudaktan öpüş sarımsak kokuyor, kadınların içlerinde salamura balık kokusu yok.
Tenis maçlarına yalnız Japonları kabul etmemişler. Çünkü onların her attıkları serviste top sıçramıyor, yerde sönüp kalıyormuş. Bunu da, spor değil cambazlık saymışlar. Arkadaşa belli etmedim, bunu öğrendiğimi. Yapacağım gizli kalsın istiyordum. Sonra, ona hiçbir zaman güvenilmezdi. Her öğrendiğinden sonuna kadar faydalanır, işin tadını kaçırırdı. Ama bir nevi çaktı, benim amfiyle ve hocayla ilgili tasarılarımı. Yüzünden anladım. Gözlerini kapamış tenis oyununu seyretmiyordu. Tenis topuyla ilgili olan her şeyi bana bırakmıştı. Daha etkili, daha ciddi bir şaka hazırlıyor olmalıydı.
Tabii bunu benden başka farkeden yoktu. Ben de boşverdim. Daha doğrusu oyunun dalgasına kapıldım. Herkes gibi benim de başım toptan rakete raketten topa gidip geliyordu.
Tatlı bir sarhoşluk içindeydim. Yanımda, önümde, arkamda, ilerimde bir alay, bakımlı, süslü , püslü kadınlar, sıcaktan olacak inanılmaz kokular saçıyorlardı. Yüzleri pembeleşmiş ve nemli. Ara sıra: —Hay! Uuf! Fituuv! diye sesler çıkarıyorlardı, ve göğüsleri inip kalkıyordu. Çünkü kadınların heyecanları göğüslerinden belli olur.
Karınları içinde çocuk vardır belki de, onun için kalkmaz.
Topa bakmaktan, başımı bir sağa bir sola çevirmekten kurtulamıyordum. Fakat öğrenmek istediğimi öğrenmiştim. Bana lâzım olan Japon ustalığının yanında, bu şampiyonların marifetleri çocuk oyuncağı idi.
Tenis topunu tam noktasına nişanlayıp, orada durdurmak, onun durduğu yeri artık değiştirirdi. Bütün topların oraya çarpınca sıçrayıp gitmesine ve pekte iz bırakmamasına alışmış olan o yerde bir top sıçramaz, yapışır kalır ve üstelik olduğu noktada topaç gibi dönerse orası ister çimen kort, ister beton, ister toprak kort olsun, ister saçsız bir kafanın tam tepe noktası olsun artık eskisi gibi değildir.
Ne kadar usta olursa olsunlar, bunlarınki bellenmiş, sıkıcı, inada binmiş, hırçın ve kaba top atışverişleriydi. Çok şükür ki kadınlar, açık ve parlak renkler giyinmişler, baş döndüren kokular sürünmüştüler. Yoksa dayanılmazdı.
Bir aralık, -sezmiştim böyle bir halt karıştıracağını- olan oldu. Bu kadar monoton, sen vur ben vurayım oyununa tahammül edemiyeceğini biliyordum. Gökyüzünü çatlatan bir patlamayı yere inince hissettim. Bir yerime bir şey olmamış, yalnız, pantolonsuz, hatta iç donsuz kalmıştım. Eskiden tanıdığım ve beni sevdiğini hiç ummadığım bir kadın eliyle önümü kapıyordu. Öteki seyirciler de vurulmuş kuşlar gibi yere serilmiştiler. Kadınların o renkli elbiseleri üzerlerinden soyulmuştu. Ona bakındım. Kortların çok ötesindeki bir kavak ağacının tepesine kadar uçurmuştu onu, ustaca kullandığı el bombası patlayınca.
Üzülmedim, kıskanmadım, kızmadım. Tenis topunun Japon tekniğini öğrendikten sonra, onunki gibi tehlikeli fakat süresiz şakalarla vakit geçirilmez. Nice kimselerin hayatlarının değiştirildiği, bu yüzden kendi ihtiyaçlarını ilk defa hissederek giderdikleri, ve değişen şahsiyetleriyle mutluluğa eriştikleri sonsuz olaylar görülmüştür.
Yalnız, bu kimseler, isteseler de bir daha ötekilerin alışılmış hayatlarına dönemezler. Çünkü onlara benzer olmuşlardır. Böyle, onun oynadığı gelip geçici şakalar değil, kalıcı, tesirli, hayat değiştirici nice sonuçlar almak mümkündür. Tenis topunu Japon usulü kocanın kafasının ortasına nişanlayıp, orada zıplamadan döndüren ve onun hayatını değiştiren kim olabilirdi?


Fikret ÜRGÜP

(*)Fikret Ürgüp, Van, Kısa Lodos Hikâyeleri, Gece Yayınları, Ankara 1991

suece
07-09-2010, 23:56
Pandomima


Haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız tavan üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sükunet-i ebediyye ile muhat idi. Bir hal-i nisyan ve metrukiyette bulunuyordu. Çatısından kopan bir tahta, damdan uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalır.
Arasıra çirkin, ihtiyar bir Rum karısı –cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak malzeme-i beytiyyesini iştira ve tedarikle alelacele eve girip kaybolurdu. Evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi İstanbul’un bu cihetlerini takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar neşretmeğe başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tecdid ve tehziz ederdi...
Yazın bir Cuma günü, öğle üzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği bir derecede bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmekte pek müştülat çektiği görülüyordu... Bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında mütefekkir, mahzun bir surette yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... İnce tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. Bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha ta’lik edilmişti:
“Meşhur Paskal’ın pandomiması. Burada her Cuma ve Pazar günleri meşhur Paskal enva-ı türlü hünerler ve gülünçlü icra-yı lu’biyyat eder. Rağbetli müşterilerinin teşvikatlarını kazanan Paskal her hafta yeni oyunlar sahne-i temaşaya vaz’edecektir!”
Paskal, kendisiydi. Tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen, beyaz külahını giydikten ve tekmil yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonra idi ki –boş zihinlerle gailesi gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış avazeleri arasında “icra-yı lu-biyyat” ediyordu.
Oyunda bir kadına aşıklık vazifesini icra eden Paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve şükrane-i iltifat olmak üzere taklak kılması oradaki halkı çok güldürüyordu. Tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki müteharrik direğe arkasını dayayarak ağzındaki sigara ile oyunu temaşa eden bir seyirci:
-Paskal’ın dilini çıkarması yok mu? İnsan buna gülmekten bayılır! Diyordu.
Zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti.
Oyuncuların yanındaki locada, o masum, o tıflane gülüşleri alam-ı hayata teselliler veren genç kızlardan biri kemal-i neş’e ile kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak Paskal’ı alkışlıyordu. “Eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız, ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu.
Validesi:
-Kızım burada çok mu eğleniyorsun?
Diye sorduğu vakit, kerimesi: Paskal’ı bundan evvel ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de hal ü tavrı, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi!...
O gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, takdir-i istihza-amizine bir delil olmak üzere, locadan çiçek atıyordu. Attığı bu çiçekler, Paskal’ın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alınacak yerinden vurulmuş bir yırtıcı hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
Bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. Bu zavallı Paskal o güzel Eftalya’yı seviyordu, bu nakıs vücut, o kemal-i hilkate aşık olmuştu!
Fakat gönlünün en gizli bir köşesinde hıfzettiği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri mahrem-i hem-hali olan evdeki ihtiyar hizmetçisiyle hasbıhal etmeye bile cesaret edemiyordu... Ömründe bir kadının nazar-ı nevazişkaranesine, hiç kimsenin muamele-i mültefitanesine nail olamamıştı. Kendisinden beklenen yalnız güldürmek!.. Bak, bu hal-i inkisarında, gözyaşları içinde bulunduğu şu zaman-ı ye’s ve iğbirarında herkes kahkahalarla gülüyor.
Oyun bittiği cihetle akşamdan sonra yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan muhterizane evine avdet ediyordu... Odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel Eftelya’sını düşünmeye başladı.
Bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba?... Koynundaki çiçekleri çıkarıp bir hürmet-i dindarane ile öptükten sonra hücrenin en yüksek cihetine koydu. “Bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek” diyordu.
Kendisini bir kere kabul edecek olursa... Bu hücreleri saksılarla donatacak, o güzel Eftalya’sını şu köşeye ik’ad edecek, ne kadar garip hikayeler söyleyecek, bütün gece güldürecek... Gayet güzel rüyalı bir uykudan uyanır gibi hal ile başını kaldırdı. Ah, pek de çirkin, alemin maskarası! Ağlamaya başladı...
Son gününde bir haber-i matem getiren o ay ne kadar süratle cereyan edip gitmişti. İki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen Eftalya evleniyordu. Zavallı Paskal bir Cuma günü kocasıyla beraber gelen Eftalya’yı güldürerek ve teessürat-ı canhıraşından renk vermemek için başını önüne eğerek kemal-i sür’atle evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürmeledi.
Ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar Rum karısı hiçbir cevap alamayınca kemal-i havf ve telaş ile, mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. Odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı: Zira Paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı!
Hayatında herkesi güldürdüğü halde, mematında kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikattı.

Sami Paşazade SEZAİ (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/17)

tiryakinim
10-09-2010, 22:42
SOKAKTA


Yazar, ne yazacağını bilemiyordu. Kafasında uçuşan öykü kırıntılarını bir dü­zene koyamamanın sıkıntısıyla, güneşin altında, Kadıköy Altıyol’daki Boğa Heykeli ile Moda’daki Fıskiyeli Havuz arasında bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.
Bahariye Caddesi olarak bilinen bu caddenin asıl adı, General Asım Gün­düz’dü.
Yazar, her zamanki gibi insan kaynayan caddeyi arşınlamaktan yorgun düş­müştü.
Biraz soluklanmak için Süreyya Sineması’nın önünde boş bulduğu banklardan birine çöküverdi.
Bir süre sonra yanındaki bankta oturan, memur oldukları boyunlarında düğüm haline gelmiş boyunbağlarından anlaşılan iki adamın konuşmalarına kulak kabarttı.
Burnunda iri bir karasineği andıran beni bulunan, koca gövdeli, kat kat ger­danlı, fötr şapkalı olanı, şapkasını çıkarıp kel kafasındaki teri sildikten sonra,
- Of, bu sıcakta çekilir şey mi iş! dedi. Şimdi deniz kenarında olmak vardı. Şef bu sene de kazık attı bana. Yazın tam göbeğinde, temmuz ayında izne gene kendisi çıktı. Öyle ya, mühür kimdeyse Süleyman odur. Benim bildiğim, şef olacak adam, izin dendi mi kendini en sona bırakır, değil mi Osman Bey kardeşim?
Ufak tefek, vücudu elbisesinin içinde kaybolacak kadar cılız bir adam olan Os­man Bey çevresine kuşkuyla göz atarak kırık ön dişlerinin arasından,
- Aman sus, öyle konuşma Ziya Bey! diye tısladı. Yerin kulağı vardır. Duyan biri olur da, izinden döndüğünde şef yetiştirirse başına gelecekleri düşünmek bile is­temiyorum. Hem sen bana hangi parayla tatile çıkacağını söyler misin?
İri yarı memur ensesini kaşıyarak,
- Niye ki? dedi. İnsanın her zaman tatile ayıracak bir miktar parası bulunur.
Osman Bey öfkelenmiş, yüzü pancar gibi kızarmıştı. Burnundan soluyarak,
- Şubat krizi belimizi bükmüşken, geçinmeye halimiz kalmamışken bir de kalk­mış tatilden söz ediyorsun birader, dedi.
Ziya Bey,
- Tamam tamam, seninle bir şey konuşulmaz zaten. Hemen işi yokuşa sürer­sin, dedi. Saat bire yaklaşıyor, kalkalım mı artık?
- Kalkalım.
İki memur ayağa kalkıp yavaş adımlarla kalabalığın arasına karıştığı sırada yazar, böyle iki karakterin çatışmasından bir öykü çıkarıp çıkaramayacağı üzerinde kafa yormaya başlamıştı bile.
Caddenin üst başından, kısacık kesilmiş kızıl saçlı, eteği dizinden bir karış yuka­rıda, mankenlere taş çıkartacak kadar güzel bir genç kız, gezintiye çıkardığı fino cinsi köpeğiyle geliyordu.
Gözleri uzun tüylerinin arasında kaybolmuş fino, yerleri koklaya koklaya bankla­rın arkasındaki çiçek tarhına girdi. Toprağı biraz daha kokladıktan sonra bir bacağını havaya kaldırarak doğal bir ihtiyacını gördü.
Tam işini bitirmişti ki, aniden o ince sesiyle kendini paralarcasına havlamaya, hırlamaya başladı. Bunca yırtınmasının, gürültü çıkarmasının nedeni, çiçek tarhının gölgesinde başını patilerine dayayarak yatan, yaşlılıktan yanağı sarkmış, gözleri ka­palı, dili bir karış dışarıda kesik kesik soluyan sokak köpeğini görmesiydi.
Kızıl saçlı dilber, bir yandan köpeğinin tasmasından çekiştiriyor, bir yandan da iç gıcıklayıcı bir sesle,
- Fıstık yapma... Fıstık... Fıstık diye kime söylüyorum ben! diyordu.
Yaşlı köpek, finonun gürültü patırtısına hiç kulak asmadı. Yalnızca göz kapakla­rını hafifçe aralayıp,
- Ben senin gibileri çok gördüm, dercesine Fıstık'a bir bakış fırlattıktan sonra gözlerini gene kapattı.
Havlayan köpeğin ısırmayacağını bir köpekten daha iyi kim bilebilirdi ki?
Fino, o bakıştan sonra birdenbire yatıştı, uysallaştı. Sanki az önce kıyametler koparan kendisi değilmiş gibi yerleri koklaya koklaya sahibiyle oradan uzaklaştı.
Yerden bitme köpeğin kopardığı gürültü bankların birinde sere serpe uyuyan bir sokak çocuğunu uyandırmıştı.
Üzerinde kirli bir gömlek, eski püskü bir pantolon, ayağında yırtık bir spor ayak­kabı bulunan sokak çocuğu gözlerini ovuşturdu, gerindi, yavaş hareketlerle ye­rinde doğruldu. Yanı başındaki kasketini siperliği arkaya gelecek şekilde başına ge­çirdi. Ayağa kalktı.
- Bana bir ekmek parası versene be ağabey, diye yazarın karşısına dikildi.
Yazar,
- Bende para olduğunu nereden biliyorsun, paralı birine mi benziyorum? De­meyi düşündü, diyemedi.
Eli cebine gitti. Cebinden çıkardığı bozukluğu sokak çocuğunun eline sıkıştırıp kasketine de bir fiske attıktan sonra,
- Al bakalım, dedi, sadece ekmek alasın diye veriyorum, ona göre.
Ne kadar saçma bir söz söylediğinin ayrımına varınca da belli belirsiz gülümsedi.
Sokak çocuğu, teşekkür etmeyi bile aklına getirmeden, elindeki paraya baka baka cadde aşağı yürüdü.
Tarhın bir başka köşesinde yeni doğmuş dört beş kedi yavrusu sıcaktan yarı baygın birbirlerine sokulmuş üst üste yatıyorlardı.
Yaşlılıktan yüzü buruş buruş bir kadın, küçük adımlarla yürüyerek kedilerin yanına geldi. Çatlak, pürüzlü bir sesle,
- Aaa, bu zavallıcıkları tanıyorum ben, diye haykırdı. Birkaç sokak ötedeki bir binanın yıkıntısına sığınmış bir kedinin yavruları bunlar. Ama neden burada olduklarını çok iyi anlıyorum. Yıkıntıya komşu evlerden birinde oturan huysuz mu huysuz, geçimsiz mi geçimsiz bir kadın vardır. Mutlaka bir bahane uydurup o cadı attırmıştır yavruları oradan. Annecikleri nasıl da çılgına dönmüş, acıklı acıklı miyavlıyordur şimdi.
Sarı saçlı, kırmızı yanaklı, iri göbeği gövdesinin önünde giden bir simitçi,
- Teyzeciğim, madem yerlerini biliyorsun, şu yavruları annelerine kavuştur da bir sevap işlemiş ol ha, diye lafa karıştı.
- Üstüme iyilik sağlık. Bu yaşımda onları nasıl taşırım evladım. Üstelik kalp hastasıyım ben. Yavrular elimde kıpır kıpır ettikçe heyecanlanırım da maazallah başıma bir şey gelir. Olmaz, dünyaları verseler böyle bir şeyi yapamam. Ama eğer sen taşıyacak olursan, yolu gösteririm.
Simitçi,
- Bu simitleri bitirmeden hiçbir şey yapamam, dedi. Malum ya, ekmek parası. Evdeki beş can elime bakıyor.
Yazar kendini yeterince dinlenmiş hissetmiş olmalı ki, yerinden kalktı, Moda’ya doğru yürümeye başladı.
Moda’ya ulaşınca çay bahçelerinin birinde sessiz bir köşeye oturdu. Az önce tanık olduğu olayları kağıda kaleme sarılıp yazmaya koyuldu.
Fazla yazamadı, tıkandı kaldı. Yazması için daha fazla ayrıntıya gereksinimi olduğunu anladı. Yaşlı kadınla simitçinin konuşmalarını neden yarıda bırakmıştı sanki! Sonra kedileri daha yakından incelemeli, kaç günlük yavru olduklarını tahmin etmeliydi. Hele sokak köpeğinin cinsiyetine bile bakmayı akıl edememişti.
Çay bahçesinden kalktı. Koşar adımlarla soluğu Süreyya Sineması’nın önünde aldı.
Kediler, yaşlı köpek, simitçi, buruşuk yüzlü kadın… Hiçbiri ama hiçbiri ortalıkta görünmüyordu.
Yazar kafası karmakarışık, ne yazacağını bilemez bir halde evinin yolunu tuttu.

Hikmet KURTER (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oykucu_hayat/161)

irfan mutluer
01-01-2011, 21:18
Dayanışma / Italo Calvino

Onları izlemeye koyuldum.

Gece, ıssız bir sokakta, bir dükkanın kepengine bir şey yapmaya çalışıyorlardı.

Ağır bir kepenkti, demir bir çubuğu kaldıraç gibi kullanıp kaldırmaya çalışıyorlardı ama kepenk kımıldamıyordu.

Kendi kendime, avare avare gezinmekteydim. Yardım etmek için ben de demir çubuğa yapıştım. Bana da yer açtılar.

Aynı anda çekmiyorduk çubuğu, "Hadi şimdi, hep beraber" dedim. Sağımdaki dirseğiyle dürtükledi beni, "Sus, çıldırdın mı, bizi duymalarını mı istiyorsun?"

Kafamı yanlışlıkla oldu der gibi salladım.

Uzun süre uğraştık, kan ter içinde kaldık, ama sonunda kepengi bir kişinin alttan geçebileceği miktar kaldırabildik. Mutlu mutlu birbirimize baktık. Sonra içeri girdik. Tutmam için bana bir çuval verdiler. Diğerleri malzemeleri getirip içine yüklemeye başladılar.

"O kokarca polisler gelmez inşallah", diyorlardı.

"Evet", dedim, "Hepsi kokarca onların" "Sus, ayak sesleri geliyor" diyorlardı birkaç dakikada bir. Korkup kulak kesildim, "Yok" dedim, "onlar değil"

"Her zaman, hiç beklemediğin bir anda geliverirler", dedi birisi.

Başımı salladım. "Hepsini gebertmeli" diye cevap verdim.

Sonra, çıkıp köşeye kadar gitmemi, birisinin gelip gelmediğine bakmamı istediler. Gittim.

Dışarıda köşedeki duvarın kenarından kapı aralarına gizlene gizlene bana doğru geliyorlardı.

Onlara katıldım.

Dükkânların oradan sesler geliyor dedi yanımdaki.

Uzanıp baktım.

"Kafanı çek, aptal herif" diye tısladi, "bizi görüp yine kaçacaklar."

"Bakıyordum" dedim, hemen duvarın dibine çömeldim.

"Etraflarını çevreleyebilirsek kaçamazlar" dedi bir başkası, "Sayıları çok değil".

Nefeslerimizi tuttuk, ayakuçlarımıza basa basa, hızlı hızlı ilerledik; sık sık parlayan gözlerle birbirimize bakıyorduk.

"Artık kaçamazlar." dedim.

"Sonunda iş üstünde yakalayacağız onları" dedi biri.

"Sonunda!" dedim.

"Allahın belası piç kuruları" dedi öbürü, "şu yaptıklarına bak!"

"Piç kuruları" diye tekrarladım kızgınca.

Beni, az öteye, duruma bakmaya gönderdiler. Dükkâna geri döndüm.

"Bizi yakalayamayacaklar" dedi biri, çuvalı omzuna atarken.

"Çabuk", dedi bir başkası. "Arka taraftan çıkalım. Burunlarının dibinden kaçıvereceğiz."

Hepimiz zaferle gülümsedik.

"Eşekten düşmüşe dönecekler" dedim. Dükkânın arka tarafına süzüldük.

"Yine atlattık salakları" dediler. O sırada birisi "Dur, kim var orada?" diye seslendi, ışıklar yandı.

Bir şeyin arkasına çöküverdik, bembeyaz kesilmiştik, birbirimizin ellerini tutuyorduk. Diğerleri geldiler, ama bizi görmediler, geri döndüler. Biz de fırladık, deli gibi koşturmaya başladık. "Başardık" diye bağırdık. Bir iki kere tökezledim ve geriye düştüm. Kendimi diğerlerinin peşinden kovalayanların arasında buldum.

"Hadi", diye seslendiler, "Yetişiyoruz"

Dar sokaklarda hep beraber peşlerinden koşturduk. "Sen şuradan git, önlerini kes" diye seslendik birbirimize; ara kapanıyordu, biz de "Ha gayret kaçamayacaklar" diye bağrışıyorduk.

Bir tanesine yetişmeyi başardım. "Aferin, kaçmayı başardın" diye seslendi bana. "Gel, buradan, izimizi kaybettireceğiz" Onunla beraber gittim. Bir süre sonra kendimi, daracık bir sokakta yalnız buldum. Birisi köşeden geldi, "Gel, buradan" diye seslendi. "Onları gördüm, fazla uzaklaşmış olamazlar" Ben de onun peşinden koşturdum.

Sonra, kan ter içinde durdum. Kimse kalmamıştı, bağırış da gelmiyordu. Ellerimi cebime attım, kendi kendime, avare avare gezinmeye başladım.

irfan mutluer
30-01-2011, 00:24
Serçeler Parmağından Yüreğime İniyor
Rami



Bu oda sen kokuyor, salon, mutfak... Balkondan silkelediğin sofra bezi...

Bir gün, bilgisayarımı kurcalarken yakalıyorum seni. Kapı aralığından, nefes alışlarımı susturmuş seni izliyorum. Üç beş öykümü açıyorsun önce, derken sıkılıyorsun. Pornografik fotoğraf koleksiyonumda duralamıyorsun bile. Şarkı listelerine uzun uzun bakıyorsun ilk. Sonra içlerinden birini açıp dinliyorsun. Omuzların durdukları yerde direnişte:

“Aman, aman, aman Kermehli misin?
Kermeh'e de gelmeye yeminli misin?”




Ben “puh” diye koyveriyorum ağzımdan taşanları. Gözlerinde tatlı bir gülümsemeyle kalkıyorsun. Serçe parmağıma takılıyor parmağın. Omuzlarının ritmi omuzlarımı ateşleme niyetinde. O gün anlıyorum ne yapsam alınmayacağını. Serçeler parmağından yüreğime iniyor, kasıklarıma... Yatıyoruz.

Senle hep yatıyoruz. Az uyuyor, çok susuyor, orta karar sevişiyoruz. Yatağa girer girmez sırtını dönüyorsun. İki dakika sarılmasam uyuyacaksın, biliyorum. Sarılıyorum. Bana dönüp, göğsüme koyuyorsun başını. Saçların yine kirli ve yine deniz kokuyor. Yüzünde gezdiriyorum avucumu. Bir bebeğe, bir çiçeğe, kadifeye, mücevhere dokunur gibi... Hep bunu yapıyorsun! Tam da dudaklarında konaklarken parmaklarım, serçe parmağımı kaptırıyorum dişlerine. Dişlerinin kelepçesine dudakların, dilin ortak oluyor. Serçeler parmağımdan yüreğime iniyor, kasıklarıma...

Bu oda sen kokuyor, salon, mutfak... Balkondan silkelediğin sofra bezi...

Uyuyorsun... Göğsünün derin iniş-çıkışlarını duyduktan sonra uyuyacağım, birazdan. Birazdan uykumun en ağır yerinde, düşümün en güzelinde çığlığınla uyanacağım: “Geçti canım, geçti... rüyaydı... geçti...”

Bazen tek bir isim dolanır çığlığının arkasına saklanmış; hırıltılı. Çoğunlukla isimler, isimler, isimler... Rüyalarını katleden, gençliğini, hayallerini, bedenini delik deşik eden isimler. Korktuğum olur bu çığlıklara; üzüldüğüm, kanadığım, kıskandığım... Ama, başını yastığından alıp, göğsüme bastırdığımda bir tünelde boğulan ses gibi yok oluverir tüm isimler. Dudakların uykulu “bırakma beni” der. “Canım” derim. Sonra, çok şey derim uyuduğunu bile bile...

“Canım...” Senden önce, öyle hissettiklerim için kullanırdım bu sözü. Sanki onlar ‘canım’dılar ve olmadıklarında ben de yok olurdum. Sanki, kanım onların damarlarında gezinir, sözcüklerim onların dillerinde şekillenir, fikirlerim onların zihinlerinde filizlenirdi. ‘Canım’dılar, çünkü olmamaları için hiçbir neden yoktu. Ama, sende sadece kendini iyi hissetmen için söylüyorum bunu. Alınmayacağını bildiğimden içim de rahat: “Canım, rahat uyu...”

Sabahları, kan kırmızısı, ipek oyalı sofra bezi salonun ortasına serili, bir elinde çaydanlık diğerinde peynirli makarnayla karşılarsın beni. Gözlerim varlığına sevinçli, dudaklarım makarnaya kaprisli, homurtularla giderim lavaboya. Koştura koştura gelirsin arkamdan. Ben eğilip yüzümü yıkarken sarılırsın. Ne bulsa ağzına götüren bebekler gibi, bir ara boşta kalan serçe parmağımı yakalarsın. “Aman ha, sakın yapma!”

Bu oda sen kokuyor, salon, mutfak... Balkondan silkelediğin sofra bezi...

Daha onbeş gün olmadan her köşesini ezberledin evimin. Çoraplarımı gördün mü desem; hep görür, kaç bardak çaydan sonra sigara yakacağımı hep bilir, balkondaki sardunyalar yaprak açtığında gülerdin.
“Bak bunu gardırobunda buldum yakışmış mı?”
“Bu resimdeki kedinin adı Kına mıydı?”
“Bakkalın kızı evlenecekmiş, yarın...”
...
Bazen utanır, sıkılır, kıvranırdın etrafımda. Bilirdim ki, senin için çok önemli, benim için ise bir o kadar sıradan bir şey isteyecektin benden. Bu şey, ya alışveriş için biraz para, ya da uluslararası telefon görüşmesi için izin olurdu. “Tabi, olur... bu yeter mi?... istediğin kadar konuş...” Sevincinden şaklabanlık eder, kucağıma sıçrar, işaret parmağını ellerimde dolaştırır, serçe parmağımı yakalardın...

Bu oda sen kokuyor, salon, mutfak... Balkondan silkelediğin sofra bezi...

“Malatya Emniyetinden aramışlar” dedin, yirminci gün. “Gıyaben tutuklamam gelmiş.” Avucumdan dökülen papatyaları aynı kayıtsızlıkla toplayıp vazoya yerleştirdin. Bir hüzün aradım gözlerinde, bir acı, çaresizlik, isyan... İlgisizdin ve bilgisayardan bir türkü seçip başladın oturduğun yerden salınmaya.

“Aman, aman, aman Kermehli misin?
Kermeh'e de gelmeye yeminli misin?”




Bu oda sen kokuyor, salon, mutfak... Balkondan silkelediğin sofra bezi...


Rami
05.02.2004 İstanbul

irfan mutluer
02-02-2011, 21:03
Son İstanbul

Lütfen intihar etmeyiniz.

Unutun Kartal’daki o gazinoyu. Demiştim size girmeyelim diye. Hata bendeydi. Önünden altı şerit yol geçen yere girilir mi? Basireti bağlanıyor insanın bazen. Kartal’daki deniz kenarı kahvelerin ve balıkçıların yerinde yeller estiğini tahmin edebilmemiz gerekirdi. Hadi tahmin edemedik, görünce hemen dönmeliydik? Neden direndik, ille de park yeri bulabilmek için? Hele o gazinoya girmemiz...Ama, ‘Soğuk beyaz şarabınız var mı?’ diye sorduğuma hiç pişman değilim. Başka nasıl başkaldırabilirdik? Kızgın da değilim o garsona. O da elbette, ‘Yok!’ demekle yetinmeyecek ve gözümüzün gördüğü sınırlar içinde, yalnız şaraba değil, hiçbir kötülüğe izin vermeyeceğini söyleyecekti. Elinden gelse, bizi denize dökmekten çekinmeyeceğini bakışlarıyla ekleyecekti. İyi ettik; inadına inadına, ‘O zaman bize de yer yoktur, hadi gidelim’ dedik. Plastik sandalyelerde Cola içerek, üç şerit geliş üç şerit gidişlik yolun ötesinden Adalar’a bakıp da içimizi mi çekecektik?

Kartal’ın deniz kenarı kahvelerini de gömeriz gözkapaklarımızın ardına; Galata evlerinin söndürülmemiş yangın kokularının, Moda’daki yoğurtçu çıngıraklarının, Yeşilköy bahçelerinin iki yanı frenküzümlü yollarının yanına...

Nasıl bilmem o duyguyu... Kendiminkiler yetmezmiş gibi, gelmiş geçmiş ve gelip geçecek bütün insanların aşklarını ve ölümlerini taşımaktan bitkin, gidip yatsam, gidip yatsam... Ölmesem belki, ama ölmüş gibi yapsam. Bir çarşaf örtseler üzerime, hayır başımın üzerine çekmeseler, yalnızca çeneme kadar, kolumda bir serum; yemek de yemesem... Derin bir sessizlik olsa, yalnızca pencerelerde tül perdeler belli belirsiz uçuşsa... Gözlerimi açmasam, günle gecenin yer değiştirdiğini gözkapaklarımın hafifçe gölgelenip aydınlanmasından bilsem... Ne uyusam, ne de uyanık olsam; düşlerle düşünceler karmakarışık akıp gitse, zaman yitse!
Kabul ediniz ki biz kendimizi nehirlere atabilecek kadınlardan değiliz. Bunca zamandır bunca nehirlere o gözle bakmış olsak da, bu konuda hayli müşkülpesentiz. Thames Nehri’nde, Ren’de ya da Sen’de ölmeyi seçmişse bir insan –Kızılırmak ya da Yeşilırmak, Dicle veya Fırat da olabilir, neden olmasın- boğulabilmek de bir beceridir; atlanacak yer iyi seçilmelidir. Yıllar yılı nehir kenarlarında sürüp giden tren yolculukları boyunca böyle noktaları peylediğinizi söylüyorsunuz. Ama en olmadık anda, atlanacak yerleri başka su kenarlarıyla karıştırıveriyorsunuz.

Yoğurtçu Yokuşu’ndan sırt çantanızın üzerinden kayıp Kurbağalıdere’yi dibe sırıkla vurularak yüzdürülen salla 25 kuruşa geçiyorsunuz. Hayır, adam başı 25 kuruş değil, Sal dolusu 25 kuruşa... Salcı, sırığıyla yeniden karşı kıyıya doğru uzaklaşırken, siz Kalamış’a doğru, peşinizden kimselerin yetişemeyeceği bir koşu tutturmuş oluyorsunuz.

Derken, liseyi bitiriyor ve o sıralar her okul kendi sınavını yaptığından, Edebiyat Fakültesi’ne gitmek üzere, Üsküdar’daki eski arabalı vapur iskelesinde, chanel tayyörünüz, belinize inen kırmızı atkınız, atkınızdan uzun saçlarınız, domuz derisi pabuçlarınız ve çantanızla köpüren sulara bakıp kalıyorsunuz. Elbette yine aşıksınız ve o yüzden vapuru neredeyse kaçırıyorsunuz. Ön kapak kalkarken bütün şıklığınızla vapura uçarak atlatıldığınızda bile değil, ancak sınav salonunda yerinizi aldığınızda gerekli kimlik belgelerinin tümünü evde unutmuş olduğunuzu hatırlıyorsunuz.

Ya o son yolculuklarınızdan birinde Ren’i geçişiniz... Hani o nereden çıktığı belirsiz kuşun otomobilinizin camı önünde vals yaptığı, sizin durup dururken ellerinizi çırparak şarkı söylemeye başladığınız... Ve otomobil su kenarında duruverdiğinde, akşam ışığında beyaza boyanmış nehirden kayarak karşı kıyıya varabilecek kadar hafiflemişken, gürültüsüzce yanaşan ve size Kurbağalıdere’dekini anımsatan sala hayretle bakışınız...
Taze barbunyaya taze kereviz rendelerseniz suyu helmelenirmiş. Bunu bir arkadaşınız söylemiş. Bir başka arkadaşınız ise, ‘Ben tatları saf severim’ demiş. Siz kararsızsınız. Benim oyun belirleyici olduğundan, tedirginim. Ekşili tatlılı sosuyla bademli tavuğu anımsayınca sevinçle ellerimi çırpıyorum. Çin yemeği sevmez miyiz? Demek ki pekala taze barbunyaya taze kereviz rendeleyebiliriz. Bakınız, bazen bu kadarcık sevinçlerle de el çırpılabilirmiş! Hem bugünlük hiç değilse bu sorunu çözmüş sayılabiliriz. Lütfen intihar etmeyiniz.
Hayır, ‘ruh meflucu’ olduğunuza asla inanmıyorum. Öyle olsaydı, pembe şişedeki çilek likörünü kütüphanedeki kırık aynanın önüne koyup pembe kadehleri yanına dizebilir ve telefonunuzun değerli, konuklarını ancak o köşede karşılamakta direnebilir miydiniz?

Bir arkadaşım, ömründe kim bilir kaçıncı kez yazlıklarıyla kışlıklarını değiştirmek için dolaplarını yatağının üzerine boşalttığında, odasındaki yıllar ve mevsimler karmaşasına bakıp daha kim bilir kaç kez günlerini naftalinleyeceğini ve naftalin kokan zamanı daha kaç kez balkonda havalandıracağını düşünüp bunalıvermiş ve odayı öylece bırakıp, ‘üstü kalsın!’ diyerek salondaki kanepeye uzanıvermiş. Uyandığında, salonun bütün ışıkları yanıyor ve pencereden güneş vuruyormuş. Mide bulantısından nasıl kurtulacağından önce, o günün bir işgünü olup olmadığını düşünmüş.
Bunu neden anlattığımı unuttum. Oysa ben bunu kendi başına bir öykü yapmayı kurduydum. Siz şimdi bana yazı yazmanın soygunculukla beslendiğini söyleyecek ve galiba Balzac’tan, yazarların ruhlarımızı soyduklarını ve yalnızca çalmak için dinlediklerini aktaracaksınız. Ben de sizi, yine sizin örneğinizle, hırsızları koruyan mitolojik Hermes’in ağzıyla yanıtlayacağım. Siz de bana, Cassandra misali, ‘Böyle diyeceğinizi biliyordum’ diyeceksiniz. Zaten, siz benim ‘bilici’m değil misiniz?
Biliyorum, şimdilerde kimse böyle konuşmuyor ve böyle bilgiler para etmiyor. Tabii ki bizim sınıfımız değiştirildi ve müze raflarındaki yerlerimiz, Bağdat Caddesi’ne dil sürçmesiyle arada hala ‘tramvay yolu’ deyiveren felsefe öğretmeni annenizinkinden bile önce belirlendi. Pekala, burnu büyüklük yapmayalım, müzede değil; Münih mi, Frankfurt mu, oralarda bir yerlerde gördüğünüz ‘Bebek Butik’te. El yapımı gözlüklü bebekler! Kitlesel satılan tek tip giyinmiş Kansas bebekleri Barbie evlerinin ilk katlarında 50-60 marka satılırken, Bebek Butik’te 1200 marka sergilenen tuhaf antikalar... Ama kabul ediniz ki, tutturmalarıyla başa başa çıkamadığımız için, nefret ede ede ve pahalı gele gele biz kızlarımıza ancak Barbie bebekler alabilirken, bizim tasvirlerimizi satın alma gücündekiler yine de ancak ‘onlar’ olacaklar. Altı şeritli yollara uygun otomobilleriyle plastik sandalyeli gazinolara varıp kederlenmeden oralarda oturabilenler ve bizim gibi abesle iştigal edeceklerine, ‘kiraz mevsiminde bile’ paralar kazanabilenler.
Ama siz yine de düşünmeyin onları.
Unutun!

Siz ki, Çanakkale Cezaevi’ndeyken uzak tepelerin eteklerindeki pembeleşmeyi her görüşünüzde, ‘Bu yıl bademler yine erken açtılar, donacaklar’ diye hayıflanmaktan öte yakınmadınız oradaki günlerinizde.
Siz ki, bir çeviriniz nedeniyle Yargıtay beraat kararını üçüncü kez bozduğunda, sizi bu kez ne gerekçeyle beraat ettireceğini bilemeyen yargıcın çaresizliğine kaygılanmaktan öte bunalmadınız mahkemelerde.

Siz ki, o ünlü murafaada sesinizi bile yükseltmediniz; yalnızca, mesafeli yaklaşımı ve nesnelliği nedeniyle hukuku hep sıkıcı bulmuş olduğunuzu, ancak hakkınızdaki iddianameyi, sıkılmak şöyle dursun, bir solukta okuyup bitirdiğinizi ve heyecanlı bir romana benzettiğinizi söylemekle yetindiniz.

Siz ki, kendi arkadaşlarımız şarabımıza ve peynir çeşitlerimize söylenirlerken –‘Buzdolabında Fransız peyniri bile gördüm; ayıptır, halkımız açken!- parfümlerinizi sonuna kadar ve dirayetlice savundunuz.

Siz şimdi nasıl olur da...

Hep anlatırdınız, kaygan kayalarda nasıl yengeç yakaladığınızı ve ayaklarınız yarıla yarıla, balık tutan arkadaşlarınız oltalarına taksınlar diye midye çıkardığınızı...
İşte, şuralarda bir yerlerde olmalı!
Mor kayalar daha ileride , Dragos’taydı. Bir başka gün gideriz isterseniz. Bugün Kartal’dan ikinci kez geçemeyiz...

Gidişte demiştim size, Bostancı’dan vapura binip Adalar’gidelim diye...
Hala yapabiliriz, ne dersiniz?
Ben de biliyorum;liman kentlerinin kimlikleri denizle öpüştükleri yerlerde gizlidir ve kıyıları altı şeritli yollarla boğmak, dudaklara beton dökmek, öpüşleri mühürlemektir...

Haklısınız, kentimizde yabancıyız şimdi; oysa o zamanlar yabancı kentlere göçmüş olsaydık bize dedikleri gibi, oraları belki aşina gelirdi.

Bilmez miyim, elbette kızlarımız da sıkılıyorlar bizden; biz sıkılmadık mı annelerimizden? Hem onlar hiç değilse yaşlanmasını bilmişlerdi. Bizse hala en genç olma ve geleceğe ipotek koyma iddiasındayız. Yani büsbütün çekilmeziz.

Onu da biliyorum; galiba asıl aşklarımız son yaşadıklarımızdı ve ‘En güzel aşk henüz yaşamadığım’ demek gelmiyor ikimizin de içinden...
Geriye kalan... Olmaz olur mu?
Bakınız, işte Süreyya Plajı’ndayız...
Trenle gelip geçerken gördüğümüz, mayolu kadın rölyefleriyle süslü duvarı ne yaptılar bilemiyorum; iki M’li şu kocaman Migros’un arkasında kalmış olmalı... Giyinme kabinleri? Onlarda duruyorlardır belki... Acaba Waikiki’nin mi, yoksa McDonalds’ın gerisinde mi? Kumsal mı? Aslında ayaklarımızın altında, beton dökmüşler üzerine yalnızca...
Nasıl hatırlamazsınız, fotoğrafınız bile var; şu altı bacaklı kubbeye tırmanmışsınız. İlk kez oraya kadar yüzebilmiş olmaktan gururlu, kardeşlerinize el sallamaktasınız...
Üzerinizde, annenizin ‘Mani di Fata’dan çıkardığı patrona göre ördüğü mayonuz; aynen şimdiki gibi incecik ve zarifsiniz...

Demek ‘Bakireler Mabedi’ydi adı... Eski Yunan’da vardır, yanılıyor muyum? Hani mabedi ziyaret ve tavaf eden gelinlik kızların çabuk koca buldukları anlatılır... Sahilden elli- altmış metre uzakta ve denizin ortasındaydı, biliyorum. Plajın sembolüydü, onu da hatırlıyorum. Pek haklısınız, şimdi hayli yalnız ve tuhaf duruyor altı şeritli yolun berisinde...

Ama artık yalnızca bir havuza nezaret ediyor olmakla birlikte, şu gördüğünüz, bir zamanlar denizin ortasında olan ve sizin yüzerek varıp üzerine tırmanmış olduğunuz aynı altı bacaklı kubbe...

Ve, 72 model emektar VW’imizi son model BMW’lerle Honda’ların ortasına park ettiğimiz bu otopark var ya, inanınız ki burası Süreyya Plajı...
Lütfen intihar etmeyiniz.
Ya son İstanbul sizseniz?

Feride ÇİÇEKOĞLU (editor@imgenet.net)

irfan mutluer
03-02-2011, 22:35
IV. Kaçkın

gecenin çökmesini bekliyordum. kendimi hapsettiğim bu evden, karanlığın yardımıyla kaçacak, içimde bir çocuk yazısı gibi kargacık-burgacık, okunması güç sıkıntımın kaynaklarına doğru doludizgin gidecektim.

"gece olunca insanlar fare deliği evlerine girer ve..."

1.

bir otobüse bindim. bir yığın insanın, insanın içine düştüm. sırtım sırtlarına, kollarım kollarına sürtünüyordu. bu bende ürperti uyandırıyordu. solukları dayanılmaz bir koku taşıyordu. pis. İçlerinin, beyinlerinin, düşüncelerinin kokusu. kurtulmak için çabaladıkça etleri etlerime daha çok yapışıyordu. etleri... kadınların ve erkeklerin. erkeklerin beyaz etleri. bayılacak gibi oldum. İnerken geçkin bir kadının kıçına dirseğimle vurdum. kafasını çevirip bakmadı bile. özdekleşen kinimin tekmeleriyle, bu insan tünelinden geçtim. dışarıya attım kendimi.

daha evden çıkarken nereye gideceğimi biliyordum. uzun zaman tenha sokaklarda dolaştım. yusuf'u düşündüm. gözlerimi kırpıştırdım, bir yığın belli belirsiz görüntünün içinden onu bulup çıkardım. yanımdaymış da birbirimize yaslanıp yürüyormuşuz gibi oldum. cam bir şişe gibiydi karşımda. bakışlarını yüzümde duyduğumda, dayanamamış, gözlerimi çinko tezgahın üzerinden ayırıp ona çevirmiştim. elideki şişeden bardağımı doldurdu. ürperdim. bir şişenin canlanması, bu yeşil gözlerle, sarı uzun saçlarla bezenip, bir anda hiç konuşmadan, gizlisiz, saklısız önümde soyunması. karşısında kıvrandım mı? yoksa...

sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtik. tahta eski bir evin küçük bir odasına girdik. bu ışıksız odada ince kız elleriyle sarıp uzattığı cigaranın ateşinde, yüzünü, soyunuşunu, bedenini izliyordum.

herşeyin bir sonu vardır. yaşamım boyunca yalnız bunu öğrendim. herşeyin bir sonu vardı. söylene söylene, kendi kendimle anlamadığım bir dille konuşarak yürüyordum. sokaklardan, sokaklardan, sokaklardan geçtim. yalnızdım. yusuf'un evinin çevresinde dolaştım. kapıyı vurup sormaya çekiniyordum. uzaktaki kırımsı yere çöktüm. cigaramı sardım. az sonra bütün insanlardan uzakta olurum. onların üstünde, bir kule gibi, bir kule gibi yürürüm. onların ayakları yerde. üstlerinden uçarcasına geçerim. herhangi birini tırnaklarımın arasında ezebilirim. hiçbirinden hoşlanmıyorum.

"haydi kalk yürü evine artık. yapacak..."

hiç görmediğim renkte sulardan, tepeciklerden geçtim. eve vararken ayaklarım yere değdi. sallana sallana içeri girdim. sessiz bir mekanın içinde, eşyalar sanki biçimlerini değiştirmiş, sofaların, odaların sınırlı boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. çokluk bunları birbirine çarpıp kırasım gelirdi. bu nesneleri. cansız. bu iğrenç nesneleri. sendeledim, düşer gibi oldum. havları iyiden iyiye dökülmüş halının ortasına çöktüm. perdelerin arasından ışık sızıyordu. beni gözlüyorlardı. bütün ev halkı uykularını bırakmışlar. öyle sandım.

yusuf'un uzun, ince kemikli parmaklarıyla, tütünlerin yarısını dökerek cigaramı sardım. bu iğrençliğin içinde, bir cigaranın dumanından, bir içki şişesinden elde etmeye çalıştığım avuntunun anılarıydı bunlar. cigaramı yaktım. dumanı içime çektim. uzun zaman tuttum içimde. cigara parmaklarımı yakıyordu. yaksın, dedim içimden. yanayım da. İşte yeniden ayağımın kayması, uzun ayaklarımın... bu düşlediğim sessizlik içinde, dipdiri yaşayan ben, benim kuş misali hafifliğim, başkalığım. bir dağın tepesine oturmuş, ayaklarımın dibinde oynaşan pirece küçük insanlara hükmediyorum. yeryüzünde denenmemiş işkence araçlarını akıl almaz bir buluşla ortaya koyuyorum. İnsanlardan herhangi birine uyguluyorum. dayanabilene aşkolsun. İşi bitenin yerine bir yenisi, bir yenisi, bir...

İşte: bu kendi katıma yücelttiğim kadını ellerimle soyuyorum. uyarıyorum. İsteklendiriyorum. beyaz, duru teni altında gizli kadınlığı. o bir istek kasırgası içinde kıvranırken, ben yatağıma uzanmış onu seyrediyordum. şaşkın. umduğunu bulamama. titriyor. eşyalara sarılıyor. o iğrenç nesnelere...

üşüyerek uyandım. başım dönüyordu. midem kazınıyordu. beyaz, yapışkan bir çamur yığınının ortasından, bütün dikkatimi kullanarak, daha çok bulaşmamak istercesine doğruldum. burnuma nerden çıktığını bilmediğim pis bir koku geliyordu. midem bulandı. bir ara bu kokunun kendi kokum olduğunu, artık etimin, kemiğimin kokmaya başladığını düşündüm. dışarı fırladım. yarı belimden aşağısı çıplaktı. geri döndüm. pantolonumu ararken gözlerim karardı. sandalyenin yanına çöktüm. kusacağım. ağzımdan yeşil, acı sular geldi. ne kadar zaman geçti bilmiyorum. ayağa kalkabilecek gücü bulunca, sandalyenin hasırına geçen parmaklarımı kurtarıp, ayağa kalktım. pantolonumu giydim. sofaya çıktım. duvara tutunarak banyoya yürüdüm. İçerden kilitledim. burasının iç açıcı bir serinliği vardı. soğuk su dökündüm. kurulanırken, vücudumun burnuma değdirebileceğim yerlerini kokladım. sanki koku alma duyularım yitmişti. banyodaki aynada kendimi gördüm. çıplak kendimi. yusuf'u düşündüm. traş olup deniz kenarına gideyim. belki açılırım, dedim içimden. kendim toparladım. usturayı aldım. yağlı kösele parçasının üstüne sürttüm. yüzümü sabunladım. gözlerimi aynaya diktim. İyice baktım kendime. her hücreme ayrı ayrı baktım. bir an elimdeki usturayı... böylece sonumu, gerçek sonumu görecektim. fışkıran kan aynanın üstünde bir leke oluşturacak, evdekiler banyonun kapısını kırıp girdiklerinde... al bir saçmalık daha. usturayı yerine koydum. aynada yeniden kendime baktım. dayanılmaz bir acı. kafamı duvara çarpmaya başladım.

2.

İyileşmem için hastahaneye yatırdılar. on gündür boş bir odada yalnız sabah akşam gelen doktorla, hastabakıcıyı görüyorum. İlaç veriyorlar. karşı koymadan içiyorum. İğne yapmamalarını söyledim. doktor nedenini sormadı. peki, dedi. geldiğimin ikinci günü kitap istedim. hastahanenin kitaplığından gelişigüzel iki kitap getirdiler. saçma sapan şeylerdi. okumadan geri gönderdim.

dışarıdaki hayatımı irkintili, tedirgin hayatımı özlüyordum. o akıp giden kalabalıkları. bu özlemimi açıklayamıyordum. dışardayken bucak bucak kaçtığım bu sıkıntımın kaynaklarını burda.... gün geçtikçe sıkıntının benim bir parçam olduğunu anladım.

İçimdeki konuşmalar artmıştı. başımı yastığa koyar koymaz birkaç kişi içimde bağdaş kurup konuşmaya başlıyorlardı. uykumda da sürüyordu bu. konuştuklarının içinde bana yabancı gelmeyen olaylarla yüklü sözler de geçiyordu. benim bütün karşı koymam, onları susturmak için çabalamalarım hiçbir sonuç vermiyordu. onlara kendimce bir biçim de veriyordum artık. İçimden koparıp atmanın olanaksızlığını görüyor, büsbütün umutsuzluğa düşüyordum. başım bir mengeneye sıkıştırılmışçasına ağrıyordu. gözbebeklerime varan bir karıncalanmayla, yatağın üstünde oturmuş kendi kendime söyleniyordum. alışkanlıklarım tepiyordu. İçkim, ince kemikli parmakların sardığı cigaram. bu oda içinde yapabileceğim işler sınırlıydı. dolaşmak, yatmak, avluyu seyretmek, verilen cigaraları belirli aralıklarla içmek...

pencerenin önüne gittim. avludaki büyük ağacın altında bir cenaze arabası duruyordu. hastahanenin hemen bütün pencerelerinden süzülen ışıklar altında, araba açılan demir kapıya doğru gitti. bu birkaç dakika süren olay beni çok ilgilendirdi. bayanamayacağım. dayanamayacağım. işığı yaktım. odanın içinde bir duvardan bir duvara gidip gelirken anlamsız, boş bir hayatı ardımda sürüklemekten ne elde ettiğimi sordum kendi kendime.

3.

geldiğinizden ne kadar başka çıkıyorsunuz, zaten söylemiştim...
kurtuldunuz, kurtuldunuz, yeniden...
gün geçtikçe o da kalmaz...
karamsarlığınız....
daha önünüzde....
genç...
kurtuldunuz, bu...
umutsuzluk, görüyorsunuz ki...
zaten öyle sanıyorum ki, öyle...
san...

dinlemedim, bu beyaz gömleğinin içinde, bana bir şeyler anlatmak isteyen, çırpınan, beceriksiz adamı. teyzem az ötede duruyordu. bana bakıp gülümsüyordu. birazdan dışarı çıkacağız... elini uzattı doktır. sıktım. bir sözcük olsın söylemeden arkamı döndüm dışarı çıktım. bir zaman dış kapıda teyzemi bekledim. geldi. konuşmadan yürümeye başladık.

"kötüler de yaşar. kötüler de. ben de onlardan biriyim. herkes benden tiksiniyor. ben de tiksiniyorum. herkesten. ve kendimden. çaresiz kendimden. sürüp giden yaşamaktan. ah niçin o anda..."

yüzüme bakmaktan çekinir gibiydi. bense gelip geçenlere, evlerin pencerelerine, katranlı yüksek duvarlara, afişlere bakıyordum. yeniden dışarda olmak...

- şurdan arabaya binelim.
- hayır ben yürümek istiyorum.
- kendini nasıl duyuyorsun?

İyi, dedim ona eve gitmesini, biraz dolaşmak istediğimi söyledim.
annen biraz hasta, dedi. onun için seni almaya gelemedi.
İyi, sormadım, dedim. onu bir arabaya bindirdim. elimdeki bavulu verdim.
eve erken gel.
cevap vermeden yürüdüm. sokaklardan, sokaklardan, insanların arasından geçtim. herbirini ayrı ayrı solur gibi... İnsan kokuları. sürüp giden, her gün aynı yükü taşıyan insanların kokusu. ama hiç de hastanadekilere benzemiyorlar. bir şarapçının kapısından geçtim. şarap kokusu midemi bulandırdı. İçeri giremedim. ellerim ceplerimde, caddede bir gidip bir gelerek, kararsız, - yusufa gidecek miyim? ama bu... - akşamın çökmesini bekledim.

gideyim. o kahvededir gene. niçin gitmeyecek mişim? çünkü... kahvenin olduğu sokağa saptım. köşeyi döner dönmez yusuf'u gördüm. yanında bir adam vardı. rengi soluktu. sırtında açık renk yeni bir ceket vardı. yusuf! yusuf! hayır bağırmadım. geldiğim yoldan geri döndüm. başım dönüyordu. İçimde bir eziklik duydum. bir cigara yaktım. herkesin içtiğinden. adımlarımı yavaşlattım. birden kalabalığın içinden yusuf'u seçtim. önüne bakarak yürüyordu. demin konuştuğu adam da yanında yürüyordu. karşı kaldırıma geçtim. görmesin beni diye. ağzım apacıydı. bir mağazanın camında silik gürüntümü gördüm. eskisi. bir korkuya kapıldım. sanki kendimden... cigaramı bir duvarda ezdim. hiçbir şey istemiyorum. beynimi delen sorularla uzaklaştım. ne görünmek, ne lanetlenmek korkusu, hiçbiri, hiçbiri... saplantılarımdan arınmıştım. dudağımı ısırıyorum. kurtulmuşum. peki şimdi ne yapacağım? hastahaneye girdiğim ilk günden beri dışarda olmayı istemiştim. ama böyle bomboş mu? evet, bomboş. erkenden eve gittim. yemekte beni bekliyorlardı. hepsinin yüzünde anlayamadığım bir sevincin aydınlığı. kurtuldu, kurtuldu. artık o da bizim gibi...

4.

odama çekildim. pencerenin kenarına oturmuş, bütün bu olanları düşünüyordum. hepsi bana anlamsız geliyordu. İyileşmeden önce kendi elimle kendi ömrünü kısaltan bir adam olduğumu söylüyorlardı. şimdi bu sağlıklı ömrümde ne yapacaktım? İçimde uyanan isteklerden kaçmak... böylece kurtuluşumu, bu saçma kurtuluşumu sürdürmek. bir yalanın peşinde. gerçekten hayatım bir yalan olabilir. bir yalan mıyım? kendimi aldatmak. başkalarını. başkaları kim? ne yapacağım? çırpınıp durmak. hep böyle. her gün aynı. bu korkunç devam. bıktım. kafamdaki ses? bir tıngırtı artık.

bir adamın bağırışını duydum. karşı evin kapısını tekmeliyor, yüksek sesle kapıyı açmalarını bağırıyordu. birkaç evde ışıklar yandı. pencereler açıldı. kim bilir ne bekliyorlardı? durum öğrenilince içeri girdiler, ışıklarını söndürdüler. o fare deliği yuvalarında. adam umutsuzlukla yere çöktü. bir yardım ummuyordu artık. birden ayağa fırladı. az sonra nerden bulduğunu göremediğim bir kazmayla gelip, evin zaten çürümüş olan tahtalarını sökmeye başladı.

kazma sesleri kafamda çınlıyordu. uyuyamayacağımı anladım. oturduğum yerden kalktım. başım dönüyordu. dışarda, gerçekten böyle bir adam varmış gibi sokağa baktım. sarı ışıklar içinde bomboştu sokaklar. sıkıntımın arttığını duydum. konsolun üstündeki sürahiden bir bardak su doldurdum. kurtuldunuz, iyi oldunuz artık, sürdürmek tabii, tabii... uyku haplarından iki tane aldım. bir an duraladım. şişeye baktım. doluydu. bütün hapları avcuma boşalttım. düşsüz, sıkıntısız bir rüyaya dalmak için. hiç ses olmayacak. kimse... çöken dünyamın yıkıntıları altında, kımıltısız, dümdüz, uzandığım gibi, öylece kokmamı bekleyerek, devinmesiz, ama gene de dolu dizgin gidiyordum karanlığın içinde.

Ferit Edgü / KAÇKINLAR

tiryakinim
02-03-2011, 22:41
MOTORLU KUŞ


Kırlangıçların mahallesinde acayip bir kalabalık var bugün. Kayaların, taşların, ağaçların başları tepeleme kuş dolu. Hepsi kırlangıç olsa iyi. Serçeler öyle bir sarmışlar ki etrafı, göz gözü görmüyor. Kartallar bile duymuşlar haberi. Taa tepelerde, yatmışlar sürekli rüzgarların üzerine, biraz da erken çıkmışlar evden, saatlerden beri süzülüp duruyorlar.
Başlarını ise eğmişler; aşağıya, durmadan kırlangıçların mahallesine bakıyorlar.
Oradan geçmekte olan bir kaç köylü çocuk:
— Acaba ne oluyor şurada diye yaklaşınca irkildi kuşların tümü.
Köylü çocukları Ahmet’le Mehmet bu kadar çok kuşu bir arada görünce, gözleri parladı sevinçten ve içlerinde av arzuları kabardı.
Ancak bir iki köylünün densizliği uğruna büyük bir gösteriyi kaçıracak değildi onca kuş.
Hemen haberleştiler aralarında ve birden saldırarak bunlara, başladılar başlarındaki işlemeli takkeleri gagalamaya.
Canlarını zor kurtardı Ahmet’le Mehmet.
Doğrusu şimdiye kadar hiç görülmemişti böylesi.
Acaba ne oluyordu ki, kuşlar birlik olup insanlara saldıracak kadar ileri gidiyor, göze alıyorlardı bunca tehlikeyi?
O zaman bir parça geriye dönelim, meseleyi öğrenmeye çalışalım.
— Bana bak bir daha o taraflara gidersen bacaklarını kırarım senin, kanatlarını ikiye böler dereye atarım, kaplumbağa beyinli kafanı gagalar gagalar delerim anladın mı ha!
Böyle bağırmıştı annesi küçük kırlangıca.
— Fakat anneciğim dedi o, bildiğin gibi değil, müthiş bir şeyler var orada.
— Her ne olursa olsun. Bir daha o topraklara adım atarsan beynini...
Uff, amma da korkunç bu tehditler.
Küçük kırlangıç bundan sonra o topraklara herhalde başını çevirip bakmaz, değil bir daha oralara uçmak...
Öyle mi dersiniz.
Daha annesi başını çevirir çevirmez öteye, küçük kırlangıç pırr diye havalandı ve ver elini o topraklar.
Zaten yaklaşır yaklaşmaz belli oluyor, çok garip bir yer olduğu, kayaların arasından siyah siyah dumanlar yükseliyor.
Küçük kırlangıç hemen daldı oraya. Gizlene gizlene, kayaların arasında ilerleyerek yaklaştı. İçerde mağara gibi bir yerde, görülmemiş şekillerle ve renklerle yepyeni kuşlar, kim bilir hangi dünyadan buraya kaçmışlar, harıl harıl çalışıyorlar, gözlerden uzak bu mağarada.
Tam o sırada bir gürültüyle başını kaldırmış küçük kırlangıç.
Bir de bakmış ki görülmemiş bir hayvan daha. Kuş desen değil, mamut desen değil, aslan hiç. Dedik ya çok garip bir yaratık.
Küçük kırlangıç bu vahşi yaratığın içerdekilere kötülük yapmaya geldiğini anlayınca, koşup çığlıklar atarak haber vermiş.
Onlar da bu erken uyarı sayesinde düşmanlarını yakalayıp afiyetle yemişler. Kanlı dişlerini göstere göstere küçük kırlangıca teşekkür etmişler.
— Aman demiş küçük kırlangıç, teşekkür meşekkür istemem, çekilin önümden de bir an önce buradan gideyim. Annemin dizinin dibine oturayım da bir daha dışarı çıkmayayım.
— Olur mu hiç demiş kuşlardan biri. Bize büyük iyilikte bulundun. O hayvan bizim neslimizi kurutacaktı. Zaten kala kala bir tek bizler kaldık. Bize “Oto kuş” derler. Görüyorsun kanatlarımız var ama çok kısa. Biz asıl motorlarla donatılmışız. Onlarla uçarız. Sana da bir motor takacağız. O zaman göreceksin, nasıl yıldırım gibi uçacaksın, herkes sana hayran kalacak.
— Sahi mi demiş küçük kırlangıç
— Elbette. Bakma sen bizim kanlı ağızlarımıza. İçimiz çok iyi bizim.

Böylece küçük kırlangıca da bir motor takmışlar. Önce mağarada bir tur attırmışlar. Kanatlarına girmiş iki otokuş, bir güzel öğretmişler motoru nasıl kullanacağını. Bütün mesele sık sık, motorun üstündeki “kuvvet levhası”na peşpeşe gaga vurmakmış. İşte, gücü kuvveti yakıtı makıtı buymuş motorun.
Yuvaya motoru çalıştırarak dönünce küçük kırlangıç:
— Eyvah demiş annesi, tahmin etmeliydim, demek şimdi de seni düşürdüler tuzağa.
— Neler söylüyorsun anneciğim demiş küçük kırlangıç. Ne tuzağı.
Ve başlamış bütün olup biteni anlatmaya.
Fakat annesi:
— Aptal diyormuş bunların hepsi uydurma. İnanma sakın. Hepimizin gençken başına geldi bu. Ama hiç birimiz aldırmadık buna. Çünkü sonu fena: Motor bedava. Ama yedek parça kan pahası. Kaptırdın mı kuyruğunu, ha!
— İmkansız demiş küçük kırlangıç, çok iyiydi onlar. Bana adımı sordular, “Kırlangıç” deyince sen artık “Kırlangıçmotor” oldun, “ama bu kadar uzun bir isim yerine biz sana ‘Kırlanmotor’ diyoruz, bu adı veriyoruz” dediler.
— Yaa, gördün mü işte. Adını bile değiştirmişler senin. (Ağlar).
— Ne var bunda, elbette kırlangıçmotor demek çok uzun, Kırlanmotor ismini ben de çok sevdim.
— Eyvahlar olsun dedi annesi, bu tam hapı yutmuş.
— Öyle değil anneciğim bak nasıl uçuyorum, tüy gibi. Ve başlamış motorun kuvvet kapağını sık sık peşpeşe gagalayarak hızlı turlar atmaya...
— Gördün mü, düşün bakalım, hepimizde bunlardan olsaydı da bütün işlerimizi beş katı bir süratle yapsaydık fena mı olurdu.
— Fena olurdu ya!
— Nedenmiş o anneciğim?
— Düşün bakalım, artan zamanlarda ne yapacaktık peki?
Küçük kırlangıç şaşırmış kalmış. Bütün işleri beşte bir zamanda yapıp bitirince, sahi ne yapacaklardı artan zamanda.
— Dinle yavrum dedi anne kırlangıç, bu anlattıkların, yani sürat, insanlar için önemli olabilir, ama bizim için değil. Biz zaten hiç zaman öldürmeyiz. Her şey binlerce binlerce yıldır hepimiz için aynı hızla, aynı zamanda yapılır çatılır. Geriye bir şey kalmaz ki fazla zamana ihtiyacımız olsun.
— Yine de anneciğim ben bunu kuşlar meclisine götürmek istiyorum.
— Peki demiş annesi, götür kuşlar meclisine. Ama korkarım onların vereceği karar senin aleyhine olsun.
Böylece küçük kırlangıç, yeni adıyla Kırlanmotor, meseleyi kuşlar meclisine götürmüş bir dilekçe ile. İşte o gün kuşlar meclisi toplanıp karar verecekmiş. Sebebi buymuş onca kalabalığın.
Kırlanmotor ortaya çıktı ve nefis bir gösteri yaptı.
— Ne öneriyorsun bize diye sordu kırlangıçların başkanı, toplanan milyonlarca kuşun önünde.
— Efendim, otokuşlarla bir anlaşma yapıp, bütün kırlangıçlara motor takılmasını öneriyorum.
Hararetli tartışmalardan sonra başkan kararı şöyle açıkladı:
— Kırlanmotorun motoru vücuduna sıkıca bağlanıp çıkarmaması için mühürlenecek. Hiç kimseye motor takılmayacak. Aradan altı ay geçecek. Tam altı ay sonra onu yine burada, bir kere daha izleyeceğiz. İşte o zaman bir rapor düzenleyecek ve buna göre esas kararımızı vereceğiz. Acele işe şeytan bulaşır. Bakalım ne diyecek, zaman denen öğretmen?
Kırlanmotor da, diğerleri de memnun kalmış bu karardan.
Bütün bu zaman zarfında annesi kederle dinlemiş başkanın kararını ve gözyaşlarıyla bakmış yavrusuna.
Aradan tam altı ay geçmiş.
Yine milyonlarca kuş birikmiş ağaçlara. Cıvıl cıvıl kuşlar. Rengarenk kaynaşarak toplanmışlar. Kırlanmotoru beklerken aralarında şakalaşmış, tartışmış, çeşitli düşünceler ortaya atmışlar.
Hele gençler.
İstiyorlarmış ki olumlu bir karar çıksın da hepsi takınsın motorlar.
Derken:
— Geliyor, nidalarıyla başlarını çevirmişler. Evet o, ta kendisi, Kırlanmotor bu.
Ama hareketleri yavaş. Yüzlerce yıllık ağır bir tanker hurdası gibi geliyor.
Uzmanlar hemen almış etrafını. İki dakkada derken beş saatte zor hazırlamışlar raporlarını, işte bu raporun çok kısa bir özeti:
— “Vücut, motoru, yabancı madde diye dışarıya atmak istemiş, ancak başaramayınca etrafını sarmış. Artık motoru vücuttan ayırmak imkansız. Kullanılmadığı için kanatlar gittikçe körelmişler. Motoru çıkarılsa, bu kanatlarla uçması imkansız. Gagalamaktan Kırdanmotor’un başı sersemlemiş. Beyni sulanmış. Gagasının ucu fena halde körelmiş. Ne solucan tutabilir, ne bir şey. Hele yuva yapmak için sap taşıması imkansız. Hem kuvvet kapağını gagala, hem de şunu bunu taşı, olacak şey mi. Ayrıca boynunda bazı kaslar gelişmiş, kalınlaşmış, bu sebeple de başını sağa sola çevirmesi imkanı kalmamış. Yiyeceğini bulmakta, yuvasını görmekte çok zorluk çekmektedir. Kendisi motordan dolayı son derece rahatsızdır. Altı ayda 15 ay kadar yaşlanmıştır. Onu kuşlar hastanesinde tedavi altına alır motorunu çıkarır, onu tekrar kırlangıçlaştırabilirsek belki hayatı kurtulur.”
Uzun tartışmalardan sonra başkan kararı şu şekilde açıkladı:
—Hemen bir cankurtaran çağırın. Ve bu olayı bir bültenle bütün kırlangıçlara duyurun. Düşmesinler yabancıların tuzaklarına.

Cahit ZARİFOĞLU (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/13)

irfan mutluer
04-05-2011, 22:24
ÇATIŞMA - SAİT FAİK ABASIYANIK


Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum. Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin ve asit parçalarından güzel diyebileceğim bir koku; taze balıkların taze kokusu daha meme emmemiş, yıkanmamış çocuk kokusu, süt kokusu, bir genç saç kokusu geliyor.

Bu ölüm ve doğum rüyası içinde şafak atıyor. Kalkıyorum. Kollarıma uykusuzluğumun hırkasını geçiriyorum. Dar geliyor. Şafak söküyor, aynadaki yüzüme saldırıyorum, bakıyorum.

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire; saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden... Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

''Kürek çekmeden oldu'' diyor, ''küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.''

Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. ''Kartopu mu oynadın?'' diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.

''Babacığım'' diyor, ''beni affet!''

Kadın siyahlar giymiş, beyaz yüzünün etleri durmuş, çizgileri durmuş, onun da alnının beyaz mermeri çizgi çizgi durmuş bir zaman parçası her yerinde, elbisesinde bile durmuş. Balık pulundan gözleri var. Avucunun derisi kedi dilinden. Nefes alışında tüy sıcaklığı ile kar soğukluğu, uzun uzun bacaklarındaki büyük ve çıplak ayaklarda çatlak çatlak sarı ve ölü bir ikinci, bir üçüncü deri; oğlan çocuğunun yanında durmuş...

Çocuk, ''Baba, affet! Ölmüş anama acı!''

Çocuk da, babası da, bir kenarda gözlerini açmış onlara bakan bir başka adam da ölmüş ananın, çocuğun yanındaki yerine telaşsız bakıyorlar. Görüyorlar bu üç kişi de o garip, fosfordan, böcekten, kardan ve kıştan, balık pulundan, mermerden ve buzdan, sıcaktan ve soğuktan kadını.

Ama baba adam bir silkinişte bu yalancı yokluğu, var gibi bir şiddetle kafasından iter itmez kadın yoktu ki kaybolsun.

Ama çocuk, affedilmek için yanında yarattığı ve babasına, babasının yanındaki şahide tutup gösterdiği kadının -kendi kendisi de görüp de inanmadığı kadının- bir hamlede üstünden atlayıveriyor. Çocukla babası arasındaki şahit daha fazla duramıyor. Kadının arkasına düşüyor, aşktan kudurmuş gibi bir gülüşle gidiyor. Kalıyorlar baba oğul yalnız...

Baba şimdi birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü sıra sıra yanı başına dizildikleri ve ağızlarını açıp bekleştikleri zamanla, ötekisini; bir kurt yüzünden bozulmaya başlayan zaman parçasını birbirine karıştırıp hatırlıyor. Çocuğun burnuna yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, albümin ve asit parçalarından bir taze ve belirsiz balık kokusuna, çok uzaklardan alınmış bir deniz kokusuna benzeyen bir koku geliyor. Bu sefer yeşile çalan bir yüz, sarı eller, kırmızı tüylerle bir şeytan gibi dünyanın üstüne güneş kapanıyor.

''Baba! Baba!'' diye sesleniyor çocuk.

Ses almayınca çekiliyor bir kayanın arkasına. Baba ancak bir çalılığa yüzükoyun uzanabilecek vakit buluyor.

Sessiz, mavi, durgun bir gecenin ortasında bir silah patlıyor. Sabaha kadar çalılıklardan ve kayalardan silah sesleri geliyor...

****

Ben evlenmedim. Tabii çocuğum da olmadı. Ama varsa... Olabilir a. Benim kurdum bir ölmeyecek yerde saklanıp beklemiş ve bir beyaz kadının içinde büyümüştür. O kadını hayal meyal görüyorum. Ben o zamanlar İstanbul Lisesi'nde talebe idim. Gülhane Parkı'nda tanışmıştık. Zor başlamıştı sevgimiz. Ama sonra, onun tarafından gelen, gitgide büyüyen ve benim sevgimi miniminicik eden bir aşkla bitmişti.

Orada, Kuruçeşme'deki koruda, ağaçların altına yatardım.

Ben bir hayalet kadar zayıf, beyaz mavi gözlü, on altı yaşında lacivert elbiseli, çarliston pantolonlu, papyon kravatlı, şık fesli, nahif bir mektepli efendi idim.

O yeşil gözlüydü. Çocuğumun yanında göründüğü gibi koyu siyah gözlü değildi. Siyahlar da giymezdi. Yanakları kırmızı kırmızıydı. Sarı, kırmızı saçları vardı.

Bir perşembe akşamı mektepten çıkmış eve dönüyordum. Bizden iki sınıf daha büyük bir sınıftan bir çocuk yanıma yaklaştı.

- Bana bak, dedi bana, seni bir daha .......la görmeyeyim.

(Ah, o kızın adı neydi? Neydi yarabbi? Tuu Allah kahretsin! Nasıl hatırlamam. Nasıl olur, nasıl olur?)

Güldüm. Öteki çocuğun yüzü sapsarı oldu. Deli gibi etrafına bakındı. Kavga çıkaracak sandım. Görünürde kimseler yoktu.

- Sana yalvarırım, diye diz çöktü çamurun içine. Sen onu almazsın. Ben evleneceğim. Sen olmasan bu iş çoktan olacaktı. Ben okumayacağım. Bizim dükkânımız var; orada çalışacağım. Hemen evleneceğiz. Yapma, n'olur? Bak biliyorum yarın randevunuz var. Koruya gideceksiniz. Gitmeyiver. Ne olur? Ne kaybedersin? Sen zevkini sürdün. Bırak. Sen başkasını da bulursun ama gidersen bak...

Dedi kaldı. ''Karışmam'' diye tehdit edemedi. Gözleri yaş içinde idi.

- Peki anam dedim, peki. Vallahi gitmeyeceğim.

Sözümü tuttum. Gitmedim. Belki de tehdit edemediği için korkmuştum. Hatırlamıyorum. O zamanlar şimdiki gibi güzel insan yüzüne bile candan bakmaya korkanlardan değildim.

Otuz sene geçti aradan. Ama ben hep, değil değil çok az, on senede bir kere sabah uykusundan böyle uyanır, karımı, çocuğumu (hep on altı yaşında görürüm oğlumu) görürüm. Karım ölmüştür. Çocuğumla silah silaha geliriz. Neden o benden af diler? Bilmem. Sonra neden bir kayanın arkasına çekilir ve ateş eder? Bilmem.

Ama böyle sabahlarımda kırlara çıkar, bir kadın ve bir çocukla akşamlara dek uğraşır dururum.

Deniz, Ada'nın kıyılarını yer durur. Uzaktan motor sesleri duyarım. Bir kır kahvesinin sandalyesinde yüzüm sapsarı, her gören, ''Sana ne oldu böyle yahu?'' diye sorunca çileden çıkarak, kimseye görünmemeye çalışarak dolaşırım.

Sonra otuz yaşlarında elli yaşında gözüken Evkaf'ta tahsildarlık eden bir adamcağız görür gibi olurum. Türbede tramvay bekliyor ve sabırsızlanıyordur. Kim görmüştü geçenlerde onu, unuttum. Sana benzeyen bir adam gördük. Elinde yırtık bir evrak çantası vardı. Senin gibi bitkin, yorgundu. Suratından düşen bir parça oluyordu. Hatta bir aralık nereye böyle diyecek olduk. Baktık ki suratın bozuk, vazgeçtik. Yanımızdan geçerken ''Müsaade buyurun'' deyince adama dikkatli baktık... Sen değilsin. Ama yine de sana benziyordu.

- Ne tramvayında gördünüz, dedim.

- Edirnekapı tramvayında, dediler.

Boş bulundum:

- Odur muhakkak, dedim.

Kimdir diye sordular ama söylemedim; sanki o olduğuna eminmişim gibi.

- Hiç canım, dedim, ben de gördüm de o adamı. Evkaf'ta tahsildarmış. Az daha ben bile, ''Ne arıyorsun buralarda'' diyecektim, ''Mehmet, oğlum?''


Kervansaray, (2), 8 Mart 1952.

fazlı oğuz
08-05-2011, 17:41
Anton ÇEHOV - Korkunç Bir Gece
MEMURUN ÖLÜMÜ

Güzel bir akşam vaktiydi. Yazı işlerinde memurluk yapan İvan Dimitriç Çerviakov tiyatroda önden ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "Kornevil'in Çanları" adlı oyunu izliyordu. Adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. Derken, birdenbire... Öykülerde sık sık raslanır "derken, birdenbire" sözüne. Yazarların hakkı var, yaşam beklenmedik şeylerle öylesine dopdolu ki!.. İşte sevimli Çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. Dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!!! Aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. Köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de, hatta müsteşarlar da. Yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.
Çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi; kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. İşte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. Tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. Çerviakov, Ulaştırma Bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan Brizjalov'u tanımakta gecikmedi.
"Tüh, adamın üstünü kirlettim! Benim amirim değil ama ne fark eder? Bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. Birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşanın kulağına eğilerek;
- Bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. İstemeyerek oldu, üzerinize aksırdım.
- Zararı yok, zararı yok...
- Affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. Ben... ben, böyle olmasını istemezdim.
- Oturunuz, lütfen! Rahat bırakın da oyunu izleyelim.
Çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. Temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. İçini bir kurt kemirmeye başlamıştı. Perde arasında Brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek;
- Efendimiz, üstünüzü... şey... Bağışlayın! Oysa ben... böyle olmasını istemezdim...
Paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı.
- Yeter artık siz de! Ben onu çoktan unuttum, oysa siz...
Çerviakov paşaya kuşkuyla bakarak, "Unutmuş! Ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor! Aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. Yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. Şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. Oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü.
Çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. Ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. Başlangıçta biraz korktuysa da paşanın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı.
- Gene de gidip özür dilesen iyi olur, dedi. Toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
- Ben de bunun için çabaladım durdum. Ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. Hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya...
Ertesi sabah Çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, Brizjalov'u makamında görmeye gitti. Kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen Brizjalov'la karşılaştı. Paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. Sıra Çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi.
- Dün gece Arkadi tiyatrosunda... Eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve... istemeden üstünüzü... şey... özür dilerim, diye konuşmaya başladı.
Çerviakov;
- Gene mi siz? Böylesine bir saçmalık görmedim! dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.
- Siz ne istiyorsunuz?
Çerviakov sarardı, "Benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. Ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.
Paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.
- Beyefendi hazretleri! Zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. Siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım.
Paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı.
- Beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?
Bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu.
Çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "Ne alay etmesi? Niçin alay edecekmişim? Koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. Bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. Canı cehenneme! Kendisine mektup yazarım, olur biter. Yüzünü şeytan görsün!".
Evine giderken düşündükleri böyleydi. Gelgelelim paşaya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. Bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü.
Paşa soran bakışlarını yüzüne dikince Çerviakov;
- Efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu, diye mırıldandı. Aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. Sizinle alay etmek ne haddime? Bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı mı kalır?
Suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa;
- Defol! diye bağırdı.
Korkudan Çerviakov'un beti benzi atmıştı. Ancak;
- Ne? Ne dediniz? diye fısıldayabildi.
Paşa ayaklarını yere vurarak;
- Yıkıl karşımdan! diye gürledi.
Çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. Gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü... Kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.

irfan mutluer
15-05-2011, 00:29
BİÇİM DEĞİŞTİRME

Kuşkum yok, benim kadar hızlı koşuyor. Beni yakalama olasılığı çok fazla. Bütün gücümle ondan kaçıyorum. Yüzü benim yüzüme benziyor. Sadece yanaklarında bir biçim değişimi var. Bu peltemsi yanaklar, sadece yanlarda bırakılmış uzun bir sakal gibi aşağılara sarkıyor. Boyu da benim boyum kadar. Soyunsa, öyle sanıyorum ki, tıpkı benim gövdem gibi bir gövde çıkacak giysilerinin altından. Benle benzerliği var, hem de benden çok uzak acaip bir yaratık bu. Durmam, onu beklemem için bağırıyor. Durmazsam kucağında tuttuğu bebeği çevredeki hendeklere savuracağını söylüyor. Kuşkusuz bu durumda bebeğin ölümünden beni sorumlu tutacak. Durup da ona yakalanmadığım için bu korkutucu cinayetten ben sorumlu olacağım. Beni yakalayınca ne olacak? Kesin olarak biliyorum: gövdesi benim gövdemin içine girecek. Böylece ben de değişmiş olacağım. Sanırım iğrenti duyduğum onunla birleşmiş olacağım. Düşünceleri de benim düşüncelerimin üzerinde yuvalanacak.

Demir ÖZLÜ
Kendi Evine Varamamak / Düş öyküleri

suece
29-07-2011, 01:48
TÜL ve PUS

Gecenin karanlık yüzü vuruyor pencereye, perdeyi aralayıp bakıyorum. Cam kırıldı, kırılacak... Hani diyorum, bir şey olsa, hiç beklenmedik bir şey. Hani, yıldızlar yaklaşıp dünyamıza dokunsa, içimizde bir şeyler ısınsa, çoğalsa, çağlasa... Eski bir dostumuzu arasak, bir kitap okusak, sinemaya gitsek, bir türkü dinlesek... Gecenin üzerine güneş doğsa, bir çocuğun adını koysak, kumsalda uzansak boylu boyunca, göz göze gelip gülümsesek. Kumlar avuçlarımızdan akıp gitmese...

Gecenin karanlık yüzü vuruyor pencereye...

... (Tadımlık)

İrfan Mutluer
Aralık 2003 - TİRE
LACİVERT Sayı:14 - 2007

irfan mutluer
27-08-2011, 23:46
ŞAKA (The Joke) – A. ÇEHOV (http://blackdark.wordpress.com/2008/10/16/saka-a-cehov/)

Parlak bir kış günü ortasıydı, Nadenka’nın başında ve buklelerinde soğuk buz tanecikleri vardı, üst dudağı da gümüş rengi kar tanecikleriyle kaplanmıştı, kolumu tutuyordu ve ikimiz yüksek bir tepede duruyorduk, durduğumuz yerin aşağısında, güneş sanki ayna gibi yansıyordu, yanımızda yanları parlak kırmızı kumaş kaplı küçük bir kızak vardı.
- Hadi Nadenka Petrovna, bir kere kayalım, sadece bir kez, emin ol hiçbir şey olmaz, canın yanmaz!
Fakat Nadenka korkuyordu, buz gibi tepe ona korkunç, sonsuz bir uçurum gibi geliyordu, ona kızağa binmesini söylerken, aşağı bakakarak, nefesini tuttu, ya aşağı kayarken uçuruma düşerse? Ölebilir, aklını kaybedebilirdi.
- Seni temin ediyorum, korkamaman gerekir, bu korkaklık!
Sonunda Nadenka razı oldu, yüzünden ölümcül bir korku içinde olduğunu görüyordum, onu kızağa oturttum, titriyordu ve yüzü bembeyazdı, kollarımı ona doladım, ve tepeden aşağıya bıraktık kendimizi.
Kızak mermi gibi uçtu, rüzgar yüzümüzü yalıyor, kulaklarımızdan içeri giriyor, sanki kızgınlıkla kafamızı koparmak istiyordu, rüzgarın basıncından zorlukla nefes alıyorduk, sanki bir şeytan bizi pençelerinin arasına almış, cehenneme doğru sürüklüyordu, çevremizdeki her şey sadece bir çizgi haline dönüşmüştü, sanki yok olacaktık,
Yavaşça ‘Seni seviyorum Nadenka’ dedim.
Kızak gittikçe yavaşladı, rüzgarın uğultusu ve anaforu artık o kadar korkunç değildi, nefes almamız kolaylaşmıştı, ve sonunda yamacın dibindeydik, Nadenka ölmekten beter olmuştu, yüzü bembeyazdı ve zor nefes alıyordu, kalkmasına yardım ettim.
Gözleri dehşet içinde açılmış bir şekilde bana bakarak:
Bir daha hiçbir güç bana böyle bir şeyi yaptıramaz dedi. Hiçbir şey, korkudan öldüm!
Biraz sonra kendine geldi, soran gözlerle bana baktı, gerçekten o üç kelimeyi söylemiş miydim yoksa kasırganın gürültüsünden ona mı öyle gelmişti…ben de arkasında durmuş sigara içiyor ve eldivenlerime bakıyordum.
Koluma girdi ve buz tutmuş tepede uzun bir süre geçirdik, soru onu rahat bırakmıyordu, bu sözleri duymuş muydu duymamış mıydı? Evet mi, hayır mı? Evet mi, hayır mı? Bu soru hayat memat sorusuydu, gurur, onur sorusuydu..çok önemli bir soruydu, dünyadaki en önemli soruydu. Nadenka, sabırsızca, üzgün bir şekilde yüzüme baktı, konuşmayacağımı anlayınca kendisi konuştu, Ah! Şu güzel yüzdeki duygular! kendisiyle mücadele ediyordu, bir şey söylemek, bir şey sormak istiyordu ama kelimeleri bulamıyordu, üzgün, şaşkın ve korkmuş gibiydi…
Bana bakmadan
- Biliyor musun dedi.
- Neyi?…
- Hadi tekrar kayalım!
Tekrar tepeye tırmandık, beyaz ve tirtir titreyen Nadenka’yla kızağa oturduk, ve yeniden korkunç boşluğa uçtuk, yeniden rüzgarın uğultusu, kasırganın anaforu, ve kızağımız en hızlı, en gürültülü uçuşunu yaparken, yavaş bir sesle:
- Seni seviyorum Nadenka dedim.
Kızak durduğunda, kaydığımız tepeye baktı sonra benim ilgisiz ve tutkusuz sesimi dinledi, tüm yüzünde büyük bir şaşkınlık okunuyordu, yüzünde ‘ne demek istiyor? Kim söyledi bu sözleri? O mu? Yoksa sadece bana mı öyle geldi? diyen bir ifade vardı.
Emin olamamak onu endişelendirmişti, zavallı kız sorularıma cevap veremedi, neredeyse ağlamak üzereydi.
Eve dönsek mi? diye sordum.
Şeyy…ben bu kızakla kayma işini çok sevdim, bir kez daha kayalım mı?
Kızakla kaymayı ‘sevdiğini’ söylüyordu ama geçen iki seferde olduğu gibi, yüzü yine bembeyaz, tirtirtitriyordu kızağa binerken, korkudan zor nefes alıyordu.
Üçüncü kez tepeden aşağı uçtuk, yüzüme, dudaklarıma baktığını gördüm ama mendilimi ağzımın üzerine koydum, öksürdüm ve yamacın yarısındayken, yine
- Seni seviyorum Nadya, demeyi başardım.
Ve esrar yine çözülmedi! Nadenka, sessizdi, bir şeyler düşünüyordu, yavaş yavaş yürüyordu, ona bu üç kelimeyi söyleyip söylemeyeceğimi merak ediyordu, ruhunun acı çektiğini hissettim, şöyle haykırmamak için kendini sanki zor tutuyordu:
- Bunları rüzgar söylemiş olamaz! Ve rüzgarın söylemiş olmasını istemiyorum!
Ertesi sabah küçük bir mesaj aldım.
- Bugün de kızakla kaymak istiyorsan, bize gelen. N.
O günden sonra her gün Nadya’yla kızak kaymağa gittim. Ve tepeden kayarken, her seferinde yavaş bir sesle ‘Seni seviyorum Nadya’ dedim.
Zamanla, bu sözler, alkol ya da uyuşturucu gibi Nadya’da bağımlılık yaptı, bu sözleri duymadan yaşıyamıyordu, önceden buz tutmuş tepeden aşağı kaymak onu gerçekten çok korkutuyordu, fakat şimdi korku ve tehlike, sevgi sözcüklerine tuhaf bir cazibe katmıştı, üstelik sözler, eskiden olduğu gibi esrarını koruyordu, şüpheli iki kişiydik: ben ve rüzgar…Nadya aşk sözlerini hangisi söylüyordu hala bilmiyordu, fakat artık aldırmıyordu da, içkiyi hangi kadehten içtiğinizin önemi yoktur yeter ki, sizi zehirlemesin…
Öğleyin bir ara buz tutmuş paten sahasına geldim, paten kayan kalabalığın arasına karıştım, o sırada Nadenka’yı buz tutmuş tepeye tırmandığını gördüm, ve beni arıyordu, tek başına çıkmaktan korkmuştu hem de nasıl, yüzü bembeyazdı, fakat çok kararlıydı ve korkusuna rağmen tepeye tırmandı, belli ki, bir deneme yapacaktı, ben yokken de aşk sözcüklerini duyacak mıydı? kızağa binerken solgun dudaklarının korkuyla aralandığını gördüm, gözlerini kapadı ve dünyaya hoşçakal diyerek kaymaya başladı, Whrrrrr….Nadenka o sözleri duydu mu, duymadı mı bilmiyordum, sadece kızağın üzerinden bitkin ve solgun bir halde kalktığını gördüm, yüzünden sözleri duyup duymadığını kendisinin de anlamadığını söyleyebilirdi, kayarken duyduğu dehşetten ne ses, ne başka bir şeyi duyabilecek, anlayabilecek halde değildi çünkü…
Fakat sonra Mart ayı geldi…ilkbahar güneşi çok nazikti…buzdan tepemiz parlaklığını yitirdi, siyahlaştı ve sonunda eridi. Kızakla kaymayı bıraktık, zavallı Nadenka’nın şimdi nerede olduğunu bilmiyorum.
Yola çıkmadan iki gün önce, akşamüstü küçük bahçede oturuyordum, Nadenka’nın evi ile aramızda bir çit vardı, bayağı soğuktu, kış hala hükmünü sürdürüyordu, ağaçlar cansızdı ama yine de ilkbaharın kokusu vardı, çite doğru gittim ve çitin aralığından Nadenka’nın evini gözetlemeye koyuldum, Nadenka verandaya geldi, ve gökyüzüne doğru kederli bir şekilde bakmaya başladı, bahar rüzgarı üzgün, solgun yüzüne çarpıyordu…buz tutmuş tepede, kızakla kayarken, o üç kelimeyi duyduğu anı hatırlıyordu, ve yüzü çok çok kederli bir hal aldı, yanağına bir göz yaşı damladı, zavallı çocuk kollarını uzatarak sanki rüzgarın tekrar o üç sözcüğü söylemesini istedi, ve ben, rüzgarın esmesini bekleyerek yavaşça,
- Seni seviyorum Nadya dedim.
Şükürler olsun! Nadenka’nın yüzü değişti! Bir çığlık attı, tüm yüzü güldü, neşeli, mutlu görünüyordu, kollarını uzatarak rüzgarı kucakladı.
Ve ben de bavullarımı toplamaya gittim.
Bu çok uzun yıllar önceydi, Nadenka şimdi evli…kendi isteğiyle mi, isteğinin dışında mı evlendi bilmiyorum, bu önemli değil, saygın bir yönetici asistanıyla evlenmişti ve üç çocuğu vardı, vaktiyle onunla kızak kaymaya gittiğimizde rüzgarın ona söylediği ‘ Seni seviyorum Nadenka’ unutulmamıştı, bu onun hayatındaki en mutlu, en dokunaklı, en güzel hatırasıydı..
Fakat, şimdi artık yaşlandığımdan, o sözleri neden söylediğimi anlayamıyorum, bu şakayı ne sebepten yapmıştım…

irfan mutluer
01-05-2012, 20:04
ÖNCE EKMEK / Orhan KEMAL

Geceydi. Ayten tavanda yanan ufacık ampulün ışığında sırtüstü uzanmıştı sedire. Elinde günlük bir gazetenin haftadan haftaya verdiği eklerden biri. Görmeden bakıyordu. Oysa neler yoktu ekin o sayfasında genç kız kalplerini hoplatacak. Eldivenlerden söz ediyordu ek. Kumaş, yün, saten, podanj, desenli, desensiz. On beş liradan yetmiş beş liraya kadar. Sonra pudriyerler. Gümüş, sarı maden. Yetmiş beş liradan üç yüz liraya kadar. Bilezik, tarak, çeşitli kolyeler, gece ayakkabıları, botlar, çantalar.. Sonra gece elbiseleri, şapkalar, boneler, orlon, yün, naylon kazak, bluzlar, tuvalet makyaj takımları, vazolar, şekerlikler, seramikler...

Elindeydi ek, bakıyordu görmüyordu. Artık ne olursa olsun okula bir tekme, çalışacaktı.
Az sonra kimbilir hangi İstanbul meyhanesinden fitil gibi sarhoş dönecekti babası. Açacaktı ağzını yumacaktı gözünü...
"Bıktım usandım sizden Hanım. İşler akıntıya gitti kazanamıyorum diyorum, anlamıyor musunuz.. Maksadınız beni öldürmek mi... Ben ölünce çalışmaya köpek gibi razı olmayacak mısınız.. Sen de çalış. Kızın da çalışsın. Deyin ki öldüm yahu..."

Bir zamanlar ilkokula kuş cıvıltılarını anımsatarak gidip geldiği mahalle arkadaşlarından çoğu gibi o da artık veda etmeliydi ortaokula. Ortaokula, ardından gelecek liseye, üniversiteye, doktorluğa. Yarı aç yarı tok, birbirini kesen sokaklarla dolmuşların otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yürüyerek, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden gidip gelişlere bir son demeliydi artık.

İlkokuldan sonra öğrenime sırt dönüp ekmek ardında koşan arkadaşları gibi o da trikolarda çalışacaktı. Annesi kaç kez iki gözü iki çeşme:
"Aman yavrum, bakma sen babana. Oku, yeteneğin de var bırakma okulunu," demişti.

Elindeki eki attı. Babası hiç olmazsa annesinin çamaşıra, temizliğe falan gitmesini istiyordu. Gecelerce dinlemişti kavgalarını, gözyaşları içinde..
"Babanın savcı olduğu zamanlar tarihe karıştı Hanım.
"Bağırma, komşulardan utan. Ele güne karşı rezil olduğumuz yeter!"
"Artık rezalet de, vezaret de vız gelir bana!"
"Bana gelmez. Kızımız var. Çocuğunun geleceğini düşün.!"
"Beni düşündüler mi.. Benim geleceğimi düşündüler mi.. On beşimde yoktum boynuma işporta takılıp sokaklara salıverildiğimde. Benim canım yok muydu.. Ben insan değil miydim.. Ben okumak istemiyor muydum.. Okuyan, meslek sahibi olan arkadaşlarıma hala içim yanarak bakmam mı.. Kim acıdı bana, kim çekti nazımı.."
"Neden evlendin, neden çocuk yaptın?"
"Pencerede yolumu gözlemesen..Romanlarımın arasına aşk mektupları koymasan.."
"Susss!"
"Ne var gene komşular mı?"
"Hayır, kız uyanıktır duyar..."
"Duysun, duysun be! Neyimeydi benim evlenmek. Hem de koskoca savcı kızıyla... Çalışan bir kadın yeter de artardı bana. Birbirimize yük olmadan.."
"Evet, öylesi daha iyiymiş ama geçti."
"Geçtiyse... Zararın neresinden dönülürse kardır. Madem kızının okumasını istiyorsun... Çamaşıra git, aşçılığa git... Beni düşünme, kızını düşün..."

Yorganın altında sıcak gözyaşları dökerek gecelerce dinlemişti. Dışarda karlar savrulur, acı rüzgar kendini yerden yere çalar... Sonra baharlar gelir.. Evde gecelerce süren bu atışma değişmezdi. Annesi sızılı, kalbi pır pır, gözlerinden kara kara gölgeler uçuşan dermansız kadın, nasıl giderdi el kapılarının çamaşırına, yemeğine, söküğüne dikiğine...

Kirası aylarca ödenmeyen evin sokak kapısı çalındı. Ayten anladı. Fırladı sedirden koştu kapıyı açtı. Babasıydı. Şarap kızılı vurmuş ablak, koskocaman yüzüyle öfkeli girdi içeri. Bakmadı bile yüzüne kızının. Çalışsınlardı efendim. Meyhanedeki emekli haksız mıydı...
"Baktım işler gitti akıntıya. Emeklilik maaşı yetmiyor. Oğlanla kızı seferber ettim. Şimdi ikisi de işte. Evimize refah geldi, refah..." demişti.

Sonra da eklemişti:
"Önce ekmek..."

Altları delinmiş, sarısını atmış, kat kat pençeli pabuçlarını çıkardı. Ağır ağır çıktı merdiveni...
"Önce ekmek... Sonra başkası... Okumak, meslek sahibi olmak.. Evet ama neyle? Önce ekmek, sonra her şey... Bir bu kadar daha yaşayacak değilim. Bana ne kızımın ben öldükten sonraki doktorluğundan... Kendi gibi bir doktorla ya da eczacıyla evlenir..."

Az önce Ayten'in uzandığı sedire kendini bıraktı. Ayten çok eskilerde olduğu gibi geldi, babasının dizine oturdu. Kolunu boynuna attı. Babası bir şeyler sezmiş gibiydi. Okşadı kızının gür kumral saçlı başını. Yolda hanımı için düşündüğü çok ağır şeyleri unutuverdi. Oysa gene pek çok gecelerde olduğunca sövüp sayacaktı. En çok da hanımının savcı babasını karıştıracaktı...
"Okulu bırakıyorum babacığım..."

Adam tokatlanmışçasına şaşırdı...
"Neden?"
"Çalışacağım."
"Nerede?"
"Trikolarda.. Arkadaşlarım var orada çalışan. İlk girişte az para veriyorlarmış ama.. Zamanla, ustalaşınca... Hem biliyor musun, onlarla çalışacağım diye öyle sevindiler ki. Yarın sabah başlıyorum?
Günlerden beri kızıyla hanımının çalışmasını isteyen babanın içinden pişmanlığa, acımaya ilişkin bir şeyler geçti. Ağlayacak kadar duygulandı..
"Hanım," diye seslendi. "Hanımcığım..."

Uzun boylu, kupkuru renksiz kadın sabunlu ellerini kirli önlüğüne kurulayarak geldi..
"Efendim!"

Adam konuşamadı... Bu kız çalışmak istiyormuş, haberin var mı diyemedi. Dese boşanacaktı. Hanımına uzun uzun baktı... Bakıştılar... Ayten babasının ayakucunda dikiliyordu. Parmaklarıyla oynuyordu.. Ayrıldığı okulunu, daha çok da çok sevdiği kimya dersini düşünüyordu. Kimya, biyoloji, matematik.. Yarın için hazırlanacak yığınla ödevi vardı. Şimdi otursaydı masa başına, gece yarısı hazır olabilirdi ancak. Ama yıllardan beri ilk kez kimyacı, belki de matematikçi Ayten'i soracaktı. Arkadaşları, gelmedi efendim, diyecekler öğretmeni şaşırtacaklardı. Yıllar yılı okula kırk derece ateşle gelip tüm zorlamalara karşın eve dönmeyen Ayten neden gelmezdi? Onunla övünüyorlardı. Biyoloji öğretmeni aklına sokmuştu doktor olmayı. Bir de komşuları varisli Hediye Nine.. Yıkıldım yıkılacak bir ahırda terk edilmiş yetmişlik bir kadındı. Komşular yiyecek.. Arada eski teneke mangalına kömür ateşi, sırtına geçirecek üst baş vermeseler.. Yapayalnız çıldırmasa bile, acı rüzgarların kendini yerden yere vurduğu gecelerden birinde, belki de sabaha sağ çıkmazdı...
"Hediye Nine!"
"Yavrum."
"Ben doktor olunca seni muayenehaneme alırım, varislerini iyileştiririm."
"İnşallah kızım."
"Sırtına beyaz bir iş gömleği, ayaklarına pabuç.."
"O zaman beni unutursun kız."
"Unutmam Hediye Nine, vallahi unutmam."
"Ya unutursan..."
"İki gözüm kör olsun ki unutmam."
"Aman yavrum o nasıl söz, düşmanların gözü kör olsun. Unutsan bile değil mi ki bu kadar düşünüyorsun... Bu da yeter bana..."

Dışarıda sulusepken mahalleye saldırıyor yine. Aklına Hediye Nine geldi. Koştu mutfağa. Bir kap aldı. Mercimek çorbası doldurdu. Bir parça ekmek, kocaman bir soğan, biraz tuz.. Babasıyla annesinin ne konuştukları umurunda bile değildi. Evden yıldırım gibi fırladı. Sulusepken az kalsın uçuracaktı Kurşun gibi daldı Hediye Ninenin yarı aralık kapısından içeri. Az önce bir komşu bir parça kömür ateşi getirmişti. Sırtında yorgan adına bir mitil, kapanmıştı ateşe. Elli beş yıl önce İstanbul?un yine böyle mahalleyi döven sulusepkenini düşünüyordu düşündüğünü seçemeden. On beş yaşındaydı.. Zeyrek'in arka mahallelerinden birinde, saçakları dantela gibi işli kocaman bir ahşap evin merdivenlerini genç ayaklarıyla kurşun gibi iner çıkardı. Karların savrulduğu, ayazların kestiği erken sabahlarda, dirseklerine kadar çemirli tombul kollarıyla su taşırdı köşe başındaki çeşmeden...
"Hediye Nine bak ben geldim."

Uyandı elli beş yıl önceki İstanbul'un sulusepken sabahından. Baktı Ayten'e...
"Hoş geldin yavrum..."
"Ne düşünüyorsun?"
"Bilmem..."
"Bak sana mercimek çorbası, ekmek, bir de ne getirdim..."

Bilirdi...
"Soğan mı?"
"Al... İyi ettim mi..."
"Sağol yavrum. Her şey gönlünce olsun..."

Sonra çorba sahanı, ekmek, soğanı oracığa bırakıp doğrulmakta olan kızın kumral başını avuçlarıyla tuttu. Yanaklarını öptü...
"Ayten," dedi. "Ayten'im benim. Yavrum. Sen doktor oluncaya kadar bekleyeceğim, ölmeyeceğim..."

Ayten kendini tuttu...
"Kaç yıl vardı doktor çıkmana Ayten?"
"Sekiz."

Hediye Nine parmaklarıyla hesapladı. O zaman yetmiş sekiz yaşında mı olacaktı... Sekiz yıl daha yaşayabilir miydi... Ama bunları genç kıza söyleyemezdi... Neşesini kaçıramazdı...
"Muayenehaneni silip süpüreceğim. Hastalarına bakacağım. Sen de benim şekerimi, midemdeki yelleri, bağırsak ağrılarımı iyi edeceksin değil mi..."

Ayten kendini güç tutuyordu...
"Elbette," dedi her zamanki gibi...

Sonra dışarının sulusepkenini yıldırım gibi geçti.

Orhan Kemal

dem
15-05-2012, 16:12
AY IŞIĞI'ndan:
Sait Faik ABASIYANIK


...
En son bir gazeteye müracaat ettim. Başmuharrir cenaplarının karşısına çıktık. Siyasi kanaatlerimi sordu. Olmadığını söyledim. Hiç düşünmediğim şeyi bana soruyordu. Ne mebus olmak, ne de gazetede siyasi yazılar yazmak niyetindeydim. Röportajlar yapmak, muhabirlik etmek için siyasi kanaatimin ne faydası vardı? Ben insanlar ve kendim hakkında düşünürüm. Hükümetler hakkında, rejimler hususunda hiçbir fikrim yoktu.
Başmuharrir ağız aramakta ustaydı:
-Yani nasıl bir dünya arzuluyorsunuz?
Artık kızmıştım:
-Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı... Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya...
Sevilmeye layık, küçücük kızların orospu olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götüremediği, her genç kızın namuslu bir delikanlı ile konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılamadığı bir dünya... Muhabbet tellallarının günde otuz lira kazanmadığı bir dünya... Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya... Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya... İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya...
Aynen bunları söyleyemedim. Şimdi söylüyorum.
-Pekâlâ, biz size haber göndeririz.
Haber göndermediler.
Ümitle bekledim. Dünyada hiçbir kimsenin benim istediğimden başka türlü bir dünya isteyebileceğini o zamana kadar aklıma bile getirmemiştim desem yalan! Neler isteyenler vardı dünyada? "O halde ne ümit ediyordun?" derseniz, "Ne bileyim!.." derim.

emre gümüşdoğan
14-02-2013, 14:24
UZUN ÖYKÜ, KISA ÖYKÜ VE BEN

Benim uzun bir öyküm hiç olmadı. Herkesin öyküsünün kısa bir parçasıydım.


Emel Kayın

irfan mutluer
06-08-2013, 02:08
ÖZET – (ADALET/SİZ)

Faşizmin sağ tarafı, sol tarafına çelme taktı…

İ. Mutluer

Ferda Balkaya Çetin
01-09-2013, 20:02
Apartman Çocukları

Evde yemek pişiyordu, soğan kokusunu bahane ederek dışarı çıktım. Her zaman gittiğim kahvehaneye gittim. Boş masa yoktu. Ben yaşlarda, tek başına oturan bir adamın yanına izin isteyip oturdum. Kalemimi, not defterimi, dergimi çıkardım. Masada oturan adam, beni tam teçhizatlı görünce kendini tutamayıp sordu:
“Abi, sen yazar mısın?”
“Pek sayılmaz.” dedim.
“Peki, ya kâğıt kalem?”
“Yarın katılacağım bir seminer için öykü yazacağım da…”
“Konusu ne abi?”
“Apartmanda yetişen çocuklarla ilgili.”
Adam birden gerildi:
“Çocuk deme abi.”
“Hayırdır, çocuklarla ilgili bir sorununuz mu var yoksa?”
“Var abi, var. Hem de iki tane. Ellerinizden öper demek adet olmuş, benimkiler ellerinizden ısırır.”
Gülümsedim, adama dönüp:
“Dertlisin galiba.”
“Hem de nasıl!” dedi ve devam etti. “Şu saçlarıma bak, hâlâ diken diken. Az önce yine tepemin tasını attırdılar da kapıyı çarpıp evden çıktım.”
Bir öykü malzemesi bulmuş gibiydim. Adamı ürkütmemeye dikkat ederek:
“İstersen biraz anlat, belki sana yardımcı olurum.” dedim.
“Ben sorunlarımı çözdüm sayılır.”dedi.
“Peki, nasıl başardın?”
“Bir koli asma kilit aldım. Çocuklar neresini kurcalarsa orasını kilitliyorum. O kadar rahatladım ki…”
“Gelişimleri?”
“Maşallah iyi gelişiyorlar, ikisi de tosun gibi.”
“Ya davranışları?”
“Sormayın gitsin! İnan evimiz bazen ateşli bir cephe oluyor, bazen bitpazarı, bazen de marangoz atölyesi…”
“Daha sakin anlatın da yazayım.”
“Yaz abi, yaz da… Hani yazar değildin?”
“Olacağım.”
“Ol abi, ol da yaz.”
“Sizi çileden çıkaran davranışlara bir iki örnek verir misiniz?”
“Ah ağabeycim ah, hangi birini?”
“Ne bileyim, ilk aklına geleni söyle işte.”
“Geçen, hanıma bir arkadaşı Yunanistan’dan Türk kahvesi getirmiş. Hanım da kasılıyor. Anlamadığım kahve buradan Yunanistan’a gidip de gelince ne oluyor! Adı bile aynı, gemi yolculuğu kahvenin tadını mı değiştiriyor? Neyse uzatmayalım, ben mutfakta salata yapıyordum, hanım ütü ile uğraşıyordu. Ortalığı kahve kokusu sardı. Bizim ufaklık bir paket Yunanistan’dan gelme Türk kahvesini halının üzerine sermiş.”
“Olur, böyle şeyler, çocuk onlar.”
“Peki, abi; olamayan bir şey anlatayım o zaman. Geçen gün yine ufaklık, çocuk bezlerini klozete doldurup sifonu çekmiş. Bezler gitmeyince ağabeyi kovayla su dökmüş.
“Bezler gitmiş mi bari?”
“Gitmiş, gitmiş de apartman girişinde kalmış. İnan bir gün boyunca umumi helâya taşındık.”
“Anlatacaklarınız bitti herhalde?”
“Ne bitmesi abi, daha başlamadım bile. Geçen akşam bebekleri olan bir arkadaşımız geldi. Yavrucak pişik olmuş, altına zeytinyağı sürdüler. Bizimki bir fırsatını bulup bardaktaki yağı kafaya dikmiş.”
“Peki disiplin uygulamıyor musunuz?”
“Ben sıkıştırsam annelerine, anneleri sıkıştırsa babaannelerine sığınıyorlar.”
“Böyle olmaz, disiplin şart. Çocuk, duracağı yeri bilecek.”
“Bilecek abi, bilecek. Yoksa çıldıracağım.”
“Bugün niye evden kaçtınız?”
“Boş verin abi.”
“Çocuklarla ilgiliyse söyleyin lütfen.”
“Yazacağım dedin ya, ayıp olur abi.”
“Ne olacak canım, çocuk bunlar.”
“Madem ısrar ettiniz anlatayım. Bizim ufaklık resme meraklı. Bu akşam sulu boya ver diye tutturdu, ben de sağa sola su döküyor diye vermek istemedim. O ara tuvalete girdi. Çıkınca baktım ısrarından vazgeçmiş. Kendi kendime, ‘Demek ki kararlı olunca oluyormuş.’ dedim. O ara hanım ‘Rüstem yetiş!’ diye bağırdı.”
“Eee?”
“Eesi bizimki tuvaletin duvarlarına resim yapmış. Anlarsın ya...”
“Anladım, kardeşim anladım.”
“Sağ ol abi, beni bir anlayan çıktı sonunda.”
“Sen merak etme, ben bunları yazacağım. Belki seminerde bu sorunlara çözüm de bulunur. İstersen sen de gel.”
“Yok, abi yok. Sen bunları yaz da git, haftaya yine buluşalım, bana çözümü anlatırsın, hem o zamana kadar sana yeni konular da çıkar.”
Adam biraz rahatlamış bir şekilde masadan kalktı. Az önce kirpi gibi olan saçları düzelmiş miydi, bana mı öyle geldi anlamadım. Masada yalnız kalınca kafamda uçuşmaya başlayan cümleleri kâğıda aktardım. İşim bitince de evin yolunu tuttum. Eve geldiğimde çocuklar uyumuştu. Eşim, elinde bir bez, söylene söylene tuvaletin duvarlarını siliyordu.

Özlem Yıldız

* Patika, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin 65. Sayısında Yayımlanmıştır. (Nisan-Mayıs-Haziran 2009)

Ferda Balkaya Çetin
01-09-2013, 20:04
Kahve Kokusu *

Konuşkan değilim. İyi bir dinleyiciyim. Şimdiye kadar dinlediklerimi not etsem değme yazarları kıskandıracak “malzemem” olurdu. Ekonomiden anlamam. Buna rağmen benim yüzümden ülke ekonomilerinin batıp çıktığı söylenir. Neymiş, benim başımın altından çıkan kahve sohbetleri; hükümetleri, kralları, padişahları zor durumda bırakıyormuş. Bu yüzden yasaklandığım bile olmuş. Kimi de hafife almış beni: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.” demiş. Uyak çok güzel. Yalnız bir de kahve tutkunlarına sormak lazım, gönlün neler istediğini.

Tek satır yazmayı bilmem; ancak o kadar çok yazar arkadaşım oldu ki sayısını şimdi hatırlamıyorum. Onların yazarken neler çektiklerini, benden nasıl medet umduklarını yazsam yeteri kadar eserim olurdu. Günde kırk fincan kahve içen Balzac’ı bir düşünün! Kaç eserinde benden yararlandı dersiniz? Ya adıma yakılan türküler!

Şimdi bu köhne geminin deposunda, denizaşırı ülkelere ilerlerken bir çuvalın içinde olmak yukarıdaki paragrafla nasıl da çelişiyor! Işıltılı masalar, güzel sohbetler yok burada. Kesif bir rutubet neredeyse tüm benliğimi silecek. Yok yok, öyle olsa eminim beni güverteye çıkarırlar. O da yetmezse kaptan köşküne... Demek ki deniz kokusu, çuval, rutubet bana o kadar da zarar vermiyor. Fareler mi? Ne yapsın beni fareler? Başımda oturup kedilerden mi konuşacaklar? Yoksa tayfaların denize tekmelediği arkadaşlarının yasını mı tutacaklar?

Yandaki çuvallar mı? Onlar arkadaşlarım benim. Çoğu kendinden geçmiş. Ya ayrıldığımız limanı düşünüyorlar ya da yeni ülkelerde kendilerini tüketecek dudakları...

Bakınmaktan sıkılıp “Hey gidi günler, hey!” diyerek yaşam yolculuğumun başına dönüyorum. Önce bir işçi elleri beni toprağa gömüyor. Biraz serpilince onlarca fidan arasından seçilerek ayrı bir yere dikiliyorum. Orada da sekiz ay bekliyorum. Boyum altmış santim kadarken sökülüp “Seni pamuklara sarmalar sararım.” misali palmiye yapraklarıyla sarılıp And Dağlarının eteklerindeki aile çiftliklerinden birine dikiliyorum. Şimdi çok uzak bir hayal olan o dağ yolculuğuna hiç girmeyeceğim. Anlatmaya başlarsam gemimiz limana varana kadar bitmez.

Bir sabah tomurcuklandı dallarımız. Derken üç dört yaş… Çiçeklerimiz her çiçek kadar narin. Hani “Adam olacak kerata!” diyorsunuz ya işte benim çiçeğimi koklayan kişi hatırı sayılır bir ürüne dönüşeceğimi sezerdi.

Altı ay sonra çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bizi elleriyle tek tek topladı. Daha sonra kabuklarımızdan ayrıldık. O kabuklar kahve bahçelerine gübre olarak geri döndü. Bizi büyük bir beton tankın içerisinde, billur bir suda bir gün kadar beklettiler. Bu suyun bir kısmını içimize çektik. Ağırlığımız artsın diye değil, biraz çürüyüp de aromamızı çoğaltmak için. Bunun ardından teraslara serdiler bizi. Tropikal bölge güneşi altında sere serpe yayıldık. Her yağmurda bir yangın telaşı... İnsanlar böyle zamanlarda üzerimizi iyice örterlerdi. Kesinlikle ikinci kez ıslanmamalıydık. Eğer kurutma sırasında ıslanırsak geri dönüşü olmayan bir çürüme başlardı. Gübre olarak bahçelerimize geri dönmekten başka çaremiz kalmazdı. Teraslarda iyice kurutulduktan sonra yeniden işlenirdik. Bir kilo gelebilmemiz için dört beş binimizin bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak o zaman beş para edebilirdik.

İşte ben bu çuvala girene, üzerimdeki eşsiz aromayı kazanana kadar kaç türlü işlemden geçtim. Dalımda kaç tropikal bölge kuşu öttü, kaç yağmur suladı beni, kaç işçi topladı, kaç kadın eli değdi bana? Kaç hamal taşıdı? Ah ah! Ne emekler var üzerimde! Neyse ki aromam güçlü. Yoksa kim tüketirdi püfür püfür ter kokarken beni?

Çok az bir yolum kaldı. Yakın zamanda yeni bir limana varacağız. Yine hamallar, yine kamyonlar, yine işletmeler… Farklı işlemlerden geçeceğim “modern” tesislerde. Beni önce hafif yapacaklar. Sonra daha hafif. Fındıkla, çikolatayla, çilekle daha bilmem neyle karıştıracaklar. Ne kadar çok çeşidim varsa o kadar övünecekler. Sonra da ışıl ışıl bir kafede, bir ergenin ilan-ı aşkının cesaret kaynağı olacağım. Bir yazarın uykulu gözlerini aralayacağım. Akşamdan kalma bir sarhoşu ayıltacağım. Belki de bir çocuk beni ısrarla içmek isteyecek, başaramayınca da ilk yudumda “acı” diye bağırıp tükürecek. Kadınlar bir araya geldiklerinde falımdan kim bilir neler umacaklar! Bir garson, köpüğüm az diye azar işitecek; yeniden ateşe sürecek beni hışımla...

Her şeyin birbirine karıştığı dünyada benim de binlerce çeşidim üretilecek. Gazetelerde son bir manşet: “Kahvenin Elli İki Bin Çeşidi Üretildi.” Yıl yıl azalacak hatırım. Ben önce her şey olduğumu sanacağım. İş işten geçtikten sonra da kırk yıl hatırı kalan eski halimi özleyeceğim. İçimdeki kahve kokusunu tamamen yitirdiğimde, her şey oldum derken hiçbir şey olmadığımı anlayacağım.

Özlem Yıldız

Ferda Balkaya Çetin
01-09-2013, 20:06
Dolmuştaki Düşler *

Kız meslek lisesinin resim atölyesi üçüncü kattaydı. Yarı açık cezaevini andıran yatılı okulun yüksek duvarlarla çevrili bahçesine bakıyordu. Atölyede on beş şövale, onlara bitişik ikişer tabure her zaman düzen içinde dururdu. Duvarları da farklı yıllarda yapılmış yağlı boya tablolar süslüyordu.

Okulun ele avuca sığmaz kızları atölyenin anahtarını bir şekilde çoğaltıp burasını resim yapmanın yanında sigara içmek için de kullanıyorlardı. Tuvaletlere sık sık baskın yapıldığından hiç kimse orada sigara içmeye cesaret edemiyordu. İşin sonunda okuldan atılmak vardı. Saat beşte dersler bittikten sonra yatakhaneye dar bir koridorla bağlı olan bu atölyeye sığınır, hem hafta sonlarının sevda değerlendirmelerini yaparlar hem de yatılı okulun kahrını azaltmaya çalışırlardı.

Böyle günlerden birinde Duygu, çoğu zaman yaptığı gibi, sigara içmese de arkadaşlarına katıldı. Arkadaşları pofur pofur sigara içerken o da iki adam boyu yüksekliğindeki pencerenin önüne geçmiş, uzaklardaki karlı dağlara bakıyordu. Dalgın hali, düşüncelerini ele veriyordu. Köyde şehirli, şehirde köylü olmanın acısını hissediyordu yüreğinde. Köye gittiğinde insanlar ona alaycı gözlerle bakıp şehirli halini küçümsüyorlardı. Şehre geldiğindeyse ne kadar dikkat etse de köylü hali bir yerlerinden okunuyordu. Lastik ayakkabılarından okunmasa iple bağlanmış çift örgülü saçları ele veriyordu onu. Geçen zamanda köylülüğün tüm delillerini yaksa da bu kez köyde rahat edemiyordu.

Duygu o kadar derinlere dalmıştı ki okulun bahçesinden kendisine el kol sallayan Müdür Yardımcısı Nuray Hanım’ı neden sonra fark etti. Nuray Hanım, tüm öfkesini ellerine yansıtmış, kendisini Duygu’ya göstermeye çalışıyordu. Duygu, Nuray Hanım’ı görür görmez toparladı. Onun ne kadar titiz olduğunu bildiğinden, hele okul müdürünün tayini çıktıktan sonra, o atölyeye damlamadan arkadaşlarını da uyarıp hep birlikte yatakhanede aldılar soluğu.

Kısa bir süre sonra Nuray Hanım’ın eli Duygu’nun kulağını kavramış bir halde tekrar atölyedeydiler. Nuray Hanım bir dedektif edasıyla atölyedeki dumanı kokluyordu. Atölyede sigara içildiğini anlayınca Duygu’nun kulağındaki eli daha bir dayanılmaz oldu. Duygu’nun güzel yüzünden dalga dalga acılar geçiyordu. Nuray Hanım, yürekleri titreten bir sesle:

- Demek burada sigara içiyordun öyle mi? diye sıkıştırdı Duygu’yu.

Duygu, titrek bir sesle:

- Ben sigara içmiyorum öğretmenim, diyebildi.
- Peki bu duman nereden çıktı? diye sürdürdü baskısını Nuray Hanım.

Duygu, sigara içmediğini söylemekten yılmıyordu. Nuray Hanım onun sigara içmediğine inanmaya başlamıştı; ancak sigara içenlerin ismini alabilmenin umuduyla sürdürüyordu baskısını.

- Bak kızım eğer burada sigara içenlerin ismini vermezsen bunca dumanın senden çıktığına kanaat getirip ailene senin bir tiryaki olduğunu bildireceğim.

Bir dağ çiçeği saflığındaki Duygu’nun defterinde “ispiyon” diye bir sözcük yoktu. Nuray Hanım son tehditten sonra da olumlu yanıt alamayınca Duygu’nun kulağının acısına şırak sesiyle gelen bir tokadın acısı da eklendi. Duygu hıçkırıklarla yatakhanenin yolunu tuttu. Onu kapıda karşılayan kızlar, sigara içmeyen birine bunu yapan Nuray Hanım’ın kendilerine ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı.

Nuray Hanım birkaç gün geçmesine rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamayınca Duygu’nun velisini okula çağırdı. Bir gün tarih dersinde kendini kaptırmış halde ders dinleyen Duygu’yu nöbetçi öğrenci çağırdı. Duygu meraklı adımlarla girdi Nuray Hanım’ın odasına. Babası karşısındaydı. Nuray Hanım halı sahayı andıran büyük bir masanın ardında tüm heybetiyle oturuyordu. Duygu, babasını süzüp durumu bilip bilmediğini anlamaya çalıştı. Babası nasırlı ellerini ovuşturduğuna göre her şeyi biliyor demekti. Çünkü sinirlendiği zamanlar böyle yapardı. Duygu, cesaretini toplayıp hiçbir şey olmamış gibi babasının elini öpmek için uzandığında şırak diye bir tokat daha patladı yüzünde. Bu anda Nuray Hanım’ın yüzünden bir onay ifadesi geldi geçti. Babası tokadın sesi odadan çıkmadan :

- Kızım, seni buraya sigara içmeye mi yolluyoruz, diye söylenmeye başladı.

Nuray Hanım başlıyor, babası susuyordu; babası başlıyor, Nuray Hanım susuyordu. Odadaki sesin sahibi değişmesine rağmen okların yönü hep Duygu’ya doğruydu.

Duygu yerin dibine geçmişti. Babasından yediği ilk tokattı bu. Halbuki Duygu’nun bu kadar dediğim dedik olmasını, arkadaşlarını savunmasını öğreten de yine babasıydı. Duygu bir süre sonra odadaki sesleri duymaz oldu. “Devlet bakar.” diye verildiği yatılı okulda yaşadığı sıkıntılar geçiyordu gözünün önünden. Okula kara lastikle geldiği günden, aç yattığı akşamlara; şehirdeki aşağılanmalardan, köydeki utançlara; yediği dayaklardan, zil çalar çalmaz kaçar gibi okuldan ayrılan öğretmenlere; bir hademe edasıyla temizledikleri sınıflardan, soğuk suyla yıkadıkları bulaşıklara kadar ne varsa tekrar yaşadı.

Ne eski utançları ne harçlıksız geçen günleri ona bu olay kadar koymamıştı. Zaten harçlıksızlığa da kendince bir çare bulmuştu. Köy dönüşü iki günde biten harçlığının son yirmi beş kuruşunu haftalarca cebinde gezdirirdi. Sırf “Param yok.” demesin diye. Cebinde bir simit parası da olsa parasız değildi ona göre.

Odadaki sesler kesilince Duygu, babasına döndü. Babası gök gürültüsünü andıran bir sesle:

- Çantanı topla, diye gürledi.

Duygu, düşmüş omuzları, zor ilerleyen ayakları ile güçlükle çıktı odadan. Nuray Hanım son cümleyi beklemese de: “Böylesi daha iyi, bu azgınlarla başka türlü baş edemem. Bu olay diğerlerine de ders olur. Özellikle de alt sınıflara…” diye geçirdi içinden. Hem belki kuracağı disiplin kendisine müdürlük getirirdi kim bilir?

Duygu’nun babası Musa, üç sene sonra da olsa haklı çıkmanın mutluluğunu yaşıyordu. O, bu okul işine daha başından beri karşıydı. Köylerindeki Ayşe Öğretmen yanına muhtarı da katıp: “Musa Bey lütfen kıymayın bu kıza. Onda bir ışık görmesem buraya kadar gelmezdim. Duygu çok büyük bir insan olacak.” diye söylediğinde bu pembe sözlere inanmasa da muhtarı kıramadığından göndermişti kızını yatılıya. Muhtar üsteleyip: “Masraftan korkma Musa, devlet kızına bakar.” deyince biraz daha rahatlamıştı. Bir de bugün yaşadıklarına bakıyordu. “İyi ki Nuray Hanım beni çağırmış. Çağırmasa daha kim bilir ne rezillikler açacaktı başımıza bu kız.” diye düşünüyordu.

Köy dolmuşu, Duygu’nun resim atölyesinden dalgın dalgın baktığı dağları aşıyordu. Duygu, arabadaki köylülerin kendisini süzmesine aldırmadan dalgın dalgın oturuyordu. Düşleri ise başka bir dolmuşla Ayşe Öğretmenin elini sımsıkı kavramış bir halde okula doğru gidiyordu. İlk günkü heyecanla…

Özlem Yıldız

*Öğretmen Dünyası dergisinde yayımlanmıştır.

Ferda Balkaya Çetin
24-10-2013, 15:07
Dalgın bakışlarımın önündeki gölet yakamozlanıp duruyordu. Nereden geldiğini anlamadığım onlarca kırlangıç birden göledin üzerinde uçmaya başladı. Kim daha alçaktan uçabilecek diye oyun oynar gibiydiler. Önce olabildiğince alçalıp bir yudum su içiyorlar, sonra hızlı bir şekilde yükseliyorlardı.
Gölet sakindi. Küçüktü. Büyük dalgaları oluşturacak kadar geniş değildi. Onun bir adam boyunu aşmayan suları ancak şıpırtı çıkarabiliyordu. Hemen ön tarafındaki kapaklara bağlıydı göletliği. Bir de Konurca’dan gelen kaynak suyuna. Bir acayip denge vardı. Gelen su, giden su; ortada gölet. Onu hiçbir zaman boş göremezdiniz. Ben onu hep dolu görmüştüm. Yıl içerisinde doluluğundan çok rengi değişirdi. Bazen yosun yeşili, bazen gümüşi, bazen de çamur rengindeydi. Sel suları geldi mi ne rengi kalırdı ne eski uysallığı. Kapakları bile tanımazdı. Taşıyamadığı suları setin üzerinden aşırırdı.
Ben en çok göledin yosun kokan halini severdim. Kasaba çocukları onun yosun kokulu sularına bırakırlardı kendilerini. Onlar da kırlangıçlar gibi kayıp giderlerdi suyun üzerinde. Öyle ayak çırparlardı ki göledin yarı suyu dışarı taşardı. Coşkuyla yüzen çocukların bir yanında suya bırakılmış pamuk tohumu çuvalları dururdu. Toprağa ekilmeden önce yumuşasın da daha rahat uyansın diye bırakılmıştı. Diğer yanda da bir veya birkaç at göledin kapaklarına bağlı olurdu. Atlar karınlarına kadar değen suyun içinde öylece dururlardı. Göledin suyunun ayaklanıra iyi geldiği söylenirdi.
Nereden geldiği anlaşılmayan onlarca kırlangıç, göledin üzerinde bir süre oynaştıktan sonra işe koyulurdu. Çaybaşı Kahvesi’nin göledi gören saçağı onlarındı. Orası boydan boya kırlangıç yuvalarıyla doluydu. Baharda geldiklerinde onlarca yuvayı elden geçirirler, aralarına yenilerini yaparlardı. İlk işleri yuvaları işgal eden serçeleri çıkarmak olurdu. Haylaz serçeler beleş yuvayı bulup kurulurlardı. Oh ne güzel memleket! Kırlangıçlar gagalarıyla taşıyabildikleri kadar çamur getirip küçültürlerdi yuvaların girişlerini. Semirmiş serçeler böylece yuvaların kapısı açık da olsa içeri giremezlerdi. Günler ne çabuk geçerdi. Bir bakardım ki yuvalardan kırlangıç yavruları başını uzatmış. Bu yavrular göledi izler, onun üzerinde süzülecekleri günü beklerlerdi. Sonra anneleri gelirdi.
Feryat figan yemek paylaşımı…
Gölette yüzen çocuklara kızardı Topal Kazım.
- Anacığını sattığım veletleri, pamuk tohumlarımı dağıtacaksınız!
- Kaçın, Topal geliyor.
Çocuklar bu öfkeli, aksi adamı gördüklerinde göledin ortasına doğru yüzerlerdi. Topal çok sinirlenmişse bir iki taş savururdu arkalarından. Öfkesini alamazsa çocukların gölet kıyısındaki kıyafetlerini kucaklar, aksayarak ilerlerdi. Yarı çıplak çocuklar yalvar yakar peşine düşerlerdi. Bin bir güçlükle alırlardı kıyafetlerini. Ardından tekrar gölede.
Günler çabuk geçti. O yıl gelen kırlangıçlar hiç fark ettirmeden gittiler. Bu devir daim kaç yıl sürdü, kırlangıçlar göledin üzerinde uçmaya doydu mu, kasabalı Çaybaşı Kahvesi’nde gölede karşı çay içmeye kandı mı, yosun kukulu suda yüzen çocuklar büyüdü mü, gölet suyunda yumuşayan pamuk çekirdekleri yeşerdi mi, yeşerse bile pamuklar uygun fiyata satıldı mı? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Tıpkı aradan kaç yıl geçtiğini bilmediğim gibi. Tek bildiğim kırlangıçların artık öbek öbek gelmediği.
Her bahar onlarcası gelirdi oysa. Göledin üzerinde oynaşmaları daha dün gibi. Şimdi ancak bir çift gelmiş. Saçaktaki yuvaların çoğu, antik kent evleri gibi duruyor. Serçeler hepsinin kapısını genişletip içlerine kurulmuşlar. Yuvaları çalı çırpıyla doldurmuşlar. Daha da semirmişler. Bu yıl gelen bir çift kırlangıç uğraşamamış onlarla. Kahvenin içinde göledi görmeyen bir köşeye yapmışlar yuvalarını. Yakında yavruları kanatlanıp uçacak.

Göledi besleyemeyen kuru çayın üzerindeki korkuluklara iyice yaslandım. Yaşlı ayaklarım beni taşımaktan çok uzak. Arkamdan belediye sondajından yayılan su sesi geliyor. Kasabalı bu suyu tankerlere doldurup zeytin ağaçlarını suluyor. Kuraklık aman vermiyor yeşile. Herkes Konurca’nın nasıl olup da kuruduğunu anlamaya çalışıyor. Kasabalıda bir hüzün, bir suçluluk. Binlerce yıl akan su, Akhisar’ın, Mecidiye’nin değeri bilinmemiş Konurca’sı nasıl kurur?
İşi düzgün olanlar yüz elli iki yüz metrelik sondajla geçiriyor yaz mevsimini. Yeraltı sularıyla köşe kapmaca oynayarak. Sular her sene daha derine çekiliyor. Gücü olan suyun peşinde. Ya gücü olmayan?
Ben, sondajdan yayılan su sesiyle dalıp gittim. Bir süre sonra bu sese bir de yosun kokusu eklendi. Bu kokunun etkisiyle çok eskilere gittim. Gölet daha kurmamış, bahar gelmiş, kurbağalar çıldırmış, Topal Kazım ölmemiş; gölette yüzen çocuklar büyümemiş, hepsi de yosun kokulu suyun içinde yüzüyor. Üzerlerinden bir öbek kırlangıç sürüsü geçiyor.
Tozlu bir rüzgâr uyandırdı beni düşümden. İçi kum dolu gözlerimi tekrar yumdum. Hayalim orada değildi. Açtım gözlerimi. Çaybaşı Kahvesi’nden havalanan iki kırlangıç, çocuksu coşkularıyla kuru göledin üzerinden süzüldü gitti. Tıpkı eski bir masalın içinden geçer gibi.

Özlem Yıldız
Ocak 2008