PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hikaye bu şehrin ta kendisi / Seval ŞAHİN


emre gümüşdoğan
14-08-2007, 10:53
Hikaye bu şehrin ta kendisi

Kadıköy-Karaköy arası vapur seferinde başladım İstanbul Hikâyeleri'ni okumaya. Başta karışık okudum hikâyeleri, tıpkı İstanbul'un karmaşıklığı gibi; bir hikâyenin sonundan başka hikâyenin ortalarına ve oradan bir başkasının başlarına atladım. Eve geldiğimdeyse, editör Özlem Alkan K.'nin tahmin ettiği gibi önsözü atlayıp da başlamadım hikâyelere. Önce, kitabın başında yazarların kısa özgeçmişlerinin mizahi bir dille anlatıldığı bölümü, ardından da önsözü okuyup daldım İstanbul'un on dört yazarın da gözünden ve dilinden anlatılmış hikâyelerine.


GERÇEKTEN 'ŞİKECİ' Mİ?
Kimi hikâyelerin çok uzun ve tam hikâye tadında olduğu kitapta kısa, deneme tarzında yazılmış hatta bazen günlük okuyormuş hissi veren yazılar da var. Kısacası her yazarın birbirinden farklı üslubundan yola çıkıp, farklı mekânlara ve zamanlara sürükleneceğiniz bir kitap İstanbul Hikayeleri.


Hikâyeler Alper Canıgüz'ün Balerin Sabri Bunu Neden Yaptı? başlıklı öyküsüyle başlıyor. Sabri, Sarıyer formasıyla oynadığı futbol maçlarında sergilediği üstün yeteneğine karşılık Balerin Sabri adını almıştır. Asıl mesele ise Beşiktaş'a transfer olduktan sonra başlar. Fenerbahçe-Beşiktaş maçının yapıldığı gün, maçın en kritik anında oyuna alınır. Balerin Sabri aynı kıvrak hareketlerle herkesi ezip geçerek ve sahada havasını da basarak rakip kaleye doğru ilerlerken birden topu ters çevirir ve ters yöne doğru top sürmeye başlar. Kendi arkadaşları da dahil olmak üzere kimseye vermez topu ve en sonunda top Fenerbahçe'ye geçer.


Hikâyeyi anlatan gazetecidir ve bu olayın üzerine düşüp, Balerin Sabri'nin bunca cakadan sonra neden gol atmayıp, topu ters yöne çevirdiğini öğrenmek istemektedir. Birgün Sabri'yi bir kahvede bulur ve konuşmaya başlar. Onun maçı satmak için bunu yaptığı yönündeki tüm iddialara karşın bir umut, konuşturur Balerin Sabri'yi ancak sebep ortadadır. Balerin Sabri aldığı yüz lira uğruna maçı Fenerbahçe'ye satmıştır. Beşiktaş dolaylarında geçen bu olay, İstanbul Hikâyeleri'nden biri sadece.


BU SESİ BİR YERDEN HATIRLIYORUM
Sema Kaygusuz ise Birkaç Kişi'nin hikayesiyle katılır kitaba. Koca İstanbul'da yalnız olan birkaç kişi... Tüm kalabalığa, çirkinliklere yama olan onca 'pasta' görünümlü yapıya ve bu şehir tarafından ne kadar unutulmuş olsalar dahi sıcak bir günde, bir ellerine piknik sepetlerini, diğer ellerine çocuklarını kapıp parklara koşan 'mutlu' insanlara karşın İstanbul yalnızı birkaç kişi çok kişidir aslında bu şehirde. Ama neticede İstanbul'un yalnızı olmak da ayrıcalıktır aslında; Kaygu-suz'un sözleriyle: "Biz ikimiz birkaç kişi, bin kişiymiş gibi kalabalık, milyonların uykusuna yattık."


Ardından gelen hikâye Reha Mağden'e ithaf edilmiştir ve ben tarafından, vapurda, boğazın ortalık yerinde, kıyak niyetine okunan ilk hikâyedir. Ulaş Gürpınar ve Murat Uyurkulak'ın beraber yazdıkları Kurtuluş On İki... Hikâye içinde hikâye okutan bir hikaye...


Adalar-İstanbul arasındaki vapur seferlerinde şimdi yerini badem bıyıklılara bırakan vapur çalışanlarının eskiden yolcularla birlikte iki duble rakıyı devirdiklerini anlatan Mehmet Gökçepınar kendisine öldü süsü veren, binlerce sayfalık başarısız roman ve hikâye dolu bir edebiyat siciline sahip biridir. Ancak İstanbul Hikâyeleri derlemesi için katkı sözü vermiş olmasıyla ortaya çıkar ada yolcularının sis dolu vapur öykülerini anlattığı yazısı. Kurtuluş On İki...'nin birimindeki not ise karikatür tadında bir gülümsemeyle veda eder size. Bu hikâyeye geçtiğim kıyak ise hikâyeye değil, tabii ki benim yanıma kâr kalır.


Fatih Özgüven'nin hikâyesi Amapola ise Beyoğlu'nda yaşayan ve kendini Amapola arındaki şarkıya adayan bir adamın hikâyesidir. Yıllar önce doldurduğu bir kasette bulunan ve nedenini hatırlamadığı halde zamanında çok sevdiği bir şarkıdır bu Amapola. Başka birgün, evinin yanındaki apartmanda, daha önce sürekli gözüne çarpan bir dairenin açık penceresinden bu şarkı yükselir. Adam ise hiç beklemediği bir zamanda duyduğu bu şarkının, o evden gelen bir selamdan çok uyarı olduğuna inandırır kendini ve sağır duvarla bodur minarenin arasından gördüğü dar gök ve deniz manzarasıyla döşeli bu evinin hasretiyle sonlanır hikâye.


DARBE YİYEN BİR HALK
Uçmakdere Balıkları'nın İlk Okullar İçin Boğaz Tarihi'ni anlatan Gündüz Vassaf hikâyesi ise tam bir balık tarihi niteliğinde.


Elif Şafak'ın Uzaktakilerin İstanbul'unu anlattığı hikâyesi, aslında deneme kıvamında kısa bir yazı. Şafak, İstanbul'u, kişinin ona olan uzaklığına göre üçe ayırarak anlatıyor.


Sadık Yemni ise sıradışı bir hikâyeyle katılır kitaba. Akaşanları anlattığı hikâyesi tam bir fantastik tarzında. Eğer hikâye yapılmak istenmese sağlam bir fantastik roman kurgusuna sahip hikayenin tek kelimeyle okunması gerekiyor bence. Ardından gelen Turgut Yüksel hikâyesi ise yine farklı bir tarzı hissettiriyor insana. Masalımsı bir tada sahip öyküde iki kürek çekişte uzun mesafeleri kat eden, hatta bir gün içerisinde Akdeniz'e kadar inip İstanbul'a geri dönebilen hızlı kayığın öyküsü anlatılıyor.


Yıllardır cana susayan 'Vakvak Ağacı' ise üç farklı kişinin ağzından anlatıyor bize Mine Söğüt. Çiler İlhan ise kentsel dönüşüm projesi adı altında kültürlerine darbe yiyen bir halkın, çingenelerin, Zobar ile Başa'nın öyküsünü Başa'nın ağzından günlük kıvamında anlatıyor.


HRANT'A SELAM OLSUN!
Cem Akaş'ın anlattığı halının hikâyesi, Özlem Alkan K.'nin bir kadının hikayesiyle devam ediyor ve Barış Müstecaplıoğlu'nun Hesaplaşmasıyla sona eriyor. Müstecaplıoğlu'nun öyküsünde ise biraz durmak gerekir. Çünkü hikâye sadece birkaç ay önce yaşanan ve tüm ülkeye çok tanıdık gelen bir olayı işliyor. Her ne kadar isim verilmese de 19 Ocak günü öldürülen 'güvercinlerin olduğu hikâyenin kurgusu ise ayrı bir çekiciliğe sahip. Kahraman, uzun zamandır içinde bulunduğu sıkıntıyı, anlatmaya başlamadan önce aynı zamanda anlatıcı görevini de taşıyor. Ancak bize hiç de yabancı gelmeyen olayları anlatmaya başlamasıyla figür olmayan, üçüncü bir kişi giriyor devreye olayları anlatmak için.


Binlerce insanın canını yakan ölümde etkisi olsa bile kahramanın dahi söylediği şey, bu ülkede güvercinlere dokunulmadığı. Bu güvercinler öyle saf bir güzelliğe sahiplerdir ki, kanadı kırık bırakılan onca güvercine karşın bu ülkede hâlâ onlara dokunulmayacağını düşünürler. (Hrant'a selam olsun!)


Akıp giden boğazın etrafına kurulu bir şehir ve tüm düşmanlığına, karmaşıklığına, ikiyüzlülüğüne ve hatta çok yüzlülüğüne karşın ona aşık insanlar... İstanbul hikâyeleri her yerde. Şimdiyse on dört yazarın dilinden, kitapçılarda.


Seval ŞAHİN
İstanbul Hikayeleri / Time Out yayınları / 2007


Birgün
www.birgun.net (http://www.birgun.net)