PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Şair ve Yazarlardan Anekdotlar


Sayfa : [1] 2

emre gümüşdoğan
20-01-2006, 23:37
Şairlerimizle ilgili anekdotları, anıları bu başlığa yazabilirsiniz. Bu konuda oldukça birikimi olan arkadaşlarımız var aramızda.


Söz şimdi onların...Edited by: emre

emre gümüşdoğan
26-01-2006, 11:38
Ben de Necip Fazıl Kısakürek'le ilgili bir iki anekdot düşeyim.


Bir tanıdığı, Necip Fazıl Kısakürek'e,
-Fransa'da yayımlanan bir ansiklopediye, Türkiye'den yalnızca iki şair almışlar, der.
Necip Fazıl hemen sorar:
-Diğer şair kim?


***


Necip Fazıl Kısakürek'e,
-Üstad, özel arabanız yok mu? diye sorarlar.
Şair yanıtlar;
Ona en son bineceğim!

emre gümüşdoğan
27-01-2006, 11:20
Sait Faik, bir kış günü, hastalıktan yakınan arkadaşlarıyla söyleşirken:
-Ben eskiden soğuk aldığımda hemen çaresine bakardım, der.
Bir arkadaşı merakla sorar:
-Ne yapardın Sait?
-Hemen bir meyhaneye gider, yarım kiloluk rakı söylerdim. Yarım saat sonra bir şey kalmazdı.
-Hastalığından mı?
-Yok be rakıdan!...

Süleyman Güner
27-01-2006, 11:33
"...Devrimizin en iyi ozanlarından biri Cahit Sıtkı, sevdiği kızla evlenmek isteyince, serseri takımından olmadığını ispat için, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün tanıklık etmesi gerekmişti. Kalp hastası Ziya Osman'a son yıllarında Varlık Yayınevi iş vermesiydi, Cahit'in bu en yakın arkadaşı kalpten değil açlıktan ölecekti. Siz, Orhan Veli'nin, kimi günler öğle yemeğini bir bakkal dükkanı köşesinde iki çiğ yumurta içmekle geçiştirdiğini biliyor muydunuz? Bir de kalkmış, bunlar için genç yaşta öldüler diye acınıyorsunuz. Ölmesinler de ne yapsınlar?..."

Okunduğunda bizi şaşkınlığa uğratan yukarıdaki metin, deneme seçkilerinin yer aldığı Emin ÖZDEMİR'in "Düz Yazının Sorgulayan Gücü" adlı kitabında yer alan Cevdet KUDRET imzalı "Muşmula ile Köpek" isimli denemesinden.

Süleyman Güner
27-01-2006, 12:01
Fransızcayı gerçekten iyi bilen, Türkçe'nin unutulmaz eleştirmeni Nurullah Ataç, kendisine, "meramını anlatacak kadar" Fransızca'nın ne kadar sürede öğrenilebileceğini soranlara,


"Meramına bakar" dermiş.

esra saygı
27-01-2006, 12:05
Bernard Shaw, İngiltere’nin en çok kazanan yazarlarından biriydi. Yazdığı her sözcük için bir şilin alırdı. Ama bunu da az görür, Amerika’da basılacak yazılarının her sözcüğü için bir dolar isterdi.


Bir gün Amerika’lı yayıncılardan biri, muziplik olsun diye yazara bir dolar gönderdi ve “Bana bir kelime yollar mısınız?” notunu ekledi. Bernard Shaw, doları aldı ve kağıdın üzerine şu tek kelimeyi yazarak yayıncıya geri gönderdi. “Mersi”…

esra saygı
27-01-2006, 12:10
Yahya Kemal bir yokuşu çıkıncaya kadar nefes nefese kalır. Yokuşun sonundaki lokantadan bir garson seslenir:
-Buyrun beyim ne alırsınız?
Yahya Kemal tebessümle:
-Evlat,müsaade edersen bir nefes alacağım.

yarasa
28-01-2006, 12:42
Yıl 1970.


Yaşar Kemal ile, Aşık Veysel, Beşiktaş'ta yürürken, aşırı bir yağmura yakalanırlar. Sığınacak yer ararken hemen karşıdaki Yaşar Kemal'in kadim dostu Şemsi Yastıman'ın saz dükkanına giderler.


Sırılsıklam olmuş iki dostunu gören Şemsi Yastıman, espriyi patlatır:


"Hey Yarabbim! İki insan yaratmışsın, bir tek göz vermişsin.


Yaşar Kemal her zamanki dobralığıyla:


"Çok konuşma Allah'ın Türkmeni. Senden halı minder istemiyoz. Ver şurdan iki tahta sandalye de oturalım"

emre gümüşdoğan
28-01-2006, 14:17
Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde tutsaklık günleri. Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir.
Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım'i odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve:
-Demek Nazım sizsiniz, der. Nazım'a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, gidebilirsiniz, der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
-Ömer Hayyam adınıduydunuz mu? diye sorar. Müfettiş hemen atılır:
-Kim duymaz Hayyam'i.
Nazım:
-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, görüyorsunuz sanatcıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak, der çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur.


Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?

zeynel çok
29-01-2006, 01:30
serdar'ın, emre'nin son yazdığı anektodlara amenna. Sahin evin, fazıl hüsnü sana verdiği yanıtla ne demek istemiş. birkaç dakikadır anlamadım. çok mu geriyim yoksa?

AYKIZI
01-02-2006, 01:33
Bu bölümü çok seviyorum. smileys/smiley17.gif


Balzac'ın gerçek bir kahve tutkunu olduğunu ve yazarken çok fazla kahve içtiğini okumuştum. Kaynağı aklımda kalmamış.

esra saygı
05-02-2006, 17:22
<DIV =postcolor>Üstad'a yapılan bir saygısızlık ve ağır karşılığı...

Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salonda bulunanlardan birisi kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek:

"- Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın" der.
(Bir Deste Nükte, Cevdet Söztutan)

esra saygı
05-02-2006, 17:24
Bir gün kendisine, bir dostu:
-Üstad, dünyada iki büyük şair var, demiş.
Necip Fazıl’ın tepkisi şu olmuş:
-Öteki kim?

esra saygı
05-02-2006, 17:27
<DIV =postcolor>Mahkemede hakim, Necip Fazıl'a:
- Bak, der. Seni bundan böyle bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?
Necip Fazıl sorar:
- Hakim Bey, yoksa istifa mı ediyorsunuz?

engin berk
20-02-2006, 22:02
Ankara’nın güzel günleriydi. Meyhane masaları hükmünü yitirmemiş; bara kesmemişti ortalık. Balık bulmak sorun olsa da, rakının demi bir farklıydı.
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Her akşam işten çıkar Ahmed’in onu beklediği meyhaneye giderdi. Masa her zaman ki masa, Ahmed her akşam orada... Ahmed o günlerde işsiz...

Günler sonra bir akşam Ahmet’i bulamadı orada. İkinci akşamda yoktu Ahmet. Üçüncü akşam dayanamadı sordu:

“Nerede Bu Ahmet? Bir şey oldu da haberim mi yok yoksa?”
“Abi, Ahmet artık buraya gelmez dediler.” Şaşırdı.
“Niye?” diye sordu.
“Abi, o senin kız kardeşine aşık olmuş. Senin karşına artık çıkamazmış dediler.”
“Peki şimdi nereye gidiyor?”


Sinirle çıktı meyhaneden. Doğru tarif ettikleri yere. Meyhaneye girdi. İlk önce göremedi. Daha sonra meyhanenin diplerinde tek başına farketti masada onu. Gitti karşısında dikildi. Sanki yok olduğu üç gün boyunca hiç kalkmamıştı masadan. Çok sarhoştu.Onu görünce zorlukla ayağa kalktı. Masadaki meyve bıçağını uzatarak al vur beni dedi. Sanırım ben bunu hak ettim. Onu anlamaya çalıştı ama anlayamadı.

“Seni tek bir şartla affederim” dedi. “Kardeşimle evlenip mutlu olacaksın.”

Evde kardeşine anlattı durumu:
“Bir arkadaşım var adı Ahmed. Seni sevmiş. Onunla buluşmanı istiyorum. Çok iyi biridir...”

Buluşma zamanı geldi. Kız saatlerce beklemesine rağmen Ahmed oraya gelmedi. Ağlayarak eve gitti. durumu anlattı. Kan beynine sıçramıştı. Ne oldu da oraya gitmedi acaba Ahmed. Aklı almıyordu. Aynı meyhanede buldu onu:

“Bu sefer” dedi “hak ettin öldüreceğim seni...”

Yine zorlukla doğruldu yerinde, Cemal dedi:
“Gömleğimi görüyor musun? Kirli... Başka gömleğimde yoktu... Bu halde nasıl gideyim?”

Ahmed, onun en sevdiği arkadaşı... Cemal Süreya eve döndü, Ahmed Arif’in söylediklerini düşündü. Beyaz bir kağıda başlık attı.

“GÖMLEĞİM KİRLİ”

Altına da bir dizelik bir şiir yazdı.

“Gömleğim kirli...”

Bazı yazıları anlamak için öyküsünü bilmek gerek... İmge öykünün kendi de olabilir. Şiir her zaman kendine katmaz ya, bu haliyle okuyana da verebilir kendinden bir şeyler... Şiir, bir aşkın mesela, tek dizelik uzun öyküsü olabilir...

erhantigli
28-02-2006, 21:01
smileys/smiley32.gifSadık ile Tahir adında biri yolda gidiyorlardı.Sadık oradan geçmekte olan bir köpeği göstererek Nef!inin ünlü "Kelp tahirdir" sözünü hatırlattı.


"Ne dersin, şair haklı mı, kelp gerçekten tahir midir?" diye arkadaşına taş attı.


"Kelpin tahir olup olmaması anlayışa göre değişir. Kimi öyle der kimi böyle ama değişmeyen bir şey var. Kelp sadıktır" diyerek taşı gediğine oturttu!


Erhan Tığlı& nbsp; (Bilmeyenler için uyarı:kelp köpek, tahir de temiz demek ama...aması var bunun!..)

erhantigli
02-03-2006, 12:50
smileys/smiley32.gifsmileys/smiley18.gifŞair Fıtnat Hanım kurban kesmek için koyun bakıyordu. Yanına Şair Haşmet yaklaştı."Koç aramaya ne gerek var, ben sizin kurbanınız olurum" dedi.


Fıtnat Hanım güldü:"İyi ama boynuzlu bir koç arıyorum. Öylesi daha makbulmuş" diye konuştu.


Şair Haşmet cevabı yapıştırdı: "Aman sultanım, sizin kapınızda biraz durayım. Boynuzlarım çıkmaya başlar!"

ışıkçam
15-03-2006, 15:14
Bu olayı, ABDÜLKADİR BULUT'un yakın bir arkadaşından dinlemiştim:


Şair ABDÜLKADİR BULUT, bir arkadaşının düşüncesizce davranışlarından hoşnut değilmiş. Davaranışlarına canı sıkılıyormuş. İstanbul'dan Anamur'a tatile gezdiği günlerin birinde arkadaşlarıyla yiyip içtikten sonra, o arkadaşına dönmüş:


-Yarın beni gör, seninle görüşeceğim bir konu var, der.


Arkadaşını derin bir düşünce sarmış. O uzaklaştıktan sonra ABDÜLKADİR BULUT'un yanında kalanlar sormuş:


-Yahu ne işin olabilir onunla, ne konuşacaksın?


ABDÜLKADİR BULUT kıs kıs güler, sonra:


-Yahu adam yaşamı boyu hiç düşünmemiş. Bırakın da sabaha kadar "Kadir benimle ne konuşacak diye düşünsün. Belki alışkanlık yapar da düşünerek hareket etmeye başlar.

erhantigli
30-03-2006, 17:29
smileys/smiley36.gifAhmet Rasim yolda giderken biri kendisine çarptı. Üstelik yazarımıza öfkeyle bakıp, "Sersem" dedi.


Ahmet Rasim hiç istifini bozmadı, eğilerek, "Tanıştığımıza memnun oldum. Bendeniz de Ahmet Rasim" dedi.

nafesk
05-05-2006, 16:25
insanlar farklı bakamazlarsa bu kadar hayata, şair olamazlardı sanırım

erhantigli
07-05-2006, 11:47
Yukarda Bernard Shaw' dan birkaç anekdot yazılı ama şunu göremedim, onu da ben yazıyorum:


Ünlü yazar yaşı geçkince ama genç görünme sevdalısı bir kadınla konuşuyordu. Kadın fıkırdayarak kendisinin kaç yaşında göründüğünü sordu.


Yazarımız kadını süzerek, "Gözlerinize bakıyorum, onyedi diyorum, saçlarınıza bakıyorum, onbeş, cilveniz ise yirmi" diyor.


Kadın sevinerek, "İyi ama gerçek yaşımı söylemediniz" der.


Yazar bıyık altından gülerek, "Demin söylediğim yaşları bir toplayıverin canım" diye konuşur.


***Erhan Tığlı***


smileys/smiley7.gif

erhantigli
11-05-2006, 18:26
Behçet Necatigil Sokağından geçtim bugün. Karşıda Büyük Esma Sultan İlköğretim Okulu vardı.Oradan gelen çocuk cıvıltılarını dinledim. Şair de dinlemiştir onları. Belki de evini özellikle oradan almıştı. Eski bir öğretmen olduğu için bu cıvıltılar ona esin kaynağı olmuştu...


Sokakta bir mahzunluk vardı. Şairimizi sağlığında görmüştüm. Onun da mahzun bir duruşu vardı. Hafif bir hüzün sezilir dizelerinde. Gümbür gümbür yaşama sevinci yoktur. İçine kapanıktır, sanki kendi kendine konuşur, dertleşir gibidir.


Sokakların değil evlerin şairidir o, bağırmaz, usul usul konuşur. Evlerin şairidir ama evlerle insanların savaşını da dile getirmiştir.

Süleyman Güner
16-05-2006, 09:18
Londra´daki ünlü British Museum´da (İngiltere<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /></PRE> Müzesi) Thomas Grey´in "Elegy Written in a Country</PRE> Churchyard" başlıklı şiirinin yetmiş-beş ayrı</PRE> kopyası teşhir edilir. Grey, üç, beş, on defa değil,</PRE> kelimeleri, mısraları 75 (evet yetmiş-beş) defa</PRE> değiştirip yazdıktan sonra tatmin olabildi.</PRE>

Süleyman Güner
16-05-2006, 09:20
İngilizler´in büyük şairi John Mil ton (1608-74), Paradise Lost (Kaybolmuş Cennet) adlı abidevî<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /></PRE>eserini yazdığı zaman tamamen kördü. Sekreterleri kızları idi; babalarının dikte ettirdiklerini</PRE>yazmakla kalmıyor, onun danışmak istediği yazarların kitaplarından sesli okuyorlardı.</PRE>

Süleyman Güner
16-05-2006, 09:22
Tamamen kör ve sağır olmasına rağmen Bn. Helen Keller ünlü bir yazar ve hatip oldu. </PRE>Acı ve ızdırap içinde sızlanmak yerine, handikaplarına rağmen tam bir hayat sürdü; </PRE>hattâ Redcliffe Koleji´ni en üstün derece ile bitirdi. Bn. Keller, "ince bir espiri </PRE>anlayışına" sahip olduğunu da bir gün Harvard Üniversitesi´nde konuşurken gösterdi. </PRE>Bn. Keller, konuşmasına şöyle başladı:<O:P></O:P></PRE> "Siz gençler benden çok daha talihli insanlarsınız. Zira bendeki bir eksiklik hiç birinizde yok."<O:P></O:P></PRE> Hatip, bu sözlerinden sonra biraz durakladı, ve Harvard´lı gençler, bu kör yazar ve hatip kadın<O:P></O:P></PRE> nâmına üzülmeye başlamışlardı ki, Bn. Keller sözlerine devam etti: "Çünkü benim dişlerim takma."<O:P></O:P></PRE> Gençler, Helen Keller´in bu sözlerini çılgınca alkışladılar.<O:P></O:P></PRE>Edited by: Süleyman Güner

sema
16-05-2006, 09:45
"hümor hissine" smileys/smiley2.gif

Süleyman Güner
16-05-2006, 13:29
Uyarın için teşekkürler Sema. Hızlı okumanın azizliğine uğradım. Alıntı da olsa dikkat etmem gerekti.

seskici
23-05-2006, 08:02
İstanbul'da, Yazko (Yazar ve Çevirmenler Kooperatifi) genel kurulunda, yönetim kurulu adına genel başkan Erol Toy söz alıp kürsüye çıkmış. Toy, gündemki 'sansür' konusuna sözü getirip, "Ben bir romancı olarak..." diye sürdürüyormuş konuşmasını. Ama bir türlü sözün sonu gelmiyormuş. Salon tıklım tıklım dolu... Uflayanlar puflayanlar... Arka sıralarda bulunan Can Yücel de, konuşma süresince bir dışarı çıkıp bir içeri giriyor, dudağına kıstırdığı sigaranın yanı sıra her çıkışında birer tek atıyormuş.


Can Yücel, son kez dışarı çıkıp tekrar içeri girdiğinde Erol Toy'un hala konuşmakta olduğunu fark etmiş. Toy, yine bildik teraneyle yeni bir paragraf açmış konuşmasına:


"Ben bir romancı olarak..."


Can Yücel bu kez arkalardan davudi sesiyle gürlemiş:


"Erol! Erol! Sen keşke kısa öykücü olsaydın!"

ahmet uysal
23-05-2006, 09:20
sevgili günbaş'ın anekdot'unu okuyunca şairlerle yazarlarla pek çok anım olduğunu anımsadım. ne zaman bir anı anlatsam, ahmet abi yaz bunu demeyen yok. anılara sıra mı geldi? bir rivayete göre 62 kitap, ötekine göre yetmiş dolayında çocuklar için kitap yazmışım. rivayet muhtelif. 120 gibi geliyor bana bu sayı. her neyse! yeri geldikçe anlatmalıyım şimdilik:


75'li yıllardı. bursa'da yaşıyordum. kültür derneği bir etkinlik düzenlemiş. ihsan üren, yılmaz mızrak derneğin etkin çalışanlarıydı yanılmıyorsam. bana ruhi su ve aziz nesin'i istanbul'da alıp bursa'ya getirme görevi verdiler. üren'in arabasıyla istanbul'a gittim. sürücüm genç bir arkadaştı. (şu işe bakın siz, o zamanlar ben de gençtim, yoksa yaşlılık mı zehirliyor kanımı. aman ha, yazacak daha çok şiir var


Tip'li dostlar bizi ruhi su'yla görüştürdü evinde. canım ruhi su hemen hazırlandi. kadııköy'den aziz nesi'ni de almaya gittik.evinin önünde arabada oturarak aziz abi'yi beklemeye başladı. aradan epeyce zaman geçti. acıktığımızı gizliyorduk saygıdan dolayı. ruhi su, sezmiş olmalı ki bir yerlerden rokfor peynirli iki sandviç alıp getirdi. bize de:" çocuklar, aziz nesi'ne güversiniz sora da aç kalırsınız diye getirdim bunları," dedi. "o ne cimridir o!"


ne var ki o cimri aziz nesin, bütün gelirini kimsesiz yoksul çocuklara ayırdı. çatalca'da yaptırdığı büyük tesiste kendi adıyla birlikte o güzel çocukları da barındırıp, güzellikler içinde yaşatıyor.


cimri aziz abi, seni ne çok özlediğimi biliyorsun değil mi? gözlerimden akan yaşlar ıslatsın o bilinmezlikteki torağını.

Körfez
23-05-2006, 11:00
2003 Ağustos'uydu.M.Mahzun Doğan'ın Ayvalık'ta düzenlediği bir Pencere Gecesi'ne davetliydik A.Uysal'la.Ahmet Ağabey gelemedi.Ben yalnız gittim.Yüzyılımızın önemli şairlerinden biri saydığım Abdülkadir Budak'ta oradaydı.Sevincime sevinç eklendi.Günboyu yedik içtik,şiir söyledik.Gecenin bir yarısı dönüş için kalkıp vedalaştım ve arabama yöneldim.Sol ön kapı arızalanmış ve dışardan açılmaz olmuştu o gün.Sağ ön kapıdan şöfor mahalline geçiyordum ki Abdülkadir : "Anam,Mahzun,Bülent sağda direksiyon arıyor,dut olmuş bu' deyince iyice ayıktım ve kahkahayı patlattım.Aklıma geldikçe de gülüyorum.Öyle ya,kapının arızalı olduğunu kim nereden bilecekti.Kulaklarınız çınlasın dostlar.

seskici
23-05-2006, 11:13
Çenemiz düşmüşken sürdürelim istiyorum:


Bu yılki İzmir Uluslararası Şiir Buluşması'nda 70'lerden gıyaben tanıdığım ve mektuplaştığıım şair dostum Ahmet Erhan'la yüz yüze geldim. Bir ara dedemiz Özcan Yalım'ı aramıza alıp söyleşmeye başladık. Özcan Yalım durup duruken bir bir soru attı ortaya:


"Söyleyin bakalım Ahmetler, hanginiz daha yaşlısınız?" diye.


Ben, Erhan'ın alkolle yakın ilişkisini ima ederek:


" Nüfus yaşına göre ben yaşlıyım, ama alkol yaşına göre Erhan benden fazla!" dedim.


Ahmet Erhan zıpkın gibi ileri atıldı:


"Dedikodu bu, dedikodu!"

emre gümüşdoğan
23-05-2006, 11:49
Bursa'da yayımlanan Akatalpa dergisinin, katlanması ve postaya verilmesi işleri imece şeklinde yapılıyor. O ay mekan olarakneresi uygunsa orada toplanılır. Bu toplantılardahem dergi işleri konuşulur, hem söyleşilir, duruma göre bir iki kadehde içilir.
Toplantıların değişmez isimleri, İhsan Üren, Ramis Dara, Melih Elal, Hilmi Haşal, Serdar Ünver, Nuri Demirci, Bahri Çokkardeş'tir.
Sanırım mart sayısının katlanması işlemi için İhsan Üren ağabeyimizin evinde toplanmıştık. Bir yandan iş yapıyor, bir yandan İhsan ağabeyin rakı stokunu azaltıyorduk. Şiirden, dergilerden konuşurken söz Melih Elal'ın, DEM' de yayımlanan "Nanoteknolojik Şiir" yazısına geldi. Geleceğin şiiri konuşulurken ben, "Japonlar haiku yazan bilgisayar programı geliştirmişler, belki gelecekte şiir yazan programlar da geliştirilecek." dedim.
Serdar Ünver, "Peki o program Çınaraltında rakı da içebiliyor mu?" diye sordu ve yanıtımı beklemeden, "Eğer içmiyorsa bir şeye yaramaz." dedi. Epey bir gülmüştük.

seskici
30-05-2006, 07:53
Can Yücel, bir yazar arkadaşıyla Bodrum'a gidiyormuş. Şöför, istek üzerine uygun bir yerde beş dakikalık küçük ihtiyaç molası vermiş. Mola süresi bittiğinde, otobüste Can Yücel dışında herkes yerini almış. Kaptanın çıkışması üzerine otobüs muavini fellik fellik Can Baba'yı aramaya koyulmuş. Can Yücel, soluk soluğa elinde küçük bir paketle ortaya çıkınca yazar arkadaşı derin bir oh çekerek sormuş:


"Neredeydin be Baba? Herkes seni arıyor!"


"Yok bir şey." demiş Can Yücel, "Bir küçük rakı sardırdım."


"Ama kaptan küçük ihtiyaç molası verdi Şimdi bunun sırası mıydı?" diye çıkışmış yol arkadaşı.


Can Yücel lafı gediğine yerleştirmiş hemen:


"Ben de küçük ihtiyaç molası olduğundan küçük rakı aldım!"

Mustafa Fırat
30-05-2006, 11:03
Şiir dünyasına adını altın harflerle yazmış bir şairdir Asaf; bir gün lisede okuduğu sırada edebiyat öğretmeni sınıfta herkese sırasıyla şiir okutuyormuş;fakat her seferinde Asaf'ı atlıyormuş edebiyat öğretmeni; bu arada edebiyat öğretmeni de Bedük'tür; geleceğinde iyi bir şair olarak anılacak olan Asaf bu olaya oldukça içerlemiş ve cesaretini toplayarak yüzünde bir kırılgan ifadeyle parmak kaldırır söz almak için...


Asaf "r" harflerini söyleyememektedir.Konuşurken "r" harfleri "ğ" gibi çıkmaktadır.Bedük söz verir öğrencisine...


Asaf gayet hüzünlü bir şekilde:


"- Hocam heğkese şiiğ okutuyoğsunuz ama bana okutmuyoğsunuz bunun nedeni nediğ?"


Bedük de hınzır bir tebessümle:


"Olum Asaf sen şiir okumuyorsun ; sen şiirin içine okuyorsun!"


Evet bunu Atilla İlhan'ın ve kendisinin konuk olduğu bir şiir matinesinde şiirlerini okumaya başlamadan önce paylaşmış...


Sahi aklıma düştü birden iki elin parmak sayısını geçmeyen şairler hariçneden iyi şairler birbirinden güzelşiirlerini çok kötü okurlar?


DAİMA SEVGİM VE SAYGIMLA...


MUSTAFA FIRAT

AYKIZI
31-05-2006, 00:17
smileys/smiley17.gif


Bu bölümü seviyorum.

seskici
31-05-2006, 08:19
İzmir'de 'Dumansızlar' adıyla bir grubumuz var.İki haftada bir cumartesi günleri değişik mekanlarda toplanıp her konuda söz ortaklığı yapıyoruz.


Son toplantımızda katılımcılardan öğretmen-şair Ali İşçimen, şiirini okumak için söz istemişti. Ondan sonra sıra Zeki Büyüktanır'a gelecekti ki Büyüktanır peşinen, "Ali, benim yerime de şiir okuyacak." dedi.


Ben de, " Türkiye'de iki kişiye bir şiir düşüyorsa sorun yok!" deyiverdim.

seskici
06-06-2006, 12:30
Can Yücel'in 70. doğum yıldönümünde İstanbul'da yapılan etkinlikte, sunucu, sözümona esprili bir takdim yolu izlemiş:


"İşte, karşınızda Türkçeyle oynayan şair!"


Can Yücel gayet sakin yanıtlamış sunucuyu.


"Yanlışın var, Türkçe benimle oynuyor!"

ahmet uysal
06-06-2006, 16:55
burhaniye'de eski yazlığımda çok ünlü bir yazarın eşiyle komşuyduk. ünlü yazarımız, ikinci kez evlendiği eşinden ikinci kez ayrılmıştı. boyalı basının çok tutulan bir dergisinde yayınlanan bir öyküsü şöyle bitiyordu:" bir kadın erkekten yirmi yaş küçük olmalıdır ki aşk tükenmesin." m. hanım, ona gösterdiğim öyküyü okuduktan sonra öfkeyle:" ahmet uysal, bu yargıyı ileri süren adam benden yirmi yaş büyüktü de ne oldu. sonuç ortada." kadına o öyküyü vermekle ne büyük hata yaptığımı o zaman anladım ve hızla uzaklaştım oradan.(m. hanım henüz sağ. o yüzden isimleri saklı tuıttum.siz anlayın artık kim kimdir.)

ahmet uysal
06-06-2006, 23:20
benden sonra yazan olmamış. niye acaba! iyi öyleyse yine ben olayım yazan: onunla evlerimiz yan yanaydı. iyi bir öykücüydü yıllar önce, ama artık yazmıyordu.bir gün, ayrı yaşadığı eşiaziz nesin'in bir öyküsünü okumamı istedi. öyküde anlatılan kadının en güzel yanı, "güzel göğüsleriydi". "öyküde anlatılan güzel göğüslü kadın aynen bana benziyor . ama bana daha başka güzel yanlarımın olduğunu da söylerdi. bir kadının göğüslerinden daha güzel yönleri de vardır. aziz bey bunu bana yapmayacaktın.. " dedi kederler içinde. "sevgili ablacığım, senin kalbin, yüzün, aklın da güzeldi. yıllarca görüştük seninle birlikte rakılar içtik. artık çok geç aziz beyi takma kafana, nolursun" işte bu sözleri diyemediğim için hüzünlüyüm şimdi.

münevver izgi
23-06-2006, 01:08
Atatürk ve Komik Bir Olay


Atatürk'ün) En sevdiği hikayelerdenmiş. Arada kendi anlatır, arada
baskasna anlattırır, hep gülermiş. (F. R. ATAY)


Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere sormus:
"Bir eşegin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı. Hangisini
içer?" Cevabı kendi veriyor: "Tabii suyu."
Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?"
Arkadan bir bekri söz alıyor. Yüksek sesle cevaplıyor.
"Eşekliğinden."
Atatürk bu cevaba bayılıyor. Gülüyor, gülüyor.




Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar.
Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk
çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor:
"Söyle çocuk: Bir eşegin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su.
Hangisini icer?"
Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakıyor. Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki
muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas
vaziyetine
geçiyor:
"Rakıyı kumandanım!"
Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor.
Muzip bir ifade ile
"Aman beyler! Neden diye sormayın


İşte kendisiyle barışık bir lider,, kimseyle kavgalı değil..
kendi kendini eleştirebiliyor.diktatör hiç değil...:)) Büyüklük buna
derler..

kendinle barışık değil vede eleştiriyi kaldıramayacaksan lider/yönetici
olmayacaksın .

hatiyce
27-06-2006, 06:04
smileys/smiley1.gif

seskici
28-06-2006, 08:27
TOPLAMA ŞAİRLER!


Geçen yaz, Yenifoça Belediyesi'nin davetlisi olarak şiir dinletisine gitmek için Ben, Fergun Özelli, Halim Yazıcı ve Zeynep Uzunbay sözleştik. Belediye aracı gelip bizi en yakın duraklardan alacaktı.


O gün beklenilen saatte ciple mahkum arabası karışımı kurşuni bir araç geldi bizi toparladı. Dört şair içine adeta sığıştık. Koltukları, döşemesiyle insanın şakülünü bozan eğri büğrü araçta havalandırma da yoktu. Yaz sıcağında şıpır şıpır terlerken, araç hakkında şöförden bilgi istedik. Şöför anlatmaya başladı.


"Bu aracı belediyemize İzmir Büyükşehir Belediyesi hibe etti. Biz de elimizden geldiği kadar topladık, hizmete açtık.


Şöför, daha konuşacak olmalıydı ama ben patladım:


"Peki, biz şimdi toplama şairler miyiz yani?"

seskici
06-07-2006, 15:32
FITIK


Geçen yıl Bülent Güldal'dan bir mesaj gelmişti. Aynen şöyle yazıyordu:


"Ahmet Uysal fıtıktan ameliyat olmuş."


Uysal'ın durup dururken ameliyat olmasına şaşırdımtabii.Hemen yanıtladım:


"Neden?.. Ağır bir şiir mi kaldırmış?"

ahmet uysal
09-07-2006, 08:15
1981 yılıydı. görev bölgelerimden biri de balya ilçesiydi. ilçesinin doğusunda, tepede, meşe ağaçları arasındaki köy okuluna teftişe gittim. ön sırada 8,9 yaşlarında mavi gözlü, kırmısı yanaklı, saçları iki belikli çok güzel bir kız oturuyordu. aman tanrım kimdi bu çocuk! özenle kaplanmış defterinin üzerindeki mavi etikette: fatma uyaroğlu, sınıf 2, no (?) yazıyordu. "ismail uyaroğlu adında bir şairi tanıyıp tanımadığını" sordum. "adını babamdan duydum, dedi çocuk, yakın akrabamız oluyormuş." inanılmaz bir raslantıydı. o yıllarda ismail'le yazışırdık. şiirleri gibi yakıcı mektuplar yazardı. birkaç buluştuk. oınu köye götürmeye razı ettim. ama ismail birden yitiklere karıştı. 25 yıl geçti aradan. ida'ya gelecekmiş. gelsin de "patlak" köyüne götüreyim onu. şimdi 35 yaşlarında olan soyadı değişmiş fatma'yı bulur muyuz, bulamaz mıyız bilemem.

seskici
11-07-2006, 17:59
TAKAS


Can Yücel'le 1999' İzmir Tüyap Kitap Fuarı'nda aynı satandda kitap imzalama onuruna eriştiğim zaman utana sıkıla, biraz da terleyerek saygın sözcüklerle şiir kitabımı imzalayıp kendisine sundum. Kitabıma şöyle bir göz gezdirdikten sonra, o da kendi kitabını imzalayıp bana doğru uzattı. İlk sayfada Canyücelvari şunlar yazılıydı:


"Al kitabımı, ver kitabını! Bizde buna takas derler!"

seskici
14-07-2006, 08:37
SORUMLULUK BİLİNCİ


İzmir Şiir Günleri'nin son günü katılımcı şairlere vapurla bir körfez turu düzenlendi. Simit-boyoz, peynir ve çaydan oluşan sabah kahvaltısı ile birlikte müzik eşliğinde turlamaya başlamadan, konuk şair Arif Damar'ın geldiğini haber verdiler. Çok geçmeden bir elinde bastonu, Halim Yazıcı'nın kolunda içeri girdi Damar. Ve doğrucuabenim oturduğum masaya yöneldi. Saygı ile kalktım, adımı söyleyipelini sıktım, yer gösterdim. "Seni tanıyorum" dedi. Ufluya puflaya yanıma oturdu. Bir anda yeleğini, kitap poşetini koltuğa bırakıp, tabakası ve çakmağını da masaya koydu. Beş-on dakika sonra da," Ben biraz güverteye çıkağım" diyerek yanımdan ayrıldı. Eh artık, dönünceye kadar emanetlerine bekçilik etmek zorunda duyumsadım kendimi. Çakıldım kaldım yerimde.Bir ara yanma yaklaşan şair Bilsen Başaran'ı selamlayarak serzenişte bulundum:


"Bendeniz, Arif Damar'ın çakmağından ve tabakasından sorumlu şair Ahmet Günbaş efendim!"

seskici
17-07-2006, 10:56
DENİZE DÜŞEN!..


Küçükkuyu 1. Zeus Şiir Şenliği'ne katılan şairler, ikinci günkü gezi sırasında Sokağzı'ndan dönerlerken Ahmet Uysal bir tartışma başlattı kendi kendine"Denize edüşen neye sarılır?" sorusuyla... İlk saptamayı kendi yaptı:


"Denize düşen dizeye sarılır"


Sonra devam etti:


"Denize düşen denizkızına sarılır."


Arife Kalender aynı görüşte değildi:


"Denize düşen denizerkeğine sarılır" deyiverdi.


Bendenizi çatlattılar tabii. Araya girip, "Yahu denizanaları neyinize yetmiyor?" deyiverdim.

emre gümüşdoğan
17-07-2006, 11:49
KÜÇÜKKUYU I. ZEUS ŞİİR GÜNLERİ DİNLETİSİ
Şiir dinletisi ardından yemek, ardından türkübar'a gidiliyor. Yemekte sağımda Hüseyin Peker karşımda Hüseyin Alemdar var. Türkübarda Arife Kalender de ekleniyor bizim gruba.
Rakı içiliyor, kadehime bakıyorum seviyesi hiç düşmüyor, Alemdar'ın ve Kalenderin de oyle,birleşik kaplar gibi. Oysa ikide bir kadehler kalkıyor birlikte.
Hüseyin Peker'in; benim, Arife Kalender'in ve Hüseyin Alemdar'ın kadehlerini dolu tutmak için büyük çaba harcadığı dikkatimi çekiyor.
Hüseyin Peker'in kulağına:
"Bizim kadehler bileşik kaplar gibi, hiç azalmıyorlar." diyorum. Neşeli bir kahkaha atıyor.Edited by: EmreGümüşdoğan

seskici
17-07-2006, 13:37
ŞAİRGÜVENLİK


Assos'dan ve Sokakağzı denilen mevkilerden Midilli üç adımlık mesafe gibi duruyor. Yani her an için firara, kaçmaya uygun. Arkadaşlardan biri, "Burada Sahilgüvenlik var mıdır?" diye sorunca, "Olmaz olur mu?" diye yanıtlıyor bir diğeri. Ben de şair çokluğuna ve önceliğine bakıp titizleniyorum, "Sahilgüvenlik değil, Şairgüvenlik gerek bize!" diyorum.

emre gümüşdoğan
17-07-2006, 14:58
Zeus Altarı, Adatepe


Zeus adına şiir günleri düzenlenir de Zeus'a şiirler sunulmaz mı? İkinci gün gezilecek yerler arasında Zeus Altarı ve Adatepe köyü de var.

Adatepe'de, çınarın altında gözleme ve ayran içip dinleneceğiz. Pazar günü ve yoğunluk var. Haliyle serviste aksamalar oluyor. Herkesin gözlemesi geliyor, benim gözlemeden ses yok, garsona sesleniyorum:
"Herkesin gözlemesi geldi de neden benim gelmedi, benim başım kel mi?"
"Bırak diyor." İsmail Uyaroğlu, "Bana gözleme diye bu hamuru kimse yediremezdi ama kalabalık, yoksa bilirdim yapacağımı."

Zeus Altarı'ndayız, Zeus'a şiirlerin sunulmasından önce Ahmet Uysal bilgi veriyor. Zeus'un her akşam üzeri Sisam adasından Hera'yı buraya getirdiğini ve onunla gün batımlarında şarap içip seviştiğini anlatıyor. Arife Kalender bir Middilli adasına bir aradaki mesafeye bakıyor ve gayrı ihtiyari "Nasıl getirmiş Herra'yı o mesafeden buraya" Bir çok kişi bir ağızdan, "Tanrıların hikmetinden sual olunmaz." diyoruz.


altar= sunak taşıEdited by: EmreGümüşdoğan

seskici
20-07-2006, 08:22
ADRES


İzmir'de Dumansızlar adlıon beş günde bir cumartesi günleri bir araya gelen bir sanatçı grubumuz var. Dumansızlar gerçekten özgür bir forum. Hemen hemen her konuda söyleyecek sözümüz oluyor. Hiçbir kurala ve gündeme bağlı değil. Grubun yöneticisi ve aynı zamanda sunucusu da Y. Bekir Yurdakul adında emekli bir ingilizce öğretmeni. Yurdakul, sunuculuğu kadar dil üzerine yazılarıyla ünlü. Yurdakul'un en büyük özelliği çok haraketli olması. Onu, aynı gün birkaç etkinlikte görebilirsiniz. Hızına erişmek ya da adresinde bulmak neredeyse olanaksız. Ben ona, "Keşke seni ışınlayabilsek!" demiştim de gülmüştü uzun uzun.


Tabii Yurdakul'un hareketliliğinden habersiz bir sanatçı arkadaş, bir gün şair Timuçin Özyürekli'ye, onu nerede bulabileceğini sorar. Özyürekli de gayet sakin yanıt verir:


İzmir'in merkezinde bir yerde dur. Nasılsa Bekir bir köşeden çıkar!

seskici
21-07-2006, 08:22
KARŞILAMA


Bekir Yurdakul'dan duymuştum:


Yurdakul, kendisinin sunacağı bir etkinliğe davet edilen Aydın Boysan'la , her şeyin yolunda gitmesini için son telefon görüşmelerini yapıyor. Kayda geçmeyen son tümceler aynen şöyle:


B. yurdakul: "Hocam, sizi havaalanında güzel bir bayan karşılayacak."


A. Boysan: " Ya, öyle mi? O halde beni beklemeyin!"

seskici
22-07-2006, 08:11
NÖBETÇİ ŞAİR


Önceki yıl yapılan İzmir Şiir Günleri'ne özellikle Ankara'dan çok sayıda şair davet edilmişti. Akif Kurtuluş ve Ali Cengizkan'la ilk kez yüz yüze geldim. M. Mahzun Doğan'la zaten tanışıyorduk. Öteki şairlerin de sırayla ellerini sıkıp "Hoş geldiniz" dedim. Sonra Doğan'a dönüp, "Yahu Ankara'da şair kalmamış! Hiç nöbetçi bırakmadınız mı?" deyince kahkahalar patladı.


O sıra aklıma Abdülkadir Budak takılmıştı. Ne hikmetse Budak yoktu aralarında. Hınzırlığımı sürdürdüm, cep telefonumdan ossaat Budak'ı arayıp sordum:


"Abi, sen nöbetçi şair misin?"

seskici
23-07-2006, 11:48
KIYAK RESİM!


Bu anekdotu Hüseyin Yurttaş'tan dinlemiştim:


İzmir'de 60'ların ortalarında Ege Sanat adıyla bir dergi çıkarmaya karar veriyor bir grup şair. Bunlardan birisi de, şu anda İstanbul'da yaşayan, ne yazık ki hala bir tek kitabı bulunmayan Aydın Yalkut.


Yalkut'un en belirgin özelliği, her kesimden insanlarla iyi ilişkiler kurması. Öyle ki Ege Sanat oluşmadan bir abone makbuzu bastırıp gelişi güzel abone kampanyası yürütüyor. Bir ara bir ayakkabı boyacısına kadar açıyor dergi çıkarma fikrini. Boyacı, Yalkut'un ısrarları karşısında abone olmaya karar veriyor ve ekliyor:


"Ama" diyor, " kıyak resimler, fotoğraflar da olsun! İyi mi?.."


"Tamam." diyor Yalkut. "Ne demek? Elbette basacağız."


Günler sonra ilk sayısı basılan dergiyi Yalkut bizzat abonelerine tek tek dağıtıyor. Bir tanesini boyacı arkadaşına uzatıyor. Dergiyi eline alan boyacımız, hızla sayfaları çeviriyor ve aradığını bulamayınca hayal kırıklığına uğruyor. Sonra da Aydın Yalkut'a sözünde durmadığı için bir güzel çıkışıyor:


"Abe Yalkut Abi, hani nerde kıyak resimler be?"


"İçinde." diyor Yalkut. "Sen atladın galiba!"


Yalkut, boyacıya uzattığı dergiyi eline alıyor ve sayfaları çevirerek Şopen'in resmini boyacıya gösteriyor:


"İşte, bak!.."


"Bu mu senmin kıyak dediğin? Bunun neresi kıyak be?.." diye yakınıyor boyacı.


Yalkut güzelce bağlıyor konuyu:


"Şimdilik bununla idare et. Gelecek sayılarda daha güzelini koyacağız."

seskici
24-07-2006, 08:02
MÜZELİK


Üç yıl önce Dumansızlar grubu olarak Bergama'ya gittik. Allianoi gezisi sonrasında Bergama Müzesi'nin bahçesinde şiir dinletisi sunacağız.


Tam dinleti saatinde bir yağmur başlamasın mı?


Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Tıkış tıkış müzenin içine girip, antik heykellerin arasına doluştuk.


Günün incisi Fergun Özelli'den geldi:


"Şairleri müzeye kaldırdılar!"

seskici
28-07-2006, 08:08
ŞİİRİN SIRTI


Fergun Özelli ve Metin Cengiz'le birlikte bir şiir etkinliği arasında şiir kitapları hakkında konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı Yasakmeyve Yayınları'na geldi. Doğrusu art arda birbirinden güzel kitaplar basmıştı Enver Ercan. Bundan özelliklekıvanç duyduğumubelirttim; ancak şiir kitapları formatı üzerinde biraz konuşmak gerektiğini söyledim. Aklıma takılan en önemli şey, şiir kitaplarının sırtının olmayışıydı.Fergun'a dönerek:


"Yazık." dedim,"Bencebu konuya özen gösterilmeli. Enver neden böyledüşünmüş acaba?""


Yanıt Metin Cengiz'den geldi:


"Şiirin sırtı yere gelmez de, ondan!.."

ahmet gök
28-07-2006, 10:24
keyifli notlar lütfen devam edin...


bende yasakmeyve'nin kitaplarını özellikle baskı formatı açısından sevmiyorum. Keşke biraz dah özen gösterilseydi.Edited by: ahmet gök

seskici
29-07-2006, 07:51
KANUN ZORUYLA ŞİİR


Üç yıl önce ben, Fergun Özelli ve Oğuz TÜmbaş, ADD'nin davetlisi olarak, Bergama'ya şiir dinletisine gittik. Gittiğimizde, o zamanki Bergama Cumhuriyet Savcısı Durmuş Taşdemir'in de dinletiye dahil olduğunu öğrendik. Sonuçta amatör bir şairdi ve o güne yazdığı şiirciklerini bir kitapta toplamıştı.


Sunucu Bekir Yurdakul, ilk sözü savcı şaire verdi. Taşdemir, gevrek sesiyle birkaç şiirini okuduktan sonra, dinleti salonunda hazır bulunan adliye mensubu dostlarına hitaben, istedikleri bir şiir varsa okuyabileceğini söyledi. Belli ki şiir kitabını önce adliyedeki arkadaşlarına ulaştırmış olmalıydı.


Ortalık bir anda karıştı. Savcı şairin arkadaşlarına istek yarışına girdiler. Ben o andaki gürültüye dayanamayıp patlattım espriyi:


"Savcı bey, kanun zoruyla şiir okuttunuz bunlara?"

seskici
31-07-2006, 08:12
MERAK !


Bu yılki İzmir Şiir Günleri'nde Özcan Yalım'la konuşurken yanımıza bir ara Hidayet Karakuş geldi.


Yalım'la Karakuş'un epeydir görüşmedikleri belliydi. Hareretle el sıkıştılar ve birbirerine sarıldılar.


Çok geçmeden Yalım, Karakuş'un pamuk tarlasını andıran saçlarına bakarak konuştu:


"Hidayet be, nasıl böyle saçlarını saçlarını bembeyaz tutabiliyorsun, söyler misin?"

Mustafa Fırat
31-07-2006, 11:33
Geçtiğimiz iki hafta Antalya'daydım...İnanın böylesine güzel günler için insanın bir yıl beklediğine değiyor.Orada Salih Mercanoğlu,Ahmet Tüzün,İmren Çalışkan Tüzün,Kemal Çubuk ile birlikte olmak orada Hasanağa'da güzel içkili sohbetli bir akşam yemeğinde olmak çok güzeldi kelimelerle anlatılamayacak kadar.Neler konuştuk neler...Hep edebiyat ve şiir vardı sohbetimizde.Hemen yanımda eşim Berna Olgaç oturuyordu.Felsefe ve şiirden tutun da şiirde anlam sorununa kadar hep konuştuk.Fakat sohbetin bir noktasında Salih Mercanoğlu bombayı patlattı!Neydi o?


Efendim biz oradayken Antalyalı bir şaire Mercanoğlu bir şaka yapmış.İşte o da bizim yer yer dem vurduğumuz konuya denk düşüyor: "Okumuyoruz,araştırmıyoruz ama hep konuşuyoruz".Güzel şair Mercanoğlu o arkadaşa birden muzip bir ifadeyle:" Biliyor musun .... adlı ödülü .....almış!" O arkadaş da hiç durmaksızın hemen yapıştırmış cevabını:" juride tanıdığı vardır ondan dolayı vermişlerdir ödülü!!!"ve eklemiş kimler vardı juride söyleyin de ben size ödülü almakta sebebini söyleyeyim" demiş.Mercanoğlu da hiç durur mu muzipliğe devam..."Muallim Naci, Feridüttin-i Attar falan varmış" demiş.O şair(!?) arkadaş da "Hah işte kesin Naci'yi tanıyordur belli canım neden aldığı " deyivermiş...





Ağlanacak halimize gülüyoruz ne yazık ki!Ama yine de komik belli ki bu nevi mangalda kül bırakmayan adamlar çaresizliklerine gömülüp kalacaklar işte...


Daima sevgim ve saygımla...


MUSTAFA FIRAT

seskici
31-07-2006, 14:47
EBLEHLİK !


İzmir'imizin bir Kordon TV'si var. Şiirden bihaber şahsın biri yıllardır şiir proğramı yapıyor orada. Ne çağdaş bir şiir, ne çağdaş bir dergi!.. Hiçbir şeyin içinde değil çok şükür! Proğrama telefonla katılan şairimtıraklar da sözümona edebiyat şahaseri şiirlerini sunuyorlar anında.


Yıllar önce aynı proğramda upuzun bir taşlama okundu ve arkasından şiirin altındaki imzaya bakılarak güya gönderene teşekkür edildi.


Şiirin altındaki imza kimindi, biliyor musunuz? Namdar Rahmi Karatay'ındı.


Karatay (1896-1953), öleli yıllar olmuştu oysa!

seskici
01-08-2006, 09:39
KAÇAK ŞAİR!


Birkaç yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin verdiği bir otobüsle kalabalık bir şair grubu Allianoi'ye destek amacıyla yola çıktık. Otobüsümüz Şakran'ı geçtikten sonra bir restoranda mola vermek için durdu. Ben, ön sıralarda oturduğumdan açılan ön kapıdan hemen aşağıya indim. Dönüp ardıma baktığımda, şairlerin hepsinin tek sıra halinde ön kapıdan inmeye çalıştıklarını gördüm. Arka kapı arızalıymış meğer. Ama merak bu ya! Bekir Yurdakul'a eğilip sordum:


"Nedir bu kuyruk işkencesi kardeşim? Arabada kaçak şair mi var?"

Mustafa Fırat
01-08-2006, 11:39
Bundan elli-ellibeş yıl önce şiir günlerinin ve dinletilerinin apayrı yeri varmış belli ki...Şimdiye bakarsak öyle beş-on kişiyle dinleti yapılmıyormuş.Düşünsenize insanlar şiir dinlemek için bilet alıp hem şairine bir gelir sağlıyor hem de o koskocaman sinema ve tiyatro salonları dolup taşıyormuş!Dönemin şairleri -gözde ve meşhur şairleri- o muazzam dinletilere katılıp dönemin ve bugün dahi okunmaktan zevk alınan şiirleri orada canlı canlı okuyup dinleyici okurlarla paylaşıyorlarmış.Dinletinin ardından şairler kitaplarını imza ediyormuş...





Yine böyle bir şiir gecesinde tiyatro salonu dolup taşmış.-İnsanlar pazar günlerini böylesine güzel ve sihirli gecelere katıldığını okumak duymak ne güzel.- Dışarıda inanılmaz bir yağmur ve soğukvar.Ve konuk Özdemir Asaf...O gün şiirlerini okuyormuş.Yine bir şiirini okurken birden tiyatro salonunun kapısı hafifçe açılmış.İçeri çok güzel narin ve genç bir bayan sessizce girmiş hemen kenarda bulduğu boş koltuğa korkak bakışlarla bakarak sinmiş.Asaf şiirini bitirmiş başka bir şiirine geçmiş onu da bitirdikten sonra kızcağız yavaşça kalkarak kapıya yönelmiş; bu arada Asaf başka bir şiire geçmiş fakat gözleri o güzel kızdaymış.Kızcağız tam elini kapının koluna uzatmış açtı açacakken Asaf okumakta olduğu şiirini oracıkda derhalkesmiş.Ve o unutulmaz şiirini o güzel kıza bakarak oracık da yazmış:


lavinia


Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme Lavinia


İşte böyle ne güzel değil mi?Şiiri her daim yaşamak ve yaşatmak bu olsa gerek.Böylesine geceler keşke tekrar gerçekleştirilse!Neden böylesine biletlibir geceyi Akademi gerçekleştirmesin ki?Sizce?





Daima sevgim ve saygımla....


MUSTAFA FIRATEdited by: mustafaF

ahmet gök
01-08-2006, 14:44
lavinia


Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme Lavinia



özdemir asaf

seskici
03-08-2006, 09:01
MEHMET H.DOĞAN'IN YILLIĞI!


Önceki yaz İzmir Agora'sında kalabalık bir şiir dinleti düzenlediler. Hem de öğleüstü. Şiir okuyan da dinleyen de şıpır şıpır terledi.


Çağrılanlar arasında eleştirmen Mehmet H. Doğan da vardı. Kent dışında bir yerde oturuyordu Doğan. Son yıllarda da hastalıklar bırakmıyordu yakasını. O gün de sarı solgun bir suratla gelmişti. Gelmesi büyük incelikti tabii.


Dinleti, kokteylden sonra akşama doğru sona erdi. Herkes yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ben de Timuçin Özyürekli'yle bir aradaydım. Birlikte İkiçeşmelik'ten Kemeraltı'na inip evlerimize gitmeyi düşünüyorduk.Yerimizden kalkıp Doğan'a yaklaştık. El sıkıştık, hal hatır sorduk. O da Kemeraltı'na inip Konak'tan bir otobüse binmeyi düşünüyordu. Timuçin'le kollarına girdik, usul usul yokuş aşağıya Kemeraltı girişine kadar yürüdük ve orada 'İyi akşamlar' diyerek vedalaştık Doğan'la.


İkiçeşmelik'ten inerken, bir yandan da Timuçin'in bir şiirinde, şiir yıllıına almadığı için Doğan'a sitem eden dizeleri aklıma gelmişti. Vedadan sonra taşı gediğine koydum:


"Mehmet H. Doğan'ın koluna girdin ya, artık yıllığına da girersin Timuçin!"


Laf aramızda, yaşlı ve hasta şiir adamını getirip götürmek gibi bir incelikten yoksundularinletiyi düzenleyenler.

ahmet gök
03-08-2006, 12:16
Şiir de olup, şiir etkinliği düzenleyenlerde ve belki de şairde olmayan "o" nezaket varya o nezaket çok öenmli....


Bugün şiiri bitiren nedenlerden birininde bu olduğunu düşünüyorum. Kaf dağının ardından oturan şairlerini iletişiminde...

SU1PRELUDE
04-08-2006, 15:27
İki roman yazarıydı sanırım bir yerlerden duymuştum ama nerde, ne zaman hatırlayamıyorum ne yazık ki...Durum tam olarak şöyleydi sanırım...Yani olayı da tam olarak biliyor değilim:)





Bu iki yazar iyi bir dosttu. Birinci ve ikinci yazar olarak isimlerini adlandırayım ki anlaşılır olsun. Belki de bu yazarların kim olduğunu bilen olur bende öğrenmiş olurum. Birinci yazar diğer yazarın evine sohbet etmeye gider ve ne görsün.Kitabının biri evine gittiği yazarın okuma-yazma bilmeyecek kadar küçük yaştaki çocuğunun elinde. Şaşırarak sorar,


-Çocuğunun elindeki kitap benim sanırım.


Ev sahibi yazar cevap verir;


-Evet benim oğlum sizin sanatınıza düşkündür çok seviyor sizin kitaplarınızı. der.


Uzun bir süreden sonra ikinci yazar birinci yazarın evine gittiğinde, birinci yazarın yine okuma-yazma bilemeyecek kadar küçük oğlunun elinde babasının kitabını görür.


-Ooo sizin çocuk babasının son kitabını çok sevmiş herhalde, baksanıza elinden düşürmüyor diye tekrar takılır.


Ev sahibi birinci yazar da cevabı yapıştırır


-Evet sizin kitapları bitirdi şimdi benimkilerle devam ediyor.





Sanırım tam olarak olmasada böyleydi. Paylaşan olmuşsa özür dilerim şimdiden...


Bildiğim Necip Fazıl Üstad ın birkaç anısı vardı ama onlarda paylaşılmış...Ve bu bölümü çok sevdim.

seskici
07-08-2006, 08:17
TÜRKÇE ŞİİR


Askerliğimin son ayları (yedek subay olarak) Erzurumun'un Aziziye Tabyası cephaneliğinde geçti. Bütün gün personelle ilgilenmekten başka yapacak iş yoktu neredeyse. İlgilenmek dedim de Siirtli Ali Bozak takıldı aklıma. Kürt kökenli bu arkadaşa, erlerden Fransız Mustafa (İşçi olarak Frasa'da bulunduğundan bu lakapla çağrılırdı) Türkçe okuma-yazmayı öğretti. Bozak pek istekliydi Türkçe öğrenmeye. Zamanla günlük derslerinin yanında benim şiir çalışmalarıma merak saldı. Günlerden sonra bana bir sürprizi olduğunu, Türkçe şiir yazdığını söyledi. Güldüm. Bu işin sanıldığı kadar kolay olmadığını söyledim. Ama Ali Bozak ısrarlıydı. Üst cebinden çıkardığı küçük defterin sayfalarını açarak önüme koydu. Şiir iki dizeden ibaretti:


"Sivil çıkardım dar elbise


Asker giydim bol elbise"


Etkilenmemek elde değildi!

seskici
08-08-2006, 08:14
AYNISINDAN!..


Bahattin Ertük adını duydunuz mu hiç? İzmirli grafiker ve şairdi. Ortayaşlarda kanser illetine yenik düştü.


Bahattin Ertük'ün en önemli yanı espritüel bir insan olmasıydı. Akşamcı masalarında çın çın çınlayan sesiyle ortalığı kahkahaya boğar, bir dostunun deyimiyle "Hen dört saniyede bir espri üretebilen zekasıyla" ilginin odağı olurdu.


Şimdi anlatacağım anekdotu Htseyin Yurttaş'tan dinledim:


bahattin ve arkadaşları Bbr akşam Kemeraltı'nda bir meyhanede demlenirlerken, aniden bir gürültü kopar ve herkes yemeyi içmeyi bırakıp ayağa kalkar. "Vali geldi! Vali geldi!" diye bağırırlar. Sadece Bahattin Ertük kımıldadaman oturmaktadır yerli yerinde. Masa arkadaşı durumun fark eder ve Ertük'ü dürter. "Bahattin," der "kalkasana, gerçekten vali girdi içeriye!" Ertük hiç bozuntuya vermeden içkisinden bir yudum alır ve yanıtlar arkadaşını:


"Otur be yerine oğlum! Ne olmuş vali geldiyse? Bizde bunlardan tam altmış yedi tane var!"

seskici
09-08-2006, 12:49
ŞU İŞE BAK SEN!


Küçükuyu 1. Zeus Şiir Şenliği çerçevesinde doğal ve tarihi yerleri gezerken, elbette ki Assos'a da uğradık. Hemen hemen kafilenin üçte ikisini geride bırakıp 70'lik Ahmet Uysal'la birlikte Athena Tapınağı'na çıktık. Midili'yi karşımıza alan görünüm harika olmakla beraber, tapınağın bulunduğu nokta tam anlamıyla bir uçurumdu. Baktım, bir ara Hüseyin Peker, uçurumun en ucuna çökmüş düşünüyor. Şakayla karışık, "İntihar mı edeceksin Peker?" demiştim.


Eve döndüğümde Strabon'un Geographika adlı yapıtının Türkiye'yle ilgili bölümünü karıştırırken şu tümcelere rastladım:


"Assos, doğal ve yapay olarak iyi tahkim edilmiştir. Ona deniz tarafından, limandan çok dik ve uzun bir yolla ulaşılır. Bu durumda kitaracı Stratonikos'un sözleri yerinde görülebilir: "Ölüm, hükmünü daha çabuk vermek istiyorsan Assos'a git."


Şaka da olsa, Binlerce yıl sonra Stratoniskos'la çakışmıştık.

seskici
12-08-2006, 12:05
ŞİİR ve DÜZYAZI HALİ!


Dumansız Buluşmalar, yaz ayları dışında, iki haftada bir, her cumartesi saat:11-13 arasında gerçekleştirilir.


Bazen toplantı saatinin erkenliğinden, bazen de -değişik mekanlara gidildiğinden - yol uzaklığından yetişemediğim olmuştur.


Yine çok istediğim halde katılamadığım toplantıların birinde, toplantı arasında Bekir Yurdakul'a özür niteliğinde esprili bir şekildetelefon iletimi geçtim:


"Gelemiyorum. Gelebilseydim 'şiir' olurdum!"


Fırlamalık bana baki değil ya! İletim toplantı içinde okununca,oradaki hınzırlardan biri taşı gediğine koyvermiş:


"Ahmet gelemediğine göre düzyazı mı oluyor şimdi!"

ahmet uysal
12-08-2006, 13:01
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“küçükkuyu l. zeus şiir dinletisi” gecesinde ahmet günbaş konuğumuz oldu. balkonda söyleşerek mercan rakımızı yudumladık. yoğun çiçek kokusu da bir yandan sarıldı bize. ansızın yeni bir kokuyla sarsıldık. yasemin, ince bir esintiyle geldi masamıza kuruldu. günbaş, belki de o sırada başlamıştı “hınzır çiçek” şiirine:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“bu yasemin hep şiirce mi konuşur suspusken bahçe[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">ondan mı tutuşur Ahmet Abi’nin elleri[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">bir dizeye değdikçe[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> yaka paça sürüklenir.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">bu güzel ve uzun şiiri, dalında iskete öten, yasemine okuma gafletinde bulundum. “hınzır kuş” o günden beri yasemine tutuldu. her sabah gelip ötmeye başladı. ve beni kendisine aşık etti. şimdi çok kötü haldeyim. “hınzır çiçek”le “hınzır kuş” arasında ne yapacağımı bilemiyorum.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">günbaş, yine gel bize. şu hınzır kuşa da bir şiir yaz. belki aşk acısına merhem olur. [/B]

seskici
12-08-2006, 17:11
Sen meraklanma Ahmet Abi, Seskici, hınzırkuşla hınzırçiçeğin arasını bulur!


Şiirömrün uzun olsun!

ahmet uysal
12-08-2006, 17:44
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> OYA UYSAL İLE İLGİLİ İKİ ANEKDOT[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">sanırım 1996 yılıydı. İstanbul kitap fuarında şair oya uysal’la karşılaştık. bizi yaklaştıran aynı soyadını taşımamız değildi. onun şiirlerini sıcak buluyordum. oya da bana yakın duruyordu. bir kitabı yayınlansa, imzalayıp gönderiyordu. fuarda büyük oğlum da bize katıldı. üçümüz birlikte stantları dolaşmaya başladık. bir ara gerçek yayınlarına uğradık (oya’nın kitapları gerçek’te yayınlanıyordu). imza günü yapılan ressam balaban beni görünce boynuma sarıldı. (bursa’da yaşarken onu köyünde ziyaret etmiş ve bir yazı yazmıştım.) [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">balaban’a: “şair oya uysal ve oğlum mimar can devrim uysal”, diyerek yanımdakileri tanıttım. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">balaban: “vay be, dedi, adama bak, kızı şair, oğlu mimar. takmış ardına ikisini birden caka satıyor.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> **[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">yine o yıllardaydı. şair ihsan topçu, pek çok şairi kocaeli üniversitesine çağırıyor, şiir etkinlikleri düzenliyordu. o buluşmada ruşen hakkı, çiğdem sezer, hilmi haşal, salih bolat, ibrahim oluklu, oya uysal ile birlikte kitap imzaladık. yemek söyleşileri dostlukları pekiştirdi.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">oradan ankara kitap fuarına geçecek, bilgi yayınevine konuk olacaktım. oya uysal, tren biletini daha önce almıştı. birlikte gitmeye karar verdik. biletini benim gideceğim trene aktardık. o gece güzel bir yolculuk oldu. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">kitap fuarına giderek stantlarda yerimizi aldık. henüz ortalarda kaçıracağımızı sandığımız bir okur görünmüyordu. oya, “akşama kalacak yer bulamadığını “ söyleyince bilgi yayınevi müdürü mahmut gölgeli’ye, oya uysal’a bir yer bulabilir miyiz, diye sordum. rahmetli dostumuz gölgeli: “oya uysal’a yer mi bulunmaz”, dedi. imza gününde hastaneye kaldırılan tarık dursun’un yerinde kalabileceğini söyledi. (sanırım gölgeli de oya’yı kızım sandı)[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">meşrutiyet caddesindeki otele gittik. oya uysal’ın tarık dursu’nun odasında kalacağını biliyorlardı. resepsiyon görevlisi:”ahmet hoca, kızınızla birlikte aynı odada kalamaz mısınız?” diye sordu. “hayır kalamayız, dedim. ben içince horlarım, kızım da uyuyamaz.” [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">odasına valizini bırakıp dönen oya’ya: “yahu bu adam da seni kızım sandı. hayret doğrusu” dedi. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">oya:”hiç şaşırmayın buna, dedi, benim babamın adı da ahmet uysal!”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">o gece kardelen’de cemil kavukçu, mehmet güler, oya uysal birlikteydik. dörtlünün fotoğrafı, cumhuriyet kitap ekinde, oya hakkında yazılan bir yazıya ek olarak yayınlandı. [/B]

ahmet uysal
12-08-2006, 19:06
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">şükrü erbaş’ın, edebiyatçılar derneği başkanlığı yaptığı dönemdi. ben de balıkesir temsilcisi olarak genel yönetim kurulu üyesiydim. yıl içinde pek çok etkinlik düzenliyorduk. yine bir şiir etkinliği için toplanmıştık. gün ve gece boyu şiir soluduk. unutulmaz güzellikler yaşadık. elime bir defter kalem alıp her şeyi yazmadığıma daha o günlerde pişman olmuştum. hele o akşam yemeği… aman tanrım, inanılmaz bir söyleşi; ironi, espri, dostluk. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">o gece ahmet ada ile aynı odayı paylaşıyorduk. yataklara uzandık. söyleşiye başladık. kayseri’den gelen bu ilginç şairi tanımak istiyordum. epeyce içtiğim halde uyumamaya karar verdim. ada’yı da uyutmadım. sabah oldu. ortalık aydınlandı. biz konuşmayı sürdürüyorduk. o geceden bana ne kaldı? ahmet ada’ın bir itirafı. aşağı yukarı şunları söyledi bana şair dostum:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“hangi şehirde yaşadığım benim için önemli değildir. evim ve odamdır önemli olan. kitaplarım, müzik albümlerim bana yetiyor. çok yerle iletişim kuruyorum. kaynaklar ediniyorum. rembetik müzik bilgim böyle oluştu. o gazeller ve şiirler doğdu.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">çok şaşırdım doğrusu. benim için önemli olan coğrafyamdı. şehirlerdi. şehrimin sisli sokaklarıydı. şimdi ida dağı, ege ve zeus sunağı buna bir kanıttır. odamın hiç önemi yoktu. aklım tuz gölündeydi. sarıgerme’deydi. adrasan’daydı.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">İSKETEM, ADRASAN’DA BEKLİYORUM SENİ! [/B]

ahmet gök
12-08-2006, 20:49
“Evliğimizin ilk yıllarıydı. Kenan işsiz, kötü durumdaydık. Bir gün kapı çalındı, karşımda bir kişi, “ansiklopedileri Kenan bana sattı, almaya geldim” dedi. Şok oldum. “Satılık kitabımız yok” dedim, gönderdim. Akşam kolumdan bilezikleri çıkarıp verdim. Sadece babamın hatırası olarak bir bilezik kaldı. Hala o bileziği taşırım. Bir çok sıkıntıya birlikte göğüs gerdik”....


Sema Sarıalioğlu anlatmış bir şairle hayatı paylaşmak bu olsa gerek.



ADA KÜLTÜR DERGİSİ YAZ SAYISNDAN KENAN SARIALİOĞLU dosyasından alınmıştır

ahmet uysal
12-08-2006, 22:03
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">oğlum ülke, odtü öğrencisi olunca ankara’ya taşınmaya karar verdik. muzaffer izgü, “ahmetciğim, dedi, ankara şiirine iyi gelecek, çok iyi yapıyorsun.” bu bir örnek. pek çok arkadaşım kararımı sevinçle karşıladı. aralık 2000 yılında balıkesir’den ayrıldık. gerçekten de sevdiğim şairler oradaydı. ahmet özer, h. atabaş, çiğdem sezer, a.k.budak (adı uzun geldi böyle yazdım, şimdi daha uzun yazdım ama) mahzun (soyadına gerek yok), zeynep köylü ( o da benimle geldi sanırım) ve yazarlar m.makal, t.apaydın. ismail gümüş, burhan günel, lütfiye aydın (on bir ayrı yozgat sürmelisi söyleyen sevgili öykücüm), daha pek çok dost…[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">o yıl ankara’da kış uzun sürdü. aralıkta yağan kar nisanda eridi. ben de evden çıkamadım. günlerim ankara hastanelerinde geçti. iki kez anjiyo. sonunda bahar geldi ve göründüm. remzi inaç:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“ahmet, sen balıkesir’e dön, dedi. dön de daha sık görüşelim. “[/B]

ahmet gök
12-08-2006, 22:14
a.k.budak (adı uzun geldi böyle yazdım, şimdi daha uzun yazdım ama)


buna bayıldım...

ahmet uysal
12-08-2006, 23:01
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

1999 yılıydı. burhaniye’ki yazlığımdaydım. yunus nadi şiir ödülü aldığımı öğrendim. ona buna saçma sapan telefonlar ediyordum. bir ara, gözüme zeynep uzunbay’ın telefonu ilişti. numarayı çevirdim:
“zeynep ben ahmet uysal abin, seni ve şiirini seviyorum.”
canım kardeşim benim:
“ahmet abi ben de seni ve şiirini seviyorum.”
böyle bir güzellik acaba kaç yüzyılda bir yaşanır.

ahmet uysal
12-08-2006, 23:09
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">1969 yılıydı sanırım. yozgat akdağmadeni ilçesinde denetimgörevlisiydim. o günlerde köylere yol bel yoktu. araba dersen hak getire. Sivas Ankara yolu üzerinde otobüs bekliyordum. birden önümde bir kamyon durdu. sürücü mahallinde bir baş belirdi. beni çağırıyordu. koştum. kimdi bu uzun saçlı adam. Behçet ay’mış meğer:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“ahmet teftişten mi?”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“evet behzat, ya sen nerden?[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“sürgünden!”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">behzat’ın eşi, behzat’ın kedisi arasına ben de sıkıştım. yozgat’a vardık. istanbul lokantasına uğradık. orası benim lokantamdı. tandır kebabıyla ünlüydü. sanırım sevgili dostum ali keven şu anda chp il başkanı. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“ali bak konuklarıma dedim, üç tandır bekliyoruz.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">behzat byıklarını titreterek, kucağındaki kediyi gösterdi:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“ahmetkediyi unutma! “ dedi[/B]

ahmet uysal
13-08-2006, 09:06
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> DİNÇER SEZGİN’İN ÖYKÜ GECESİ[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">19992 yılıydı. edebiyatçılar derneği kuruluş aşamasındaydı. ilk toplantılardan biri, izmir’de, ahmet say’ın( romanıyla, öyküsüyle çıkardığı türkiye yazıları dergisiyle unutulmaz izler bırakan, fazı say’ın babası) girişimi, hüseyin yurttaş’ın düzenlemesiyle karşıyaka’da yapıldı. derneği kurma kararı aldık.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">toplantıdan sonra balıkesr’e dönecektim. vedalaşmak istedim dostlarla. beni tanıyan konuksever yazarlar, şairler arasında bir çekişme oldu. dinçer sezgin:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“hayır, diyerek ağırlığını koydu.35 yıllık arkadaşımı kimse elimden alamaz. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">dinçer’in karşıyaka’daki evine gittik. aydoğan yavaşlı da yanımızdaydı. dinçer o sırada yalnız yaşıyordu. nevzat süer’le evlenmemişti henüz. (yanılmıyorsam). çilingir sofrası kuruldu. birer kadeh içmemiştik. dinçer, raftan kocaman bir dosya indirdi. son yazdığı öyküyü okumak istediğini söyledi. aydoğan itiraz etti. bu çok uzun öyküyü dinlemenin yorucu olacağını söyleyince dinçer sezgin:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“mecbursunuz dinlemeye, dedi. ahmet uysal’ı ve seni eve boşuna mı davet ettim!”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">öykü güzeldi elbet ama çok uzundu. onu başka öyküler izledi. dinçer’in zoraki öykü gecesinde rakıyla değil, öyküyle sarhoş olmuştum. [/B]

seskici
13-08-2006, 11:11
ÖYKÜ GECESİNE EK!..


D. Sezgin'in konuklarını öyküye mecbur tutması aklıma lise yıllarımı getidi. Lise-1'deyken saflığıyla ünlü bir erkek öğrenci, ne yapar yapar, gönül koyduğu kızı sinemaye davet eder. Kız bu daveti reddemez. Biletleri alıp içeri girerler. Işıklar sönüp film başladığında ise, bizim saf sandığımız öğrenci yavaş yavaş kızın orasını burasını mıncıklamaya başlar. Bir iki derken, kız bunalmıştır. "Ne oluyoruz? Edepli olsana!" diye karşı çıkar öğrenciye. Öğrecinin yanıtı gayet Makyevelisttir:


"Kızım, biz seni boşuna mı sinemaya getirdik?"


Bu olaydan sonra aramızda karşılıklı yapılan her şey için "Biz, seni boşuna mı sinemaya getirdik?" lafı uzun süre espri konusu olmuştu.

seskici
13-08-2006, 11:14
EKİN EKİDİR!...


Unuttum söylemeyi:


Ahmet Uysal'a konuk olduğum o akşam ben de yasemin kokusuna mecbur edilmiştim!


Böyle mecburiyet dostlar başına!

ahmet uysal
13-08-2006, 11:58
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> AHMET UYSAL KİTABI [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">dostum ahmet günbaş, erken ölüp giden iki şair için (ali rıza erten, ender sarıyatı) büyük emekle hazırladığı iki yapıta imza attı. ne mutlu bana ki, böyle bir kitabı sağlığımda gördüm. nahit kayabaşı, küçükkuyu’daki evimde geçirdiği bir tek geceden oylumlu bir kitap çıkardı: “ahmet uysal’ la bir yaz günü” adını taşıyor bu kitap. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">nahit’in bir gecede ortaya böyle bir yapıt çıkarması, dostlar arasında epeyce yankı yaptı. bana takılanlar da oldu: “ahmat abi, yazın sana gelelim ama, kitap yazmak zorunlu mu?” diyenlere, şaka yollu: “hiç değilse bir şiir yazarsınız” diyordum. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">ankara’da yaşadığım günlerde mahzun doğan’la ara sıra ormancılar lokalinde buluşur, felekten bir gece çalardık. bu gecelerden birinde mahzun:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“abi, bu yaz küçükkuyu’daki yazlığına gelmek istiyorum.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">deyince, bize yakın masada oturan dostlardan biri:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">“ne o mahzun, yoksa sen de mi ahmet uysal kitabı yazacaksın.” deyiverdi.[/B]

ahmet uysal
13-08-2006, 21:08
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> YURTTAŞ’IN ARŞİVİ[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> 29 temmuzda Hüseyin Yurttaş’la birlikte Gelibolu’da ADD’in konuğuyduk. İmza, şiir ve yemek süresince pek konuşma fırsatı bulamadık. Ancak gidiş dönüş otobüslerinde konuşabildik. Yurtaş, çalışkan bir yazar verimli bir şairdi. Yalnız şiirle yetinmedi. Öyküye, denemeye, romana, gazete yazılarına, incelemelere de zaman ayırabildi. Bilgi yayınevinden ayrılarak “İmbat Yayınları”nı kurdu. Onun Kozbeyli köyündeki evine pek çok kez gittim. Benim gibi onlarca yazarı şairi de ağırlamıştır Hüseyin. Kitaplığı zengindir. Ödülleri çoktur. Katıldığı etkinliklerle ilgili yüzlerce belge vardır evinde. Ben bunları düşünürken Hüseyin:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> “Abi, dedi, şimdi sıra arşivi düzenlemeye geldi. Yüzlerce belge, mektup, dosya var. Hepsini elden geçiriyorum. Düzenli hale getirirsem iyi olur.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> Şakanın tam sırasıydı:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> “Ahmet Günbaş’a da kolaylık olur, dedim. Kitabını hazırlarken fazla güçlük çekmez.”[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> Hüseyin güldü:[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> “Ben de arşivimi bunu düşünerek düzenliyorum zaten” dedi.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> Ahmet Günbaş, son yıllarda, aramızdan ayrılan şairlerle ilgili kitaplar yazarak da ün yapmış bir şairimizdir. [/B]

seskici
14-08-2006, 13:15
Uysaldede,


Ben, sadece erken ölümlü şairlerden sorumluyum.


Nereden çıktı şimdi Yurttaş arşivi?


İster istemez buruyor insanı.


Laf aramızda Yurttaş'a bir şey olursa Kozbeyli'nin ışığı söner. Hem ürünleri, hem de eylemleriyle can kattı toprağına. Örneğin her Mayıs ayının ilk haftasında yapılan bahar şenliği de buna dahil. Yurttaş olmasa kimin umuru?..


Biz de her şey kişilerle birlikte başlıyor ya da bitiyor. Geleneğimiz yok bu konularda.

yılmaz arslan
14-08-2006, 13:23
sevgili ahmet nasılsın?


izmirli şairler neredeler? bu siteden, bu sayfadan aktarılacak o kadar anekdot var ki...onlar site ile ilgilenmiyorlar mı? saygı ve sevgilerimle...

seskici
14-08-2006, 14:52
Kimi şairleri yaz vurdu galiba sevgili Yılmaz!


Herkesin siteden haberi var oysaki!


Be, İzmir'de yaz nöbeti tutuyorum.

yılmaz arslan
14-08-2006, 14:58
sevgili ahmet, aslında daha söylemem gerek.merak edip özlediklerimi yazayım.bunların izini altay ve sen bulursun; Sedat Şanver, Timuçin Özyürekli, Yücelay Sal, Ümit Yaşar Işıkhan,Muzaffer Sarıgül...

seskici
14-08-2006, 17:38
Sevgili Yılmaz,


Adını saydıklarından uzun süre ben de haber alamıyorum. Sedat'la en son Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü jürisinde birlikteydik. Timuçin'i gerçekten merak ediyorum. Biliyorsun 'şeker' illeti mahvetti onu. Şu sıcaklar da başının belası. O, benim 70'li yıllardan gelen en güzel dostlarımdan biri. Yücelay Sal, adli tatille birlikte kayıplara karışmıştır. Ümit Yaşar Işıkhan'ın yeni bir şiir kitabı çıkardığını duydum. Yalnız hangi delikte olduğunu bilmiyorum. Muzaffer de Karaburun taraflarına gitmiş olabilir.

ahmet gök
14-08-2006, 17:52
Ayrım Şiir geldi aklıma yanlış hatırlamıyorsam.Sedat Şanver yönetimindeydi. Sonra Dilizi gelmişti...izmir den edebiyat dünyasına


sina akyol


mehmet mümtaz tuzcu


fergun özelli


hamdi gedik


fadıl kocagöz


hidayet karakuş


avram ventura


asuman susam (kunduz düşleri ekibi)


...


bornava belediye'sini düzenlediği bir şiir etkinliğ sonrasında belediye etkinliğe katılanları Çiçek Köyde akşam yemeğine götürmüştü. Bol şiirli sohbetin sonunda kim söyledi tam hatırlamıyorum. (Bir Yücelay Sal , ki o zaman kitapsız şair de ama jilet şiir pek dillerdeydi. ) Yücelay'a hadi şu Jilet şiirini okuda dünya sallansın" dedi. Yücelay şiir tam okuyacakken masalar sallanmaya başladı.Ama ne sallanma 5 küsür büyüklükte deprem olmuştu.Şiirde gecede yarım kaldı.Amar topar dönüldü izmir...Edited by: ahmet gök

ahmet uysal
14-08-2006, 22:10
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

FUKARA BAYKUŞ

bilenler bilir, ünlü romancı fakir baykurt, yazın yaşamına şiirle başlamıştır. asıl adı tahir’dir. köy enstitüsünde okuma şansı olmasaydı, bir halk ozanı olur, elinde sazıyla köyden köye dolaşır dururdu. onunla dostluğum oldu. ankara’da öğrenciyken evine gittim. çayını içtim. sonra öğretmen örgütlerinde birlikte çalıştık. beni sevmiş ve hep aramıştır. imzalı kitaplar göndermiştir. bu girişten sonra anlatmak istediğim olaya geleyim:
fakir, töb-der başkanıdır. fırsat buldukça örgüt şubelerini dolaşmaktadır. bir gün yolu gecenin geç saatlerinde yozgat’a düşer.(ben de o tarihte yozgat’ta ilköğretim müfettişiydim) töb-der başkanı mehmet yıldırım’ın evine gider. mehmet evde yoktur. onu yaşlı annesi karşılar. konuk etmek ister. ama fakir kalmak istemez ve selam bırakarak oradan ayrılır.
mehmet eve döndüğünde, annesi heyecan içinde:
“oğlum seni fukara baykuş aradı, çok selamı var!” demiş.

ahmet uysal
14-08-2006, 23:21
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> ŞANSLI ŞAİR[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> ne kadar ilginç; yıllardır bütün dostlarım benim çok şanslı olduğumu söyler. uzun yıllar hiç şanslı olmadığımı düşünmüştüm. ama dostlarım öyle düşünmüyordu. her yerde en şanslı adam bendim. öyle mi acaba?[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> çeşitli nedenlerle on yıl şiir yazamadım. ne şans değil mi?[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> arkeolog olup eskil bir kent bulmak istiyordum, olamadım, ne şans![/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> on altı yaşında ilk şiir kitabım yayınlanacaktı. c. külebi’yi tanıdım, saçma şeyler yapmamı önledi. ne şans![/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> yurt dışına gitme olanağım vardı, ülkemi bırakmadım, çok şanslıyım bakın.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> buna benzer yüzlerce şey sayabilirim. ama şanslı olduğum yönler, olgular da var: babamın, cemal süreya’nın, nazım hikmet’in öldükleri yaşı geçtim. şiirlerim sevildi. ödüller aldım. öyle çok sevenim oldu ki, şaşırdım. bahçeme gelen iskete de bana aşık oldu. bundan büyük şans olur mu? [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> şiir kitaplarım çıkacak. bu ne büyük şans. “şiirtüven ezgileri” yeni bir sözcük olarak yazın yaşamına girecek. gel de şanslı bir adam olduğum için bir kadeh daha içme![/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> bir şair arkadaşım (çok iyi bir şairdir o, yakında onu bütün dergiler ve şiir dünyası kabul edecek) bana çok şanslı olduğumu söylemişti. onu tanıdığım için şanslıyım. (şimdilik adını saklı tutuyorum. nası olsa şiiri onu ele verecek)[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> evet, çok şanslı bir şairim ben. aşkla, mutlulukla, isketemle, şiirimle[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">hâlâ yaşıyorum. [/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> [/B]

Nurol Banabak
15-08-2006, 15:06
şansınız da yaşamınız da bolve dahi isketenizin aşkı daim olsun efendim...


sevgim saygım iledir. /nb

ahmet uysal
20-08-2006, 20:00
KATRAN BİLE İÇİLİR


"kar yağsın sivas yoluna" şiirini bitirdim. kederler içindeydim. lütfiye aydın arkadaşa "hüzün ödülü" vermiştim.böyle hüzünlü ödül görülmemiştir.. kalecik karası şarabımı açtım. şişe bitmek üzereydi. msn'den esen yel'i aradım. şiiri de e postayla göndermiştim:


-şiir yazıldı ama bir şişe kalecik karası içtim, dedim


esen yel:


-BU GÜZEL ŞİİR İÇİN KATRAN BİLE İÇİLİR, DEDİ.

Perihan Baykal
20-08-2006, 20:27
:)


Rilke'yı araştırırken öğrendim ki Rilke genellikle ayakta yazarmış şiirlerini ve bir elinde kalem, diğer elinde de şarap kadehi olurmuş yazarken. (Aman özendirme olarak anlaşılmasın, sağlığımıza dikkat lütfen!.. Günde bir kadeh karardır.:)


"Yalnız ruh"lardan biridir Rilke. En büyüklerinden hem de...


En çok da "şarabı şiirlerine içirdiği" esprisi hoşuma gitti:))

ahmet uysal
20-08-2006, 20:28
BABA SİZİN TRENDEYİM


oğlum ülke yine kiev yolunda. şirketle ilgili bir anlaşma yapmak üzere ukrayna yolunu tuttu. ama kez uçakla değil, gemiyle odesa'ya, oradan da trenle kiev'e gitmeyi seçmiş. serüven ruhu olanlar böyledir. bana bir ileti gönderdi:


"baba sizin elli yıllık trendeyim."


"çok güzel. fotoğraf da gönder!"


"baba, güzel de bu tren saat başına kalmadan durup durup ilerlemeye çalşıyor."


"bir nedeni olmalı!"


"evet var. görevliler bahçelerden votka mezesi topluyor."


"bizim tren" ne hallere düşürülmüş!

ahmet uysal
20-08-2006, 21:14
MÜZİK AŞK DEMEKTİR/GÖZLERİM DOLUYORSA


ŞU ANDA TRT/2 de hüsnü ile funda arar'ı dinliyorum. bu sanatçılarla görüşüm örtüşüyür. o nedenle bu sayfaya yazıyorum. bir şairi etlileyen etmenlere bu sayfada da yer olur değil mi?


Hüsnü:


"müzik aşk demektir!"


Funda:


"gözlerim doluyorsa o şarkıyı benimserim."


ben de öyle söylerim: şiir aşktır. sözcükler duyarlığımla rastlaşırsa şiir olur.

ahmet uysal
20-08-2006, 21:56
"BENZEMEZ KİMSE SANA"


Bu sayfaya aşk anedotları da yakışır. Hüseyin Yurttaş Nurşen'le henüz evli değildir. Yeni Foça'da bir balıkçı lokantasına giderler. Günbatımı görkemlidir. İki roman, onları görünce hemen çalıp söylemeye başlar:


"Benzemez kimse sana..."


O günden sonra bu şarkı onların şarkısı olur. Hüseyin romanları benim gibi çok sever. Onların şiirlerini yazar. Gelibolu imza saatinden sonra yemeğe gidildi. Az sonra "Laço Tayfa" (bu Hüsnü'nün tayfası ama çok tuttum, şiirime girdi veher romantayfasının adı oldu) göründü. Hüseyin:


"A be çalasınız bana "benzemez kimseyi.."


ve ben hemen bir onluk uzattım kemancıya:


"A be iki kez çalasınız o benzemez kimseyi ikimiz için..."

ahmet uysal
20-08-2006, 23:02
BULUT BULUT ÜSTÜNE


dün gece mi yoksa önceki gece mi, maniciler bir araya geldi. ortaya bir türkü dörtlüğü koydum. bunu geliştirin dedim:


"bulut bulut üstüne


yağmur bulut üstüne,


bulut kurbanım olam,


yağma yarim üstüne"


pek çok öneri geldi ama fulya bir dize söyledi ki akla ziyan (bunu bir yazıyla yazacağım elbet) : hüzün yağar üstüme...


dörtlük sonuda şöyle oldu:


"bulut bulut üstüne


"hüzün yağar üstüne"


bulut aman canım al,


yağma yarin üstüne"


çok sevgili dostlar, türküyü halkımız yakar ve geliştirir. biz de halk değil miyiz. kaç kişi bir araya geldik ve ekleme yaptık. bu dörtlük bence daha güzel oldu. yazacağım bir gün türkü böyle söylenecek. buna inanıyorum. burada "FULYA" yı kutluyorum. onu bu dize için anılar defterime yazdım.

FulyaÇelikbilek
21-08-2006, 01:20
Sayin Hocam, utandiriyorsunuz...


Ben sadece ufacik bir katkida bulundum manice...bu sizin dileginizdi o gece...


Sizi mutlu ettimse sevinirim...


Ani defterinizde de yer almak hos bir duygu tesekkürler...

seskici
22-08-2006, 08:40
14 Ocak 1978
Sevgili Kardeşim Ahmet,
İzmir'den ve Polatlı'dan gönderdiklerini aldım. Yavrunun ömrü uzun olsun. Halk deyişiyle analı babalı büyütün. Sana sağlıklı askerlik günleri dilerim.
Dönemeç'le ilgim sürüyor. Bu sayıdan 7 tane satıldı. Sürekli yanımda taşısam hemen bitecek, ama vaktim yok.
Varlık yıllığında M.Uyguner senin Amansız şiirini anıyor. Kabacalı Sanat Dergisinde Dönemeçten söz etmiş. Sanırım Nesin'de de adın geçer. Dergiler bölümü Kabacalı'dan yazı aldığına göre...
Askerlikte bir hayli birikimin olur. Çünkü duyarlı bir insansın sen.
Sana kitabımdan gönderemedim. İkinci baskısı yapılacakmış. Bir ay içinde 6 bin kitap tükenmiş. Sanırım 78'de bir kitabım daha çıkacak. Antolojiyi de basıma hazırlıyorum. Ama eylüle doğru çıkabilir.
Şimdilik sağlığım yerinde. Eski görevime dönme olasılığı belirdi.
Gözlerinden öperim. Selam, sevgi, hasret...
İmza: Ahmet Uysal
Not:
Aziz Bağçeli adlı bir arkadaşım da sizinle. Tanışırsan selam...

Yukarıdaki mektup, Ahmet Uysal'dan bana yazılmış olup,askerliğimin ilk döneminde Polatlı Topçu Okulu adresime gönderilmiştir.
Geçmiş gün mektubun altına bölük komutanımız şöyle bir şerh düşecektir:
"Askerlik süresince dergiyle ilişiğini kes!"

ahmet uysal
26-08-2006, 04:09
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


İzmir, 07.05.2001
Değerli Ahmet Ağabey,
Karşıyaka’da buluşup içtiğimiz yağmurlu bir günden beri yüzüne hasret kaldım. Arada epeyi de yazlar eskittik.
Sanırım "pencere" çıkmıştır ve Polatlı’dayken bölük komutanının üzerine şerh düştüğü o mektubunu okumuş, yıllar öncesine gitmişsindir. Bizim geçmişimiz de güzeldi Ahmet Ağabey; gül kokuyordu. Zaman kendini eskitti. Hepsi bu. Aşklarımız, ayrılıklarımız da güzeldi.
Seni ilk gördüğüm günkü Setbaşı’ndaki ince yağmuru unutamam. Anımsarsan kapını iki kişi çalmıştık. O gün Bursa’yı terk ettiğimde ol kişiden de ince bir sızıyla ayrılmış oldum.
Geçelim bunları diyeceğim ama aksilik yine yağmur yağıyor.
Evet, Sisli Şehirlerde Kalan şiiriyle ilgili çözümlememe özel ödül gibi bir şey verdiler beş kişiyle birlikte.
Dün Yurttaş’ın köyünde bahar şenliği vardı. bir araya geldik, söyleştik, filler gibi içtik. Güzel de bir yağmur yedik. Sarhoş adam ıslansa ne çıkar.
“Aşk Boyu Sürgün” dosyam, kitap boyu sürgüne dönüştü. Bilgi de!
Bekliyorum. Ömrümüze düşen gölge uzuyor.
Selam saygı ve dostlukla.
AHMET GÜNBAŞ

Mustafa Fırat
26-08-2006, 07:29
Dün(25.08.2006) eve giriyordum...Hemen yan blokta oturan komşumuz ustayazarımızAdnan Özyalçıner ağbeyi gördüm.Merhaba dedikten sonra biraz renginin solmuş olduğunu farkettim...Ve sordum "Hayırdır Adnan ağbey, yüzünüzün rengi gitmiş"...


"Ya sorma Mustafa bu sene hep ölümlerden sarsıldı edebiyat dünyası.Daha yeni bir haber aldık;Muzaffer Buyrukçu ölmüş!" dedi. Yüzümün renk değiştirdiğini hissettim o an."Nasıl yani ağbey?" diye sordum.Hiçbir gazete ve hiç bir yerde haberi çıkmadı!"Adnan ağbey ekledi: "İşte onun için uğraşıyoruz ayrıldığı eşiyle kalıyormuş eşi ondan 8-10 yaş büyük o da kimseye haber verememiş,komşuları haber vermiş eve gitmiş görevliler eşi 3-4 gün başında oturmuş kimseye vermek istememiş savcılık vasıtasıyla götürmüşler,şimdi hangi morg da bizler de bulamıyoruz birçok gazeteye ve birliğe haber verilmiş bakıyorlarmış,oğlu da Almanya'da onun numarasını da kimse bilmiyor ulaşılamıyor yani Mustafa yalnızlık çok zor!" diyiverdi.Gözlerimden bu dramatik olay bir film gibi akıverdi.Bir ara çok ağır hasta olduğunu biliyordum.Ne söyleyebilirim ki?Şaşkınlığım sözcüklerimi kilitlemişti adeta...Buyrukçu bir an önce hangi morgdaysa bulunur ümit ediyorum.Işığı bol toprağı gür olsun...
Muzaffer <B style="COLOR: black">Buyrukçu, 1 Şubat 1930 tarihinde Niğde (Fertek)'de doğdu. <B style="COLOR: black">Buyrukçu[/B] bir yaşındayken, ailesi Yalova'ya yerleşti. Yalova'nın Koruköy İlkokulu'nda, İstanbul'da Yenikapı Ortaokulu'nda, bir süre Pertevniyal Lisesi'nde okudu. Kalorifercilik, katiplik ve İstanbul Toprak Mahsulleri Ofisi'nde memurluk yaptı (1950-1970). Sanat hayatına, 1945'te kapıcı olarak çalıştığı Son Telgraf'ta yayımlanan öyküleriyle başlayan Muzaffer <B style="COLOR: black">Buyrukçu[/B], Bulanık Resimler'le 1962 TDK Hikâye Ödülü'nü, Kavga ile de 1968 Sait Faik Armağanı'nı kazandı.
Ay Kokuyor, İpek Pijamalı Katiller ve Yalnızlığın Arkasındaki Gülümseme severek okuduğum kitaplardan bazılarıydı...[/b]Edited by: mustafaF

seskici
26-08-2006, 08:40
23 ağustos 2006 günkü Yazıbaşı Festivali'ne giderken Dinçer Sezgin'e, her nasılsa Muzaffer Buyrukçu'dan söz etmiştim.


Buyrukçu'nun Anında Görüntü (1992) adlı günlük kitabında Dinçer Sezgin'le ilgili günlükler de vardı. Onrarı okumaya doyamadığımı belirttim. Sezgin de, Buyrukçu'nun hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığını ifade ederek, üç aydır hastanede yattığını söyledi.


Bugün ölüm haberini alınca sarsıldım. Sessiz sedasız ayrıldı edebiyat dünyasından Buyrukçu'muz.


Bence o, sadece günlük yazarı değil gündelik öykü yazarıdır. Aynı zamanda yakın çekim çizdiği portrelerle tanıdığı edebiyatçıların ve önemli sanat adamlarının bireysel tarihlerine katkı yapmış, yapıt-yaşam-yazar üçgeninde ince gözlemlere ve ironiye dayanan üslubuyla yeni tatlar eklemiştir.


Evet, Buyrukçu'yu anmak istiyorsak, yapıtlarını yeniden gözden geçirmeliyiz.


Salah Birsel ve Muzaffer Buyrukçu'dan sonra 'günlük yazarımız' kaldı mı acaba?


Işık içinde kalsın.

ahmet uysal
02-09-2006, 21:26
"DÜNYA VARKEN NEŞELİ YAŞAYASINIZ"


Selam! Sayın Şair Ahmet Uysal. Hep günleriniz Baharla dopdolu olsun ve dünya varken neşeli yaşayasınız. İranlı bir şair ve yazarım!! Türk dili özellikle Türk şiirine sonsuz ilgiliyim. Şimdiye kadar sizin şairlerinizi epeyce İranın şiir severlerine tanıttırmışım ve onları İranın sanat, yazın dergi ve gazetelerinde İran halkına tanıttırmışım. Çok şiirler farsçaya çevirdim ve ilgi dergileri Türkiyeye gönderdim. Tanıttırdığım şairlerden hatırımda kalanların bazisi bunlar: İbrahim Yıldız, M.Kemal Yılmaz, Demirel Babacanoğlu, Ahmet Gök, Aydın Alp, Tamer Abuşoğlu, Ayten Mutlu, Şinasi Özdenoğlu, Sıla Arıcı, Kemal Or, Oktay Rifat ve... Sizin şiir reklamını yeni biçem dergisinde gördüm... sizi de tanıttırmak istiyorum İranda. Kitaplarınızı lütfen benim bu adresime gönderin: İRAN-TEHRAN P.B. 113 65-1957 NASER FEİZ. Sonraları hangi dergide sizin şiirlerinizi yerleştirirsem, size onlardan göndereceğim. ellerinizi dostlukla sıkıyorum ve uzun ömürler diliyorum. Sabirsizlikle Bekliyorum. Saygılarımla.


Naser Feiz/ 1997/17/10


Not: "Dünya varken", şiirle, sevgiyle, büyük aşklarla yaşayınız efendim. A.U.

AYKIZI
02-09-2006, 22:27
Bune kadar ince bir ileti. Naser Feiz'in samimiyetini çok sevdim. smileys/smiley17.gif

ahmet uysal
02-09-2006, 23:32
'UZAK YAZLARDA' NIN BİR YAZ GÜNÜ ÇALINIŞI


Aziz Ahmet Uysal, "Uzak Yazlarda"yı alalı aylar oldu, çok teşekkür ederim. Önce rahatsızlığım nedeniyle bir süre hiç kitap okuyamadım. Daha sonra, bir yaz sonu yanıma aldım. Sergimin(*) oralarda bir bankta oturup okumaya başladım. Bir ara satış için oradan uzaklaştım. İki dakika sonra geriye döndüğümde bankta kitap yoktu. Birkaç metre ötede oturan bir kadın, bir gencin hızla alıp uzaklaştığını söyledi. "Uzak Yazlarda" bir yaz günü çalındı. (...) Nurullah Can'ın mektubundan. 11.10.1998


(*)N.Can, Kadıköy'de kitap ve kartpostal sergisi açarak geçimini sağlar. Daha çok askerler ziyaret eder onu. O yüzden sergisi, asker kaputu ve postalı kokar. Hele bir de yağmur yağarsa... Öyle bir günde raslalantıyla buldum onu.

emre gümüşdoğan
03-09-2006, 00:09
Tanrımmmmm,
Artık beni yanına alabilirsin, kitap çalan bir hırsız duydum Türkiye'de...

ahmet uysal
03-09-2006, 01:04
BOĞMA RAKISIYLA AYILIN


mektuplardan "anekdot" çıkarmak, hasandede üzümünden boğma rakı çıkarmaya benzer. anadolu alevi kültürüne yabancı olanlar "boğma rakı" yı bilmeyebilir. yozgat çorum tokat üçgeninde yaşadığım günler oldu. o kültürle tanıştım. keşke dahil olabilseydim.


bir gece alaca'nın kürkçü köyünde kaldım. imbikten süzülen rakıya tanık oldum. sıcaktı. öyle içilecekti. bunu yaşadım. kendime dahil ettim. şiirime "köylü" diyenler, ülkemizi tanımayan aymazlardır. hadi gidin alaca'nın bir köyüne, sıcak boğma rakısı için de ayılın.


evrensele yerelden gidilmezse, anlamsız olandan hiç gidilmez.

Mustafa Fırat
03-09-2006, 16:02
Sevgili Ahmet Uysal ağbey; senin şiirine köylü diyenler zaten şiirden anlamayanlardır! Orada burada her önüne gelene atıp tutan akl-ı evveller, şiir yoksunu zavallılar; belki de insanları karalayarak bir yerlere gelme arzusuyla yanıp tutuşan, içlerindeki hırs ile taşan dereler gibiler... Şüphesiz onlar kurumaya mahkûmdurlar...


Daima sevgim ve saygımla...

s.zeynepkaradag
03-09-2006, 16:27
Güzelliğin On Par'Etmez



Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz aleme
Aşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa

Güzel yüzün görülmezdi
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Aşık ve maşuk olmasa

Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı VEYSEL adı
O sana aşık olmasa.

Aşık Veysel Şatıroğlu



keşke nereye ait olduğumu bu kadar net yansıtabilsem...

ahmet uysal
03-09-2006, 16:33
ŞİİR VE EKMEK


İlk şiirim 1955 yılında"Şairler Yaprağı" (Dinar, Nedret Gürcan yönetiminde) dergisinde yayımladı. Derken Demet, Damla, İstikamet, Yeşerti dergileri...Türk Sanatı (Ankara) beni sayfalarına övücü sözlerle aldı. "Öğrencilerin Sesi" adlı bir derginin de temsilcisiydm. Okulda 200 dolayında dergi satılıyordu. Hemen her sayıda şiirime yer veriyordu Yaşar Köksal. Şairler arasında bulunan Adnan Binyazar, M. Adem Solak, Kenan Akıncı adları sonradanöne çıktı. Dosyamda 15 şiir vardı. Yaşar Köksal bu şiirleri hemen kitaplaştırmak istiyordu. Sevinçten uçuyordum. O günerde okula denetim amacıyla gelen Cahit Külebi'yle tanıştım. Ona şiirlerimi göstermek ve çıkacak kitabımdan söz etmek istiyordum. Yüzüme bile bakmadı desem yanlış olmaz:" Bana bak delikenlı, dedi, kaç fırın ekmek yedin de kitap bastırıyorsun. Ünlü bir şair olmadan gözüme görünme. Kitap bastırmayı da unut. Benim bile daha iki kitabım var!"


(Mustafa bana moral veren satırlarına teşekkür ediyorum. Madımak Senfonisi'ni yazabilmek tek yakıcı isteğim. Belgeliğe benim de katkım olsun, bu şiirim ezgiye dönüşüp söylensin istiyorum..Sevgiyle kal!)


O gün çok büyük bir sarsıntı geçirdim. Kendimi ancak kırk yıl sonra toparlayabildim. Sevgili Hocam Cahit Külebi, toprağın bol olsun, ışıklar içinde yat! Yakında görüşeceğiz. "Şiirtüven" adlı kitabımla öperim elini.

ahmet uysal
03-09-2006, 18:20
BURSA'DA GECE GÜNDÜZDEN DAHA MI AK?


26.7.1996/Safranbolu


Çok Saygıdeğer, çok Sevgideğer canım Ahmet Uysal ağabey, Saygı, sevgi,esenlik...


İki gündür "SULARLA" yı okuyorum. Eline usuna sağlık. Bana kitabını büyük birtevazuyla "şiirimizin has toprağında gezinen Hüseyin Avni Cinozoğlu'na diye imzalamışsın. Kırk yıl şiirin ipliğini eğirmiş bilge bir ozanın inceliklerle dolu bir kitabı. Bugün kötü sanat, iyi sanatı tedavülden kaldırıyor. Arabesk, pop, hayattaki metalaşma, insanların katılaşması düşlerin bile materyalize olduğu bir acılı çağda şiire güzellik katan belki de onun " nadirliği"


"eski bir ırmak yatağında / yeni bir serüvendir gece "


ne güzel bir tezat sanatı . Benim karım hasta. "hasta kadınımsın benim" şiirin beni ağlattı. (...) Bursa güzel bir şehir. Payitahtlık yapmış bir şehir. Gördüğümde çocuktum. O güzel sokaklardaTanpınar'ın Uysal'ın Ahmet Necdet'in soluklarını duymamıştım.


Bursa da "gece gündüzden daha mı ak?" Şiirin nehir bir şiir. Saygı, sevdi, özlem...


Hüseyin Avni Cinozoğlu

zalifre
03-09-2006, 18:25
İsmet Özel elbette büyük şair siyasal angajmanlarını hariç tutarak.Komunist olduğu için yedek subay olamaz er olarak Sivas'taki bir askeri birliğe gönderilir.İlk komunist olduğu dönemde Ataol Behramoğlu'yla " Halkın Dostları" adlı aktivist bir dergi yayınlarlar.İsmet Özel askerdeyken Kars'ta Ataol Behramoğlu'nun tutuklandığın öğrenir ve Ataol'a destek olmak için şiir yazmaya karar verir.Ama askeri eğitim nedeniyle şiir yazmaya zamanı yoktur.Önce üç kök dişini çektirir ve üç gün revirde istirahat alır.Ama şiiri bitiremez gider sağlam olan kök dişlerinden birini daha çektirerek bir gün daha istirahat alır ve revirde şiiri bitirir.İsmet Özel'in devrimci komunist dönemine ait ve Ataol Behramoğlu'na adadığı şiirinin adı ünlü " Yıkılma Sakın " adlı şiirdir.Diyeceğim şairliğin böyle garip bir çilesi vardır.Ece Ayhan'da yoksulluk nedeniyle yemek yiyecek parasının olmadığı bir gün belki başka günlerde de fırından bir ekmek alıp katık olmadan karnını doyurur.Şairler uzun yola hüküm giyen çilekeşlerdir bir yüz metre koşusu değil çok yinelenen deyimiyle bir maratondur.Artık ceza hukukunda şairleri zindana atacak kurallar yok ama şairler sistemin daha sert ideolojik baskısı altındadır yine de.Zaten şiir anayasaya aykırıdır ve şairler kuralları yıkarak kendilerine yol açan insanlardır

emre gümüşdoğan
03-09-2006, 21:41
Bu sadece sosyalit, koministşairlere göre böyledir, onlar bu memleketin zencileridirler. Kısmetlerine hapisler çıkmış hep. Sağcı şairler, devlet olanaklarından, arpalıklardan, holdinklerden, nemalandırılmıştır...

Örneğin Hilmi Yavuz açıklar mı acaba nerelerden danışmanlık ücreti aldı... Ya da hiç gitmediği bu yerler Hilmi Yavuz'a ne danışıyor... Ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hilmi Yavuz'a ne kadar dünyalık aktardı...

Dedikodu mu oldu? Ne yapalım, ne demiş atalarımız, "Zengin şairin parası, züğürt şairin çenesini yorar" bizim de yorulan cenemiz olsun.


Neden yadırgadınız ki? Bu devlet kimini yaktırır kimine baktırır. Edited by: EmreGümüşdoğan

Mustafa Fırat
14-09-2006, 09:53
Dün, sevgili Ahmet Uysal, ben ve Ahmet Gök birlikteydik...Ahmet Gök'ün mekanını bulana kadar sanırım mobil telefon şirketini zengin etmişimdir.Neyse arabada gidiyoruz konu geldi durdu"köylülük" meselesinde.


Neydi bu köylülük meselesi?


Biz konuşurken konu konuyu açıyordu.Fakat birden Âşık Veysel'in dizeleri düştü sevgili şair Ahmet Uysal'dan: "Güzelliğin on par' etmez / Bu bendeki aşk olmasa" dizeleri için köylü mü diyeceğiz? Ya da şairini köylülükle mi suçlayacağız?


Baktık ve kahkaha atarcasına güldük ikimiz de...Ya Karac'oğlan'ı? Ya Mehmet Başaran için ne diyeceğiz?Onun hakkında güzel bir yazı vardı Behramoğlu'nun...


Neyse ki Ahmet Gök yolun kenarından bize el salladı da gördük onu kahkahalarımıza ve ardes aramamıza ara verdik...Ama yine de güzeldi şiirle iç içe olmak ve şiir konuşmak bir kahve ve iki çayın ardından birde içtiğim 5 dal sigaranın ardından zaman su olup akmıştı...

emre gümüşdoğan
02-10-2006, 17:37
Nurullah Ataç, Faruk Nafız Çamlıbel'den on beş lira borç almış ve ödememişti. Ne zaman gazetelerde şiirle, şairlerle ilgili bir anket açılsa Çamlıbel hemen Ataç'tan borcunu istetir, böylelikle de aleyhinde bir şey söylemesini engellerdi.
Bir gün arkadaşlarıyla otururken söz yine bu borçtan açılınca Çamlıbel bir "ah" çekti: .
- Keşke o zaman benden yüz elli lira isteseydi. On beş lira yüzünden aleyhimde söz söylemiyor, belki o zaman lehimde bile konuurdu.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: EmreGümüşdoğan

emre gümüşdoğan
03-10-2006, 12:40
Kitaplarından birini yayınlayacak kitapçı, sohbet sırasında Peyami Safa'ya sordu:
- Üstad, benim gözlerimden biri camdandır, biliyor musunuz?
- Evet, biliyorum.
- Ama hangisinin camdan olduğunu biliyor musunuz?
- Hayır.
- Eh bilin bakalım.
Safa dikkatlice bakıp bir tanesini gösterdi.
- Nerden anladınız peki?
- Daha şefkatli, daha insaflı bakıyor!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
04-10-2006, 11:11
Ahmet Haşim, Abdullah Efendi Lokantası'na girerken Salih Zeki ile karşılaştı. İkramı pek seven, ama para harcamayı hiç sevmeyen Haşim yarımağız,
- Buyurmaz mısınız? dedi.
Salih Zeki, tereddütsüz kabul etti öneriyi, birlikte içeriye girdiler.
Haşim'in canı sıkıldı ama bir yandan belli etmemeye çalışıp bir yandan da daveti ucuza kapatmak için en ucuz yemeği seçti.
- Bir çorba.
Salih Zeki, listeye baktı.
- Bir ıstakoz.
Haşim bir yemek daha istedi:
- Bir ıspanak.
Sıra Salih Zeki'ye ge1mişti: .
- Bir hindi dolması.
Haşim, hazin bir sesle mırıldandı:
- Bir şekerli kahve.
Salih Zeki aynı eda ile devam etti.
- Bir kaymaklı baklava.
Bu son cümle Ahmet Haşim'i çileden çıkarmıştı:
- Beyefendi, dedi. Şunları biraz kendi paranızIa yiyecekmiş gibi ısmarlasanız!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
05-10-2006, 17:45
Ahmet Haşim hastadır. Ortaç ve arkadaşları onu alıp Alman Hastanesi'ne götürmeye karar verirler. Haşim yatağından çıkıp giyinmeye gider. Ama yarım saat geçmesine karşın görünmez ortalıkta. Arkadaşları odaları aramaya başlar. Sonunda mutfakta bulurlar. Şair, akşamdan kalma domatesli pilav tenceresini kaşıklamaktadır.
Ortaç şaşırır:
- Haşim! Ne yapıyorsun?
Ahmet Haşim mahzun mahzun boynunu büker:
- Bırak Yusuf Ziya! Nasıl olsa hastanede tuzsuz kabak haşlamasından başka bir şey yedirmeyecekler. Nasıl olsa öleceğim. Bari ağız tadıyla öleyim.
Dediği de olur. Bir aylık tedaviden ve perhizden sonra evine daha yorgun, daha perişan döner Haşim. İlk işi kendisine sevecenlik ve yakınlık gösteren tek kadınla evlenmektir.
Ölüm döşeğinde kıyılan bu nikahtan sonra Haşim şöyle der:
- Oh! Şimdi bahtiyarım ... Herkes gibi ben de arkamda gözleri yaşlı bir dul bırakabileceğim artık! ..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
06-10-2006, 16:35
Demost enes, söylev vermek üzere kürsüye gelince halk dinlemek istemez, gürültü yapmaya başlar. Bunun üzerine ünlü Yunan söylevci,
<DIR>


- Yalnızca iki sözcük söyleyeceğim, hepsi o kadar, der. Gürültü kesilince hemen bir öykü anlatmaya başlar: </DIR>
- Bir zamanlar bir delikanlı Atina' dan Mepara'ya gitmek için bir eşek kiralamış. Eşeği kiraya veren adam da aynı yöne gideceği için birlikte yola çıkmışlar. Epeyce yol yürümüşler, derken öğle sıcağı bastırmış. Dinlenmek için, bir su kenarında oturmuşlar. Ama ortalıkta ağaç filan olmadığı için sahibi eşeğin gölgesine oturmuş. Eşeği kiralayan ise karşı çıkmış buna. Sahibi,
<DIR>


"Ne münasebet, eşek benim," demiş. </DIR>
Öteki ise eşeği kiraladığını ileri sürmüş. Ama sahibi hiç oralı olmamış "Kiraladınsa eşeği kiraladın, gölgesini değil" diyerek. Derken aralarında kavga çıkmış.
<DIR>


İşte tam burada Demostenes sözü kesip iner kürsüden. Tabii halktan, </DIR>


- Sonra ne olmuş, söylesene sonra ne olmuş? sesleri yükselmeye başlar.


Demostenes, kürsüye çıkıp şöyle bir bakar halka, ardından da şunları söyler:


- Ne adamlarsınız yahu, iyiliğiniz için iki laf edeyim dedim, izin vermediniz de bir eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: EmreGümüşdoğan

emre gümüşdoğan
08-10-2006, 11:08
Sokrat, öğütleriyle gençleri kötü yollara yöneltme suçuyla yargılanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştı.
Cezası baldıran zehiri içirilerek infaz edilecekti.
Karısı, son saatlerini yaşayan Sokrat'ı ziyarete geldi. Çok üzgündü. Ağlayarak,
- Seni haksız yere öldürecekler, dedi. Sokrat şöyle bir baktı karısına,
- İyi ya karıcığım, dedi. Ya haklı yere öldürselerdi...





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
09-10-2006, 16:05
Şair Salih Zeki, bir gün Ahmet Haşim'e,
- Saatimi ayar ettireceğim. Bana yirrni lira verir misin? dedi.
Ahmet Haşim şaşırdı:
- Bir saati ayar ettirrnek için 20 lira biraz fazla değil mi?
Salih Zeki, aynı ciddiyetle sürdürdü konuşmasını;
- Hakkın var azizim, ama önce saati rehinden kurtarmak lazım!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
11-10-2006, 10:42
İbrahim Alaattin Gövsa son yıllarında iyice ağır işitmeye başlamıştı. Daha sonra hiç duymaz olunca, şöyle der dostlarına:
- İnsan ne kadar rahat çalııyor. Kıyamet kopsa farkında değilim.





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
17-10-2006, 20:07
Tolstoy bir gün istasyonda dolaştığı sırada tren geldi. Birinci mevkiden bir adam inip büfeye doğru yürüdü. O sırada kompartıman penceresinden bir kadın bağırmaya başladı:
- George, George! ..
Sesini duyuramadı tabii. Tolstoy'un ortalıkta dolaştığını görünce seslendi:
- Hey ihtiyar, büfeye doğru giden beyefendiyi çağır Çabuk, sana on frank vereceğim ...
Tolstoy önce şaşırdı, ama kadının telaşını görünce çağırmaya gitti adamı. Ve aldı on frankını. Tam o sırada istasyonda bir ses yükseldi:
- Hey bakın, Tolstoy istasyonda, Tolstoy burada.
Kadın yaptığı hatayı anladı ama Tolstoy,
- Üzülmeyin hanımefendi dedi, boş durmaktan iyidir.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: EmreGümüşdoğan

emre gümüşdoğan
19-10-2006, 13:39
Yusuf Ziya da bir dönem İsmail Hakkı gibi, Mehmet Ali gibi sık sık bir arada kullanılan isimlerden biriydi. Eğer soyadları belirtilmezse kimi zaman karışıklıklar da yaratırdı bu tür isim benzerlikleri ...


Yusuf Ziya Ortaç İkdam gazetesinde çalışırken aynı gazetede bir adaşı vardı. Soyadı yasası da henüz çıkmadığı için ikisi birbirine karıştırılırdı. Sözgelimi okurlarından gelen mektuplar kimi zaman öteki Yusuf Ziya'ya veriliyordu. Ve adaşı arada bir, elinde açılmış 5-6 zarfla Ortaç'ın yanına gelip,


- Afedersiniz, sizeymiş diyerek uzatırdı zarfları.


Yusuf Ziya Ortaç zarflarının açılmasına bir hayli sinirlenirdi.


Bir gün yine böyle bir durumda dayanamadı.


- Lütfen okur musunuz? Bu zarfların üstünde ne yazıyor? diye sordu.


- "Muhterem Yusuf Ziya Beyefendiye" yazıyor?!


Yusuf Ziya Ortaç adaşına bir ders vermenin zamanı geldiğine inandı artık:


- Söylesenize kuzum, size bu mektupların dışında hiç


"Muhterem Yusuf Ziya Beyefendi" diyen oluyor mu?


*


Bir gün haderne Ortaç'a, bir külah yağ ile bir külah bal geldiğini söyler. Ortaç anlar durumu.


- Öbür Yusuf Ziya Bey'e götürün, der. Bana bunları gönderecek kimse yok.


Ertesi akşam yine kapısı vurulur: :


- Bir hanım sizi görmek istiyor.


Ardından da genç, güzel, cilveli bir hanım girer içeriye.


- Yusuf Ziya Bey'i görmek istiyorum.


- Buyrun ben Yusuf Ziya ...


- Ama o kısa boylu, kalın kaşlıydı! diye fıkırdar hanım.


Ortaç'ı daha fazla beğenmiş gibidir.


Ortaç ertesi akşam odasına çağırır adaşını:


- Bak Yusuf Ziya Bey, der. Şans döndü. Mektuplar size, yağlar, ballar, kızlar bana geliyor. Ama ben hiçbirine el sürmüyor, açmıyorum. Eğer mektuplarımı rahat bırakmazsanız, hepsinin tadına bakarım!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

ahmet gök
19-10-2006, 16:05
Sevgili Emre,


Bu güzel bölümü sevgili Günbaş yazardı.Anlaşılan uzun zamandır yalnız size kaldı.Bir katkıda benden olsun.


Salı Günü Veli Bar Küçük İskender'in şiir suaresi'ne gittik.Küçük İskender ve katılanlar keyifli şiirlerini okudular.Bu süreçte Küçük İskender Cemal Süreya ve Can Yücel ile ilgili anısını anlattı. Paylaşmak isterim.


Bir gece Küçük İskender'in evinde Can Yücel, Cemal Süreya' nın şiirleri kasete okumuş.Can Yücel'in sesinde Cemal Süreya şiirleri....Dinlemesi ne keyifli olurdu.Küçük İskender'de uğraşmaş ama hiç yayıncı bunu yayımlamamış.. ne acı...içim sızladı.Türk şiirinin iki ustasının muhteşem buluşması Küçük İskender'in evinde çürümeyi bekliyor...İnşallah iyi saklanıyordur.

emre gümüşdoğan
21-10-2006, 16:22
İttihatçılar Ahmet Samim'i vurdurunca İttihat ve Terakki'den istifalar başlamıştı. Şair Tahsin Nahit de istifa edenler arasındaydı. Sordular:
- Tahsin sen niye istifa ettin?
- Monşer, nasıl istifa etmeyeyim? Zekaya kurşun sıkıyorlar...
Ahmet Haşim birden lafa karıştı:
- Sana ne öyleyse...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan





Ahmet dost, sevgili Günbaş'ın yazılarını ben de özledim. Dostların, yanlış anlamaları, kırgunlıkları bir yana bırakıp yuvaya dönmelerini bekliyoruz...

AYKIZI
21-10-2006, 23:16
Bu bölümü seviyorum.


Bir gün benim deaktaracağım anılarım ya da şahitliklerim olur umarım.


Sevgiler.

emre gümüşdoğan
22-10-2006, 00:43
Bursa yazın çevresinin buluştuğu belli başlı mekanlar vardır. Mağfel, Kozahan, vb gibi. Akatalpa dergi çevresinden arkadaşlarla haftanın belli günlerinde toplanılır söyleşiriz. Arkadaşlar değişik bir mekan keşfetmişler Aralık han. Oradaki ilk toplantıyaİlkay Noylan ile gittık.
İlkay, "Benim de anekdotlarım olacak" deyince, aslında çok sayıda anekdotunun olduğunu anımsadım. Sadece Eskişehir değil, Bursa, Ankara, İstanbul gibi kentlerde katıldığı etkinliklerden çok sayıda anekdotu olduğunu biliyorum.


İlkay'la Aralık handaki buluşmayı konuştum, aşağıda...


emre gümüşdoğan:
Bir anekdot yazacağım Aralık handa Bursa yazın çevresiyle ilk buluşmanla ilgili.
emre gümüşdoğan:
Ramis Dara, Hilmi Haşal, Serdar Ünver, Melih Elal, sen ve ben vardık değil mi?İlkay Noylan:
Ben de vardım di mi?
Hatta tavlada seni yenmiştim.
Hani unuttuysan hatırlatayım, dedim.
İlkay Noylan:
Daha başka birileri de vardı.
emre gümüşdoğan:
İyi iyi... daha yazmadan anekdotu cehennem işkencesine döndürdün.
Hatırlatmasan olmaz mıydı sanki?
emre gümüşdoğan:
Yazmayacağım işte
İlkay Noylan:
Yaz yaz
İlkay Noylan:
Kısa boylu çok zayıf bir adam daha vardı.
Kumla'da mı oturuyordu ne
İlkay Noylan:
Adını bilmiyorum, o da vardı
emre gümüşdoğan:
Ceyhun Erim
İlkay Noylan:
Sonra şey vardı
İlkay Noylan:
Bir dergide çıkan şiirinin fotokopisini bana vermişti.
emre gümüşdoğan:
Haa Bahri Bahri Çokkardeş
İlkay Noylan:
Evet evet Bahri
İlkay Noylan:
Bende de ne hafıza
emre gümüşdoğan:
Evet
İlkay Noylan:
Diş doktoru olan kimdi?
emre gümüşdoğan:
Nuri Demirci, sahi o da vardı.
İlkay Noylan:
Vardı sanırım
emre gümüşdoğan:
İşte sana o günden bir çok anekdot, haydi yaz,,
İlkay Noylan:
Sen yaz.
emre gümüşdoğan:
Ben var mıydım?
İlkay Noylan:
Galiba sen yoktun.
emre gümüşdoğan:
Olsun, sen yine de ben de varmışım gibi yaz.
İlkay Noylan:
))))))))))))))))))))
emre gümüşdoğan:
Ben bu konuşmayı anekdot olarak asacağım, ama bir şartım var. Tavlada beni
kaça kaç yenmiştin.
İlkay Noylan:
5 - 2
emre gümüşdoğan:
Pes...
İlkay Noylan:
Aynısını as..Edited by: EmreGümüşdoğan

AYKIZI
22-10-2006, 00:54
Günlerden perşembe. Hayatımın unutulmazları arasında sayacaklarımdan biriydi o gün, sevgili Emre. Anımsatman ne hoş oldu. Nasıl güzel bir sohbet ortamı vardı. Kendimi çok mutlu hissetmiştim. Serdar Bey’le de o gün tanışmıştık. Şiirlerini yazdığı yerin adı neydi? O güzelim çınarın altında sizler soğuk biralarınızı içerken ben ille de nescafe isterim diye tutturmuştum. Gülay ve İzmir’den gelen arkadaşınla da son olarak orada oturduk.<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

Sen, ben, Serdar Bey; nasıl düştük Bursa yollarına. Bana Akatalpa’nın son sayısını hediye etmişti otobüste. Nuri Bey’in muayenehanesine uğrayışımız, oradaki edebiyat dergilerine göz atışım, Bahri Bey’le tanışmam, hepsi harika anılardı.

Handaki buluş(amama)nın keyfi. Anımsıyor musun, Hilmi Bey başka bir masaya oturmuş, biz başka masaya. Herkes birileri gelsin diye bekliyor. Sonunda birbirimizi buluşumuz...

Ramis Dara bitkiler hakkında ne çok şey anlatmıştı. Hilmi Bey’le Eskişehir Öykü Günlerini konuşmuştuk uzun uzun. Handan ayrılırken de ayaküstü uzunca bir kefir muhabbetimiz olmuştu.

Anılar... Ay şimdi içim burkuldu. İyi ki varsın(ız) Akademi, tüm dostlar ve Emre.

emre gümüşdoğan
24-10-2006, 11:19
Dağlarca, Kadıköy'de kahve de otururken 30-35 yaşlarında biri yaklaştı yanına. Elindeki şiir kitabını Dağlarca'ya imzalarken gururla,


- Üstadım, dedi. 10 yıl önce şiirlerim için bunları denize at, demiştiniz ...


Bir şeyler daha söyle yecekti ama olanak vermedi Dağlarca.


- İyi de oğlum, dedi. O zaman deniz kirliliği diye bir sorun yoktu ki! ..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan


Edited by: EmreGümüşdoğan

erhantigli
24-10-2006, 18:31
Ahmet Rasim yolda giderken kendisine bir adam çarptı ve şaire dik dik bakarak, "Sersem'" dedi. Ahmet Rasim şapkasını çıkararak: "Tanıştığımıza memnun oldum. Bendeniz de Ahmet Rasim" dedi.


***Erhan Tığlı***smileys/smiley32.gif

emre gümüşdoğan
26-10-2006, 16:05
Sait Faik bir kış günü arkadaşlarıyla dertleşiyordu. Sait Faik,
- Ulan, dedi. Eskiden ben de soğuk alırdım ama hemen başımın çaresine bakardım.
Biri sordu:
- Ne yapardın Sait?
- Hemen bir meyhaneye girer yarım kiloluk bir rakı getirtirdim. Yarım saat sonra bir şey kalmazdı.
- Hastalığından mı?
- Yok be! Rakıdan!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
26-10-2006, 19:06
Ercüment Ekrem Talu, eskiden Sabur Sami Bey'in Beyoğlu'ndaki evinde kiracıydı. Bir sabab daha yataktayken kapı çalındı. Ercüment Ekrem Bey seslendi:
- Kim o?
- Kapıcı.
- Ne istiyorsun?
- Kirayı.
- Kim gönderdi?
- Sabur Bey.
Talu takvime baktı. Ayın biriydi daha.
- Sabur'a benden selam söyle. Ya ismine benzesin ya da değiştirsin ismini!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
28-10-2006, 13:43
Bir kurban bayramı arefesinde şair Fıtnat Hanım kurbanlık almak için Bayezit Meydanı'nda dolaşıyordu. Şair Haşmet de oralardaydı. Haşmet zaman zaman Fıtnat Hanım'a takılır, biraz da isteyerek onun iğneli sözlerine muhatap olurdu.
Fıtnat Hanım'ı görünce, Bayezit Meydanı'nda ne aradığını sordu.
Fıtnat Hanım, kurbanlık koç alacağını söyleyince de dayanamadı Haşmet:
- Bu bayram kulunuzu kurban etseniz olmaz mı?
Fıtnat Hanım ise yine sözünü esirgemedi:
- Olmaz, bu bayram boynuzsuz bir koç kurban edecegım...





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
29-10-2006, 16:43
Ercüment Ekrem Talu, aynı zamanda avcıydı. Hatta "Meşhedi Arslan peşinde" Romanı kendi başndan geçen olaylarla doluydu. Bir gün evinde misafirlerini ağırlarken yerdeki ayı postunu gösterdi:
- Bu ayıyı Afrika' da vurmuştum.
Misafirler önce şaşırdı, ardından da itiraz ettiler:
- Afrika'da ayı bulunmaz ki!
Talu pişkince yanıtladı dostlarını:
- Ayı bu, birader! Oranın Afrika olduğunu ne bilsin!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan
Edited by: EmreGümüşdoğan

AYKIZI
29-10-2006, 20:12
smileys/smiley36.gif smileys/smiley36.gif smileys/smiley36.gif

emre gümüşdoğan
30-10-2006, 19:55
Bernard Shaw, uğradığı kitapçıda kitapları karıştırırken ayrı bir bölümde kitapların daha düşük fiyatla satıldığını gördü. Üstelik aralarında kendi kitaplarından biri de vardı. Shaw kitabın kapağını aralayınca kendi el yazısıyla karşılaştı:
"Sevgili Dostum ... 'a saygılarımla"
Shaw kitabı satın alıp altına şu sözcükleri ekleyerek "Sevgili Dostuna" yeniden gönderdi:
"Saygılarımı tekrarlarım!"

Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
01-11-2006, 12:30
Yahya Kemal, bir doktorla görüşüyordu. Şairin sağlığıyla yakından ilgilenen doktor,
- Üstad, sağlığınızdan bir şikayetiniz var mı? diye sordu.
Şair,
- Çok şükür hayır, dedi. Yalnız biraz şişmanladım zannederim...
Bunun üzerine Yahya Kemal'e kilo vermesi için meyve rejimi yapmasını önerdi doktor.
Yahya Kemal bir an düşündü. Ardından sorma gereğini duydu:
- Peki meyveyi yemekten önce mi, yoksa sonra mı yiyeceğim?



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
02-11-2006, 19:27
Sanat Dostları Birliği'ndeki toplantıda Behçet Kemal çağlar kürsüye geldi ve,
- Bugünkü konferansımızm mevzuu "Yalan" dedi. Ama önce bir şey sormak istiyorum; Yahya Kemal'in son şiiri "Yalana Methiye"yi okudunuz mu?
Herkes "Okuduk" diye elini kaldırdı. Bunun üzerine Behçet Kemal Çağlar sürdürdü konuşmasını:
- O halde tam yerini ve mevzuunu bulmuşum. Çünkü Yahya Kemal'in böyle bir şiiri yoktur.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

münevver izgi
03-11-2006, 00:31
"2-3-4 kasım 2006,3. Eskişehir Yunus Emre Şiir Buluşmaları" başladı.


İlk etkinlik 2 kasım, 13.00 de Osmangazi Üniversitesi NeclaArat Salonundaydı. Konu: "YUNUS EMRE'NİN ŞİİRİ VE DİLİ'


Konuşmacılar ise, değerli dil bilimci Prof. Dr. Doğan Aksan ve Dr. M. Şerif Onaran'dı.


İlk Doğan Aksan konuşmaya başladı. Yetkin ve akıcı konuşması hepimizi aldı götürdü.


Bir ara Doğan Aksan, yanında oturan M. Şerif Onaran'a döndü ve "Ben kaptırdım gidiyorum ama sizin vaktinizi yemeyelim."


M.Şerif Onaran'ın yanıtı harikaydı:


"Aman efendim, yiyin,yiyin... Üstelik çok da güzel yiyorsunuz!"


Salonu gülmenin sıcaklığı kapladı.

emre gümüşdoğan
05-11-2006, 20:29
Kamil Paşa, kendisini karşılayanlar arasında Ziya Paşa'yı da görünce eşeğine,
- Hadi bakalım, öp babanın elini, der.
Ziya Paşa şefkatle eşeğin başını okşarken paşaya tebessüm eder:
- Bilirim kamildir o...



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
07-11-2006, 16:36
Ahmet Vefik Paşa'nın zengin kitaplığına giren bir dostu, çoktandır bulamadığı bir kitabı görünce sevinir:
- Bir gece için ihsan buyurunuz, okuyup sabaha iade edeyim.
Paşa, dostunun elinden kapar kitabı.
- Ben bu kütüphaneyi bir gece için şundan bundan aldığım kitaplarla kurdum!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
09-11-2006, 00:33
Ali Ekrem Bolayır, babası Namık Kemal'den bir mektup alır. Oldukça kısadır mektup:
"Ekremciğim, ne yapacağımı bilemediğimden sana mektup yazıyorum. Ne yazacağımı bilemediğimden de sözlerime son veriyorum.
Gözlerinden öperim..."



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
11-11-2006, 18:20
<DIR>
<DIR>


Mark Twain bir kadını yemeğe davet etmişti. Yemek sırasında Twain, kadına.
- Ne kadar güzelsiniz, dedi.
Kadın mağrur bir edeyla yanıtladı yazarı:
- Ama ben size aynı komplimanı yapamayacağım.
Mark Twain güldü:
- Siz de yalan söyleyin!..


</DIR>


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan</DIR>

emre gümüşdoğan
14-11-2006, 11:32
Mahmut Yesari Akbaba'da yayınlanmaya başlayan bir romanı yarım bırakmış, ortadan kaybolmuştur. Ararlar tararlar ama, bulamazlar bir türlü. Okurlar romanın yanda kesilmesini hoş karşılamayacakları için Ortaç çaresiz oturup romana kendisi devam eder.
Bir süre sonra Mahmut Yesari çıkagelir. aşık olmuştur. Evlilikle sonuçlanan bir aşktır bu. Ama uzun sürmez. Yesari boşandıktan sonra daha çok içmeye başlamıştır. Gündüzleri de yan sarhoştur. Akbaba'da yeni bir romana başlayacağı zaman,
- Mahmut, der Ortaç. Önce konusunu anlat. Yine ortadan kaybolursan zorluk çekmeyeyim.





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
15-11-2006, 10:17
Celal Sahir Erozan, Atatürk'e şiir okuyordu:


Boş, boş, boş...
Sokaklar boş,
Meydanlar boş,
Dükkfınlar boş,
Her taraf boş,
Ufuk boş,
Toprak boş,


Atatürk, dayanamadı:
_ Ne o Sahir, dedi, bu şiiri nüfus sayımı gününde mi
yazdın?






Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

erhantigli
15-11-2006, 21:54
Neyzen Tevfik içki meclisinde ney çalarken birkaç kişi saygısızca konuşmalarını sürdürdüler. Neyzen ney çalmayı bırakıp şu taşlamayı söyledi:


Sanma ciddiyet ile sarfederim sanatımı


Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.


Bezmi meyde süfehanın saza meftun oluşu


Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir.


-Böylece bu saygısızları eşeğe benzetti...-


***Erhan Tığlı***


smileys/smiley32.gif

emre gümüşdoğan
26-11-2006, 13:32
Şair Hevai, Sahafiar çarşısı'nda mürekkep sattığı için 'Mürekkepçi Memi' lakabıyla tanınırdı. Şair Zati ise ihtiyarlığında onun dükkamnın kenarında remil açar, muska yazar, gelip geçenlere uygun beyitler söyleyerek geçimini sağlardı.
Tabii, kendisine gereken mürekkebi de Memi'nin dükkamndan, bedava sayılabilecek bir fiyatla alırdı. Memi bir şey demiyordu ama pek de hoşuna gitmiyordu bu durum. Günün birinde Zati yine elinde hokkasıyla dükkandan içeri girdi.
Memi hiç aralı olmadı. Tam o sırada yeni yetme civan bir beyzade girince Memi yerinden fırladı hemen:
- Aman efendim, şeref verdiniz sultamm.
Daha bir sürü övücü söz sıraladı. Delikanlı oldukça mahcup bir tonda:
- Mürekkep rica edecektim efendim, deyince de Memi büyük bir özenle yakIaştı delikanlıya:
- Hokka-i şerifi lütfediniz sultamm...
Bilindiği gibi o dönemde mürekkep kavanozlarda bekIetiIir ve kavanozun dibi tortulandığından, müşteriye kepçeyle, iyice bir karıştırıldıktan sonra istediği kadar verilirdi.
Memi, delikanIıya yaranmak için kepçeyi dibe daldırıp en koyu yerinden doldurdu hokkayı.
Kepçe elindeyken Zati'yi de başından savmak istedi.
- Şair eskisi, ver bakalım hokkanı.
Zati'nin hokkasına ise kavanozun yüzeyindeki duru kısımdan koydu mürekkebi.
Zati çok kızdı bu davramşa ve doğaçlama şu beyti söyledi:

Be mürekkepçi Memi bilmem bu çocuk senin nen olur
Ona döndün koyu verdin, bana döndün duru verdin.






Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: EmreGümüşdoğan

emre gümüşdoğan
04-12-2006, 12:16
Hakkında yazdığı bir yazıdan dolayı Melih Cevdet Anday'ın Nurullah Ataç'la arasında sert bir tartışma geçtiği söylenir. Hatta Anday'ın Ataç'ı dövdüğü ileri sürülür. Bu olayın ardından dönemin şairlerinden biri bir toplantıda "Anday, Ataç'ı eşek sudan gelinceye kadar dövdü" deyince, Ataç'a iletirler bunu. Ataç ise "Evet öyle bir olayoldu ama o arkadaş sudan gelmemişti daha" der.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
06-12-2006, 11:41
Bernard Shaw, bir dostunun evine yemeğe gitmişti. Yemek sırasında bir viyolanselist küçük bir konser vermişti. Konserin sonunda ev sahibesi viyolenselisti nasıl bulduğunu sordu Shaw'a
Shaw,
- Bana Paderevski'yi anımsattı; dedi.
Kadın şaşırdı:
- Ama Paderevski vıyolonselist değil ki!..
Shaw'ın yanıtı oldukça kısaydı:
- Bu da öyle...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
09-12-2006, 21:02
Dağlarca'nın gittiği yedi ayn meyhane vardı ve her gün birine gidiyordu. Neden böyle yaptığını soranlara,
- Çok basit, dedi Dağlarca. Her gün birine gidiyorum; her meyhaneye haftada bir sıra geliyor. Böylelikle her gittiğim meyhanede 'ne tonton ihtiyar, haftada bir geliyor, efendi efendi içkisini içip gidiyor' diyorlar.
Ama her gün aynı meyhaneye gitsem, 'Şu adama bak, yaşından başından da utanmıyor. Her akşam şişenin başında' diyecekler. '.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
17-12-2006, 13:55
Yıl 1927… Ankara, Anafartalar Cadde’sinde İsmail Müştak, Ahmet Rasim’i görür.<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Aman efendim, demek buralardasınız. Nasılsınız, bir emriniz var mı?
Yaşamının son yıllarında işsiz ve sıkıntıda olan Ahmet Rasim;
- Fırınlarda ekmeklerin dört köşe değil de yuvarlak yapılması yüzünden buralara kadar geldim işte... der.
Bu sözlerden İsmail Müştak'ın bir anlam çıkaramadığını sezince de sürdürür konuşmasını:
- Fırından bir erkek alayım dedim, elimden düşüp yuvarlanmaya başladı. Ben de yetişmek için ta buralara kadar koştum peşinden. Şaşkın şaşkın onu arıyorum şimdi.
İsmail Müştak bu olayı o gece Çankaya'da Atatürk'e anlatınca,
- Yarım yüzyıl Türk kültürüne hizmet eden bir yoksul zat, sana Ankara'da ekmek aradığını söylediği halde neden hangi otelde kaldığını sormadın, neden yardım etmedin, der Atatürk.
O gece Atatürk'ün emriyle bütün oteller aranır ve Çankaya'dan gelen araba Ahmet Rasim'i köşke götürür. Atatürk karşılar Rasim Bey'i ve sofrada yanına oturtur. Bir ara ona,
- Boş bulunan İstanbul milletvekilliğini lütfen kabul eder misiniz? diye sorar.
Ahmet Rasim'in ise ağzından şu sözcükler dökülür: -Şimdi anladım, ekmek gerçekten aslanın ağzındaymış

emre gümüşdoğan
19-12-2006, 23:10
Halide Nusret Zorlutuna yeni hizmetçisinden şikayet ediyordu: .
- Öyle ters, öyle aksi şey ki... Suratından düşen bin parça...
Şükufe Nihal: ,
- Yine iyi, dedi. Bizimkinin elinden düşen bin parça!..

emre gümüşdoğan
20-12-2006, 14:20
Genç şairlerden biri, Yahya Kemal'e bir şiirini vererek okuyup değerlendirmesini rica etti.
Yahya Kemal, hemen cebinden bir sigara çıkarıp yaktı ve,
- Şiirinizi sigara içmeden okuyamam da, dedi.
Genç şair hayretle sordu.
- Neden?
- Şiirinizden zevk alıp almayacağımı bilmiyorum, bari sigaranın keyfini çıkarayım!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: emre

aliye özlü
20-12-2006, 14:57
smileys/smiley9.gif

emre gümüşdoğan
24-12-2006, 11:49
Bazı büyük adamların doğdukları ya da yaşadıkları evlerin üzerine, onlar öldükten sonra birer yazılı levha koyma adetinden söz ediliyordu.
Flarinalı Nazım, Süleyman Nazife sordu:
- Üstad! Ben öldükten sonra kapıma koyacakları levhaya acaba ne yazarlar?
Süleyman Nazif, büyük bir ciddiyetle şu yanıtı verdi:
- Kiralık Ev!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

suece
25-12-2006, 00:09
Genç posta dağıtıcısı kapısını çaldığı Pablo Neruda'ya hayranlıkla bakarak, ''Ah ben de ozan olmak isterdim'' der... Ünlü şair mizah dolu bir karşılık verir: ''Yavrucuğum Şili'de herkes ozandır zaten. Postacılığı sürdürmen daha ilginç. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Şili'deki tüm ozanlar davul gibi.''
Postacı ve şair arasındaki konuşma şöyle gelişir:
- Demek istiyorum ki, ozan olsaydım söylemek istediğim her şeyi söyleyebilirdim.
- Ne söylemek istiyorsun peki?
- İşte asıl sorun bu ya. Ozan olmadığım için söyleyemiyorum.
Neruda, genç postacıya sahili izleyerek körfeze gitmesini ve yol boyunca denizi gözlemleyerek metaforlar üretmesini önerir. Metaforun ne demek olduğunu soran postacıya örnek olsun diye de, bir şiirini okur:<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>


Burada, adada, ne çok deniz
Her an kendinde doğuyor.
Diyor ki, evet, diyor ki hayır, hayır
Evet diyor maviler içinde,
Köpükler içinde, hızlı hızlı
Diyor ki hayır hayır
Sakin duramıyor hiçbir zaman
Sürekli çarparak bir kayaya, ama başaramayarak onu inandırmaya
Benim adım deniz diyor
Böylece yedi yeşil diliyle, yedi denizden ona doğru koşuyor
Onu öpücüklere boğuyor, ıslatıyor
Adını yineleyerek göğsünü dövüyor.<O:P></O:P>



Dizelerden etkilenen postacının, ''Sizin sözcüklerinizle sallanan bir gemi gibi duydum kendimi'' sözü üzerine gülümser Neruda: ''İşte bir metafor yaptın...''
Ve böylelikle güzel bir dostluk başlar, Şilili şair Pablo Neruda ile postacı Mario Jimenez arasında!..
Bir gün, Mario, âşık olduğunu açıklar. Neruda, ''Ağır hastalık sayılmaz, çaresi var,'' diyerek kızın adını sorar. Postacı âşık olduğu kızın adını söyleyince İtalyan şair Dante'yi anımsar Neruda: ''Beatrice...'' (Dante'nin büyük aşkının adı da Beatrice'dir, Beatrice Portineri.)
Postacı Mario, sevgilisini anlatırken Neruda'ya partisi tarafından Şili Cumhurbaşkanlığı'na aday gösterildiği haberi gelir. Cumhurbaşkanlığı'na Allende seçilince kazanmaya niyeti olmayan şair memnunluk içinde yeniden köyüne döner. 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Neruda, daha sonra Paris'e büyükelçi olarak gönderilir. Şair ile postacı arasındaki dostluk asla kopmaz. Sürekli olarak mektup yazan Neruda, postacı dostuna ses alma aracı göndererek şunları ister: ''Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgârın hareketiyle sallanan küçük çanların ince seslerini kaydet, sonra büyük çanın ipini beş altı kez çek. Kayalıklarda yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet.''
Mario Jimenez şair dostunun ''metafor''a ihtiyaç duyduğunu çok iyi anlayarak isteğini yerine getirir!..
Pablo Neruda evine döndüğünde oldukça hastadır. Ama, kısa bir süre sonra çok sevdiği ülkesinde büyük bir düş kırıklığı yaşar: Şili'de faşistler yönetimi ele geçirirler... Dikta rejiminin askerleri şairin evini abluka altına alırlar. İstedikleri, zaten hasta olan devrimci şairin bir an önce ölmesidir.
Ama, Mario, şairin kapısını çalmayı başarır. Neruda, yıllar önce kendisine şair olmak istediğini söyleyen postacı dostunu görünce tutamaz gözyaşlarını... Beatrice ile evlenmiş, bir de oğlan babası olmuştur Mario... Neruda hasta yatağından kalkıp pencereden denizi görmek ister ama Mario, ''Serin bir rüzgâr esiyor...'' diyerek karşı çıkar. Neruda'nın yanıtı muhteşemdir: ''Ne gizlemek istiyorsun benden? Belki de pencereyi açtığımda deniz artık orada, aşağıda olmayacak? Onu da mı götürdüler?''
Faşistlerin şaire ulaşmasını yasakladıkları telgrafları ezberleyen Mario, hepsini birer birer okur!.. Son anlarında hastaneye kaldırılan Neruda'nın Şili'deki tüm ozanlarınkine benzeyen ''davul gibi'' bedenini çürümeye yolculayanlar arasında sadık dostu Mario Jimenez de vardır... Böylelikle şairin iki dizesi gerçek olur.<O:P></O:P>


Ve çekip gidecekse bu can tenden
Neden böyle sadık bana iskeletim?<O:P></O:P>Edited by: suece

emre gümüşdoğan
31-12-2006, 16:11
Ahmet Rasim'i bir ziyafete davet ederler, ama masada içki göremeyince burkulur biraz. Tabii çaresiz oturur masa­ya. Önce balık getirirler. Rasim Bey heyecanla atılır.
- Aman bana bir kadeh, balıkla birlikte rakı içmeye bayılırım.
Ardından ekşili köfte gelir. Ahmet Rasim yine coşar.
- Aman, bir kadeh daha, köfte ile bayılınm.
Ahmet Rasim her gelen yemekle bir kadeh rakı yuvarla­maya başlayınca ev sahibi dayanamaz,
- Peki üstad, rakıyla sevmediğiniz bir şey var mı allah aşkına, deyiverir.
Ahmet Rasim büyük bir ciddiyetle yanıtlar ev sahibini:
- Olmaz olur mu; su ile hayatta içernem.

emre gümüşdoğan
02-01-2007, 15:34
Ahmet Rasirn ile tarihçi Ahmet Refik'in aralarından su sızmazdı. Her ikisi de akşamcı olduğu için meyhaneleri de aynıydı. Her akşam oraya uğrar demlenirlerdi. Bir akşam, Ahmet Refik meyhaneye erken geldi. Her zamanki masaya oturmayıp bir üst kattaki locaya çıktı. Biraz sonra kapıdan giren Rasim Bey rakısını söyleyip masasına oturdu. İlk kade­hi içip tam mezeye uzanacakken yukardan iple küçük bir pa­ket indi masaya. Ardından da Ahmet Refik'in sesi duyuldu:

- Paketi aç da ye, ya kulum!
Ahmet Rasim, istifini bozmadan paketi aldı, ipe de rakı şişesini bağlayıp seslendi:
- Çek bari!



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
03-01-2007, 16:43
Süleyman Nazif, Ankara Caddesi'nden geçerken Takyeli Tank sarhoş bir halde yolunu kesti.
- Dur! Bir yere gidemezsin. Şu şiirimi dinlemeni istiyorum.
Berbat bir manzum parçayı okuduktan sonra da sordu:
- Nasıl buldun? Ama açıkça söyle ...
Süleyman Nazif, nazik bir ifadeyle,
- Hafif, dedi.
Birden Takyeli Tank sövüp saymaya başladı. Oradan sıvışmamn yolunu bulup bir dükkana kendini zor attı Nazif. Dükkanda gördüğü Osman Cemal'e anlattı durumu:
- İşte böyle azizim ... Herifin nazmı hafif ama nesri oldukça ağır! ..

Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
17-01-2007, 16:55
Tevfik Fikret oldukça güzel resimlere de imza atmıştı.
Bir gün dostlarından biri neden resme değil de şiire ağırlık verdiğini sordu.
Fikret'in yanıtı oldukça netti:
- Kağıt, kalem daha ucuz, azizim!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
22-01-2007, 23:19
Fenerbahçe Stadı ile Kızıltoprak arasında yer a1an Papazın Bağı, dönemin en ünlü gezinti yerlerinden biriydi. Aileden zengin olan Bahriyeli Davut Bey, burayı eş-dost uğrak yeri bir gazino gibi işletiyordu. Bu dostlardan biri de Ahmet Rasim'di tabii... <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

İri yarı, güçlü kuvvetli bir adam olan Davut Bey, hoşlanmadığı ya da içkinin dozunu kaçıran müşterilerini,

- Haydi bakalım, bugün anamın ölüm yıldönümü, başka içki yok, diye savardı başından.
Bir gece, yine böyle müşterilerden birini başından savmaya çalışırken adam çıkışıverdi, Ahmet Rasim'in masasını göstererek,
- İyi de, onlar niye içip duruyorlar öyleyse!
Bu sözü duyan yazar, masasından seslendi adama:
- Biz ailedeniz... Yas tutuyoruz...

Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

AYKIZI
09-02-2007, 12:24
Bu bölümü özlemişim. smileys/smiley17.gif

CANSEL
09-02-2007, 13:17
Bende Mehmet Akif ile ilgili paylaşmak isterim.


Mehmet Akif Ersoy,bir davete katılır.Orada bulunan gençlerden biri üstadımıza ''Siz baytardınız değil mi?''diye sorar.Bunun üzerine üstadda


''Evet Baytarım,bir yeriniz mi ağırıyordu ''diye cevap verir.

AYKIZI
10-02-2007, 13:33
Ahmet Cemal’in Anadolu Üniversitesi, Eğitim Fakültesinde haftada bir (cuma günleri) ders verdiği 1990’lı yılların başı. Onun öğrencisi olma şansını yakalamışım. Almanca’dan Türkçe’ye çeviri dersimize giriyor. Hiçbir dersini kaçırmıyor, dersle ilgili, ders dışı her söylediğini not alıyorum. Sözlüklerimiz kalın kalın. Herkes taşımaya üşeniyor. Kocaman sözlükleri, çoğunlukla zamanımızı geçirdiğimiz cafelerde hiçbir yere sığdıramıyoruz. Ahmet Cemal Hoca’nın ilk dersteki tek koşulu: Her derse mutlaka sözlük gelecek!<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

Kimse getirmiyor. Ben hariç. smileys/smiley9.gif

Bir gün sert bir ses tonuyla yanına çağırdı beni. Kaşlarını çattı. “İmza sirküsüne baktım, her derse gelmişsin, sözlüğünü de sürekli getirdiğin gözümden kaçmıyor. Notların da çok yüksek. Sen ne biçim üniversite öğrencisisin? Dışarıda akıp giden bir hayat var. Bir sonraki derste seni görmeyeceğim. Git biraz gez.” demesin mi... smileys/smiley5.gif

Güzin Dündar
10-02-2007, 18:45
Hoşgeldin sevgili AYKIZI bizde seni özledik.

emre gümüşdoğan
20-02-2007, 16:22
Rıza Tevfik Bölükbaşı çok güzel Arap, Yahudi, Arnavut taklidi yapardı. Bir makalesinin altında 'Filozof Rıza Tevfik" imzasını görünce Tevfik Fikret gü1mey başladı:


- Şimdi de filozof taklidi yapmaya başladı!...



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
22-02-2007, 01:02
Neyzen Tevfik lokantada. yemek yiyormuş. Bir de bakmış tabakta uzun bir saç yüzüyor. İs­tifini bozmadan tabağının kena­rına koymuş. Ama kaşığı daldır­dıkça birkaç tane daha çıkınca garsonu çağırıp; <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Oğlum, demiş. Bu saçları ayrı bir tabakta getir de isteyen istediği kadar alsın...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

san_
22-02-2007, 07:50
söyleşisi var hayata dair.hep olduğu gibi, sözü var söyleyecek. ağzı dolu.
CAN YÜCEL
çıkıyor sahneye,bütün o göz kamaştırıcı haşmetiyle.
salon ayakta, inliyor alkıştan.
başı önde ilerliyor, ortaya geldiğinde dönüyor, o keskin bakışlarıyla tarıyor salonu...
tanıdık bir ürperti geçiyor tenimden birçoğu gibi. heyecan!

elini kaldırıyor alkışı susturmak için. salon söz dinliyor. çıt yok.

_çocuklar size şimdi SAĞ OLUN diyeceğim ama havada kalacak. biliyorum ki zaten hepiniz SOLCUSUNUZ!smileys/smiley1.gif

"hayali cihan değen"geçmiş zamanlardanve tadı hala damakta eriyen, muhteşem bir söyleşiden anekdot...

zaman geçsin varsın, bıraktığı tortunun içinden ayıkladıklarımız, bize yeter!


"çok sahiplenmeden,
çok ait olmadan yaşayacaksın.
hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de
hep senin kalacakmış gibi hayat.
ilişik yaşayacaksın. ucundan tutarak... C.Y."
Edited by: san_

san_
22-02-2007, 16:30
özür. ve düzeltme.
anekdot

emre gümüşdoğan
23-02-2007, 15:16
Bir gün Süleyman Nazif'in bir makalesinin altında Florinalı Nazım'ın imzası çıkmış. Buna çok canı sıkılacağını düşünen bir dostu:
- Geçmiş olsun üstad, demiş. Başınıza bir kaza gelmiş. Süleyman Nazif'in,
- Evet, Allah'a şükür ucuz kurtulduk doğrusu! demesi üzerine şaşırmış dostu:
- Nasıl yani?
Süleyman Nazif, gülümseyerek kaldırmış kafasını:
- Ya onun yazısının altında benim imzam çıksaydı!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
27-02-2007, 10:52
Serdar Ünver giyim konusunda oldukça titizdir. Giysilerinde renk uyumuna çok dikkat eder. Sadece giysiyle kalmaz bu titizlik, o gün kullanacağı kalem, çakmak vb eşyaları da kapsar.


Geçen akşam beraberdik. Üzerinde, yakası ve kol ağızlarısiyah diğer bölümleri koyu yeşil bir kazak vardı. Siyah ağırlıklımontu koyu yeşil desenliydi. Bir ara kalem çıkardı, tahmin ettiğim gibi koyu yeşil ve siyahtı kalemin renkleri.


- Serdar Bey, bir şey ricaedebilir miyim, botunuzu çıkarır mısınız? dedim.

Önce anlamsız bulduğunu belirten bakış, ardından botu çıkardı. Üzerinde koyu yeşil çizgileri olan siyah çoraplar giymişti.


Renk uyumu konusunda titizliğini anımsatınca gülümsedi.

- Şiirinde uyumsuz sözcükleri yanyana getirmeyen, giyiminde uyumsuz renkleri nasıl yanyana getirir? dedi.


Haklıydı...

CANSEL
07-03-2007, 19:38
NE DİYE BİNDİN!


Necip Fazıl Kısakürek vapurla Karaköy'e geçerken yanına biri yaklaşıp:


'' Üstat''diye sormuş.


''Peygamberlere ne diye gerek duyuldu,biz kendimiz de yolumuzu bulabilirdik.''


Necip Fazıl,okuduğu kitaptan başını kaldırmadan,''Ne diye vapura bindin ki!''cevabını vermiş.''Yüzerek geçsene karşıya!''

emre gümüşdoğan
11-03-2007, 17:04
15. yüzyıl divan şairlerinden Baki'ye bir gün kaç çeşit dostu olduğunu sorarlar. Şair şöyle yanıtlar soruyu:
- Üç çeşit dost vardır: Bir dost vardır ki, gıda gibidir; onu her gün ararsIn. Bir dost vardır ki, ilaç gibidir; gerekince ararsIn. Bir dost vardır ki, hastalık gibidir; o seni arar!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan





Benim notum: günümüzde bir değişiklik yok sevgili Beki...

emre gümüşdoğan
13-03-2007, 17:21
Yahya Kemal dostlarından birine rastladı:
- Bu akşam yemeği benimle yer misin?
Arkadaşı çok sevindi:
- Hay hay! Çok memnun olurum.
Şair gülümsedi:
- İyi öyleyse! Bu akşam size geliyorum!...





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
20-03-2007, 21:55
Genç bir tiyatro yazarı, ilk oyununu Şehir Tiyatroları: Edebi Kurul Başkanı Reşat Nuri Güntekin'e getirmişti. Güntekin oyunu inceledi. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Genç yazar heyecanla sor­du:
- Nasıl buldunuz, efen­dim.
Güntekin gülümsedi,
- Fena değil. Gerçi ilk cümlesinden itibaren gerçek­ten uzaklaşıyorsunuz ya ...
Genç yazar şaşırır:
- Uzakla§ıyor muyum? .
- Evet. "Perde açılınca kapıcı gazetesini okumaktadır"

diyorsunuz. Halbuki hiçbir kapıcı "gazetesini" okumaz. Oku­dukları hep kiracıların gazeteleridir.

emre gümüşdoğan
24-03-2007, 10:17
Timur Semerkand ve Buhara'yı fethettiği günlerde ünlü şair Hafız yeni bir gazel bitirmişti. Gazelin bir beyitinde, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
An Türkî-i Şirâizi be-dest âred dil-i mârâ
Be-hâl-i hinduyeş bahşem Semerkand u Buhârâ
diyordu şair.
Timur, bunu duyunca öfkelenip Hafız'ı huzuruna çağırt­tı. Cezalandırmaktı amacı.
- Bre şair, dedi. Biz Semerkand ile Buhara'yı fethet­rnek için günlerce, haftalarca savaştık, binlerce kelle kestik, kelle verdik. Sense bütün o toprakları bir güzelin kara beni­ne feda ediyorsun. Bu ne cömertlik böyle?
Hafız, Timur'un öfkesi karşısında ellerini iki yana açıp perişan halini gösterdi:
-İşte o yüzden bu haldeyiz ya sultanım.
Bu yanıt Timur'un hoşuna gitmiş olacak ki, iki kese altın verdi şaire.


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
30-03-2007, 20:13
Bir arkadaşı Neyzen Tevfik'i meyhaneden çıkarken gö­rünce dayanamaz: - Vallahi Tevfik, der. Seni meyhaneden çıkarken gör­mek beni çok üzdü.
Neyzen şöyle bir bakar arkadaşına, yanıtı hazırdır:
- Öyle mi, hemen döneyim öyleyse!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
01-04-2007, 15:33
Dindarlığı ile tanınan biri, Neyzen Tevfik'e sorar:
- Cennetin anahtarı sende olsa, beni oraya alırdın, de­ğil mi?
Neyzen Tevfik ise hafifçe gülümser:
- Cennetin değil de cehennemin anahtarı bende olsa, senin için daha iyi olurdu. Çünkü o zaman seni dışarı çıkara­bilirdim



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
03-04-2007, 19:28
Doktorlar kesin olarak içkiyi yasaklarlar Neyzen Tev­fik'e. O günlerde Peyami Safa ziyaretine gider. Odanın kö­şesinde büyük bir fıçı şarap görünce şaşırır tabii. Dayanama­yıp sorar,
- Bu ne üstad, hani sen artık içmeyecektin? Neyzen Tevfik istifini bozmaz:
- Ne yaparsın oğul, içmezsem kuvvetten düşüyorum.
- Peki içkinin ne faydası oluyor?
- Olmaz olur mu? Mesela bu fıçı buraya geldiğinde yerinden kaldıramıyordum. Ama şimdi tek elimle bile kaldıra­bilirim!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
08-04-2007, 17:27
Sirkeci Garı'ndaki birahanede oturup demlenen Eşref'e, orada bulunanlardan biri,
- Üstadım, o güzel hicivlerinizin çoğunda isim olmadığı için kime yazıldığını anlayamıyoruz, der.
- Hicivlerim numarasız gözlük gibidir. Her rezile uyabileceği için isim belirtmiyorum!..

Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
12-04-2007, 10:52
Macar şair Sandor Petöfi, nehrin karşı kıyısına geçmek zorundaydı ama hiç parası yoktu. Sandalcıya, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Arkadaş, dedi. Sana verecek param yok, ama istersen
çok güzel bir öğüt verebilirim.
Kayıkçı, kabul eder ve karşıya geçerler. Petöfi, kıyıya adımını atar atmaz verir öğüdünü:
- Bana yaptığını başkalarına yapma, yoksa aç kalırsın


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
13-04-2007, 23:29
Cervantes artık ihtiyarlamıştı. Bir gün bir köy meyhane­sinin önünde durup genç ve güzel meyhaneci kıza aşkını ilan etmeye başladı.
Kız pek yüz vermedi tabii:
- Otuz yıl önce buradan geçmiş olsaydınız belki aşkını­za karşılık verebilirdim, dedi.
Cervantes gülümsedi önce:
- Otuz yil ônce de geçtim buradan. Ama o zaman anne­nize rastlamışım ve tıpkı sizin sözlerinizi söylemişim ben de ona...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
19-04-2007, 22:15
Meşhur bir sigara tiryakisi olan Reşat Nuri Güntekin'e
doktor öğüt veriyordu:
- Sigara bir taraftan iyidir, bir taraftan fena...
Güntekin, doktorun sözünü kesti:
- Merak etme doktor, ben sigarayı yalnız bir tarafından içerim.





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

AYKIZI
22-04-2007, 16:55
Ben sigaranın iki tarafını da bıraktım. smileys/smiley36.gif

emre gümüşdoğan
23-04-2007, 16:09
Mahmut Yesari, Çallı İbrahim ve Osman Cemal Kaygılı Çemberlitaş'da Rusların açtığı bir içkili lokantaya gitmişlerdi. Çal lı İbrahim, garsona sordu:
- Arkadaş, bize ne tavsiye edersin?
- Beyefendi, önce bir "borç" ...
Osman Cemal Bey hemen söze karıştı:
- Teşekkür ederiz. Gerisini bize bırak artık!..





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
24-04-2007, 21:43
Bazı büyük adamların doğdukları ya da yaşadıkları evlerin üzerine, onlar öldükten sonra birer yazılı levha koyma adetinden söz ediliyordu.
Florinalı Nazım, Süleyman Nazife sordu:
- Üstad! Ben öldükten sonra kapıma koyacakları levhaya acaba ne yazarlar?
Süleyman Nazif, büyük bir ciddiyetle şu yanıtı verdi:
- Kiralık Ev!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
26-04-2007, 12:17
Süleyman Nazif, Meşrutiyet'in ilanında hürriyet kahramanı olarak tanınan Enver Bey'i çok severdi, fakat İttihat ve Terakki'nin paşası olduktan sonra beğenmemeye başlamıştı.
Bir gün Enver Paşa arabasıyla geçerken Süleyman Nazif yanındaki bir dostuna şöyle dedi:
- Görüyor musun? Enver Bey'in katili geçiyor!..



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
28-04-2007, 15:15
İkinci Dünya Savaşı'nın ilk günleriydi. Karpiç Lokantası'nda bir politikacı içkinin de etkisiyle coşmuştu:
- Şu Hitler'in, bizim politikacılarırnızdan nesi fazla?
Lokantada bulunan Ercüment Ekrem Talû içkisinden bir yudum alıp yanıt verdi:
- Sadece H'si...



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver ErcanEdited by: emre

emre gümüşdoğan
29-04-2007, 20:05
Halit Fahri Ozansoy bir ziyafete davet edilmi§ti. Ertesi gün Ercüment Ekrem Talu'ya rastladı. Talu takıldı arkada§ına,
- Dün gece nerelerdeydin yahu!
- Sorma karde§im, kendimde değildim.
Talû başını salladı:
- Kimbilie ne rahat etmişsindir!




Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
02-05-2007, 19:59
Şair Ebu Dellame, Halife Mehdi'ye Abbasi hükümdar­ları için bir kaside sunmuştu. Kasideyi çok beğenen halife, şaire bir armağan vermek istedi. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
- Sana bu kaside için ne caize vereyim? <O:P></O:P>
- Efendim, ben bir av köpeği isterim. <O:P></O:P>
- Peki sana bir av köpeği versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, bendeniz ava ne ile gideceğim? <O:P></O:P>
- Hakkın var, bir de at versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, ata nasıl bineceğim? <O:P></O:P>
- Doğru, güzel bir eğer takımı da versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, ata kim bakacak? <O:P></O:P>
- Haklısın, bir de köle versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, atı nerede barındıracağım? <O:P></O:P>
- Doğru ya, bir de ahır versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, köleyi nerede yatıracağım? <O:P></O:P>
- Peki, bir de ev versinler. <O:P></O:P>
- Fakat efendim, bunların masrafını nasıl karşılayacağım? <O:P></O:P>
- Tamam, bin' altın da harçlık versinler. <O:P></O:P>
Şair bir kez daha "Fakat efendim" diyordu ki halife sö­zünü kesti: <O:P></O:P>
- Eğer masrafı idare etmeye bir kethüda, hesapları tut­maya da bir katip istersen, köpeği geri alırım ha!..

<O:P>Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derley en: Enver Ercan</O:P>

emre gümüşdoğan
03-05-2007, 21:47
Yahya Kemal kendisini ziyarete gelen dönemin gazetelerinden birinde yazı işleri müdürlüğü yapan Reşat Fevzi Bey ile konuşuyordu. Kendisini vezinsiz, kafiyesiz şiir yazan genç şairlerle kıyaslamalarından yakınıyordu: <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Düşün bir kere Reşat Fevzi. Ben sahici bir kemanı kutusundan çıkarmış çalıyorum. Onlar ise ağızlarıyla gıy gıy diyerek keman taklidi yapıyorlar. O halde nasıl mukayese edilebiliriz? Mesela şu mısraya bak:
"Geçti sandım mah-ı nev ayine-i billurdan" Bir de şuna bak:
“A benim vesikalı yarim"
Yahya Kemal susunca Reşat Fevzi hemen atıldı:
- İyi ama üstadım, Yahya Kemal denince herkes bir büyük şairi canlandırıyor zihninde. Fakat onları isimleriyle kimse tanımıyor, bu yüzden isimlerini "şair" sıfatını ekleyerek söylemek zorundayız.
Bu sözler üzerine Yahya Kemal'in yüzünde memnuniyet ifadesi belirdi.
- Eh, bu iltifattan sonra kemanımı kutusuna yer1eştire bilirim...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar Derley en: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
04-05-2007, 22:29
Cağaloğlu'nda bir yazıya verilecek para konusunda çeşitli yöntemler, ölçütler kullanılır. Çoğunlukla da yazının sayfa sayısı değil de imzası önemlidir yayıncılar için. Vakit gazetesinde Hakkı Tank ise satır hesabına göre ödermiş parayı.
Bir gün Ortaç bu durumdan yakımnca, Ömer Seyfettin kıkır kıkır gülmeye başlar:
- Ah cancağızım, satırbaşı yapmaktan anam ağlıyor.





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derley en: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
16-05-2007, 13:07
Celal Sahir Erozan, bir dost toplantısında;
- Ben bir dulun ikinci kocası olmak istemem, dedi.
Süleyman Nazıf atıldı hemen:
- Peki birinci kocası mı olmak istersiniz?


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derley en: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
21-05-2007, 11:33
Kadıköy vapurundan çıkarken, bir adam Ahmet Rasim'e sertçe çarpar ve omuzunu acıtır. Üstüne üstlük,
- Sersem! diye çıkışır yazara. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ahmet Rasim şöyle bir bakar adama şaşkınlıkla,
- Ne dediniz?
- Sersem!..
Yazar hemen elini uzatır,
- Tanıştığımıza memnun oldum, bendeniz de Ahmet Rasim...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
25-05-2007, 22:41
Ercüment Ekrem Çamlıca'da geniş bahçeli bir evde oturuyordu. Bir cuma günü Yahya Kemal ziyaretine gitti. Evi kolayca buldu ama kapıdaki "<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Köpek vardır, dikkat ediniz[/B]" yazılı levhayı görünce irkildi birden: <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Eyvah, dedi. İçeriye ihtiyatla girmek lazım.
Önce kapıdaki çıngırağı çaldı kuvvetlice. Gelen giden olmayınca ne olur, ne olmaz diye eline irice bir taş alıp tedirgin adımlarla bahçeye girdi. En ufak çıtırtıya kulak kabartarak, eve doğru yürürken bir tane daha gördü aynı levhadan. Tedirginliği arttı ama yürümeyi sürdürdü. Ama o da ne? Bir "<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Köpek vardır dikkat ediniz[/B]" levhası daha! .. Artık adım atacak cesareti kalmamıştı.
-Ercüment!.. Ercüment!.. diye bağırmaya başladı.
Ama sesine ses veren olmadı...
Yahya Kemal cesaretini toplayıp eve kadar yürümekten başka çaresi kalmadığını anladı. İhtiyatı elden bırakmayarak yürümeye başladı. On beş-yirmi adım sonra evin kapısının önünde buldu kendini.
O sırada da Ercüment Ekrem bahçenin diğer köşesinden çıkageldi. Dostunu görünce sevindi.
- Vay, safa geldin Yahya Kemal!..
- Safa bulduk azizim ama ödüm de patladı.
- Ödün mü patladı? Sebep?.
- Daha ne olsun, her yanda levha asılı. Bağlı mı bari?
- Bağlı mı? Aman Yahyacığım nasıl kıyar da bağlarım?
Ercüment Ekrem, tam da o sırada evin arkasından dolaşıp gelen yumruk kadar fino yavrusunu gösterdi:
- Bak!..
Yahya Kemal köpeği görünce şaşırdı:
- Ay! O levhalar bunun için miydi?
- Değil mi ya, iki gözüm? Zavallı yavrucağızı görmeyip üstüne basarlar diye astım o levhaları!..

emre gümüşdoğan
27-05-2007, 18:08
Genç şairlerden biri, Yahya Kemal' e bir şiirini vererek okuyup değerlendirmesini rica etti. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Yahya Kemal, hemen cebinden bir sigara çıkarıp yaktı
ve,
- Şiirinizi sigara içmeden okuyamam da, dedi. Genç şair hayretle sordu.
- Neden?
- Şiirinizden zevk alıp almayacağımı bilmiyorum, bari
sigaranın keyfini çıkarayım!..


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

emre gümüşdoğan
31-05-2007, 12:29
Vedat Nedim Tör'le Reşat Nuri Güntekin tiyatroya gitmişlerdi. Vedat Bey'in bir oyunu sahneleniyordu. Güntekin üçüncü sırada uyuyan birini göstererek:
- Bak, dedi. Senin eserinin tesirine.
Vedat Nedim Bey sesini çıkarmadı. Ertesi gün bu kez Reşat Nuri Bey'in bir oyunu sahneleniyordu. Ve yine oyunu izlemeye gelmişlerdi. Bu kez Vedat Nedim Bey uyuyan birini gösterdi Güntekin'e:
- Bak senin oyununda da uyuyan bulunuyormuş.
Reşat Nuri hafifçe güldü:
- Dikkat etsene Vedatcığım! Adam, üçüncü sırada. Dünkü adam o... Hala uyanamamış...



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

emre gümüşdoğan
09-06-2007, 18:45
Bir şair Yahya Kemal' e uzun, sıkıcı şiirlerinden birini okuduktan sonra, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Üstadım, dedi. Ben bu eseri müthiş bir heyecanın te­siri altında yazdım.
Yahya Kemal hak verdi:
- Mutlaka sizi ölümle tehdit etmişlerdir.

emre gümüşdoğan
25-06-2007, 16:14
XIV. Louis bazı şiirlerini, fikrini almak için Boileau'ya gösterir. Kötü şiirleri övmeye dili varmayan şair,
- Kralım, der. Yetenek ve gücünüzü bir kez daha kanıtladınız bize. Kötü şiirler yazabileceğinizi göstermek istediniz ve başardınız. Zaten sizin gücünüz neye yetmez ki!...


Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

emre gümüşdoğan
13-07-2007, 22:23
Süleyman Nazif, cimriliği ile meşhur Abdullah Cevdet'i hiç sevmezdi. Bir gün bir mecliste Abdullah Cevdet'in hasta olduğundan söz açıldı. Süleyman Nazif, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Neymiş hastalığı, diye sordu.
Mesanesinde taş olduğunu öğrenince,
- Desenize kalbi mesanesine düşmüş!










Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

AYKIZI
14-07-2007, 16:27
Erdal Öz ve Yaşar Kemal, Deniz Gezmişlerin idam kararının durdurulması için toplanan yüz binlerce imzayı İsmet İnönü***8217;ye sunacaklar. Buluşup bir taksiye biniyorlar. Yaşar Kemal öne oturuyor. Taksi şoförü ***8220;aaa siz Yaşar Kemal değil misiniz***8221; diyor. ***8220;Şu kitabınızı okudum, çok sevdim. Bu kitabınızı okudum, çok beğendim***8221;<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


Bundan sonrasını Erdal Öz***8217;ün ağzından dinleyelim:


Yaşar Kemal bu tanınmışlık ve iltifatlar karşısında büyüdü, büyüdü, büyüdü, taksiyi kapladı. Yüzünde güller açıyordu. Hiç vermediği kadar bahşiş verdi şoföre. Taksiden indik. Ama taksi şoförü arkamızdan seslendi:


- Siz çok büyük yazarsınız ama Sait Faik sizden daha büyük.
Yaşar Kemal bana dönerek dedi ki:

- Bak Erdal, bunu herhangi bir yerde anlatırsan seni öldürürüm***8230;

http://siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley36.gif
Cemil Kavukçu***8217;dan 11. Ankara Öykü Günlerinde dinlenerek aktarılmıştır.

suece
14-07-2007, 20:11
http://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley36.gifhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley36.gifhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley36.gif

emre gümüşdoğan
17-07-2007, 10:36
Bir adam tramvayda Ulunay'ın ayağına basmıştı. Canı yanan yazar önce çığlığı, ardından da küfürü bastı:
- Sersem!..
Adam, Ulunay'a döndü sertçe:
- Anlamadım, 'sersem' diye bana mı dedin?
Ulunay gülümseyerek bktı adama:
- Ne münasebet! O kadar kendinizi beğenmiş olmayın. Dünyada sizden başka sersem yok mu sanıyorsunuz?





Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

emre gümüşdoğan
18-07-2007, 13:57
Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar'a bir ara çok kızmış.
- O benim mısralarıma basıp yükselmek istiyor.
Nurullah Ataç gülmüş bu sözü duyunca;
- Ben çürük tahtaya basmam.



Gülümseyen Anlar Edebiyat Dünyasindan Fikrala
Derleyen:Enver Ercan

M. Umur Tarakçı
19-07-2007, 19:22
Şairlerimiz İçin
Gazelsiz
Şah Beyitler
Eray Canberk

Parantezi kendi eliyle açtı,kendi kapatıp gitti
Parantezleri aşan N ecatigil,"arada" ki Behçet'ti


Şiirlerinde karışır zaman zaman dizgi ve tertip
Canışiirsever olmalıydı adı,soyadı Edip


Şiir yazdığı ve söylediği kabulümüzdür her zaman
Amma ki şair midir romancı mı, hangi Atiiia İlhan


Osmanlıya vakıf aleminde bir inkılap mahfuz
San'at-ı kadimin üstad-ı cedididir Hilmi Yavuz.


Biraz"üçüncü yeni"biraz humor,biraz öfke
Şiirimize yeni tatlar getirmiştir Süreyya Berfe


"Huy çıkmayınca Can çıkmaz" derler zarb edilmiş
bir darb-ı meseldir
Şiirden etkilenen tek alkolölçer elbetteki Can Yücel'dir.


Umur.
SANAT OLAYI Dergisinden alınmıştır

emre gümüşdoğan
28-07-2007, 10:35
Ahmet Haşim, Fazıl Ahmet Aykaç'ın milletvekili olduğunu öğrenince önce arkadaşını tebrik etti ardından da:
- Mebus oldun, dedi, edebiyat senden kurtuldu. Artık gerisini Meclis düşünsün!...


Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
30-07-2007, 11:03
Süleyman Nazif, Mithat Cemal Kuntay'a bir kitabını armağan etti. Aradan bir süre geçtikten sonra sordu Kuntay'a,
- Son kitabımı nasıl buldun?
Mithat Cemal Bey şaka olsun diye, oğlunu kastederek,
- Oğluma verdim, okuyor, dedi.
Süleyman Nazif lafın altında kalır mı, hemen yapıştırdı lafı:
- Demek seninkileri bitirdi!..




Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
01-08-2007, 11:05
Bir edebiyat heveslisi, Balzac'a yeni yazdığı romanını getirerek fikrini sorar.
Balzac yapıtı okuduktan sonra,
- Yavrum, bu yapıtınız güçlü değil, der. Ünlü olmak için önce güçlü bir yapıt koyun ortaya. Bunu da saklayın tabii. Ünlü olduktan sonra yayınlarsınız!..





Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
03-08-2007, 15:48
Antistenos, Atinalılara verdiği bir söylev sırasında,
- Hemen bir kararname çıkarılmalı ve bütün eşeklerin at olduğu ilan edilmeli!.. dedi.
Dinleyicilerden biri sordu.
- Ne faydası olacak peki?
- Ne faydası mı olacak, hiç değilse eşekler tarafından yönetilmek utancından kurtuluruz...



Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

AYKIZI
04-08-2007, 16:43
Sabahattin Ali, daha ilkokul sıralarındadır. Öğretmeni, bir kompozisyon ödevi verir. Pazar günü yaptığınızı anlatın, der. O pazar, Sabahattin Ali ile babası, sabahın erken saatlerinde ava çıkarlar. Daha güneş doğmamıştır. Hava alaca karanlıktır. Akşam Sabahattin Ali, kompozisyon ödevine şöyle başlar: "Sabah, güneşin ilk ışıkları penceremize vururken, babamla ben, av tüfeklerimizi alıp yola çıktık..." Sonra avı anlatır, heyecanlı yanlarıyla.Ertesi sabah, ödevini babasına okur. Babası paylar onu. "Ulan" der, "Biz ava çıktığımız zaman güneş doğmamıştı; sen nasıl olur da güneşin ışıklarından söz edersin! Bu bir aldatmacadır. Yalancısın sen. Kimi aldatıyorsun? Yazacaksan doğru dürüst yaz. Yalan dolan istemez."

Bu küçük anı Vedat Günyol'u çok etkilemiştir. Buradan yola çıkıp "Sabahattin Ali, ilk gerçekçilik dersini böylece babasından alır. O gün bugün yalansız dolansız, gerçekçi olmaya çalışır. Başarır da bunu" der.

Yeni Türk Edebiyatında Öykü / Ömer Lekesiz
Cilt: 1 / Sayfa: 438

emre gümüşdoğan
11-08-2007, 15:07
Kulakları ağır işiten İbrahim Alaattin Gövsa, yayınlarla ilgili bir konuda arkaşı Sedat Simavi'yle tartışmaktadır. Sedat Bey,
- İstediğin kadar konuş, bir kulağımdan girer ötekinen çıkar, der.
İbrahim Bey aynı hiddetle yanıtlar arkadaşını:
- Sen zararlı çıkarsın. Söz sırası sana gelince benimkine hiç gırmez...





Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
12-09-2007, 12:04
Galata Mevlevihanesi'nin şeyhi olan şair Galip Dede'ye bir fakir gelir ve derviş olmak istediğini belirtmek için,
- Şeyhim izin ver, soyunayım, der.
Galip Dede, adamın bedava aşa konmak için tekkeye girmek isteyen bir zavallı olduğunu anlayınca,
- Soyunmak kolay, der. Ama önce giyinmek lazım; Sonra el çırparak meydancıyı çağırır.
- Götür şu can'ı. Bir kat elbise alıp giydirsinler.





Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
14-09-2007, 12:38
Orhan Pamuk ile Nedim Gürsel karşılatıklarında dostca sarıldılar birbirine. Nedim Gürsel:
- Sevgili Orhan, Yurt dışında ne zaman 'ülkenizde gerçekten önemi olan, yazdıkları büyük ilgi odağı oluşturan yazar kim?' diye sorsalar, hemen 'Orhan Pamuk' diyorum."
Orhan Pamuk aynı dost bakışlarıyla yanıt verdi:
- Kalp kalbe karşı Nedimciğim. Sorduklarında ben de 'Orhan Pamuk' diyorum.


Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

emre gümüşdoğan
16-09-2007, 09:59
Necip Fazıl'ın 30'lu yıllarda yayınladığı Ağaç, sağdan soldan birçok yazar ve şairin buluştuğu bir dergidir. Orhan Veli de bir gün Ağaç'a bir şiirini gönderir. Fakat Necip Fazıl, bu şiiri yayınlamadığı gibi, Orhan Veli istediğinde geri de vermez. Bunun üzerine Orhan Veli, Ağaç başlıklı bir şiir yazacaktır:


"Ağaca bir taş attım
Düşmedi taşım
Düşmedi taşım
Taşımı ağaç yedi
Taşımı isterim
Taşımı isterim..."


Refik DURBAŞ / Sabah

emre gümüşdoğan
17-09-2007, 14:11
Bir sonbahar akşamı, Celal Sahir Erozan, Tahsin Nahit, eşi Şefika Hanım ve kızları Mina Urgan, Selami İzzet Sedes'in eşi, yani Mehmet Rauf'un kızı Nihal Rauf Hanım ile daha birkaç kişi Viranbağ'da gece pikniğe giderler.

Mehtaplı bir gecedir. Eşeklere binilip tura çıkılır. Maden'de denize girilir. Bir ara Şefika Hanım eşekle, eşi Tahsin Nahit yaya olarak giderlerken kavga ederler.

Bunun üzerine Yahya Kemal, şu iki mısraı mırıldanacaktır:

"Sahilde deniz kızları bize hep sine gerer
Şefikanım yaya ama yine Tahsin'e gerer."


Refik DURBAŞ / Sabah

emre gümüşdoğan
23-09-2007, 10:57
15. yüzyıl divan şairlerinden Baki'ye bir gün kaç çeşİt dostu olduğunu sorarlar. Şair şöyle yanıtlar soruyu:
- Üç çeşİt dost vardır: Bir dost vardır ki, gıda gibidir; onu her gün ararsın. Bir dost vardır ki, ilaç gibidir; gerekince ararsın. Bir dost vardır ki, hastalık gibidir; o seni arar!..

emre gümüşdoğan
25-09-2007, 14:02
Bâki için içki içmemeye and içti diye bir söylenti yayılır.
Bu söylentiyi duyan şair şu beyiti yazar:
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Bâki mey içmemeye andiçdi demişler
Divane midir bâde dururken içe and



Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)

M. Umur Tarakçı
25-09-2007, 22:17
Neyzen Tevfik'in sıkıntılı ve derbeder yaşamının sonucu fazla işret
yüzünden uzun zamanlar sinir hastahanesinde tedavi oldığu herkesçe bilinir.
Bu tedavileri sırasında doktor Mazhar Osman biraz çıkışmış:
-yine hastalandın Tevfik!..Hani bir daha içki kullanmayacağına and içmiştin?
Neyzen işi tatlıya bağlamış:
-Canım,doktor!..Ben fakir adamım...Bu gün rakı bulur rakı içerim
yarın and bulur and içerim.
Alıntı:Türk yazarları dizisi.Recep Usta

emre gümüşdoğan
25-09-2007, 23:00
Mazhar Osman Galata Köprüsü'nde Neyzen'i elinde rakı şişesiyle görünce dayanamaz,
- Yahu, böyle elinde şişeyle nereye gidiyorsun Tevfik?
- Çallı İbrahim'e.
- Elindeki ne?
- Kiloluk rakı.
- Böyle kilo ile içmeye utanmıyor musun?
- Hepsi benim değil, yarısı Çallı'nın.
- Kendi payını dök öyleyse.
Neyzen bir ara düşünükten sonra yanıt verir:
- İmkanı yok olmaz, benim payım şişenin altında...



tekrar olduysa affola


Edited by: emre

M. Umur Tarakçı
25-09-2007, 23:30
Doğancılar parkında,Neyzen,keyfi yerine gelince ney üflemeye başlar.Neyzen arave-
rince karşısında onu dinleyen gençlerden birisi:
-beyamca sen sen çalarkenmi zevk alırsın?Zevk aldığın içinmi çalarsın? Diye sorunca
Neyzen,Ney'den bahsedilirken çalmak sözcüğüne sinirlendiği için.
-Ben Maliye Vekilmiyim?çalarken zevk alayım.
cevabını vermiştir

san_
26-09-2007, 05:53
http://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gifbu sayfanın tiryakisiyim. katılanların emeğine sağlık.

delice1kalp
27-09-2007, 23:13
Günün birinde derebeyi şair eşrefi huzuruna çağırmış.bir takım iltifatlardan sonra:elindeki
kağıda yazmış olduğu şiiri göstermiş.Bak bakalım üstad demiş nasıl olmuş...
Şöyle bir göz gezdirdikten sonra "perhiz yapın"demiş.huzurdan ayrılmış..
aradan bir müddet geçmiş tekrar huzura çağrılmış,iltifatlardan sonra yine önüne bir kağıt
uzatılmış.şöyle bir baktıktan sonra yine "perhiz yapın"diyerek ayrılmış...
Bir müddet sonra yine çağrılmış,yine kağıda bir göz attıktan sonra "ben size perhiz
yapın dedim ya " demiş.
Yahu perhiz yapıyorum.perhizden iğne ipliğe döndüm.demiş.derebeyi
" Peki perhiz yapıyorsun da,bu herzeleri nereden çıkarıyorsun " ..
Çok bozulan derebeyi. " atın bu küstahı zindana , aklı başına gelsin " demiş...
Epeyi bir zaman zindanda kaldıktan sonra,bir gün yine çıkarıp huzura getirmişler.dere-
beyi güzel sözlerle şairin gönlünü aldıktan sonra yine bir kağıt çıkarıp uzatınca..
Şair dönüp kapıya doğru yürümüş..derebeyi "nereye gidiyorsun " diye sorunca:
Madem beni yine zindana gönderecektin, öyleyse ne diye çağırdın !!! demiş...

Necmettin ÖZGÜRSOY

emre gümüşdoğan
15-10-2007, 15:35
Kar yağıyor dışarda. Orhan Veli***8217;yi bir keresinde yine böyle bir soğuk kış günü, Galata Köprüsü***8217;nde görmüşler, elinde paltosu varmış ve fakat soğuğa rağmen giymiyormuş. Üstat giysene paltonu diyenlere üşümüyorum, siz beni yaşlı mı sanırsınız diye latife yaparmış. Dikkat isterim, giymeyişinin sebebi başkadır. Palto elden düşme. Birinden bulmuş. Kendisine çok küçük geliyor. Parasızlıktan da başka ve yeni bir palto alamamaktadır. Fakat yoksulluğun asaleti... Şair onuruna da toz kondurmamakta.

Onur CAYMAZ
Tiyatrodaki Hayalet yazısından.

emre gümüşdoğan
18-10-2007, 18:43
Dalgınlığıyla ünlü Ulunay, bir gün trende biletini kaybeder. Ceplerini karıştırmaya başlar. Allah'tan görevli tanır üstadı:
-Rfendim, zararı yok. Ben siai tanıyorum. Mutlaka almışsınızdır biletinizi. Aramayın lütfen.
Ulunay, aramayı sürdürürken çaresizlikle bakar görevliye:
- Almasına aldım ama, mutlaka bulmam lazın. Hangi istasyon için bilet aldığımı unuttum çünkü.

emre gümüşdoğan
21-10-2007, 17:27
Edirne'de bulunduğu sırada şerefine bir ziyafet verilir Bâki'nin. Yenilir içilirken sürekli Edirne övülür sofrada. Bâki biraz kızar bu duruma ama sesini çıkarmaz. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Bir ara Edirneli şairlerden biri alaycı bir edayla,
- Efendim, şehrimizi nasıl buldunuz, diye sorunca şair dayanamaz artık;
- Doğrusu cennet gibi bir yer, der. Ama içinde adem yok!..

emre gümüşdoğan
08-11-2007, 10:07
Ahmet Bornovalı güzel bir gazel yazmıştı. Bütün dinle­yenler; Hamdullah Suphi Tanrıöver, Abdülhak Şinasi Hisar çok beğendiler. Yalnız, Ruşen Eşref Ünaydın hayretle sor­du. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
- Yahu, Yahya Kemal'den korkmadan, nasıl yazdın bu güzel şiiri?..



<O:P></O:P>



<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P> Gülümseyen Anılar / Enver Ercan (derleme)</O:P>
<O:P></O:P>Edited by: emre

emre gümüşdoğan
14-11-2007, 12:01
14 Kasım'daölen Orhan Veli'nincenazesi, 17 Kasım'da Beyazıt Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Divanyolu'ndan Gazeteciler Cemiyeti'nin önüne gelinir. O gün bütün kitapçılar kepenk kapatırlar. GazetecilerCemiyetin bayrağı yarıya çekilidir. Arkadaşları ve dostları son görevlerini yaparlar. Gazeteciler Cemiyeti önünden Sirkeci'ye kadar eller üzerinde taşınır cenaze , bütün arabalar durup yol verir. Çarşı iznine çıkmış bir asker sorar:
- Kim öldü, bu kimin cenazesi?
- Bir şair derler, asker toparlanır ve selama durur.
Bu, şaire duyulan saygı ve son görevdir.
Oradan Rumelihisarı'na doğru yol alır cenaze korteji...

Edited by: emre

emre gümüşdoğan
14-11-2007, 20:08
Salim Şengil, Ankara'daki Çubuk Barajı Gazinosu'nun müdürlüğünü yaptığı sıralarda yaşadığı olayı şu şekilde yazmış..

ORHAN VELİ - NURULLAH ATAÇ

Bir süredir uzun salonda çalışan iki garsonda bir ivecenlik olduğunu görüyorum. Bir olay varsa daha fazla uzamaması için garsonun birisini çağırdım. Onu Ankara'da Özen Pasta Salonu'nun öbür köşesindeki Kutlu'dan almıştım. Yaşlı, mesleğinde deneyimli, tanıdığımdı.

"Ne oluyor," dedim, "bir şey mi var?"
"Bir masa hesabını ödeyemiyor!.."
"Öyleyse siz ödersiniz."

Hesabını ödemeyecek kuşkusunu veren müşterilerden ısmarlananın
tutarının önceden alınmasını kesin olarak emir vermiştim.

"Ama müdür bey, bu insanlar öylesi değil, eskiden tanıdığım, bildiğim çok iyi kimseler..."
"Orasını bilmem, ne dedimse o olur."
Garson gitti ama biraz sonra gene geldi.
"Sizi istiyorlar efendim." dedi.
Kalktım, gittim.
"Beni istemişsiniz!.." dedim.

Beş kişiydiler. İki de artist almışlardı masalarına!

Yanlarında oturanlardan biri Romen İlonka, kızıl saçlı. Arkadaşları arasında 'Kızıl Madonna'. Ötekisi Litvanya'lı bir sanatçı. Adı Brenislava... Pasaport işindeki bir pürüzü konuşmak üzere oteline gittiğimde onu, beni odasında bekliyor bulmuştum. Mayoluydu, yerdeki halının üzerine bir çarşaf sermiş, günlük beden çalışmalarını yapıyormuş. İşi biraz daha süreceği için özür diledi. Onunla Fransızcanın yüzünü gözünü yararak konuşuyordum. Çalışmasını bitirdikten sonra çabucak bir duş yaptı, bornozuyla yanıma gelip oturdu. Ülkesinde dans okulunu bitirmiş. Bizde konsomatrist olarak çalışıyordu. Gümrükçüler elli iki kat giysisinin olduğunu görünce:

"Bu kadın bunları garanti satar!" düşüncesiyle iki elbise bavulunun girmesine izin vermemişler, yurtdışına çıkarken gümrükten almak üzere alıkoymuşlardı. O da ne yapsın, giysileri dansözlüğü ile bağlıydı. Bu yüzden konsomatris olarak çalışmaya boyun eğmişti.

Bir türlü bitiremediğim yüz lira aylığımın ucundan birazcık eksilmesi için onu Ankara'nın ünlü Karpiç Lokantası'na, öğle yemeğine götürdüm. Cumartesi günleri de, Cebeci Konservatuar salonunda verilen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerine giderdik. Hepsi bu kadar... Daha çok yaklaşma, 28-30 kadın çalışan gazinoda otoritemi sarsabilirdi.

Hesap ödeyemeyen en genci ayağa kalktı ve:
"Afedersiniz, bir yanlışlık oldu sanıyorum." dedi. "Biz müdürü rica etmiştik.""Buranın müdürü benim Orhan Veli Bey, Nurullah Ataç Bey. Bir isteğiniz mi var?" diye sordum.

Beni 23-24 yaşlarında görünce pek müdürlüğe yakıştıramamış olacaklar. Orhan Veli özür dileyerek açıklama yaptı kısaca. 48.60 lira hesapları tutmuş. Oysa ceplerinde 16.80 lira çıkmış. Borçlarını imzalayacakları ve yarın ödeyeceklerini söyledi.
Ceplerinde bu kadar az para çıktığına göre hepsini alırsam Ankara'ya nasıl döneceklerdi! Yaya gidecek değillerdi. Ulus'tan çağırdığımız taksi gidip gelme için 10 lira alıyordu.

"Önemi yok. Bu gece benim konuğum olun." dedim. Arkamda duran şef garsona,
"Masayı temizleyin, yeniden servis yapın." dedim.

Yanlarına buyur ettiler, oturdum. Kendimi tanıttım. Konuşmaya daldık. CHP'nin açtığı öykü yarışmasında Türkiye birincisi olmuştum. Birinciden onuncuya dek kazananların yapıtları bir arada yayınlanmıştı. İki kitap getirdim. Orhan Veli ile Nurullah Ataç'a imzalayarak verdim. Nurullah Ataç bir ara:
"N'oluyoruz, bir Gorki, bir Panait İstrati ile mi karşılaşıyoruz?" dedi.
Akşam üzeri Özen pasta Salonu'nda oturuyorlarmış, Orhan Veli gelmiş: "Baraj Gazinosu'nda çok güzel kadınlar varmış, oraya gidelim." demiş.
Nurullah Ataç da düşünmüş: "Bugün Orhan'ı Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde gördüm. Herhalde para almış ki 'gidelim' diyor.
Olur." demiş.
Bu kez Orhan Veli düşünmüş: "Ataç bugün tercüme bürosundaydı. Çeviri parasını almış olacak ki 'gidelim' diyor."
Olağanüstü bir iyimserlik içinde birbirlerinin ceplerindeki paralara güvenerek buraya gelmişler. Sonunda yelek ceplerine varıncaya dek karıştırmalarına karşın topu topu 16.80 lira çıkmış. Ne rahatlık! Güvenmenin bu kadarı olur diye gülüştük. Nurullah Ataç bu olaya çok kızmıştı. Kızdıkça kekemeliği o denli artıyordu.

Sabaha karşı üç buçukta kalktılar. Ceplerindeki tüm paranın on lirasını şimdi taksiye verirlerse yazık olacaktı. Şoförümü çağırttım. Arkadaşlarımı evlerine bırakmasını söyledim. Kapıya dek onları uğurladım, gittiler.

Ertesi gün öğleye doğru kalktım, bahçeyi geziyordum. Bir aralık şoför Sabahattin'in askerlik kurallarına göre üç adım geriden geldiğini farkettim.

"Günaydın Sabahattin." dedim.
"Günaydın beyefendi"
"Ne var, ne yok."
"Ne olsun, sağlığınız..."
"Akşam arkadaşlarımı evlerine bıraktın değil mi?"
"Bıraktım efendim, ama..."
"Aması ne? Birşey mi oldu?"
"Önemli değil. Arabada kavga ettiler de!..."
"Neden?"
"O uzun boylu, yüzü sivilceli olanı, 'Dua edin de Salim Bey beni tanıdı. Yoksa bu gece güzel bir dayak yemiştik. Bana şükredin' dedi. Yaşlı, kekeme olanı, 'Hayır, ilk önce beni tanıdı, bana saygı gösterdi.' deyince, ötekisi 'Nasıl olur, ilk önce buyurun Orhan Veli Bey dedi, sonra buyurun Nurullah Bey'i ekledi,' dedi. Evlerine bırakıncaya dek çekiştiler."
"Neyse kavgaları önemli değilmiş. Geçer gider, ertesi gün unuturlar."

Bir süre o geceyi kimseye anlatmadım, içimde bir giz olarak sakladım.

İstanbul'a gelmiştim. Salah Birsel'le buluşmak üzere ABC Kitabevi'ne uğramıştım. Orhan Veli de vardı. Baraj Gazinosu'nda geçen olayı orada bulunanlara aktardı. Bundan sonradır ki kimi coşkulu gecelerde ben de, güzel bir anı olarak anlatır oldum.


ANILARDA KALAN PORTRELER
Salim ŞENGİL






www.orhanveli.net

emre gümüşdoğan
15-11-2007, 18:38
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


Sanat tarihini yeni bitirmiş genç bir kız olan Özay Erkılıç trende Yaşar Kemal'e karşılaşır. Yaşar Kemal'in Kürt olduğunu duyunca Özay Erkılıç'ın ağzından yanlışlıkla bir "estağfurullah" çıkar. Yaşar Kemal çok kızar, "Sen Türksün diye ben estağfurullah diyor muyum?" der. Doğaldır ki Özay hanım utancından yerin dibine geçer...

Ece Ayhan / Müştemilat / Kitap-lık

emre gümüşdoğan
16-11-2007, 13:55
Şinasi Nahit Berker, Orhan Veli ile ilgili bir anısını anlatıyor:
"Allah gani gani rahmet eylesin, Orhan Veli 'Karşı'yı çıkarmış. Meyhane'de rastlaştık. Ben:
- Uğurlu, kademli olsun, kitabın çıkmış. Alacaktım, ama meteliğim yok. Kitaptan varsa bir tane ver. Bir kadeh de şarap ısmarla.
Orhan, o sevimli gülümseyişi ile güldü:
- Otur bakalım, dedi.
Garson Mustafa'ya da seslendi:
- Mustafa, Şinasi'ye bir bardak şarap!...
Sonra gazetelerin arasından 'Karşı'yı çıkardı. İlk boş sayfasına bir şeyler yazdı:
- Al kitabını, dedi. Aldım, yazdığı yazıyı okudum. Bakın ne yazmış:
'Şinasi Nahit Berker'e, Satış anında kolay yırtılabilmesi için ithafımı bu sayfalara yazdım. 12.XI.1949 Orhan Veli' "



www.orhanveli.net (http://www.orhanveli.net)

emre gümüşdoğan
18-11-2007, 10:00
Avusturyanın başkenti Viyana'da her yıl düzenlenen 'Sonbaharda Edebiyat' etkinliğinin konuğu Türk Edebiyatı'dir. Etkinlikler için Türkiye'den davet edilen bir grup yazarın günbatımında kenti keşfetmek üzere yola koyulduğunu gören Alte Schmiede derneğinin genel sekreteri Walter Famler:
"Gecenin karanlığında rahatça dolaşabilirsiniz, Viyana çok güvenli bir kent, özellikle de Türk kuşatmasının başarısızlığından sonra!" şakasını yapar.


Edited by: emre

emre gümüşdoğan
22-11-2007, 11:47
Yıl 1949 olmalı, Yahya Kemal, Orhan Veli'nin çıkardığı Yaprak dergisinin bazı şairlerini Ankara'da Karpiç lokantasında yemeğe davet eder. Şairler arasında Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet ile yazar Sabahattin Eyuboğlu ile Mahmut Dikerdem vardır. Bu tür toplantılarda çevresindeki şairlerden kendi şiirlerini okumasını isteyen Yahya Kemal, önce aruz vezniyle yazdığı bir şiirini okur; buna Oktay Rifat, Yalancı Dolma şiiri ile karşılık verir: "Şu zeytinyağlı dolma Yemek değil rezalet Rezalet rezalet"

Yahya Kemal, kendisiyle alay edildiğini sanır; şairlere arkasını dönerek sürekli öksürür. Bu, şairlerin masadan kalkıp gitmeleri anlamındadır. Daha sonra bu olayı öğrenen Metin Eloğlu, Oktay Rifat'ı yüceltmek için Çilingir Sofrası başlıklı şiirini yazacaktır. "Bu zıkkımın yanında Arnavut ciğeri ister, bir Çiroz salatası ister, iki Cacık ister, üç Adalet müsavat hürriyet demeye Sadece yürek ister"


Refik Durbaş / Onun pusulası her zaman şiirleri oldu / Sabah

emre gümüşdoğan
28-11-2007, 11:13
Orhan Veli'den...


"Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. Hiç unutamam, şiir okuma sırası kendine geldiğinde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptığı 'Şakir efendi öldü / dün / gece Çerkeş'te / Çerkeş'te öldü gitti' çevirisini okudu. Biz gülüşmeye başlayınca, adam ne oluyor gibilerden bakındı. Anlattık. Bir daha dinledi. 'Tamam' dedi, 'benim şiirim bu.' Sonra ülkemizden ayrılırken, 'şiiri Türkiye'de buldum' diye demeç verdi gazetelere.

Melih Cevdet Anday
(15 Ekim 1981 - Milliyet Sanat Dergisi)"

http://www.orhanveli.net

emre gümüşdoğan
06-12-2007, 01:04
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


Yıl 1996 Orhan Veli'yi salonlarda anmak yerine sokakta, mezarı başında anmak isteyen dostları, kardeşi Adnan Veli'nin "yürümekten hiç bıkmazdı. Bazen Beyoğlu'ndan Sarıyer'e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu" sözünden hareketle Taksim***8217;den Sarıyer***8217;e kadar şiirler okuyarak, şarkılar söyleyerek yürürler. Doğaldır ki yürüyüşe katılanların iki katına yakın sivil polis de***8230;

Orhan Veli***8217;nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan***8217;da yürüyüşekatılanlar arasındadır ve mezarlıkta "Evet, Orhan Veli yürümeyi çok severdi ama, Sarıyer'e kadar da parasızlıktan yürürdü." Açıklamasını yapar***8230;


http://www.orhanveli.net' (http://www.orhanveli.net) teki bilgilerden yararlanılarak...

emre gümüşdoğan
09-12-2007, 18:46
Orhan Veli'nin kızkardeşi Füruzan Yolyapan'dan bir anekdot

Füruzan Hanım bunları anlatırken, ne kadar yanıldığımın farkına varıyorum. Çünkü oturduğumuz salon öyle incelikte döşenmiş ki... Salonda ilk göze çarpan şeyler; bir köşedeki Orhan Veli'nin büstü ve yemek masasının arasındaki iki duvara yapılmış resim. Bu resmin hikayesini şöyle anlatıyor: "Bir gün Metin Eloğlu'nun misafiriydik. Salonunun duvarında,çok güzel bir resim vardı. Ben 'Bir gün benim evime de böyle bir resim yapar mısın?' diye sordum. Birkaç gün sonra, elinde boyalarla geldi. Daha sonra da kimi zaman akşamları uğrayıp resmi tamamladı ama, keşke tuvale yapsaydı. Yıllardır bu resmi korumaya çalışıyorum. Ev, badana yapılacağı zaman çok zor oluyor." Ardından salondaki her şeyin hikayesini anlatmaya başlıyor. Bir resmin önüne gelince: "Metin Eloğlu, bu resmi Orhan Veli'nin yaptığını söylemişti. Orhan resim yapardı, çok güzel kara kalem resim yapardı ama, bu resim için 'ben yaptım' dememiştir hiçbir zaman. Orhan Veli'nin elleri o kadar becerikliydi ki her şeyi çok iyi yapabilirdi. Mesela, çok güzel uçurtmalar yapardı. Beykoz'da tepelere çıkardık onunla..."


M.Şeref Özsoy (Öküz Dergisi - Yaprak eki)

emre gümüşdoğan
30-12-2007, 14:57
Nâzım***8217;ın çınarı
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
***8220;Bursa Nâzım İpek ve Şiir***8221; di düzenlenen gecenin adı. Nâzım***8217;la ilgili anılar, anekdotlar anlatıldı. Genç konuşmacı Güney Özkılınç Bursa***8217;nın köylerinden de anılar, anekdotlar toplamış.

Müşküle köyü. Hani son dönemde akli dengesi yerinde olmayanları aza seçerek ülkenin gündemine oturan köy. Şair İsmail Başaran***8217;ın köyü. Müşküle köyü üzümüyle olduğu kadar zeytini ile, zeytini ile olduğu kadar demokratik tepkileri ve tavırları ile de ünlü. Sadece şimdi değil Türkiye İşçi Partisine verdiği tulum oylarla da tanınıyor. Kısacası, demokrat insanların köyü, bilinçli bir köy.

Gelelim öykümüze. Müşküle köyünden İsmail Başaran hapse düşer. Nâzım Hikmet***8217;le aynı koğuşu paylaşırlar. Nâzım Hikmet***8217;ten çok etkilenir ve şiire başlar. Köyüne döndüğünde karşılar komşuları. İsmail Başaran kalabalıkta heyecanla Nâzım***8217;dan bir şiir okur. Köylüler ayet okuduğunu sanır ve ellerini açarlar, şiir bitiminde ***8220;amin***8221; derler. O gün bugündür Nâzım sevgisi doldurur yüreklerini.

İsmail Başaran, Fevzi Kavuk gibi köyün ileri gelenleri Nazım Hikmet anısına bir çınar dikerler köye. Bunu devlet yetkilileri duyar. Hemen jandarma gönderilir ve çınar kestirilir. Ne olur ne olmaz, çınar ilerde devrim falan yapar, hem ne demiş atalarımız, çınar fidanken başı kesilmeli***8230; öyle dememişler ama..

Aydın insanlar bir çınar daha dikerler Nazım***8217;ın anısına fakat birkaç kişi bilmektedir yerini. Kimseye söylemezler. Devlet de öğrenemez***8230;

Hani şu Nazım***8217;ın vasiyetinde olan çınar büyüyor Anadolu***8217;da. Çınarı yetiştiren topraklar belki bir gün demokrasiyi de yetiştirir, düşünce özgürlüğü gelir, Nâzım***8217;ın Anadolu özlemi biter. Biz de öğreniriz çınarın yerini***8230;

Bu topraklar bitektir, umut kesilmez***8230;

emre gümüşdoğan
21-01-2008, 01:45
HİTİT GÜNEŞİ VE AYAKTA UYUYAN ADAM

Tûbâ Çandar'ın hazırladığı söyleşi kitabı Hitit Güneşi'nde Mualla Eyuboğlu (Anhegger) Orhan Veli'yi Ayakta Uyuyan Adam olarak anlatıyor:

Orhan Veli de Tercüme Bürosu'nda çalışıyor o yıllar. Ağabeyimin en yakınlarından biri... Beni Hasanoğlan dönüşü Ankara Garı'nda karşılayanların başında gelir. Şimdi Sabahattin Ağabeyimin Ankara'daki evini anlatıp anlatıp duruyorum. İşte bütün şair, yazar, sanatçı arkadaşları filan hepimiz aynı evin içindeyiz, diye. Sakın büyük birşey zannetme orayı. Ev tek oda. Ben giriş holündeki yatakta yatıyorum genellikle, çünkü her gittiğimde mutlaka bir kişi oluyor esas yatakta yatan. Bir defasında, geceyarısı bir karaltı geldi. Yattığım yerin üzerinden iki koluyla duvara dayandı ve... öylece kaldı. Taş gibi. Ben de orada öylece hiç kıpırdamadan, ses çıkarmadan yatıyorum. O tek odada Cahit Sıtkı Tarancı kalıyor çünkü. Tabii gözümü kırpmadım bütün gece. Karaltı adam gün ağarmadan doğruldu yaslandığı duvardan ve sessizce çıkıp gitti evden. Sabah ağabeyime sorunca anladım Orhan Veli olduğunu. İşte hep böyle nazik bir adamdı. Çok içerdi, ayrı mesele, ama nezaketini de her şart altında korurdu.

Ben 49'luk (49 kuruş) rakı alırdım ona. Karşılığında Kurtuluş tren istasyonuna kadar çantamı taşırdı. Gerçek bir kardeşti benim için. O kadar önemli bir şairdi, ama ün mün umurunda değildi. Öyle Melih Cevdet gibi mağrur da değildi hiç. Bambaşka bir âdemoğluydu. Ölümünü de çok iyi hatırlarım. Bütün Babıâli esnafı kepenk indirmişti o gün. Öyle görkemli bir cenaze töreniydi.


http://www.orhanveli.net

emre gümüşdoğan
07-02-2008, 22:59
OTOBİYOGRAFİ
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
...

Kanada'dan Tunçer Baykaş soruyor: Nazım Hikmet'in 1961'de yazdığı Otobiyografi şiirindeki "kimi insan" Orhan Veli olabilir mi?

Melih Cevdet Anday'ın 1.12.1951 tarihli Yeditepe'de yazdığı şu satırları göz önünde bulundurursak; "büyük olasılıkla Orhan Veli'dir" diyebiliriz..

"Hafızası çok güçlüdür Orhan Veli'nin. Arkadaşlarının mektep numaraları, telefon numaraları, yolculuk - taşınma - eğlence gibi irili ufaklı olayların tarihleri unutmadığı şeyler arasındadır. Okuldayken yerbilimi kitabının birçok bölümünü ezbere bilirdi. Keyifli anlarında yanındakileri şaşırtıp güldürmek için iki yüz - üç yüz kadar baharat adını, elli - altmış kadar balık adını sayardı."

www.orhanveli.net (http://www.orhanveli.net)

emre gümüşdoğan
14-02-2008, 14:49
1950'li yıllarda Sezai Karakoç, gün boyu sadece kendi kitaplarının basımını yaptığı Diriliş Yayınları***8217;nın Sultanahmet***8217;teki daracık ahşap ofisinde oturdu. Günün her saati ne konuğu eksik olurdu ne de Sobasında kaynayan ıhlamuru... Cemal Süreya onun bir hilesini öğrenir.

Karakoç, Marmara Kıraathanesi***8217;ne giderken yanına fazla para almamaktadır. Özellikle maaş dönemlerinde yanına, en fazla maaşının yarısı almaktadır. Ne yapsın, ne zaman Marmara Kıraathanesi***8217;ne gitse Necip Fazıl borç istiyor, o da cebindeki paranın tamamını son kuruşuna kadar veriyormuş. Sonunda kendisi aç kaldığı için bu çareyi bulmuş.

emre gümüşdoğan
24-03-2008, 11:15
<DIV style="mso-element: ; mso-element--width: 282.2pt; mso-element--height: 106.3pt; mso-element--: 6.0pt; mso-element--: 6.0pt; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horiz***111;ntal: margin; mso-element-left: 79.5pt; mso-element-top: 309.15pt">
<TABLE height=158 cellSpacing=0 cellPadding=0 width=384 ="0" ="0">
<T>
<TR>
<TD style="BORDER-RIGHT: #ece9d8; PADDING-RIGHT: 6pt; BORDER-TOP: #ece9d8; PADDING-LEFT: 6pt; PADDING-BOTTOM: 6pt; BORDER-LEFT: #ece9d8; PADDING-TOP: 6pt; BORDER-BOTTOM: #ece9d8; : transparent" vAlign=top align=left height=158>



Aka Gündüz sık sık ava çıkardı. Üç gün üst üste av yerinde aynı adamla karşılaştılar. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Sonunda adam bir boş çantasına, bir de Aka Gündüz'ün
dolu çantasına bakarak,

- Çok akıllı bir köpeğiniz var, dedi. Aka Gündüz gülerek yanıt verdi:
- Siz ateş ederken ağaçların arkasına saklanmasından mı anladınız?.. </TD></TR></T></TABLE>



Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
25-03-2008, 16:52
Yeni şairlerden biri ilk kitabını yayınlamıştı. Bir edebi­yat sohbetinde söz bu kitaptan açılınca, bir edebiyatsever, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
- Mübarek, sanki ayaklarıyla yazıyor, dedi.
Bunu duyan Yahya Kemal şöyle bir baktı edebiyatsevere:
- Hem de topal galiba...


Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

Burcu Yalkın
25-03-2008, 21:16
Yeni şairlerden biri ilk kitabını yayınlamıştı. Bir edebi­yat sohbetinde söz bu kitaptan açılınca, bir edebiyatsever, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
- Mübarek, sanki ayaklarıyla yazıyor, dedi. <O:P></O:P>
Bunu duyan Yahya Kemal şöyle bir baktı edebiyatsevere: <O:P></O:P>
- Hem de topal galiba...


Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

<O:P></O:P>

Sevgili Emre dost bu güzel paylaşımlagülümsettiniz beni :))) Çok teşekkürler...Sevgilerhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gif

emre gümüşdoğan
26-03-2008, 13:22
Bir genç hem şiir yazıyor, hem de resim yapıyordu. Yakınları bir gün Yahya Kemal'e sordular:
- Üstad, hangisinde karar kılsın.
Yahya Kemal hiç düşünmeden,
- Resimde, yanıtını verdi.
Nedenini sorduklarında da, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /> - Resimlerini görmedim ama şiirlerini gördüm, dedi.





Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan


Sevgili Burcu, bu başlığı beğenmenize sevindim. Okuduğumuzda, dinlediğimizde bizleri gülümseten o kadar çok anekdot var ki... Bu başlığa tüm arkadaşların katkı vermesini bekliyorum.

Sevgiler...

emre gümüşdoğan
05-04-2008, 22:33
Mehmet Akif hasta yatıyordu. Kendisini ziyarete gelenler arasında kerli ferli bir adam da vardı. Akif, bu tanımadığı ziyaretçiyi görünce hemen ayaklarını topladı. Hal, hatır sormalardan sonra misafir,
- Üstad, dedi. Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konu hakkında fikir danışmaya geldim.
- Buyurun...
- Gökkuşağınınaltından geçen kızlar erkek, erkekler de kız olurmuş. Ya hünsa geçerde ne olur?
Şair yatağına rahatça uzandı.
- Bu sorudan sonra ayaklarımı istediğim gibi uzatabilirim artık!...




Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
06-04-2008, 21:26
Tarihçi geçinen iki kişi br konuyu tartışıyorlardı. Tartışmaya tanık olanlardan biri İbnülemin'e kimin haklı olduğunu sordu.
İbnülemin,
- Birincisi, dedi. Hiç değilse cahilliği var. İkincisinde o bile yok!..




Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan

emre gümüşdoğan
08-04-2008, 11:51
Hüseyin Siret bir şiirini Yahya Kemal'e okur ve şiiri şu iki dizeyle bitirir;

"Rehgüzarımda bir garip horoz
Eyliyor benimle istihza."

hemen ardından da Yahya Kemal'e nasıl bulduğunu sorar:
Yahya Kemal ise şu yanıtı verir:
- Horozun hakkı var!..




Gülümseyen AnlarEdebiyat Dünyasından Fıkralar
Derleyen: Enver Ercan