PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Yaratıcı Yazarlık İşliği


Aydın Şimşek
10-05-2006, 12:54
Sevgili arkadaşlar, ben bi çalışma düzeneği oluşturayım. Çünkü öyle gözüküyor ki buradaki arkadaşların bir çoğu yazıyı ve onun sorunlarını biliyorlar. Hiç olmazsa üst düzey bi çizgiden yol alamaya başlayalım...Ne desiniz?


Sevgi ve incelikle...

Aydın Şimşek
11-05-2006, 12:21
Sevgili Arkadaşlar, ilgi beni sevindirdi. Tek kaygım benim bu ortama yeterince alışık olmamamdır ki, onları da sizlerin sıcaklığıyla aşacağım.<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


Yarın saat 11.00’da ilk dersi asmış olacağım. Biraz yoğun ve yorucu olacak derslerimiz ama bunun hepimiz için bir "tahammülle" karşılanmasında yarar var. Çünkü arkadaşlar, estetik bakımdan kurulmuş her yazının amacı yazanını öldürmektir. Bu nedenle yazının o ince, uzun ve dar yollarında düşmemek için sadece kimi ağırlıklarımızdan arınmamız yetmez, aynı zamanda yazının "kendisi için bir amaç" olduğunu da ve bu amacın da toplumsal akılla açıklanamayacağına da dikkat etmeliyiz. Böyle olunca da yazının "ne yazdığınızla" hiçbir ilgisinin olmadığını, ama "nasıl yazdığınızla" açık bir ilgisinin olduğunu anlamak gerekiyor. Zaten bu sitede bulunan bir çok arkadaşım gibi, sizler de üretimlerinizde bunu öne çıkartıyorsunuzdur, diye düşünüyorum. Eğer "ne yazdığınızı" öncelemeye başlarsanız bu sizi politikanın diline götürü ki, o dil bir edebi metni genel olarak sloganlar ve hız üzerine inşa ettirir. Ama "nasıl yazdığınıza" kafa yorarsanız bu dil de size estetik bir alan açar. Yazı her zaman toplumsal bilgi ve akılla donatılmış olana "ne yazdığını" önceletir. Yazının bu tuzağına aman dikkat...Bir de, okurun yararına bir metin, ancak okur yok sayılarak kurulabilir. Bunu unutmayalım arkadaşlar...Öyleyse ideal okur yazarın kendisidir ve yazar ne anlattıysa anlayanı da kendisi olmalıdır. Unutmamalıdır ki, anlaşılabilir olma kaygısı yazının ve yaygın anlamların bir tuzağıdır. Oysa anlam bir çok katmandan oluşur: Soyut anlamlar, imgesel anlamlar, zihinsel tasarımsal anlamlar, yer altı anlamları, kaotik anlamlar, fanzinler, olasılıklar vs. gibi ve anlaşılabilirlik anlam katmanlarının en çürük basamağıdır. Unutmuyoruz: Sadece anlaşılır olanı anlayanlar az şey anlıyor demektir. Öyleyse anlaşılabilirlik ve okur arasındaki ilişki bizi ilgilendirmiyor..


Yazar dünyaya dilin içinden bakan insandır. Bir dil yaratmak zorundayız. Şairler ise dilin dışına çıkmak zorundalar, hatta şairler dili kullanmayı reddeden kişilerdir de denilmekte... Bu dili kurarken her yazan gibi, bir çok biçemden oluşmuş bir dil dünyasının içine doğduğunu unutmamalısınız. yazan kişiden yazar kişiye doğru evrimlenirken bir çok biçem tarafından kuşatıldığınız göreceksiniz. İşte bu biçemleri kavramadan kendi biçeminizi oluşturma şansınızın olmaması nedeniyle, sizden önce yapılmış edebi birikimleri tüm ayrıntılarına kadar kavramalısınız. yani yazıya 1 saat zaman ayırıyorsanız, okumaya en az 5 saat zaman ayırmak zorundasınız...


Dünden yarına yazar olunmuyor. Bu yukarıda değindiğim gibi, "yazan kişiden yazar kişiye" doğru uzun ve büyük emekler isteyen bir yolu göze almak demektir. Bu yolda yoksayılmalar en sık rastlayacağınız davranış biçimidir. sabırlı olunmalı ve çok çalışılmalı. Unutulmamalıdır ki; bizden önce gidip de dönmeyenlerin ormanına davet edilmektir yazmak. Bu ormanda sizi nelerin beklediğini hiç bir zaman kesinlemelerle bilemezsiniz...Sezgilerinize güvenin ve yola çıkın. Bu bir göze almadır.


"Hiç bir şaşırtıcılığı olmayacak kadar gerçeğe benzeyen yazılarınızda..." diye bir cümle kurarsam amacımın ne olduğu da sezinlenir sanıyorum.Yazarın malzemesi gerçek değildir, daha çok üst gerçektir. Yani gerçeğin örtülediği iç gerçeklik. Biz buna gerçeküstü durumlar diyoruz. Gerçeği yazma iddiası olsa olsa kötü bir taklitçiliği içerir....Yazan kişinin amacı bize camı anlatmak değil, camın örtülediği kumu göstermek ya da sezinletmektir. Gerçek daima bir şiddettir, bizse bu şiddeti tanımlamak yerine nedenlerini duyumsatırız. Yani, unutmamak gerekiyor ki , kirlenen kirletenden bağımsız değildir. Kiri yazıyorsanız kirleten nerede?


Unutmamalıdır ki ; yazı içtenlik ve özgünlüktür. Her şeye benzeyen hiçbir şeydir...


Yarın ilk derse başlıyoruz...Bu giriş neler yapacağımıza ilişkin kimi ipuçlarını verir mi bilmem ama...Yine de bu metni okuyan arkadaşlar, katılmak isteyen arkadaşlara iletsin lütfen...


içtenlik ve dostlukla...



Edited by: Aydın Şimşek

Aydın Şimşek
11-05-2006, 12:37
Bir de astığımyazıyı okuyunca çok fazla hata yaptığımı gördüm. Bu daktilo kullanmayı bilmemekle yakından ilgili olsa gerek...özür dilerim.


e posta ve msn adresim: asimsek70@hotmail.com


Ulaşmak isteyenler buraya dayazabilirler. Bue-posta daresi aynı zamanda Kum dergisinin de adresidir.


Sevgi ve içtenlikle.

Ali Tekmil
11-05-2006, 19:24
Merhaba sevgili Aydın Şimşek.Yazınızdan şu önermeleri çıkardım .(Doğru mu çıkarmışım?):


1-''Yazı kendisi için bir amaçtır, toplumsal akılla açıklanamaz.''


2-Yazının ''ne yazdığınızla '' hiçbir ilgisi yoktur, nasıl yazdığınızla ilgilidir.Toplumsal bilgi ve akılla donatılmış olan ''ne yazdığını '' önceler.Bu tuzağa düşmeyelim.


3-Okurun yararına bir metin ''okur yok sayılarak kurulabilir.'' Yazar ''ideal okur'' dur.Yazar ne anlattıysa anlayanı da kendisidir.''Öyleyse anlaşılabilirlik ve okur arasındaki ilişki bizi ilgilendirmiyor.''


4-Yazarın malzemesi gerçek değildir, daha üst gerçektir.


5-''Yazı içtenlik ve özgünlüktür.Herşeye benzeyen hiçbirşeydir.''


Bunlar sizin söylemek istedikleriniz mi?Ya da önermeleriniz? Eksiğim , yanlışım var mı?


ALİ TEKMİL/rimbaud

M.Burak Sezer
11-05-2006, 22:04
Ustat harika bir girisle basladiniz... bu girise giris gibi oldu... cok ta guzel oldu.. en begendigim yeri okurun anlayisinin bizi ilgilendirmemesi... eger biz anliyorsak mutlaka birileri de anlayacaktir... smileys/smiley1.gif

Aydın Şimşek
12-05-2006, 12:25
NİÇİN YAZIYORLAR VE NASIL YAZIYORLAR<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

<I style="mso-bidi-font-style: normal">“Doğa bize her zaman ipucu sunar. Sürekli bir şeyler çıtlatıp durur.[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Ve derken birdenbire ipucunu yakalarız.”[/I]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Robert Frost[/B]

Hemen tüm yazarlara yöneltilen, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin yazıyorsunuz[/I]” ve “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Nasıl yazıyorsunuz[/I]” sorularının can sıkıcı olduğunun bilincinde değilizdir çoğu zaman. Dahası böyle sorular karşısında yazarın da, metnin de tüm yönleriyle, kesinlemelere dayalı bir yanıt verebilmesi çok zor ne yazık ki. Her yazar <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendince [/I]yaklaşabilir bu sorulara ve yanıtları da sınırlıdır.
Bilinir ki birçok yazar, <I style="mso-bidi-font-style: normal">niçin yazdığını[/I] <I style="mso-bidi-font-style: normal">ve nasıl yazdığını [/I]kesinliklere dayandıramaz<I style="mso-bidi-font-style: normal">. [/I]Bunun üzerine düşünmek bile istemez. Hemen tüm yazarlar bu ve benzer soruları kendilerine yöneltmişler, çeşitli yanıtlar aramışlar, sosyolojik, psikolojik, politik yaklaşımlarla kendilerini açıklamaya çalışmışlardır. Ama her defasında da başka bir gerekçeyle, kendi yanıtlarını çoğaltmaktan geri duramamışlardır. Önceki nedenleriyle çelişmişler, yazının devinimi ve deneyselliği karşısında, yeni nedenlere sığınmışlardır.
Çoğu zaman yazarın kendisiyle de çatışık olduğu bilinmektedir; Yazarın kendi yaşamıyla yazı yaşamının, kendi zamanıyla, yazı zamanın uyumlu olmadığını düşünürsek, birçok yazar “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin yazdığını[/I]” tek bir nedenle açıklayamaz. Bütüncül olmayan gerekçeleri vardır yazarın ve bu gerekçeler sıklıkla başka gerekçelerle yer değiştirir.
Bir yazarı oluşturan şeyleri ve bunların yazarın yazı kimyasına nasıl katıldığını (genetik ve kültürel mirasının, içine doğduğu toplumsal hayatın, bilinçaltının, eğitim süreçlerinin, politik, ideolojik örgütlenmesinin vs.), tam olarak açıklayabileceğimiz bir olanağa sahip değiliz. Yazarın kendi süreçlerini de tam ve kusursuz olarak bilmesi pek de olanaklı gözükmüyor. Böyle olunca da yazara yöneltilen, <I style="mso-bidi-font-style: normal">niçin ve nasıl yazıyorsunuz[/I] sorusu, sıkıntılı bir durum çıkartıyor ortaya.
Yazı söz konusu olunca en sancılı durum yazarın kendisini, yazısını ya da nasıl yazdığını açıklanmaya zorlanmasıdır. Açıklama, açıkça anlatma zorunluluğu birçok şeyin olduğu gibi, yazının da, yazarın da üzerindeki dolaylı bir şiddettir. Çünkü hiçbir yazı serüveni kendisiyle tartışmasız ve nedensellikten arınmış olarak yola çıkamaz.Tek bir nedene dayanarak da açıklanamaz. Yazar da zaman akışı içerisinde kusurlu bir oluşumdur. Belki de yazar, yaşamı boyunca idealize ettiği bir yazıyı kuramayacağı için, duygusal, düşünsel, fiziksel kusurlarını yazar. Bu bir bakıma yaşadığı dünyaya karşı, iç ve dış dilini (duygularını ve düşüncelerini) bildirmektir. Yazarın hem itirazlarından, hem de baş eğişlerinden, hem kendini kuşatan dış gerçeklikten, hem de kendi gerçekliğinden oluşan <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendisi[/I] ve <I style="mso-bidi-font-style: normal">ötek[/I]i’den kurulmuş bir üst dildir yazı. Bu dünyada yaşadığını, ama daha da önemlisi “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Nasıl yaşadığını[/I]” dilin olanaklarıyla ortaya koyarak duyumsatır yazar. Yazı da hem şimdiye, hem de geleceğe bir varoluş sorusu-dur. Bu yüzden <I style="mso-bidi-font-style: normal">araya girmek[/I] gibi bir işlevi vardır yazının. Yazmak eylemde bulunmaktır.
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Gerçek bir yazara 'Niçin yazıyorsun ?' diye sormak, bir kuşa 'Niçin ötüyorsun', bir güle 'Niçin güzel kokuyorsun', ya da bir dalgaya 'Kıyıya çarpınca neden kırılıyorsun' sorularını sormaya benzer. Elbette yan dürtüler de vardır. Hepimiz para kazanma umuduyla, üne kavuşma umuduyla yazarız. Ama en çok da yazmadan edemeyeceğimiz için yazarız. Bu içten gelen bir zorunluluktur, karşı koymak istesek de bu zorlamayı duymadan edemeyiz. Öylesine güçlü bir zorunluluktur ki bu, sayısız örnekte görebileceğimiz gibi, insanlar yazarlık uğruna eşlerinden, çocuklarından, ana babalarından, yazdıklarının getireceğinden çok daha fazlasını kazandıracak mesleklerden bile vazgeçmeye hazırdırlar. (2)[/I]
Gerçekten de imkânsız mıdır, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin ve nasıl yazıyorsunuz[/I]?” sorularını yanıtlamak? Birçok yazarın açıklamaları, yazı tarihinin mirasları arasında sayılan “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin ve nasıl yazıyorum?[/I]” başlıklı çalışmaları boşuna bir çaba mıdır?
Yazının zaman karşında, yazarın da kendi yazdıkları karşısında nasıl bir sonla karşılaşacağını bilemiyor oluşu, ilginç kılıyor yazı sanatını. <I style="mso-bidi-font-style: normal">İlginç, can sıkıcı, delirtici ve çekici[/I]. Öyle bir çıkmaz ki bu, günümüz için çok değerli, çok okunan, çok anlamlı bir metin zaman karşısında bir hiç oluveriyor. Zaman karşısında tutunamayan bir yazının, yazarını çoktan terk ettiğini söyleyebiliriz. Aslına bakarsanız yazarın en büyük belalısı, hatta yok edicisi yine kendi yazdıklarıdır. Birçok seminerde, panelde ve derste söylediğimi yineleyeyim; <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazı yazarını yok etmeyi amaç edinir[/I]. İronik bir söz gibi görünse de, büyük oranda gerçeklik taşıyor. Her yazı yazarıyla beraber ve yazarından bağımsız bir süreçtir çünkü. Yazının tarihsel, bilgisel, deneysel, sezgisel, akılsal süreçlerinde kendini eğitmemiş bir yazarın kaderi tamamen yazının eline geçer. Ve yazı yazarına sürekli, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">sen mükemmelsin, mükemmel bir iş çıkarttın... Mükemmel bir metin, sen olağanüstü bir yazarsın, vb.”[/I] duygusunu aşılar. Yazar da çoktan teslim olmuştur yazının bu tür okşayışlarına. Oysa kendisinden onlarca, belki de yüzlerce yıl öncesinde yazarın biricik sandığı bir konu, biçim, imge, bir izlek başka bir yazar tarafından tüketilmiştir bile.
Yazının insanı büyüleyen bir dünya olduğunu söylemeliyim. Bu dünyada çekiciliğine ve kokusuna hemen teslim olacağımız yüzlerce zehirli çiçek vardır. Çiçeklerin çekiciliğine ve büyüsüne hemen kapılmak mümkün. Daha ilk dokunuşta, ilk koklamada zarar görürsünüz. Bu bahçeye temkinli girmekte, bu çiçeklerin koklanmadan önce zehirlerinin nasıl çıkartıldığını öğrenmekte yarar var. Yazı serüveni <I style="mso-bidi-font-style: normal">bilgisizliği, öncesizliği, nedensizliği[/I] kaldırmaz. Yazan kişi yazı serüveninde, yazdıklarıyla arasında belli bir mesafe oluşturmak zorundadır. Bu mesafeyi yazarın bilgisi ve yazısının içerisinde eleştirel tutumlar alabilmesi oluşturur. Yoksa bu uzun soluklu serüvende yazarı yok edecek olan, ona tutkuyla bağlı olduğu yazının kendisidir.
Konumuza geri dönecek olursak; yazarın serüveniyle yazının serüveni bilinçlilik hallerini de içerir elbette. Ancak edebi bilgi ve bilinç, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin ve nasıl yazıyorlar[/I]?” sorularına sınırlı yanıtlar vermeyi sağlar. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Nasıl ve niçin yazıyorsunuz[/I]? sorularına verilecek yanıtlar arasında da, yazarların yazım deneyimlerinin kimi süreçleri benzerlik gösterir. Elbette ki yazı, birçok alanın ilişkilendiği bireysel bir süreçtir ve bu süreç yazardan yazara farklılığını da bireysel olarak ifade eder. Ancak yaşanılan toplumsal duyarlıklar, farklı anlayıştaki yazarları zaman zaman benzer izleklerde buluşturur. Böylesi durumlarda yazarın biricikliği ile, toplumsal hayatın içerikleri yan yana gelir ve yazardan yazara benzerlikler, benzer izlekler ortaya çıkabilir. Ama bu durum çoğu zaman sadece içerikte bir buluşmaktır. Biçim ise yine yazarın kendisiyle, yani biricikliğiyle ilgilidir.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Stendhal,[/B] <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Balzac[/B]'a yazdığı bir mektupta, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Doğrusunu söylemek gerekirse, yazdıklarımı okutacak kadar yetenekli olduğumdan pek emin değilim. Bazen yazmaktan çok büyük bir zevk duyuyorum. Hepsi bu.”[/I] Diyordu<B style="mso-bidi-font-weight: normal">. Stendhal[/B] bir tutkuya işaret ediyor: <I style="mso-bidi-font-style: normal">“Gerçek tutkum, bilmek ve hissetmektir. Hiçbir zaman tatmin edemedim bu tutkumu...Kimdim? Kimim? Ne diyeceğimi bilemiyorum bu konuda.” [/I]diyerek sürdürüyordu yazma gerekçesini.
Genel olarak, dış dünyanın içerikleri ve anlamları karşısında kendini ifade etme eylemidir yazı. Böyle olunca da yazar, hem yazı karşısında hem de dış dünyanın yerleşik anlamlandırmaları karşısında bütün cesaretini toplamak ve kullanmak zorundadır. Diğer yandan, yazan kişinin bilmesi gereken temel çıkış noktalarından birisi de, hayat ya da yaşam onu söze ve dile dökmek isteyen kişinin sandığından, gördüğünden, duyduğundan, duyumsadığından <I style="mso-bidi-font-style: normal">kaçınılmaz bir biçimde[/I] daha fazladır. Bu nedenle yazan kişi, yazdıklarıyla yaşama karşı yeni bir tavır alışı duyurmak zorundadır. Yazmak tekrar etmek değildir.

Kendini ifade edebilmenin amacı olarak yazı, kimi insanlara daha yakın gelmiştir hep. Atölyeye katılanların çoğunluğundan da benzer yanıtlar geliyor olması bir rastlantı değildir.
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin yazıyorsunuz[/I]” sorusu tuhaf bir sorudur ve bu soruyu yanıtlarken zorlanıyorsak, hayatla girdiğimiz karmaşık ilişkilerin-sonuçların bunda etkisi vardır. Hangi yazar hayat karşısında aldığı duruşun, okur ya da eleştirmen tarafından tümden ve önyargısız anlaşılabileceğini düşünebilir ki? Ya da yazısının içeriğini oluşturan sıkıntılı halleri, yazardan başka kim yeterince anlayabilir ki? Durum bu denli karışıkken, sanırım yazardan açıklama beklemek ya da onun kendisini bize anlamlı kılmasını beklemek, yazarı buna zorlamak yazara uygulanan dolaylı şiddetten başka bir şey değildir. Ve çoğu zaman okur bu şiddetin neredeyse kendisidir.
Yazarın kendi hayatı ile yazı hayatının uzamları, gerçekle gerçeküstü halleri gibidir. Bu bir bakıma yazarın tümüyle ele geçirilemeyeceğinin, keşfedilemeyeceğinin de göstergesidir. Denilebilir ki “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazar, yazısının içerisinde bir öteki[/I]”dir. Yazar, yazının başına oturduğunda gündelik hayatın dışında, gündelik hayatın ilişkilerine pek de benzemeyen bir ruh halindedir artık. Bu bir yabancılaşma olarak da algılanabilir. Yazı süreci çoğu zaman, yazarın kaderine razı oluş halidir ve yazı nereye götürürse yazar onun peşi sıra gidecektir artık. Bu hâl, ta ki yazarın metniyle arasına bir mesafe koyacağı ve yazısıyla yabancılaşma sürecine gireceği duruma kadar sürecektir. Bu durumun gerçekleşmesi ise yazının bitiş sürecinden başka bir şey değildir. Yazıyı, dolayısıyla da yazarı nedenlerini tam olarak bilemeyeceğimiz kayıt edici, kayıt tutucu olarak görmeye çabalarsak, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin yazıyorsunuz, nasıl yazıyorsunuz”[/I] gibi tutucu sorulardan da kaçınmış oluruz.
Birçok yazar bu ve benzer soruları, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Aslına bakarsanız niçin yazdığımı ben de tam olarak bilemiyorum”[/I] diye yanıtlamıştır. Bu yanıt ilk anda, sıradan okur için umarsızlığın ifadesi olarak değerlendirilebilir. Ancak <I style="mso-bidi-font-style: normal">her umarsızlık bir çözümsüzlüğün ürünüdür[/I], diye de düşünülmelidir. Yazar kendini açıklama sancısını aslında her cümlesinde duyar. Bu sancı kendini yazıya taşıdıkça, yazar kimi <I style="mso-bidi-font-style: normal">etik-politik[/I] duyarlılıklar geliştirir. Yazarın kendini açıklaması dünyaya bakışını, istençlerini, felsefesini metne edebi bir dille yerleştirmesidir. Yoksa kimilerinin yaptığı gibi, özel hayatını yazı üzerinden vitrinlere taşımak, görünür kılmak değildir. Yazar giderek bir tutkuyla bağlanır yazıya, karşımıza bir tutku çıkar.Tutku yazının kendisidir. Tutku ise insanı körleştirebilir.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">George Orwell[/B], kendinden söz edilmesi, akıllı birisi olduğunun algılanması, öldükten sonra varlığının sürmesi, geçmişte kendisini ezen büyüklerden intikam alma gibi birçok nedenler sıralar yazma gerekçesinde. Özellikle “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin Yazıyorum[/I]” adlı makalesinde son derece açık yürekli davranmıştır. Ama sadece bunlarla da sınırlamamıştır kendini; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">On altı yaşlarımdayken, birdenbire salt sözcüklerin tadını, başka deyişle, sözcüklerin sesleriyle çağrışımlarını bulguladım...Para kazanmak gereksinimini bir yana bırakırsak, düzyazı için gerekli olan en az dört ana yazma nedeni olduğunu sanıyorum. Bunlar, her yazarda değişik ölçülerde bulunur ve bu oranlar yazarın içinde yaşadığı çevreye göre zaman zaman değişir.”[/I](3) der. Bu dört ana yazma nedenini <B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">salt bencillik, estetik merak, tarihsel dürtü, siyasal amaç[/I] [/B]olarak belirtir ve bu kavramların içini doldurur.
Birçok yazarın öyküsünde, romanında bu olguları ya çok açıkça ya da örtük olarak kullandıklarına tanık oluruz. Nasıl yazarlarsa ve hangi yöntemleri kullanırlarsa kullansınlar bir hesaplaşma içerisinde olduklarını, dahası hesap sormaya –özellikle de kendilerine- yöneldiklerini biliyoruz.
Yazar bilincini, bilinçaltını, sezgilerini sonuna kadar kullanma istemini göze alır. Buna neden olan şeylerin içerisinde yazarın en dikkat çeken özelliği, toplumsal bir kopuşu arzulanmasıdır. Örgütlü alanlara başkaldırısı bir kopuş, dolayısıyla tek başınalık istemindendir. Bu istemi kışkırtan ise çoğu zaman toplumsal hayat ve etik düzenlemelerdir. Bu kopuş giderek yazarın <I style="mso-bidi-font-style: normal">özel dünyasını[/I] oluşturacaktır. Hayatın sınırlarına karşı, kendi sınırlarını oluşturacak ve bu sınırların içine çekilecekti yazar. Bu çekilme, yazarın özel bir yalnızlığı talep etmesi olarak da düşünülebilir.
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bir yalnızlığa niçin gerek duyulur[/I]?” diye yeni bir soru gerçekten de çok gereksiz olur. Bunu kim bilebilir ki? Tek bir nedene bağlı olmayan her şey, yüksek oranda <I style="mso-bidi-font-style: normal">olasılık[/I] taşır.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Marguerıte Duras[/B]; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bir yazarın yalnızlığında, canına kıyma vardır. İnsan kendi özündeki yalnızlığa varıncaya kadar yalnızdır. Her zaman akıl almaz bir şeydir bu. Her zaman tehlikeli[/I]” der. Görünen ya da görülmeyen tehlikeleri, aşağılanmaları, horlanmaları, küçük görülmeleri ve daha birçok olumsuzluğu, çok farklı şiddetlerle karşı karşıya kalmayı göze almadan yazarlığa soyunmak olası görünmüyor. Gündelik yaşama biçimlerinden, gündelik akıl yürütme yöntemlerinden uzaklaşma çabasını, kime ve nasıl açıklayabilirsiniz ki? Ve yazarın bu <I style="mso-bidi-font-style: normal">özel yalnızlığını[/I] açıklama çabası her hangi bir sonuç verir mi? İşte böyle bir serüvenin içinde sürüklenir yazar. Kimsesizliğe, kendi kimsesizliğine. Bir yaratıcı olarak yazar, bir dizi vazgeçişin içerisinden yazar, okur ise onu yorumlar. Ne boş bir çaba.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Marguez,[/B] dostlarının kendisini daha çok sevmesi, daha ilginç bulunması için yazdığını söylemiştir. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">İsaac Asimov[/B] ise, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Hangi nedenle nefes alıyorsam o nedenle yazıyorum, çünkü eğer bunu yapamazsam ölürüm”[/I] diyor.
Yazarı çevreleyen dış gerçeklikle, çok daha farklı bir şey olan <I style="mso-bidi-font-style: normal">yazı gerçekliği[/I] arasına sıkışmış olan yazar, kendi serüvenini sonlandıracak şeyin ne olduğunu da hiç düşünmez. Bir bağımlılıkla, derin bir tutkuyla kendini şiddetle çeken şeyin peşine düşer. Burada anlaşılmak yazarın medet umduğu bir şey olamaz.
Alışılmış, yerleşik ve yaygın dili aşındırmak, hem de olasılıklar dünyasından sesler duymak, neredeyse olmayanlardan sıradan varoluşlarmış gibi bahsetmek, olsa olsa gerçek dışı bir şey-dir. Aslında yazarın sürüklenmesinden bahsediyorum. Asla karşı koymayacağı-koyamayacağı böyle bir davet karşısındaki kaderciliğinden bahsediyorum. Yaratıcı bir kadercilikten. Tanrının iradesini ele geçiren sezgilerden. Katolik eleştirmen <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Stanislaus Fumet, “[/B]<I style="mso-bidi-font-style: normal">Sanat, hedefi ne olursa olsun her zaman tanrı ile cezayı gerektirecek bir rekabet içindedir.[/I]” diyor.
<I style="mso-bidi-font-style: normal">“…yazma nedenlerinin kökünde bir gizem yatar. Kitap yazma, tıpkı çok acı çektiren bir hastalık nöbeti gibi berbat, insanı tüketen bir didişme. Karşı koyamadığı ya da anlayamadığı şeytansı bir güç tarafından sürüklenmeyen hiç kimse, böyle bir şeye girişemez. Bilindiği kadarıyla bu şeytanca güç, bebelerin dikkati çekmek için yaygara koparmasını sağlayan içgüdünün ta kendisidir. Ama hiç kimsenin, kendi kişiliğini sürekli ikinci plana itmeye çabalamadan, okunabilecek nitelikte bir şey yazamayacağı da doğru… Beni yazmaya iten amaçlardan, hangisinin ağır bastığını tam olarak söyleyemem.”[/I] diyor, “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin Yazıyorum[/I][/B]” (4) adlı makalesinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">G. Orwell[/B]. Kaldı ki günümüz yazının en politik yazarlarından birisidir <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Orwell[/B]. Metnin siyasal amaçlardan yoksun olmasına sıcak bakmayan bir yazarın, yazı serüvenini açıklama çabası da yeterince bilince yaslanamıyor.
Bir başka sorun da yazarın sınıflamaların dışında kalma istemidir. Toplumsal hayat genellikle yargılamaya ve sonuç almaya kodlanmıştır. Bir iktidar biçimi olarak sistem, yönetim aygıtları ve bunu işleten irili ufaklı mekanizmaların tümü, esas olarak düzenlemeye yöneliktir. Bir bakıma sıralamak, yan yana getirmek, aynılaştırmak, birleştirmek işlevi üstlenmiş olan bu mekanizmaların arasındadır yazar da. Bu mekanizmaların üstündeki mülkiyet güçlerinin, bu güçler adına eylem halinde olan kadroların umurunda değildir yazarın dünyası. Yazar kendisinin, <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendisinden başka bir şey olmadığını[/I] bilir. Belli bir şey olmama iddiasıdır bu. Yönetsel ve sistemsel aktörler ise her şey olma iddiasını taşır, Her şey karşısındaki yazar, sığındığı yazıya gömülür. Çünkü <I style="mso-bidi-font-style: normal">her şey[/I] belirsizliktir ve içeriği tanımlanamaz. Böyle bir şiddet karşısında yazar ya kendine en yakın estetik itirazla ilişkiye girer, ya da değerlendir-melerin, sınıflamaların dışında kalmaya yönelir. Yeni bir sancı!
Yazarın bir düşünceyi, duyguyu, bakış biçimini, algıyı, sezgiyi, sözü ve daha birçok şeyi edebiyat metni haline getirmesi oldukça zahmetli ve ayrıntılarla dolu bir çabadır. Sıradanlığa, tekrara, karmaşıklığa, dolaylamaya, gereğinden fazla açıklamaya düşmeden bir üst dil kurma girişiminden bahsediyoruz. Yani yazarın dille girdiği ilişkinin sonucunda bir metin ortaya çıkıyor. Bir işbirliği söz konusu, ama sadece gündelik dile müdahaleler yapmayla sınırlı değildir bu işbirliği. Kavramların <I style="mso-bidi-font-style: normal">anlam haliyle, duygu halini[/I] aynı metin içerisinde kullanmak gibi zorluklardan tutun da, metnin içerisinde yazarı sürükleyen kör noktaların çokluğu yazarın dil karşısında kaldığı zorlukları düşündürüyor. Dil karşısındaki yazarın sadece yaygın dili edebi dile dönüştürmesi yetmiyor, kimi metinler dili yıkarak bambaşka bir dil kullanılmasını zorunlu kılıyor. Yazar kullandığı dile karşı yeterince bilgili, sorumlu, incelikli ve deneysel değilse kullandığı dil, metninin <I style="mso-bidi-font-style: normal">edebi metin[/I] olmasına engel oluyor. Yazarın nasıl yazdığına, dili kullanmasına bakarak yaklaşabiliriz.
“<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Yer Duygusu[/I][/B]” adlı denemesinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Seamus Heaney, [/B]<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Dante[/B]'nin şiirlerine yoğunlaşır ve şunları söyler: “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Dante'nin pekala bir yöre adamı olduğunu, cehennemin dolambaçlı ve karanlık yollarında ilerlerken lanetlenmiş arkadaşları ve düşmanları tarafından çoğu zaman görülmek yerine işitildiğini, onlar tarafından yerel dili sayesinde tanındığını ya da onları dilleri sayesinde tanıdığını hatırlatmak hoşuma gidiyor[/I].”(5) Sadece bir ifade ve ifadelendirme aracı değil aynı zamanda bir kimlik edinme işidir dil. Dili anlatımın ve anlaşılmanın bir aracı haline getirmek de edebi metini sınırlayabilir. Ancak gündelik dil üzerinden paylaşım yapanlar için, anlatım ve anlaşılma aracı olarak görülebilir dil. Yazar için dil çok derin, sorunlu bir şey olduğu kadar, yazarın amaçlar bütünlüğünü oluşturan yüksek bir şeydir de. Çünkü yazar, dünyaya dili amaç edinerek ve dilin içerisinden bakar.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Bilge Karasu[/B]; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazın yapıtı -bir daha söylüyorum şimdi- dünyaya, yaşama, dilin içinden bakmağa bir çağrıdır. Her pencere gibi de, belli bir açıdan, belli bir biçimde bakmağı önermektedir. Öneriler de, bildiğiniz gibi kabul edilebilir, reddedilebilir[/I].”(6) derken, dil ve metin arasındaki ilişkide, yazarın bir dilin içine doğduğunu, o dille hayata bakmayı ve hayatı dönüştürmeyi öğrenmek zorunda olduğuna işaret ediyor. Metin dili dönüştürücüdür.
Yazarın işbirliği yapacağı diğer bir alan da durum da <I style="mso-bidi-font-style: normal">özgünlük[/I]tür. Her yazarın önünde sonunda amacı <I style="mso-bidi-font-style: normal">özgün[/I] bir yazar olabilmektir. Yazı serüvenin ciddiyetini algılamış yazar kendi biçemini kurma çabasını önceler. Özgün bir biçem yaratabilmek için çok uzun bir zamanı, çabayı, çalışmayı sabırla göze almak gerekebilir.
Yazar için <I style="mso-bidi-font-style: normal">özgünlük[/I], “<I style="mso-bidi-font-style: normal">özgürlük[/I]” sorunsalı kadar önemlidir, hatta ondan daha yakıcı ve baş edilmesi daha zor bir alandır. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Özgünlüğünü[/I] oluşturamamış bir <I style="mso-bidi-font-style: normal">özgürlük [/I]geçici, yanıltıcıdır. Yanılsamalı, sahte bir özgürlüktür. Zaman içerisinde tutuculaşır. Özgün olmayan bir metin de sahte, geçici ve aşırı yorumlarla doludur. Bu nedenle yazar kendisinden önce kurulmuş sanat yapıtlarıyla işbirliğine girerek yazmak zorundadır. Yazarın yeni ve devrimci kalmasını sağlayacak olanlar geleneğin içerisindedir. Dilin içerisinde üretilen ve kendi formuna ulaştığında da yine <I style="mso-bidi-font-style: normal">özel dil etkisi[/I] yaratan yazı sanatı, geleneğe en yoğun bağlanan sanat türü-dür. Bu oluşmuşluğun ve tarihselciliğin içerisindeki yazar, <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendinden önceki parçalanmış, tamamen ‘yıpranmış’ ve düzensiz parçalarda iz bırakan yazarlardan başka bir şey bulamıyor.[/I] Demek oluyor ki, sanatlar içerisinde gelenekle en çok ilişkilenen edebiyat sanatı da “<I style="mso-bidi-font-style: normal">yazı[/I]” için bize kesinleşmiş kurallar, mutlak açıklamalar vermiyor.
İtalyan edebiyatının çağdaş yazarlarından <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Giorgio Manganell[/B]i'nin bu konuya bakışı şöyle: “…<I style="mso-bidi-font-style: normal">yazan biriyim; bu noktada direnmek gerekir yalnızca: zamanla 'yazan kişi' bir 'yazar' olur: İki sözcük yerine bir sözcük, bunun yararını görmüyor değilim, ancak ‘yazan birinin’ 'yazar’ a dönüşmesinin pek de kolay olmadığını kabul etmeliyim: Çünkü yazar ahlâk bakımından kuşkulu şeyler yapan birisidir.” (7[/I]) Sanırım bu alıntı, yazarların ne zorlu döne-meçleri göze aldığını göstermektedir. Göze alınan sadece <I style="mso-bidi-font-style: normal">‘şimdi’[/I] değildir, tüm geçmiştir. Diğer yandan zamana yazıldığı da düşünüldüğünde, göze alınan aynı zamanda gelecektir. Çünkü ancak neler yapıldığını bilenler yeni bir şeylere soyunurlar. Yoksa gidip gidip yeniden kendilerini tekrar ederler. Gelenek dediğim deneyimlerdir, denenmiş olanlardır ve sonuçlandırılmış olanlardır. Yoksa önerim geleneğe sıkı sıkı bağımlı kalmak ve o biçemlerle, kalıplarla yazmak anlamını taşımıyor. Geleneği bilmenin devrimcileştirici bir boyutunun olduğunu söylemek istiyorum. Yazarı tekrardan ve gereksiz laflardan korur gelenek.

Hayal gücü? Yazarın işbirliği yapmak zorunda olduğu alanların belki de en önemlisi. Hayal gücünün yazının içindeki etkisini, yazarı ne zaman ve nereye doğru sürükleyeceğini, derinliğini nasıl hesaplayacağız? Düşünün ki kendisi için tasarladığı imgenin bir elini hayallerden almış bir yazara, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">bu imgeyi nasıl buldun[/I]” ya da “<I style="mso-bidi-font-style: normal">bu imgeyle neyi anlatmak istedin[/I]” dersek nasıl bir yanıt bekler bizi? Kaldı ki iyi bir imge zaten akla yatkın değildir. O ancak duygularımızda, yazarından bağımsız bir dolaşıma girer ve yine ancak <I style="mso-bidi-font-style: normal">“bizce[/I]” bir anlama dönüşür. Çünkü yazar bizden biri değildir, halktan biri de değildir. Sadece biz onu yanımızda görmek istediğimiz için, ona böyle kimi sıfatlar yükleriz. Nedenleriyle bize katılabilir ama bize ait olmaz yazar. Onun ait olduğu yer kendi dünyasıdır. Bilinçliliğini, duyarlığını sadece dış dünyada oluşturup, geliştirmez. Birçok nedenleri vardır. Öyleyse hayal dünyasında sandığımız yazarı, gerçek dünyaya davet etme hakkımız yoktur. O, kendi dünyasına, dış dünyanın “<I style="mso-bidi-font-style: normal">gerçekleriyle[/I]” girmiştir. Orada bizim için, bizim cesaret edemediğimiz, imleyemediğimiz şeyleri edebi dilin yapısıyla örgülüyordur. Yazarın hayal dünyası, dış dünyanın gerçeklerinin parçalanmasından başka bir şey değildir.
Diğer yandan <I style="mso-bidi-font-style: normal">sezgi, duyarlık, gözlem, bilgi, susma, geri çekilme, kendini saklama, doğayı dinleme, yalınlaşma[/I] istemi de yazarın işbirliği yaptığı öğelerdendir. Ayrıca her yazarın kendine ait bir biçemi vardır ve bu durum her yazarın işbirliği alanlarını da değişken kılabilir.

Bir yazarı en çok bunaltan sorular, kendini açıklamak zorunda kaldığı sorulardır. Yazan kişi açısından <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendini [/I]açıklamak hem zordur, hem de bütünüyle açıklanamaz bir şeydir yazı. Daha fazla zorlamayın. Ancak yazarın da yazının ince, dar, uzun yoluna girmesiyle birlikte, kendini oluşturan kimi şeylerden vazgeçmesi gereklidir. Yazı, yazan kişinin fazlalıklarını, ağırlıklarını, kalabalıklarını kaldırmaz. Dış gerçeklik, imaj, özel hayatın sergilenmesi ve daha bir sürü fiziki-maddi özelliklerin terk edilmesini bekler yazı. Yazar bu yola her çıkışında hangi özelliklerinin yazıyla özdeşlik kuracağını ve hangi özelliklerinin yazı tarafından reddedileceğini kestiremez. Her iki durum da gösteriyor ki, yazı da yazar tüm olanaklarıyla açıklanamaz, kavranamaz.
Sanırım edebi metinlere yaklaşırken hem birbirini tanıyan ve tamamlayan, hem de bir birle-riyle çelişen şu iki olguyu göz önünde bulundurmalıyız: Bunlardan ilki; okumanın, bilginin, aklın ya da akıllı olmanın yazmayla bir ilgisinin olmadığıdır. Diğeri ise, okuyup yazarak kazanılmış bilgilerin, tarihsel aktarımlarının, öğrenilmişlik süreçlerinin ve de bilinçlilik durumunun yazıyla olan ilgisidir. Bu iki olgu yazarda bir arada bulunur. Her iki durumda gösteriyor ki,yazı içerisinde yazar tüm olanaklarıyla açıklanamaz, kavranamaz.
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Edebi duyarlık, bilinçli ve bilinçdışı bir gerilim içinde birlikte varolur çoğu zaman[/I].” diyor <B style="mso-bidi-font-weight: normal">S.Heaney.[/B] Bu nedenledir ki okur ya da eleştirmen sorusunu yazara değil, ancak metine yöneltebilir, yazarı değil ürettiği metni tartışabilir.
Bu konuyu <B style="mso-bidi-font-weight: normal">M.Duras'la[/B] bitirelim: “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazı, yabanıl kılıyor insanı. Yaşam öncesi bir yabanıllığa ulaşıyorsunuz. Ve bu size her seferinde aşina geliyor, ormanların yabanıllığı bu, zaman kadar eski. Her şeyden korkmanın yabanıllığı, farklı ve yaşamın özünden koparılamaz bir yabanıllık. Bütün varlığınızla sarılıyorsunuz. Tuhaf mı tuhaf bir şey bu, evet. Yalnızca yazma edimi değil, yazılan şey de gece ortaya çıkan hayvanların çığlıklarıdır; hepimizin, sizin ve benim, köpeklerin. Toplumun kitlesel, umut kırıcı sıradanlığı…. aynı zamanda mutluluğun en şiddetli sancısıdır. Böyle olduğuna hep inandım… İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır: Yazmak işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur ya da hiçbir şey değildir… Yazı bilinmeyendir. İnsan, yazmaya başlamadan önce ne yazacağı hakkında hiçbir şey bilmez. Kafasının içi dupduru da olsa…. Yazmak; insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır -ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu- öncesindeyse, insanın kendi kendine sorabileceği en tehlikeli sorudur bu. Ama aynı zamanda en çok sorulan.”[/I](8)
Yazar mutlak anlamda anlaşılmayı beklemez, böyle bir çabayı aklının ucuna bile getirmez. Yola çıkmıştır ve geri dönülmez bir boşluğu adımlamaya başlamıştır. Yazı adımladığımız ve asla geri dönemeyeceğimiz bu boşlukta oluşur. Bu boşluk önceden keşfedilmiş, bilinen bir şey değildir ama yine de tüm yazarlar onun varlığından kendilerince bahsederler. Sadece büyük bir tutkuyla o boşluğa doğru yöneltir yazı yazarı Bu nedenle de tam olarak bir şeye bağlı olarak yazmaktan öte, birçok nedenle, birçok şeyle birlikte yazar. Yer yer bunları açıklamaya çalışır, ancak açıklama içerik ve anlam kazanmaya başladıkça, başka bir neden yazarı bağlanmak istediği içerik ve anlamlardan uzaklaştırır. Aslında yazara yöneltilen her soru, yazarın da yanıtını bilmek istediği ya da yanıtını bulamadığı için de kendisine sorduğu bir sorudur.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Eugene Ionesco [/B], “…<I style="mso-bidi-font-style: normal">Oysa ben başka bir yere ait olduğumu sanıyorum. Nereye olduğunu bilsem her şey düzelecekti ama bu soru nasıl cevaplandırılabilir göremiyorum[/I]...<I style="mso-bidi-font-style: normal">Öğretici yazarlar yola çıkmadan bilirler rotalarını. Onların bulacakları bir şey yoktur. Yolculukları da gerekli değildir, çünkü aslında başkalarının yolculuklarını, buluşlarını anlatırlar. Zaten bilinenle, hazır malla uğraşırlar. Böyle yazıların verecekleri bir şey yoktur; sayıları da gerektiğinden fazladır; yaşantılarını bize anlatamazlar, çünkü yoktur zaten yaşantıları[/I]. ” diyor, <B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazar ve Sorunları[/I][/B] adlı deneme yazısında.
Evet, yazar bir metinde tümüyle ne yazacağını biliyor olsaydı yaratıcılığını sınırlamış olurdu. “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Hayır, ben biliyorum[/I]” diyenler de çıkabilir, çıkmıştır da. Onlara da bir çift lafımız var:
Edebi metin, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Ne yazıldığından çok daha fazla, nasıl yazdığıyla[/I]” ilgili bir alandır.

2) FRANCIS KING, Nükleer Çağda Niçin Yazıyoruz, Metis çev.Dergisi
3) Yazıhane, Murathan Mungan, Metis yay. syf-51
4) Yazıhane, syf-29
5) Seamus Heaney, Yer Duygusu, Defter dergisi bahar 1999, syf-36
6- Bilge Karasu, Öteki Metinler, metis yay, syf 51
7- Giorgio Mangaganelli, Düz Yazının İnce sesi, YKY, syf-23
8- Marguarite Duras, Yazmak, Can yay.
Edited by: Aydın Şimşek

Aydın Şimşek
12-05-2006, 17:40
Arkadaşlar, acemiliğimden olsa gerek yazıyı iki kez asmışım...Evin hocanın yardımları yetersiz kalıyor...


Yazdıklarımla ilgili geri dönüşler bekliyorum elbette. Eleştiri ve önerilere açığım...Eğer işe yaramayacak gibiyse de kimsenin zamanını çalmak ve kendi zamanı mı da boşa geçirmek istemem...


Sevgi ve içtenlikle....


Edited by: Aydın Şimşek

M.Burak Sezer
12-05-2006, 17:57
ustat astiginiz tum yazilari okuyorum, cok ta faydali oluyor, elleriniz dert gormesin, devamini siddetle ve askla bekleyenlerdenim...


kisisel bir elestiri yapma girisimine girersem, yazilarinizda gizli bir tevazu ve samimiyet aliyorum ilk etapta. bunlar kendini begenen, ders vermeye calisan cumleler degil, aksine edebiyatin gerektirdigi edep dusturunu yakalamis ifadeler. boyle algiliyorum ben. Edited by: M.Burak Sezer

evin okçuoğlu
12-05-2006, 18:55
Sevgili Aydın Şimşek,


İlkders yazınızı okudum elinize sağlık. Sayfaya yazı ekleme konularında yardım etmede geciktim özür dilerim. Şimdi artık yavaş yavaş siz öğreniyorsunuz. Yazınızı okurken Piyes yazma Sanatı'ndan bazı yerleri anımsadım.


Bir öyküde / oyunda olaylar kurgusu yazarın başlattığı örgü içinde sırıtmaması için önceki diyalektik birikimin kıvamı sonraki olayı gerektirecek/zorunlu kılacak şekilde olmalıdır diyordu Lagos Egri... Çünkü diğer türlü olay sırıtır. nerden çıktı bu durum dedirtir. Öyle yazarın her istediği olaya atlaması bu nedenle olası olmaz. Yani yazarı yazı öldürür. Kendi zorunluluklarıyla ilerler... Ben de naçizane bunları diyeyim dedim.


Teşekkürler.

Aydın Şimşek
12-05-2006, 18:58
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Sayın yazar,[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">bu mektubu size olan hayranlığımdan değil, yalnızca sizin kıt hayâl gücünüzün ve cılız yaratıcılığınızın bende uyandırdığı acıma duygusuyla yazıyorum. Hiç bir şaşırtıcılığı olmayacak kadar gerçeğe benzeyen yazılarınızda, okur asla daha önce okumadığı bir şey bulmuyor.[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bu mektup size, insanların gözlerine doğal olarak pek görünmeyen yeteneklerinizi parlatma şansı sunuyor, tabi gerçekten bir yerlerde bu tür gizli yetenekleriniz varsa. Size şu an da sunmakta olduğum malzemeden iyi bir hikâye oluşturmak için gerçekten bir dahi olmaya gerek olmadığını söylersem, lütfen bana inanın. Şimdi soracaksınız: O halde neden ben? İlk neden, birisinin bana adresinizi vermiş olması. İkinci nedense, gerçekten değerli olan bütün yazarların postacıların pek uğramadığı toprağın yedi kat dibinde istirahat etmeleri.”[/I]
( <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yürüyen Kelimeler[/I], <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Eduardo Galeano[/B])
Bu alıntı, yazıya ve yazara ilişkin birçok sorunu bize işaret ediyor. Yazdıklarımızın değerli metinler olması için, dilin içerisinde kalarak ve dilin içerisinden bakarak kimi anlatım teknikleri gerçekleştirmeliyiz. Ancak “<I style="mso-bidi-font-style: normal">edebi dil[/I]” kurarak yazıyor olmaktan çıkıp, yazar olmaya doğru yol alınabilir. Yoksa oluşturulan her metin edebi-estetik metin olmayacaktır. Her şekilde yazıyor olmayı, edebi metin oluşturmak sanmak bir yanılgıdır. Bir yazı girişimini, edebi metin olarak kotarmak oldukça zahmetli ve karışık bir süreçtir.
Roman, öykü, masal, şiir, deneme, anı, günce, hikâye, drama, komedi, biyografi, otobiyografi vs. gibi birçok edebi biçim var. Ve her biçim aslında edebi bir tür olarak yorumlanabilir. Yazar yöneldiği tür içinde, zamana bağlı olarak çeşitli evrimler geçirir. Türün inceliklerine ulaştıkça biçimsel arayışlar çoğalır ve giderek o türün içerisinde, yazarın biricikliği duyumsanmaya başlar. Aynı türden ürün veren diğer yazarlarla farkını, bu biricikliği sağlar. Her yazarın tözü metne taşınıyordur. Aynı konuyu yazmayı amaç edinen yazarların birbirinden farklı yazması, yazarın kendisini yazıyor olmasındandır.
Ancak yazan kişinin tam bir oluşu yoktur. Yazar yazı yaşamı boyunca yaratıcı bir karışıklığın içerisindedir. Bunun nedeni, bir yandan dış dünyada oluşmuş ve geçerli anlam-kullanım biçimine kodlanmış insani bilinçliliktir. Yani bir eklenmişlik söz konusudur. Orijinin dışına çıkmışlık da denilebilir bu duruma. Diğer yandan da nesnel dünyanın içinde olduğunu sezdiğimiz, ama dış dünyanın diliyle tanımlayamadığımız, imgelem dünyamızda olan ve bizce bir forma sokulan edimlerdir. Bu iki bileşen genelde tüm sanat disiplinlerin de, özelde de yazı da ‘<I style="mso-bidi-font-style: normal">yaratıcı karışıklığın’[/I] nedenidir.
Anlatı sanatı da insanlık tarihi kadar eski ve sağlam bir gelenektir. Hemen her bireyin, ailenin, toplumun, halkın, ulusun ve hatta sınıfın bir romanı, hikâyesi, şiiri vs. vardır. Bunca güçlü bir birikim karşısında yazarın işi de kolay olmayacaktır doğal olarak. Alçakgönüllülük neredeyse şart. Çok okumak, araştırmak, bu büyük geleneğin kılcal damarlarına kadar sürecek olan, zahmetli, riskli yolculuğu göze almak gerekiyor. Yazı serüvenin içerisinde yitip gitmek çok rastlanılan bir durumdur. Yok olmayı göze almadan yazı serüvenine başlamak da mümkün görünmüyor. Bu yolculuğa dayanabilmek için sadece gerçeğe ve onun işleyiş biçimine dayanmak yeterli değildir. Gerçek kadar yazara yol gösterecek olan –aslında yolunu tıkayacak olan- hiç bilinmedik, beklenmedik şeylerle akrabalık oluşturmak gerekecektir. Yazı tasarımı için hem gerçeğe, hem de daha fazlasına gereksinim duyulur. Çünkü ancak gerçeğin dışına tutunarak, nesnelerin üstüne ışık tutup, onların olduğundan başka anlamlar, sorunlar taşıdığını görebiliriz. Sadece görünene baş eğmek çok kaba olur. Her özne ve nesne olduğundan daha fazla bir şeydir. Bu nedenle yazar, gerçek denilen şeylerle aramızda bir yakınlaşmaya neden olduğu kadar, bir yabancılaşmaya da neden olmalıdır. Bizim algı alanımıza hiç giremeyecek olanı işaret etmelidir. Gerçeklik kavramı içeriğinde çoğu zaman, başka bir gerçekliği taşır. Bu nedenle de görünenin gerçekliğiyle, görünenin örtülediği gerçeklik yazarın esas çalışma alanıdır. Bu durum son derece önemlidir. Yazar yazı tarafından hem bir gerçeklik içerisinde tutulur, hem de başka bir gerçekliğin sezilmesi için <I style="mso-bidi-font-style: normal">nedensellikle[/I] ilişkiye davet edilir. Böylece yazar gerçeklik ile iç gerçekliğin, örtük gerçekliğin çatışmasında sürüklenir. Nereye doğru sürüklendiğini de ancak sezgileri ışığında, bilgi birikimi ve deneyimleriyle kestirmeye çalışır. Diğer yandan da yazar farklı düşünme ve görme biçimleri üretir. Aklın biçimlendirdiği ve hayata karşı bir refleks olan farklı düşünme-görme biçimleri yazarı, eylem halindeyken hem düşünen hem de düş kuran bir kişiliğe taşır. Görüneni olduğu gibi algılayan ve kabul edenden yazarı ayıran önemli bir özellik budur. Her iyi metin bu farklı düşünme ve görme biçimlerinin içerisinde doğar. Bu süreci yaşayan yazarın başarısı ise kimi <I style="mso-bidi-font-style: normal">yazı disiplinleri[/I] edinmesine bağlıdır. Nelere dikkat etmeli ve nelerden kaçınmalıdır yazar?
Bu soruların yanıtını ararken kimi yardımcılarımız, yol göstericilerimiz vardır. Ama onların bize aktardıkları da kendi bilgileri, deneyimleri ve sezgilerinden daha fazlası değildir. Yazının yazara her daim anımsattığı ve yazarın ayrımına varmadığı durum tam da budur. Yazmak isteyen başkalarının serüvenleriyle keşfedilmiş topraklara ulaşmaktan öteye gidemez. Yazarın kendi serüvenini, kendi coğrafyasını belirlenmesi ve uzun bir yolculuğu göze alması gerekecektir. Yazı da hayat gibi tahammüllere, cesarete ve deneyselliğe gereksinim duyuyor.
Diğer yandan dünden bu güne yazar olunmuyor. Yazı deneyimlerinin ilk yıllarında olabildiğince yanlışlar yapılacaktır. Yazarın ilk metinlerinde birçok yabancı madde olacaktır. Bunlar olağandır. Hem metnin biçimi, hem de içeriği açısından özgünleşmek için bu yanlışlar neredeyse gereklidir bile. Önemli olan bu yılları ısrarından bir şey kaybetmeden geçirebilmesidir yazan kişinin. Bu gün edebiyat dünyasının bilinen, önemli yazarlarının birçoğu, bir dönem yayıncılar, dergiler tarafından kapıya konulmuşlardır. Birçoğu kitaplarını yayımlatabilmek için yayınevlerinin kapılarını aşındırmışlardır. Hatta bir kısmına yazar olmasının mümkün olmadığı, kendisine yapabileceği en büyük iyiliğin yazmayı bırakması olduğu tavsiye edilmiştir. Benzer davranışla karşılaşmak çok mümkün. Bunlar olağan kabul edilir. Bu gün yapıtlarına hayran olduğumuz birçok yazar aynı badireleri atlatmıştır. Yazan insan yazınsal içgüdüsüne inanır ve güvenir. Unutmamak gerekiyor ki, her hangi bir yazı biçiminde yetkinleşmeden, ondan daha fazlasını yapmak mümkün değildir. Yazan kişi önce gözünü kendi gerçeğine dikmeli ve yetkinleşmek için bir sürece gereksinim duyduğunu unutmamalıdır. Bu süreç boyunca hiç aksatmadan yapılması gereken şey, kalemin ucunun yazı egzersizleriyle ve bilincin de okumalarla açık tutulmasıdır. Ancak böylelikle yazıya yeni başlayan birisine kalem, kâğıt ve kelimeler dost olup, yakın davranacaktır. Yazı çoğunlukla yazarak öğrenilen bir şeydir. Bu nedenle yazma tutkusunu, çilesini ve hazzını ancak yazarak tanıyıp, tadabilirsiniz. Kalemle, kâğıtla, kelimelerle bilinciniz arasında bir süre yaşanacak olan karşılıklı itişmeler yıldırmamalı yazan kişiyi. Yazıda ısrarcı olmak gerekiyor.
Kural her yerde ve her şeyde neredeyse değişmiyor: <I style="mso-bidi-font-style: normal">Avlanmak için önce ateş etmelisiniz, vurup vurmadığınıza sonra bakarsınız.[/I] Yazı için de durum böyledir. Önce yazmalısınız, sonra iyi yazıp yazmadığınıza bakarsınız. Ve yazı daima sizle konuşur. Onu dinlemeyi öğrendiğinizde artık nasıl yazmanız konusunda ipuçlarına da ulaşmış olacaksınız.
Unutulmamalı; yazı içtenlik ve özgünlüktür. Her şeye benzeyen, hiçbir şeydir.
Edited by: Aydın Şimşek

Ali Tekmil
12-05-2006, 19:19
Sevgili Aydın Şimşek,astığınız yazıları okudum Çok yararlı,güzel şeyler.Elinize sağlık.


Ancak her iki yazıda da yazma eylemine herhalde oldukça ''içeriden'' bakılmış.Dış gerçek , tarihsel çerçeve , ekonomik, politik, kültürel...öğeler sonraya bırakılmış.Ya da ''yazan özne'' yi yazmaktan başka bir eyleme atılmaktan alıkoyan zorlayıcı etmenler.Yazı yazma sürecinin az-çok içine girilmiş ama ''dışsal dinamikler'' e teğet geçilmiş gibi geldi bana.Keşke tarihsel ve toplumsal gerçekle içiçe verilseydi .Daha mı kapsayıcı olurdu?


Neyse .Benim için oldukça yararlı oldu.Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.Yeni çalışmaları sabırsızlıkla bekleyeceğimden emin olabilirsiniz.Selam ve sevgiler.ALİ TEKMİL

sebnem korkmaz
13-05-2006, 00:57
Aydın Bey, son cümlelerinizden çıkardığım sonuç; yazının bazen yazardan bağımsız hareket etme isteğine boyun eğmek mi? Bunu yapabilir miyiz? Sanırım şu an benim en büyük sorunum bu...

sema
13-05-2006, 21:57
İnsan, yaşadığı çevreyi, dünyayı, çevresinde yaşayanları ve kendi gerçekliğini -ki ben, yazılanların hayal ve imgelemden çok insanın kendi algısı olduğuna inanıyorum, bazısı buna zengin hayal gücü dese de, o yazanın aslında doğal dünyası- algıları çerçevesinde yazmaya başlıyor. Yazanların bazıları, çoğu insanın yaşadığı ve algıladığı gerçekleri çok farklı bir biçimde algılayabiliyor. Bazıları ise, çoğunlukla aynı şekilde algıladığı için sıradanlaşıyor. Farklı olmak uğruna, abartılı kurgu ve absürd gerçekdışılık aramak yerine, kendi gerçekliğimizden yola çıkarak algıda çeşitlilik yaratmak bence daha samimi. Ama gerçekdışılığı gerçekçi bir şekilde verebilmek ise sanırım dahilik.


Sorunum, devamlı bir şeyler düşünmekten, kendimle konuşuyor olmamdanve olayları birlikte yaşadığım insanlardan farklı algılamamdan -tabi ki buçoğu yazaninsanlara ve hatta sizegöre sıradan olabilir ama benim için, benim gerçekliğim içindesıradan değil- ve bu algıladıklarımı paylaşamamanın sıkıntısını kağıda dökmekten başka çaremin olmaması. Kim kimi sonsuza kadar, ipe sapa gelmez milyonlarca düşü, heyecanı dinleyebilir, paylaşabilir? Bu kişiyi ya da kişilerikim yanı başında bulma şansına sahiptir? Bu paylaşımı kağıt-kaleme tercih etmem, yazmaya tutkumdan mı, yoksa paylaşma tutkumdan mı bunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Yazmak benim için heves... Çizmek gibi, fotoğraf çekmek gibi, voleybol oynamak ve hatta bazen araba ile hız yapmak gibi. Ama bu yazdıkça, artan bir heves. Belki olgunlaştıkça ve kendimi yokladığımda ve süregelen sıradanlığımı gördüğümde sırf okumaya dönüştürebileceğim heves. Bilmiyorum...


Anladım ki, devamlı doldurduğum kafamı boşaltmanın bir yolu ve benim buna şiddetle ihtiyacım var. Yazdıklarımı paylaşmayı da arzu ediyorsam,o halde bunu adabıyla yapmam gerekiyor, değil mi?Doğru yazmayı öğrenmeliyim, bunun içinyola koyulmalıyım.Bazı yazarları, yazılanları okudukça hayrete düşüyorum, onların insanüstü olduklarını düşünüyorum. Onların yanında bir kum tanesi bile değilken,onların yaptığı işeheves etmek sanırım delilik ama ben delileri de, deliliği de seviyorum. En azından deneyeceğim, emek vereceğim, olmadı... sunmaktan öte kendime çekileceğim.


Sn. Şimşek yazdıklarınızı okudukça çok şey öğreniyorum ve daha da çok öğreneceğime eminim. Vakit buldukça burada olacağım ve kendime söz verdiğim gibi gayret edeceğim. Aslında tembel sayılırım. Yönlerdirmelerinizle umarım kendi denizimizde kaybolmuşken, bize yol gösterirsiniz... Ya dabizi kıyıya çekip çıkartırsınız.smileys/smiley1.gif


Saygılarımla

Aydın Şimşek
15-05-2006, 11:51
Sevgili Aydın Şimşek,astığınız yazıları okudum Çok yararlı,güzel şeyler.Elinize sağlık.


Ancak her iki yazıda da yazma eylemine herhalde oldukça ''içeriden'' bakılmış.Dış gerçek , tarihsel çerçeve , ekonomik, politik, kültürel...öğeler sonraya bırakılmış.Ya da ''yazan özne'' yi yazmaktan başka bir eyleme atılmaktan alıkoyan zorlayıcı etmenler.Yazı yazma sürecinin az-çok içine girilmiş ama ''dışsal dinamikler'' e teğet geçilmiş gibi geldi bana.Keşke tarihsel ve toplumsal gerçekle içiçe verilseydi .Daha mı kapsayıcı olurdu?


Neyse .Benim için oldukça yararlı oldu.Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.Yeni çalışmaları sabırsızlıkla bekleyeceğimden emin olabilirsiniz.Selam ve sevgiler.ALİ TEKMİL





Şimdi sevgili Ali, öncelikli işlevimiz "bir atölye çalışması" yapmak. Bu atölye ise kendini "yazı" üzerinden anlamlı kılıyor. Böyle olunca da ben yazının "kendince" işlevine yöneliyorum doğal olarak. Aslında yazı kendisi için bir amaçtır ve diğer amaçlar gibi diğer amaçlılıklarla ilişkiye girer. benim atölye anlayışım da önceliğimizin yazının amaçlarını oluşturmak, daha sonra da her yazan öznenin kendi bireysel-toplumsal duyarlığını buna eklemesine pek karışmamaktır.


Bu nedenle olsa gerek ki, amacım mümkün olduğu kadar yazının içerğinde kalmaktır. Yoksa her yazan kişinin kendi ideolojik-estetik duruşu metnine yansır ve bu durum da yazarla dış gerçeklik arasındaki ilişkileri belirler.


İdeolojik estetik tercihler açısından hiç kimseyi belirli bir bakış açaısına davet ederek bir atölye çalışmasını oluşturamam.


Yeri gelmişken söylemeliyim: İdeolojisiyle çelişme yetisini yitiren her insan zamanla tutculaşıp, gericileşir. Bu ideolojinin kendi doğasındaki bir evrimidir.


Sevgi ve dostlukla..

Aydın Şimşek
15-05-2006, 12:42
Arkadaşlar....bu gün yeni bir yazı asacağımmmmmm....


Sanırım kimi arkadaşlara yararı olacaktır...


Sevgi ve dostlukla....

Aydın Şimşek
15-05-2006, 13:58
METNİN HAZIRLANIŞI İLK CÜMLENİN OLUŞUMU
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
<I style="mso-bidi-font-style: normal">kör nokta + ilk dize + metnin oluşumu + metne yabancılaşma <O:P></O:P>[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">+metinle yeniden ilişkiye girme + kuşkulanma + son nokta <O:P></O:P>[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal"><O:P></O:P>[/I]
Yazar açısından ilk atılacak adım, hem güç hem de sancılıdır. Sanki ilk adım atılsa, o ilk cümle kurulsa sorun çözümlenecek, metnin tümü bir solukta akacak gibidir. Bu sürecin nasıl geliştiğini, ilk adımın nasıl atıldığını, ilk cümlenin nasıl oluştuğunu bilimsel olarak açıklama şansına sahip değiliz. Her yazarda farklı durum ve davranışlar gözlemlenebiliyor. Kimi içe doğru çekip yalnızlığı tercih ederken, kimisinde coşkulu bir hâl görülebiliyor. Bazen yazı makinesinin başında saatlerce oturup bekleyenlerin olduğunu biliyorum, bütün bir geceyi ayakta geçirenleri de. Ama huzursuzluk hali, metnin bütünlüğüne giden yolda, neredeyse tüm yazarlarda görülen ortak özelliktir denilebilir.
Açıklayamadığımız ancak sezdiğimiz, somutlaştıramadığımız ama duyumsadığımız ve bizi ilk cümleye götüren şey ya da şeylere <I style="mso-bidi-font-style: normal">kör nokta[/I] diyebiliriz. Burası görünmez, keşfedilemez bir iç sürecimiz sanki. Yaratıcılıkla ilgili hemen her şeyin üstüne konuşulabilir, ama <I style="mso-bidi-font-style: normal">kör nokta[/I] için söyleyeceklerimiz çok verimli olmayacaktır. Belki de modernizmin üzerinde hiç durmadığı, durmak istemediği ilkel bir halimiz. Karanlık bir kuyu, ışığı geçirmez bir derinlik. İlk cümleyi mantıkla açıklayabilecek bir veri hemen hiç yok gibi. Kendiliğinden ama üzerinde tartışamayacağımız bir zamanı da içerisinde barındıran bir oluşum. Bu oluşum gerçekleşme ihtiyacı ve istenci taşıyorsa, ilk cümleden bir bütüne gidilebilir. İlk cümle hedef koyar, bir amaca dönüşür ve bu hedefle amaç yazan kişinin bilincinde eyleme dönüşür.
İlk cümle, her yazar için “<I style="mso-bidi-font-style: normal">bence bunlar[/I]” diyebileceği olasılıklarla sınırlıdır. Belki bilinçaltı, belki de güçlü bir bilinçlilik hali. Belki de ikisi de birden işliyor ve bu işleyişin içerisinde toplanan travmalar, coşkular, üzüntüler, sığlıklar, derinlikler, toplumsal disiplinler ya da bireysel savrukluk vs. kör noktayı tetikleyip ilk cümleyi, ilk parıltıyı olur olmadık yerde bilincimize, oradan da yazıya taşıyordur. Bir varsayımdan bahsediyorum, bilemiyoruz.
Bu dönemde yazan kişinin aceleci olmaması, oluşturduğu ilk cümleye hemen boyun eğmemesi önemlidir. Kurulan ilk cümle, ikinci cümleyi yazacaktır. Ve üçüncü cümle kendini ikinci cümlenin varlığına borçlu olacaktır. Tam anlamıyla birbirilerine bağlı ve varlıkları bu ilişkilenmeyle süren bir sistem. Zayıf halka kendisinden sonra gelecek sözcüklerin, cümlelerin, anlamların, kısaca metnin yapısını tehlikeye atar. Aceleye getirilmiş, iyi tartılmamış, defalarca uygunluğu, çeşitli yazım biçimleri denenmemiş cümleler de birer zayıf halkadır.
İlk cümlenin diğer bir tehlikesi de parlaklığıdır. Yazmaya yeni yeni adımlarını atan, deneyimsiz tüm yazın adaylarının ciddi sorunlarından birisi de bu parlaklığa kolayca aldanmalarıdır. Parlaklıktan uzak durmak için, metnin yazardan çok çalışma beklediği sürekli anımsanmalıdır. Parlaklık körelticidir, sahici olmayan şeyleri taşır metne. Dil yanlışı, anlam sığlığı, tekrarlama, metni yoracak süsler, süslemeler de parlaklığın içerisindedir. Gerçeğin dönüşüme uğratılmadan aktarılmasında, taklit ve kopya edilmesinde, imajların, cilalanmış kodların gelip metne yerleşmesinde etkin bir aktördür. Yazarı kendisinden önce defalarca tekrarlanmış olanı sahiplenmeye davet eder parlaklık.
Öyleyse ilk cümlenin kuruluşundan hemen sonra, bu cümle üzerinde sakinliği korumak, o büyük heyecana tamamen esir olmamak gerekecektir. İşte burada yazara yeni bir görev yüklemektedir metin: <I style="mso-bidi-font-style: normal">Çalışmak, çalışmak, çalışmak[/I]... Metni dinlendirip dinlendirip tekrar çalışmak esastır. Sonrasında metin içinde ilerleyişler vardır. Durmadan yapılıp bozulan, yer yer tamamen yıkılıp dışarıya atılan, metne artık kesinlikle dönemeyecek olanlarla, metne ilk kez çağrılanlarla ve yeniden yeniden kurulup, yıkılan bir ilerleyişle karşı karşıyadır yazar. Zor, yorucu bir süreç.
Yazı, yazarı kesinliklerden oluşmuş hiçbir bilgiye yer vermeden yola çıkmaya davet eder. Haritasız ve pusulasız, dahası yolculuğun nereye olduğu konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Yazmaya başlamadan önce kafanızın içinde dolanıp duran ve size kayıtsız şartsız itaat eden kelimeler, yazmaya başladıktan sonra size baş kaldıracaktır. Kafanızdakinden bambaşka haller alabilen, farklı yollara sapabilen, sürekli biçim değiştiren, eksilen-çoğalan kelimelerin uçuştuğu bir dünyada, yazar bir zavallıdan başka nedir ki? Böyle bir çaresizlik karşında yine de yapabileceği kimi şeyler vardır:
Unutmamalıdır ki, <I style="mso-bidi-font-style: normal">yazar ideal okurun kendisi[/I]dir. Bu nedenle dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç disiplinlerine, dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu. Metnini oluştururken en son düşüneceğiniz şeydir okur. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Okurun yararına bir metin, ancak okur yok sayılarak kurulabilir[/I]. Genel anlamda (acımasız bir yargı olarak da görülebilir belki) <I style="mso-bidi-font-style: normal">okur ölü bir şeydir.[/I] Eleştirel okur ise zaten metin içindedir, yazarı sürekli sınamakta, denetlemektedir. Yazar metnin başarısını okurun algılama yeteneğiyle sınırlamamalıdır. Yazar metnini okurdan bağımsız düşünerek ilk güçlü adımını atar. Unutmayalım ki okur <I style="mso-bidi-font-style: normal">anlaşılabilirliğe [/I]kodlanmıştır. Anlaşılabilirlik ise anlam katmanının en zayıf ve sıradan halkasını oluşturmaktadır. “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Sadece anlaşılır olanı anlayanlar, çok az şey anlıyor demektir[/I]” diyor <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Marie von Ebner[/B]. Haklıdır; metin süreçleri anlamın çok katmanlığına uğrar. Gerçekler, gerçeküstü ve post haller, olasılıklar, soyutlamalar, olmayanı tasarlamalar, içe ait haller, düşler, ideler, kurgular da, imgelerin zihinsel tasarımları da birer anlam katmanıdır. Bu katmanların bazen tesadüfen metnin içerisine sızması, bazen de yazarın bilinçli ve deneysel tutumlarıyla metin içinde bulunuşları sadece <I style="mso-bidi-font-style: normal">anlaşılabilir[/I] olmakla kavranılmaya çalışılırsa, yazarın yaratıcılığının yok sayıldığını söyleyebiliriz. Okurun kolaycılığı, ucuzculuğu, tüketiciliği, yorulmaktan kaçışı, derinliklere ve inceliklere zamanının ya da bilgisinin yeterli olmaması, yazarın okuru daha baştan gözden çıkarmasını zorunlu kılabilir. Belki bu söylediklerim kimileri için acıtıcı olabilir, ama tüm usta yazarların neredeyse bir biçimde dile getirdikleri sonuç budur. Çünkü yazarın amaçlarıyla okurun amaçları başından itibaren birbirinden farlıdır.
Yazar daha iyi bir metin yazabilmek için dişini tırnağına takmış, binlerce labirentin içinden geçerken, okur kendisini haz almayla sınırlar. Yazar kendisinden önce yapılmış yazı deneylerini kavrayarak, tekrara düşmeden metni kendince yapabilmek için, dünyasında yeni anlamlar, yeni duygular arayışında kıvranır. Diğer yandan yazar yalın, derin, sade ve açılımcı bir metin peşindeyken okur süslü, imge bombardımanı yapan ve onu kilitleyen bir metin içindir. Yazar için aslolan yazının kendisidir, okur için ise kendi ideolojisidir. Okur, yazarın <I style="mso-bidi-font-style: normal">ne yazdığını[/I] öncelerken, yazarın önceliği <I style="mso-bidi-font-style: normal">nasıl yazdığına[/I] ya da “<I style="mso-bidi-font-style: normal">nasıl yazacağına[/I]” yöneliktir. Okur gördüğü dünyanın yanındadır, görebileceği değil. Yazar ise gördüğü dünya ile asla yetinmez. Daha trajik olanı ise, yazar hayatı yavaşlatmak içindir, okursa bir metin karşısında hızın tüm olanaklarını kullanır.
<O:P></O:P>
Yazar kendisi için bir şey daha yapmalıdır: Yazdığı metinle arasında geçici bir yabancılaşmayı sağlamalıdır. Son noktayı koyduğuna inandığı metne karşı, yazarın bir süreliğine metin dışına çıkması yararlıdır. Metnin sürüklediği yazar yorgundur. Hem sürüklenmeye karşı direnirken yorulur, hem de metni kurgularken tam bir meydan savaşının içine düşer. Onlarca saldırı altındadır. Sıradan dil ve gündelik anlamlar hemen her şeyi metne ekletmeye çalışırken, sezgisi ve bilinci bunlardan uzak durmasını söyler yazara. Zor bir dönemdir. Eli ayağına dolaşmıştır, kesinlikten yoksundur, ikilemler altındadır. Sürekli savun-ma hali ve bunun yarattığı durumlar söz konusudur. Çabuk kırılmalar, alınganlık, küsmeler, içe kapanma ya da saldırganlık hali ve başka sancılar. Yenilgiyi neredeyse kabullenmiş ya da bu savaşın sonucunda elinde avucunda hiç bir kalesi kalmamıştır yazarın. Tüm yeteneğini kullanmış, bilgi ve deneyimlerini sonuna kadar metne aktarmıştır. Hiç olmayacaklarla bütünleşip metin içindeki yerlerini keşfetmiş, onların metin için <I style="mso-bidi-font-style: normal">uyumlu [/I]hale gelmesi için sabırla çalışmıştır. Dahası yola çıkarken kafasında olanlarla (ki bu neredeyse kusursuz bir planlamadır), ilk cümleden sonra onlarca yol ayrımı ortaya çıkmış, kimi sapaklarla yazı ormanın derinliklerine çekilmiş, oralarda tek bir sözcüğe inanarak kaç gece geçirmiştir? Kim bilebilir? Çoğu zaman da şu dillere destan “<I style="mso-bidi-font-style: normal">esin perisi[/I]” de ona cömert davranmamıştır. Kısacası metin bittiğinde yorgundur yazar. Bu son noktadan sonra metnin gerçekten bittiğine inanması onun sıklıkla görülen zaafıdır. Ne yazık ki yazarın metne inanarak onu bağrına basması, son noktayı koyduğuna inandığı metni yayımlanacaklar listesine alması, aceleye gelmiş bir karar olabilir. Bu durum ise yazarın yararına olmayacaktır. Her mücadele sonrasında olduğu gibi yazar da, metnin kendinden aldıklarını ve kendine verdiklerini gözden geçirmelidir. İyi metin vardır ama ideal metin yoktur, yazar bunu hiçbir koşulda unutmamalıdır. Metnin bittiğine karar verildikten sonra, yazarın da metnin de dinlenmesinde yarar vardır. Bu dinlenme yazara da metne de iyi gelecektir. Birbirlerini görmeden geçirecekleri bir süre, yazarın da metinin de eleştirilerini, önerilerini ve eksikliklerini duyumsatacaktır. Dinlenme sürecine<I style="mso-bidi-font-style: normal">, karşılıklı çıkarlar için, geçici bir yabancılaşma,[/I] diyorum ben. İronik bir yaklaşımla; büyük aşklar kavgalarla başlıyor ya... Bir aşk var ortada. Yazardan yazıya, yazıdan yazara akan bir aşk. Taraflar kendilerini kabul ettirme sürecinde tüm hünerlerini ortaya koymuşlardır. Bu dinlenme anı, yazarla metnin birbirlerini daha yakından tanıması için yeni bir dönemdir. Naz yapan, kur yapan bir eda ortadaki.
Metne birkaç gün, ya da bir kaç hafta sonra geri dönen yazarı ilk bekleyen, metin içindeki fazlalıklar oluyor çoğu zaman. Yazar bu denli acemice davrandığına şaşırıp, üzülüyor. Hiç olmaması gereken fazlalıklar karşısında, yazının yazarı sürekli acemileştirme yetisinin olduğunu görüyor. Böylelikle yazar, yazma sürecinin metni bitirme süreci olarak algılana-mayacağını öğreniyor. Demek ki hızlı ve çok yazmak değil, iyi yazmak öne geçmeli. Bu disiplin uzun yıllar yazının içerisinde kalmayı göze almakla kazanılacak bir deneyimdir. Diğer yandan aradan geçen bu süre sonunda metne geri dönen yazar, metnin hızıyla ilgili kimi sorunların yaşandığını da görecektir. Amaç hızlı bir metin yerine görüntüleri, değişim ve dönüşümleri, derinlikleri duyumsatacak bir metin yaratmak olmalıdır. İleride değineceğim gibi günümüzde hız, metin içi öğelerin görünümünü engelleyen temel bir sorundur.
<O:P></O:P>
Yine bu geçici ayrılık bitip, yazar yapıtına geri döndüğünde kendisini bekleyen problemlerden birisinin de dil sorunu olduğu görülecektir. Metnin dilinin sorunları yazarı bekliyordur. Yazarın ilan ettiği bu aşkın yazı tarafından kabul edilmesi ya da edilmemesi tamamen kullanılan dille ilgilidir. Kaba bir dille aşkın kapılarını çalarsanız, aşk kapılarını kapatacaktır size.
Diğer yandan ilk cümleden, metnin son noktasına kadar akan bu süreç, her yeni metinde kendine yeni problem alanları bulacaktır. Bu nedenle yazı için genel bir tanımlama yapma şansımız da azdır. Bu durum yazarın yeni metinlerinde süreçlerin de farklı işleyeceğine işarettir. Her metin kendisi için özel bir çalışma dayatacaktır, çünkü her cümle kendi zamanı içerisindedir ve başka bir zamanda kurulduğunda başka bir anlam üstlenecektir. Kelimelerin, cümlelerin, kavramların ve anlamların kimyası süreklidir ve değişkendir. Böylelikle dilsel yapının taşıdığı anlam sadece metinden metine değil, aynı cümlelerin farklı bir zaman diliminde kurulup, kullanılmasında bile değişken olacaktır.
Diğer yandan her yazı bilinen sorunlarla yeniden karşılaşmak olduğu kadar, hesapta olmayan ve daha önceleri hiç karşılaşılmamış sorunları yeniden göze almak demektir. Bu yüzden yazarın kuşkuculuğunu geliştirmesi gerekecektir. Kurduğu her cümleyle arasındaki ilişki, cümlenin kendisine yakınlığı kuşkulandırmalıdır yazarı. Kuşku yazarın korunağıdır, dersek abartmış olmayız. Yazar beğendiği her cümlesine kuşkuyla geri dönmelidir. Beğeni bir tür <I style="mso-bidi-font-style: normal">aşırı yorum[/I]dur. Unutmayalım ki, öğretilerin geçiciliğini bilmek ne kadar önemliyse, öğreti-lerin kurduğu her şeyin de geçici olduğunu bilmek önemlidir.
Sınırsız ve doyumsuz bir şehvetle yazılıyor. Ayrıca yutan ve her daim aç kalan bir boşluğa yazılıyor. Binlerce yıldır milyonlarca metin yazıldı ve bunların çok büyük bir kısmı bu boşlukta kaybolup gitti. Boşluk ve bu boşluğun sahibi olan zaman, bunca metni değersiz ve geçersiz kıldı. Önemli olan metnin “<I style="mso-bidi-font-style: normal">zaman kimliği[/I]”dir. Kendi döneminden başlayarak, yeni bir anlayış dönemine kadar varlığını duyumsatarak, geleceğe deneysel bir birikim olarak akmasıdır. Bunu yapabilmek için yazar metninin biricikliğine inanmalı ya da kendisinden önce yazıla yazıla neredeyse tüketilmiş bir konuyu <I style="mso-bidi-font-style: normal">“kendince[/I]” yazdığına inanmalıdır. Gerçekten de yaptığınız şey biricik midir? Yüzlerce yıllık edebiyat birikimi yazarın bir şansı sayılabilir, ama aynı zamanda şansızlığıdır da. Kendisinden önce yapılanları bilmeden ve onların deneyimleriyle tanışmadan yeni bir şeyler yapma şansına çok az, neredeyse hiç sahip değildir yazar. Yazı serüveninin önemli ilkelerinden birisidir bu.
Görülen o ki başlama süreci, ilk adımı atma oldukça sıkıntılı. Fakat ilk adımdan sonrası da hiç kolay gözükmüyor. Yazı cehennemdir, yanmayı göze almadan yazmak neredeyse olanaksızdır. Bazen de yazı öldürür. Durum bu denli zor mudur, derseniz, hiç de kolay olmadığını, ya da göründüğü kadar kolay olmadığını söyleyebilirim. Yaşamınızdaki zor seçimlerden birisidir yazı. Kolaycı bir insansanız, sabırsızsanız, öğrenme süreci için zamanım yok diyorsanız, sizden öncekilerle ilişkiye girmeyecek kadar kendinize güveniyorsanız, yazının konuşmaktan çok daha farklı olduğuna inanmıyorsanız bu işe hiç soyunmayın. Çünkü yazarken ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemlidir. Bir olayı ya da durumu sizden önceki yazarlardan, çağdaşlarınızdan, hem de gelecekteki yazarlardan farklı anlatmak gibi, olağanüstü bir problemin içine çekiliyorsunuz demektir.
Öncekilerden ve sizinle başlayanlardan daha farklı bir anlatım ustalığına ulaşmanız için, yazı büyük bir özveri bekleyecektir sizden. Eğer beklenen özveriyi gösteremeyecekseniz, bireysel-toplumsal gerekçeler ileri sürecekseniz, yazıyı hiç ilgilendirmeyecektir gerekçeleriniz. Saçmalamaya kadar tüm deneyselliklere açıktır yazı. İçerik kimsenin tekelinde değildir ve de olağanüstü de değildir. Anlatma biçiminizdir önemli olan, yaratacağınız özgünlüktür. Ancak böylelikle kurulan ilk cümlenin, sonrasında da metnin tümünün bir değerli olabilir.
Şair <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cahit Külebi[/B], “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Şiir cahil işidir[/I]” demişti. Kastedilen <I style="mso-bidi-font-style: normal">cahillik[/I] ilkel, karanlık halimiz ya da kör noktamız olsa gerek. Her anımızda var olan bir yer. Orası bir eğitim yeri değilse de imgelerimizin, bizde var olan özgün anlamlarımızın, bilinmezliklerimizin kaynağıdır. İşte o kör noktada vücuda kavuşan ve bilinçle temas kuran bu ilk kelimeler metnin başlatıcısı oluyor. Sezgiyle bilincin ilk kez karşılaşması da denilebilir bu adıma. Görünmeyen bir şeyin, bilinmeyen bir durumun bağışladığı ilk kelimelerin bilincimize, oradan da cümleye dönüşüp kâğıda düştüğü an, çok uzun ve sabırlı bir çalışma dönemi de başlamış demektir. Yazarı bekleyen tehlike ise ilk cümlesini, <I style="mso-bidi-font-style: normal">hep aynı şeyi söyleyenlerle, hep aynı şeyi duymak isteyenleri[/I] ölçü alarak kurmasıdır. Acemi bir yazardan da yazının beklentisi tam da böyledir. Uyanık olmak gerekiyor, yazı tuzaklarla doludur ve çoğu zaman yazarla birlikte değil, yazara rağmendir. Diğer yandan dış dünya da yazara bir şiddet uygular; yazarı anlamaz, işbirliği yapmaya yanaşmaz. Düşkün, sapkın, aptal, avare, işsiz güçsüz, yeteneksiz vb. gözlerle bakar yazara.
Yazar metne başlarken kendisini yapan şeylerle baş başadır. Kendisini yapan şeyler olarak kendisinde içselleştirdikleri, yazara yazı sürecinde bir yalnızlığı önerir. Yazar metne başlarken yalnızdır ve bu bilinen bir durumdur. Ancak metin bittikten sonra yazarı daha büyük bir yalnızlık beklemektedir. Çünkü yazma sürecinde ve yalnızlığının içerisinde sadece kendisine ait olan metin, son noktadan sonra yazarın olmaktan çıkıp, giderek başkalarınca çoğaltılıp, toplumsallaştırılacaktır. Metin bittiğinde yazar, kaçınılmaz olarak daha da yalnızdır.<I style="mso-bidi-font-style: normal"> [/I]Demek ki yazan kişi başlarken de, yazarken de, metni bitirdiğinde de yalnızdır. Bu yalnızlığın taşıdığı içerikleri bilmeyenler için yazı ve yazan kişi her daima bir soru işareti olarak kalacaktır.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Edebiyat Nedir[/I][/B] adlı kitabında yer alan “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazmak Nedir[/I]” başlıklı denemesinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Jean Paul Sar-tre’[/B]de “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Hakiki yazar, ölünceye dek kazanmak için kaybetmeye kararlıdır.”[/I] diyor.<I style="mso-bidi-font-style: normal"> [/I]<O:P></O:P>
Tüm bunlar düşünüldüğünde -söylemiştim- yazı öldürebilir. <I style="mso-bidi-font-style: normal"><O:P></O:P>[/I]
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>Edited by: evin okçuoğlu

Perihan Baykal
15-05-2006, 14:51
Aydın bey, tek tek, her cümlede konaklayarak, âdeta huşuyla okudum. Teşekkür ediyorum, kendi adıma. Yararlandığımı ve yararlanacağımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Elinize, dimağınıza sağlık.

asuman atakuman
16-05-2006, 23:34
Yazarken yeniden yoruma açık alanlar bırakıp, her şeyi belirtmezsem okuyan sayısıyla çoğalan, okurun dönüştürdüğü ve okurunu dönüştüren bir metin yazmış olurum. Soyut resim gibi...
Galiba sizi,yazdıklarınızı ve atölyenizi tanımak resmi de daha iyi anlamayı getirecek.
Sevgiyle...

AYKIZI
16-05-2006, 23:41
Sevgili Asuman Hanım,
Zaten bütün güzel sanatlar içe içe ve birbirine kan bağıyla bağlı değil mi?

Okura boşluk bırakmak hakikaten çok önemli bir yazı disiplinidir. Önemli bir konuya işaret ediyorsunuz.


Sevgiler.

Aydın Şimşek
18-05-2006, 11:57
Arkadaşlar biraz erken gözükse de "okumak" üzerine bir metin asacağım. Bir de kendi başucu kitaplığımı ekleyeceğim...İlgi duyan arkadaşlara şimdiden kolay gelsin diyorum...Sanırım iki hafta içinde de yazmaya başlayacağız. Yazmak isteyenlerle ayrı bir işlik kurup çalışalım derim. Yani sizin yazdığınız metinler üzerinden ilerleyecek bir çalışma sisteminden bahsediyorum....Ne dersiniz?


Sevgi ve dostlukla...

Aydın Şimşek
18-05-2006, 12:12
OKUMAK YAZMANIN YARISIDIR…
OKUMAZ YAZARLIĞA PAYDOS<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />


Sevgili arkadaşlar, yaptığımız çalışmaya ne denli ilgi gösteriliyor bunu bilmiyorum, Ama sanıyorum ki “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">azınlığın bir üyesi olmak için yola çıkmış olan”[/I][/B] buradaki arkadaşlarımın en çok gereksinim duyduğu olgulardan birisi de “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">bir okuma biçimine[/I][/B]” ve yine bir okuma listesine ilişkin sanırım.
Yazan kişiden yazar kişiye evrimlenmek isteyen hemen her arkdaşımın “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">çok okumak[/I][/B]” gibi bir önceliği olmalı. Salt okumalar için bir zaman yaratılmalıdır. Bu zaman ise öylesine kullanılan değil, yazan kişinin kendisinde yarattığı “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">kaliteli bir zaman[/I][/B]” olmak zorundadır. Kaliteli zaman, 24 saatin her hangi bir diliminde üretilebilir. Özellikle de “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">işim başımdan aşkın…zamanım yok[/I][/B]” diye diye sızlayan arkadaşlarımın en çok gereksinim duyacağı, işte bu “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">kaliteli zaman[/I][/B]” diye vurguladığım zaman biçiminin üretilmesidir.
Kastım şu; “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">kaliteli zamanın[/I][/B]” özelliğini oluşturan temel fonksiyon <B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">yalnızlık-yalıtılmışlık-yalınlaşılmışlıktır[/I][/B]. Bu zamanın içeriğinde sadece “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">yazan kişi ve ruhu[/I][/B]” vardır. Tv yoktur, cep tlf yoktur, ses yoktur vs…Yalnızlık, neredeyse ölümcül bir yalnızlığa tutunmak zorunludur. Kaliteli zaman da yazan kişi tüm ağırlıklarından ve fazlalıklarından arınmış olmalıdır. Yaratıcı okuma ancak bu zaman dilimi içerisinde yapılabilir. Zaman dinamiğinin uzamında yer alacak olan bu “kaliteli zaman” her bireyde farklı bir süreyi kapsar. Kimi için 1 saat iken, kimi arkadaşım için daha fazla ya da kısa olabilir. Ama mutlak anlamda bu zaman yaratılmalıdır.
Özür dileyerek kendi zaman dilimimi sizlerle paylaşayım: Biliyorsunuz iki derginin genel yayın yönetmeniyim, tabi ki Kum yayınlarının da. İki ünv. hafta da 2 gün ders veriyorum. Edebiyatçılar Derneğinin genel sekreter yardımcılığını yürütüyorum, ayrıca ayda en az 3 dergiye yazılar yazıyorum. Kum, Ank.Ünv Tömer ve Edebiyatçılar Derneğinin yazma seminerlerinin hocasıyım. Bu arada “Estetik ve eylemlilik: Mücadele Estetiği) adını taşıyan bir kitabı yazmayı sürdürüyorum. Bir kaç sitede daha ders veriyorum….Daha uzatabilirim iş yoğunluğumu, yakınımdaki dostlarım bilir bu durumu. İşte tüm bu yoğunluğun arasında büroma gelen giden dostlarım da eksik olmaz. Ve ben günde en az 3 saatlik bir okuma yaparım.
Benim kaliteli zamanım arkadaşlar gece yarısından sonra başlar ve genelde de bu saat 02’den sonra başlar.. Bu saatten sonra hayatımda sadece okuma –yazma vardır. Belki kimi arkadaşlarım abartılı bulabilir ama, yine de söylemek zorundayım, yazma sürecinin ilk dönemlerinde yazı için 1 saat zaman ayrılıyorsa, okumak için en az 4 saat zaman ayrılmalıdır.
Peki, okumak böylesine elzem midir? Okumadan yazan-yazar olunmaz mı? Diyen arkadaşlarım elbette olacaktır. Belki olunur ama biz onlara “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">okumaz-yazar[/I][/B]” diyoruz. Onlar taklit ederler, kopya ederler, aşırırlar, yorumlarlar, öykünürler….yani yazı yaşamları boyunca kendileri değil de, kendilerinden önce yapılmış olanları didikleyip dururlar. Oradan küçük küçük koparttıklarını metne aktarark “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">bu benim metnim[/I][/B]” diye gezinip dururlar ama kendilerinin olmadıklarını bildikleri bu metin onlara huzur getirmez. Çünkü eninde sonunda o metnin foyası çıkar ortaya.
Diğer yandan ilk edebi metnin İ.Ö 1100 yıllarında yazıldığı tahmin edilmekte iken (ilyada ve Odysseia), bizim tüm bu büyük birikim karşısında yeni olabilmemiz için, ya mucizelere ya da çok büyük bir bilgi birikimine gereksinimimiz olacaktır. Kaldı ki edebi türlerin tümü (şiir, öykü, roman, biyografi, eleştiri, deneme, mektup vs.) sürekli devinim halindeler ve kendilerini tanımlayan yaklaşımları da sürekli aşındırmaktalar. İşte bu süreci karşılamak zorunda olan yazan kişi, okumalar, büyük okumalar yapmak zorundadır.
Çehov öykülerinin estetik içeriğinin ne olduğunu, klasik metinlerin fiziki içeriklerinin niçin kurulduğunu, modern süreçleri anlatan metinlerdeki psikolojik yapının hangi bilimsellikle ilişkiye girdiğini yazan kişi “mutlak” bilmek zorundadır. Rönesans öncesi Doğu ve Batı edebiyatlarının ve Rönesans sonrası Batı ve Doğu edebiyatlarının evreleri mutlak okunmuş olmak zorundadır. Ayrıca her yeni sanat akımın kaynağında dönemim siyasal-ekonomik işleyişinin olduğunu bilmeden yazan kişi, nasıl yazar kişi olacaktır.
Sembolizmin ortaya çıkması için Ulus-devletin, Fütürizmin ortaya çıkması için 18.yy dan başlayarak Sanai toplumun ürünleri olan enerji ve hızın zorunluluğu bilinmeden yazmak olsa olsa kabaca yazmak olmaz mı? Dadaizmin bir kült olduğunun algılanması için de 1. dünya savaşının yıkımlarını bilmek zorunludur. Sürrealizmin psikanilizle kurduğu ilişki ve otomatik bilinç akışının etkin durum olduğu bilinmelidir. Bu örnekleri çoğaltırsam can sıkıcı olabilirim. Burada keseyim. İşte böylesine bir yapılmışlığa davet ediliyoruz. Bu yapılmışlıkta kendimiz kalabilmek, sonra da kendimiz olabilmek için hem bizden öncekilerini ve yaptıklarını, hem de dönemimizde olup bitenleri anlamak, bilmek gerekiyor.
Peki ama ne okuyacağız, neler okuyacağız? Önümüze gelen ve elimize geçirdiğimiz ne varsa, ne bulursak okumayacağız elbette. Bu denli yoğun bir yayım ortamında seçkin olmak zorundayız. Aslolan bizi besleyecek metinler ve yine bizi dönüştürecek, yol açacak kitaplar okumak.
Ben okuduğum yazarların da kimleri okuduğunu ve onların da kendilerinden önce kimleri okuduğunu izleyerek sürdürüyorum okumalarımı. Yani bir nevi arkeolojik-mitolojik kazılar yaparak ilerlemeye çalışıyorum. Yani çileli bir iş benimkisi. Bu metni oluştururken bu güne kadar hangi yazarlara tutunmuşum diye de bir çalışma yaptım. 100 kitaplık bir “başucu okuma” kılavuzu oluşturmuşum. Bu gün bunların bir kısmını buraya ekleyeceğim. Ama her arkadaşım okuma perspektifini kendisi oluşturabileceği gibi, başka yazar dostlarım da bu isimlerin yerine bambaşka isimler önerebilirler….Okumanın sonu yok. Bir sonsuzluğun okuru olmak….işte çileli dediğim yol da bu.
Bu yola baş koyan bir arkadaşınız olarak, beni elimden tutup, o ormanın içinde kaybolmadan ilerlememi sağlayan kimi yazarlar ve kitaplar…
Sizle paylaşmak güzel. Umarım aynı tadı alırsınız.

Aydın Şimşek
18-05-2006, 12:39
ATÖLYE KİTAPLIĞI- (Başucu Kitaplarım)


)Abdülkadir Budak, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Ayna Sandım Şiiri[/I],.İlkyaz Kitaplığı
)Afşar Timuçin, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Estetik[/I], Bulut Yay.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yay.
)Ahmet Telli<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Ben Bir Şey Söylemedim[/I], Everest Yay.
)Ahmet Telli, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Buradayım Sözümde[/I], Everest Yay
)Ahmet Telli, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sulara mı Yazıldı[/I], Everest Yay.
Ahmet Yıldız, Kertenkeleler ve Edebiyat, Papirüs Yay.
)Ali Galip Yener, Eleştirinin Eşiğinde Edebiyat, Hece yay.
)Amin Maalouf, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yolların Başlangıcı[/I], YKY
)Anatoli Lunaçarski, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sosyalizm ve Edebiyat[/I], Evrensel Kültür Kitaplığı
)Annemarie Pieper<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Etiğe Giriş[/I], Ayrıntı Yay.
)Andre Malraux, Umut, Bilgi Yay.
)Anton Çehov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Hikâyelerden Bir Demet[/I], İlya Yay.
)Anton Çehov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öyküler[/I], İtalik Yay.
)Antoni Jach, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şehrin Katmanları[/I], Türkiye İş Bankası Kültür Yay.
)Atilla Özkırımlı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öykülerle Romanlarda Yaşamak[/I], Ümit Yay.
)Atilla Özkırımlı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Romanların Dünyasında[/I], Ümit Yay.
)Anatoli Lunaçarski, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sosyalizm ve Edebiyat[/I], Evrensel Kültür Kitaplığı
)Annemarie Pieper<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Etiğe Giriş[/I], Ayrıntı Yay.
)Andre Malraux, Umut, Bilgi Yay.
)Anton Çehov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Hikâyelerden Bir Demet[/I], İlya Yay.
)Anton Çehov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öyküler[/I], İtalik Yay.
)Antoni Jach, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şehrin Katmanları[/I], Türkiye İş Bankası Kültür Yay.
)Atilla Özkırımlı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öykülerle Romanlarda Yaşamak[/I], Ümit Yay.
)Atilla Özkırımlı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Romanların Dünyasında[/I], Ümit Yay.
)Atilla Özkırımlı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Tarih İçinde Türk Edebiyatı[/I], Ümit Yay.
)Atilla Jozsef, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Temiz Yürekle[/I], Evrensel Basım Yay.
)Aydın Afacan, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şiir ve Mitologya[/I], Doruk Yay.
)Aydın Şimşek, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sanat ve İktidar[/I], Ümit Yay.
Aysu Erden, Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştirisi, Gendaş Yay.
)Berna Moran, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Edebiyat Kuramları ve Eleştiri[/I], Cem Yay.
)Bilge Karasu, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Gece[/I], Metis Yay.
)Bilge Karasu, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öteki Metinler[/I], Metis Yay.
)<I style="mso-bidi-font-style: normal">Binbir Gece Masalları[/I], Alfa Yay.
)Boris Eichenbaum<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Edebiyat Kuramı[/I], Yaba Yay.
)Boris Kagarlitski, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Düşünen Sazlık[/I], Metis Yay.
)Burhan Arpal-Ahmet Arpal, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Uçup Gitmediler[/I], Papirüs Yay.
)Cemil Kavukçu,<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yalancı Öyküler[/I], Yay.
)Cemil Kavukçu,Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak, Can Yay.
)Cemil Kavuçu, Gemiler de Ağlarmış,
)Cevdet Kudret<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman[/I], Dünya Yay.
)Dino Buzzati, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Tatar Çölü[/I], İletişim Yay.
)Ece Ayhan<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Bütün Yort Savul'ları[/I], YKY
)Emin Özdemir, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Deyişleme ve Deyimler Üzerine[/I],
)Emin Özdemir, Dilin Öte yakası, YKY.
Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler
)Edip Cansever, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yerçekimli Karanfil[/I], Adam Yay.
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Hikaye ve Roman[/I], Dünya Yay.
)Dino Buzzati, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Tatar Çölü[/I], İletişim Yay.
)Ece Ayhan<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Bütün Yort Savul'ları[/I], YKY
) in, Pasajlar, YKY
Emin Özdemir, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Deyişleme ve Deyimler Üzerine[/I],
)Emin Özdemir, Dilin Öte yakası, YKY.
Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler
)Edip Cansever, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yerçekimli Karanfil[/I], Adam Yay.
)Emil Michel Cioran, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Çürümenin Kitabı[/I], Metis Yay.
)Georges Politzer, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Felsefenin Temel İlkeleri[/I], Sol Yay.
)Giorgio Manganelli, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Düz Yazının İnce Sesi[/I], YKY.
)Giovanni Baccaccio, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Decameron[/I], Oğlak Yay.
)Greil Marcus, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Ruj Lekesi[/I], Ayrıntı Yay.
)Gogol, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Delinin Defteri[/I], Sosyal Yay.
)Gogol, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Seçme Öyküler[/I], Epsilon Yay.
)Gonçarov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Oblomov[/I], Sosyal Yay.
)Gustav Janouch, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Kafka ile Söyleşiler[/I], İlya Yay.
)Gustav Schwab, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Ortaçağ'dan Mitolojik Öyküler[/I], İlyaYay.
)Gülten Akın<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">, Şiiri Düzde Kuşatmak[/I][/B], YKY
)Haldun Marlalı, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Mimik-Rol Alıştırmalı[/I]
)Hasan Ali Toptaş, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Uykuların Doğusu[/I], Doğan Kitapçılık.
Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Doğan Kitapçılık
)Hasan Ali Toptaş, Kayıp Hayaller Kitabı, Doğan Kitapçılık
)Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler, Doğan Kitapçılık
)Hasan Ali Toptaş, Sonsuzluğa nokta, İş bankası Yay.
)Hasip Akgül, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Görme Kılavuzu[/I], Akış Yay.
)Hayati Baki, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şiirin Kesik Damarları[/I] 1-2, Promete Yay.
)Henri-Frédéric Amiel<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Günce[/I] 1-2, Mor Yay.
)Herman Melville<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Moby Dick[/I], YKy
)Hüseyin Atabaş, Kale ve Bozkır, lkyaz Kitaplığı, 1994
Hüseyin Atabaş, Özgrlüğün Geldiğ Gün, Kültür Bak.Yay. 1999
)Hasan Ali Toptaş, Kayıp Hayaller Kitabı, Doğan Kitapçılık
)Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler, Doğan Kitapçılık
)Hasan Ali Toptaş, Sonsuzluğa nokta, İş bankası Yay.
)Hasip Akgül, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Görme Kılavuzu[/I], Akış Yay.
)Hayati Baki, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şiirin Kesik Damarları[/I] 1-2, Promete Yay.
)Henri-Frédéric Amiel<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Günce[/I] 1-2, Mor Yay.
)Herman Melville<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Moby Dick[/I], YKy
)Hüseyin Atabaş, Kale ve Bozkır, lkyaz Kitaplığı, 1994
Hüseyin Atabaş, Özgrlüğün Geldiğ Gün, Kültür Bak.Yay. 1999
Hüseyin Atabaş, Türkçe Yaralı Dilim, Tömer Yay. 2003
)Italo Calvino, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Amerikan Dersleri[/I], Can Yay.
)İlhan Berk, Ben İlhan Berk’in Defteriyim, Alkım yay.
)İnci Aral, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Anlar-İzler[/I]-Tutkular, Epsilon Yay.Yay.
)John Berger, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Görme Biçimleri[/I], Metis Yay.
)John Berger, <I style="mso-bidi-font-style: normal">O Ana Adanmış[/I], Metis Yay.
)J.p. Sartre, Edebiyat Nedir? Can Yay.
)J.p.Sartre, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Estetik Üzerine Denemeler[/I], Doruk Yaya.
J.p.Sartre, Akıl Çağı, Can.Yay.
)Jorge Semrun, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Büyük Yolculuk[/I], Can Yay.
)J. Steinbeck,...............
)K.Marx F.Engels, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazın ve Sanat Üzerine[/I] 1-2, Sol Yay.
)Kubilay Aktulum, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Metinlerarası İlişkiler[/I], Öteki Yay.
)Louise Althusser<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Felsefe ve Bilimadamlarının Kendiliğinden Felsefesi[/I], İthaki Yay.
)Louis Althusser, <I style="mso-bidi-font-style: normal">İdeoloji ve Devletin İdeolojik Kaygıları[/I], İthaki Yay.
)Machiavelli, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Hükümdar, [/I]Sosyal Yay.
)Marx-Engels-Lenin<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Sanat ve Edebiyat[/I], Evrensel Basım Yay.
)Mehmet H.Doğan<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Estetik[/I], Dokuz Eylül Yay.
)Mehmet İnanç Turan, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Edebiyatla Örülmüş Aşk Mektupları[/I], Etki Yay.
)Mehmet Uzun<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Küllerinden Doğan Dil ve Roman[/I], İthaki Yay.
Melvılle, Katip Bartleby, Dost Kitabevi yay.
)Mircea Eliade, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Mistik Öyküler Kutsal ve Dünyevi[/I], İthaki Yay.
)Murat Belge, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Edebiyat Üstüne Yazılar[/I], İletişim Yay.
)Murathan Mungan, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazıhane[/I], Metis Yay.
Muzaffer İlhan Erdost, İkinci Yeni, Onur Yay.
)Nâzım Hikmet<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Sanat ve Edebiyat Üstüne,[/I] Bilim ve Sanat Yay.
)Necla Arat, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Etik ve Estetik Değerler[/I], Telos Yay.
)Nicos Hadjinicolaou, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sanat Tarihi ve Sınıf Mücadelesi[/I], Kaynak Yay.
)Nihat Ziyalan<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Menekşeli Konak[/I], Adam Yay.
)Nizamettin Uğur, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Anlambilim[/I], Doruk Yay.
)Noam Chomsky, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Dil ve Sorumluluk[/I], Ekin Yay.
)Oğuz Cebeci, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Psikanalitik Edebiyat Kuramı[/I], İthaki Yay.
)Oktay Akbal, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Konumuz Edebiyat[/I], Dünya Yay.
)Orhan Kemal, Herhangi Bir Roman, ......
)Osman Bolulu, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Haritasız Yüzler[/I], Toroslu Yay. 2006
)Osman Bolulu, <I style="mso-bidi-font-style: normal">İnsan İnsana Eklendikçe[/I], Güldikeni Yay. 2001
)Özdemir İnce, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şiir ve Gerçeklik[/I], Türkiye İş Bankası Kültür Yay.
)Özgen Seçkin, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Damarımıza Basıldıkça[/I] 2005, Damar Yay.
)Özgen Seçkin, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Geleceğe Yazılmıştır[/I] 2004, Damar Yay.
)Özgen Seçkin, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Şairin Hayat Eğrisi[/I] 2003, Damar Yay.
)Paul Eluarda, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Ozan ve Gölgesi[/I], Adam Yay.
)Plehanov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sanat ve Toplumsal Hayat[/I], Sosyal Yay.
)Richard Scase, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sınıf,[/I] Rastlantı Yay.
)Roland Barthes, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Anlatıların Yapısal Çözümlemesine Giriş[/I], Gerçek Yay.
)Romain Gary, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Cennetin Kökleri[/I], Can Yay.
)Roy May, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yaratma Cesareti[/I], Metis Yay.
)Salih Bolat, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Öykü Yazma Teknikleri[/I], Papirüs Yay.
)Semih Gümüş, Öykünün Bahçesi, Adam yay.
)Sezer Tansuğ<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Herkes İçin Sanat,[/I] Altın Kitaplar Yay.
)Saul Bellow, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Boşlukta Sallanan Adam[/I], Okyanus Yay.
)Sibel Özbudun-Balkı Şafak<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Antropoloji: Kuramlar/ Kuramcılar[/I], Dipnot Yay.
)Stefan Zweig, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Günlükler[/I], Can Yay.
)Stefan Zweig, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar[/I], Türkiye İş Bankası Kültür Yay.
)Stendal, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Kızıl ile Kara[/I],
)Susan Sontag<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Böyle Yaşıyoruz Artık[/I], YKY
)Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, Metis Yay.
Şükrü Erbaş, İnsanın Acısını İnsan Alır, Everest Yay.
)Turgenyev, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Babalar ve Oğullar[/I],
)Türkçe Sözlük, Dil Derneği
)Tzvetan Todorov<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Fantastik[/I], Metis Yay.
)Tzvetan Todorov, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Poetikaya Giriş[/I], Metis Yay.
)Umberto Eco<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti[/I], Can Yay.
)Yuriy M.Lotman, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Sinema Estetiğinin Sorunları[/I], Öteki Yay.
)Yazım Kılavuzu, Dil Derneği,
)Yusuf Alper<I style="mso-bidi-font-style: normal">, Psikanaliz ve Aşk[/I], Çizgi Yay.
)<I style="mso-bidi-font-style: normal">2000 Yılında Türk Şiiri Sempozyum Bildirileri[/I], Ankara Üniversitesi Basımevi.
Walter Benjamin, Son bakışta Aşk, metis yay.
Walter Benjam, Pasajlar, YKY

Aydın Şimşek
18-05-2006, 13:10
Arkadaşlar, bu kitaplığa katkılarınızı, önereceğiniz kitapları bekliyorum.


İçtenlikle.

sema
18-05-2006, 13:15
Yazmak.......Marguarite Duras


Yüzyıllık yalnızlık.........Gabriel Garcia MARQUEZ

Perihan Baykal
18-05-2006, 13:38
O kadar çok ki...


Jean Christophe..........Romain ROLLAND


Sanatın Gerekliliği..........Ernest FİSCHER


Üç Büyük Usta..........Stefan ZWEİG


Ütopya..........Thomas MORE


Nasıl Yapmalı..........ÇERNİŞEVSKİ


Kırmızı Ve Siyah.......... STENDHAL


Madame Bovary.......... Gustave FLAUBERT


Son okuduklarım: Murathan Mungan'ın Yazıhane'si ve Özdemir İnce'nin Yazınsal Söylem Üzerine'si


Nietzche, Gorky, Shakespeare, Virginia Woolf, Marquez, Andre Gide, Balzac, Tolstoy,Edgar Allan Poe, Lorca, Neruda, Nazım, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal


Aklıma geldikçe ilave ederim.Edited by: Perihan Baykal

Perihan Baykal
18-05-2006, 14:07
"Diğer yandan ilk edebi metnin İ.Ö 1100 yıllarında yazıldığı tahmin edilmekte iken (ilyada ve Odysseia), bizim tüm bu büyük birikim karşısında yeni olabilmemiz için, ya mucizelere ya da çok büyük bir bilgi birikimine gereksinimimiz olacaktır. Kaldı ki edebi türlerin tümü (şiir, öykü, roman, biyografi, eleştiri, deneme, mektup vs.) sürekli devinim halindeler ve kendilerini tanımlayan yaklaşımları da sürekli aşındırmaktalar. İşte bu süreci karşılamak zorunda olan yazan kişi, okumalar, büyük okumalar yapmak zorundadır. <?:NAMESPACE PREFIX = O /><O:P></O:P>
Çehov öykülerinin estetik içeriğinin ne olduğunu, klasik metinlerin fiziki içeriklerinin niçin kurulduğunu, modern süreçleri anlatan metinlerdeki psikolojik yapının hangi bilimsellikle ilişkiye girdiğini yazan kişi “mutlak” bilmek zorundadır. Rönesans öncesi Doğu ve Batı edebiyatlarının ve Rönesans sonrası Batı ve Doğu edebiyatlarının evreleri mutlak okunmuş olmak zorundadır. Ayrıca her yeni sanat akımın kaynağında dönemin siyasal-ekonomik işleyişinin olduğunu bilmeden yazan kişi, nasıl yazar kişi olacaktır?"

Sanırım şanslıyız, ne dersiniz?Edited by: Perihan Baykal

Aydın Şimşek
18-05-2006, 15:55
Evet arkadaşlar, öyleyse şöyle bir liste daha yapayım..."Acil kitaplarımız"


Bunları belirleyip asayım....


sevgiyle kalın.

emre gümüşdoğan
18-05-2006, 16:46
Salah Birsel'in şiir üzerine bir iki eserini eklemekte yarar var derim...

asuman atakuman
18-05-2006, 17:55
Orhan Pamuk'tan Öteki Renkler de görüş açımızı genişletmek açısından çok yararlı olabilir. Böyle bir okuma listesi de o kitaptan çıkıyor.
Sevgiyle... Edited by: asuman atakuman

Aydın Şimşek
18-05-2006, 20:00
Sevgili arkadaşlarım, dostlarımmmm...demiştim ki bu liste uzatılabilinir, ya da başka önermelerle desteklenebilir...Evet, belli ki katkı çoğalacak. Her arkadaşımın bu listeye ekleyeceği elbette vardır. Ama sanırım yapmamız gereken, yazı serüvenine yeni yeni çıkmış bir arkadaşın elinden tutacak kitaplardan bir seçme yapmak...Diğer arkadaşlarımız zaten kendi yol kitaplarını yanlarına almışlardır. ya da bir çoğu bu düşüncelerini paylaşıp, karşılıklı kitap öneriyorlardır.


Diğer bir derdim de; daha çok kuramsal ve işlevsel bir seçim yapmak. nasılsa romanlar ve öyküler, bunlara ait kitaplar sıklıkla okunuyordur ama kuramsal yakalaşımlar içeren kitaplardan pek haberdar olunmuyor...Ne dersiniz?


Yakın zamanda yazmaya geçeceğiz....Şu yazı disiplinlerine bir başlayalım...Sonrası çok kolay olacak..


Haa, kimi arkadaşlar benim kitabımı nereden edinebileceklerini soruyorlar...internet üstünden satışı var sanırım. Bildiğim kadarıyla da www.imge.com (http://www.imge.com) satışa sunmuş.


Yarın kendi seçtğim 10 kitabı asacağım. Kendi kitap önerilerini asacak arkadaşlarımız da 10 ar kitap belirlesinler...


Sevgi ve dostlukla.

Aydın Şimşek
19-05-2006, 14:20
Sevgili arkadaşlar, yararlı olacağını umduğum ve benim için daima yol gösterici, yol açıcı olmuş olan 15 kitabı ekliyorum. Umarım işinize yarar.<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

1) Margeret Duras, Yazmak
2) Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler
3) Anton Çehov, Hikayeler
4) Binbir Gece Masalları
5) Cemil Kavukçu, Gemiler de Ağlarmış
6) Emin Özdemir, Dilin Öte Yakası
7) Giorgio Mangenelli, Düzyazının İnce Sesi
8) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz
9) Italo calvino, Amerikan Dersleri
10) John Berger, Görme Biçimleri
11) j.P.Sarte, Edebiyat Nedir
12) Susan Sontag, sanatçı, Örnek Bir Çilekeş
13) Umberto Eco, Analtı Ormanlarında Altı Gezinti
14) Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk
15) Vüsat.O.Bener, Tüm Yapıtları.

Bunlar benim listemdeki başlama, gelişme ve devam etme kitaplarım. Hani dilim varmıyor ama, sanki söylersem de (bir çok eleştirmenin dikkat çektiği, vurgu yaptığı için) kendi yeni yayımlanan kitabım “Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme” de bu listeye eklenebilir.
Sevgi ve dostlukla.[

asuman atakuman
19-05-2006, 15:16
Ne kötü! Yalnızca üçünü okumuşum.http://www.siirakademisi.com/forum/smileys/smiley19.gif
sevgiyle...

AYKIZI
19-05-2006, 22:54
Bu önemli başucu kitaplarındanokuduklarım, devede kulak. smileys/smiley5.gif
Sizden pek farkım yok sevgili Asuman Hanım.


Vakit geçirmemem gerek.


Liste için teşekkürler sevgili Aydın.

AYKIZI
20-05-2006, 02:56
Ferit EDGÜ'nün Can Cep'ten çıkan Binbir Hece'si beni çok besleyen,ufuklar açan bir kitap oldu..

Aydın Şimşek
20-05-2006, 10:06
Yeni metnimiz yola çıktı. Çok önemli bir konuyu asacağım. Neredeyse edebiyat-yazı hayatımızın en önemli tartışma alanlarından birisi. Bunlar benim görüşlerim ve bence olan yaklaşımlar. Bu nedenle de sınırlarını ben belirledim. Umarım bir tartışma alanı açmaktan çok bir araştırma-inceleme alanı açmaya neden olurum.


"Politik Bakımdan Yararlı Olan Metinler ile Estetik Bakımdan Yaralı Olan Metinler" başlığını taşıyan bu uzun yazıyı 2 bölüm halinde yayımlayacağım.


Sevgi ve dostlukla.....


Not: Bir de arkadaşlar yaptığımız çalışmalar yararlı olmuyorsa "işliği" istediğiniz yerde hemen bırakbiliriz.

Aydın Şimşek
20-05-2006, 10:19
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
POLİTİK BAKIMDAN YARARLI OLANLARLA
ESTETİK BAKIMDAN YARARLI OLANLAR / 1

“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Asıl keşif yeni toprakları bulmak değil,[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal"> yeni bir gözle bakmaktır.”[/I]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">(Marcel Proust[/B])

Yazma serüvenin en önemli sorunlarından birisi de, metinin ideolojik bir yapı taşıyıp, taşımadığıdır. Görünen odur ki, her yazarın ve yazar adayının ideolojik örgütlenmelerle karşılaşması ve ilişkiye girmesi kaçınılmazdır. Bu gerçeklik, yazarın ideolojiler karşısında nasıl bir tutum alacağını sürekli gündemde tutmuştur. Kimi zaman ideolojiler tarafından belirlenmiş bir sonuç olarak görülen edebi metinlerden, amacının dışında işlevler yüklenil-mesi beklenilmiştir. Böyle durumlar karşısında yazarın, metnin amacını koruyacak kimi tu-tumlar geliştirmesi gerekir.
Biliriz ki her şey ideolojik bir alanın içerisindedir. Bu nedenle yazarın ve yazının da ideolojik boyutu vardır. Estetik alanın kendisi de sonuç olarak ideolojik alandan kopamaz. Estetik prob-lemler de toplumsal ve bireysel hayatın problemlerinden bağımsız düşünülemez. Kısaca ide-oloji içerisinde kalarak, yazının kendi amacını nasıl koruyacağımıza ilişkin bir tartışma içerisindeyiz. Biliyoruz ki yazıyı, yazı değerlerini ideolojik alanlardan yalıtma çabası bir sonuç vermeyecektir. Çünkü<I style="mso-bidi-font-style: normal"> saf[/I] yazı yoktur. İnsanın doğasında olan taraflılık, yan tutuculuk, yön belirleyicilik içeriğin çıkış noktası olarak tüm metinlerde yerini alır. Önemli olan sanatsal yapıyı biçim olarak koruyabilmek ve hem kurmada hem de dilde yapıtın kendi doğası içerisinde kalabilmektir.

Sıkıntının kaynağında ideolojik katmanları sadece politik bir sonuç olarak algılamak yatmaktadır. Yani ideoloji denilince, bunu salt politik bir sonuç olarak algılama yanılgısı. Diğer bir söylemle, politika denilince bunu ideolojinin tümü sanma yanılgısı. Böyle olunca da politik mücadeleyi karşıtlığın tek olanağı sanıp, hayatın diğer alanlarında karşıtlık üretme şansı yitiriliyor. Sanat ve estetik alanında, diğer alanlarda karşıtlığını örgütleyememiş bir yapı, sorunların tümünü politikaya havale ediyor. Sonra da politik çözüm arayışlarını, politik davranmayı ideolojik birikimin merkezi ilan ediyor. Tüm sağlamalarını, bakış açılarını politika üzerine kuruyor ve ne yazık ki bunu da ideoloji olarak adlandırıyor.
İdeoloji denilince daha fazlasının anlaşılması tarafındayım. İdeolojiyi büyük bir kapsayıcı olarak görüyorum. Nesnel dünyanın ekonomik, politik, siyasal işleyişini, öznel istemlere göre düzenleme çabası olarak algılıyorum ideolojiyi. Bu nedenle de dış gerçekliği oluşturan şeylerle, dolaylı ya da direk olarak sürdürülen ilişkilerin sadece politika başlığı altında açıklanabileceğini sanmıyorum. Politika tek başına öznelliği karşılayamıyor. Hangi düzenle-meleri gerçekleştirilmişse özneyi de içine davet etmiş, hangi kuralları koymuşsa öznenin de kayıtsız şartsız uymasını istemiştir politika. Bu nedenle politikaya dış gerçekliğin düzenlen-mesi de diyebiliriz. Kendi gerekçelerini, tercihlerini ‘<I style="mso-bidi-font-style: normal">özne[/I]’ adına işleten bir iktidar biçiminden bahsediyorum. Dolayısıyla politika düzenlenmiş, sistemleştirilmiş, yönetim organları belir-lenmiş bir örgütlenme biçimi içindir. İdeolojinin içeriğini ise politika, hukuk, bilim, sanat, estetik, etik, eğitim, sosyoloji, din dil vs. oluşturuyor. Bunlardan birisi ideolojinin tümü olma-dığı gibi, ideoloji denildiğinde de bunlardan birisi tek başına algılanamaz. Öyleyse sorun metnin ya da yazarın ideolojik bir boyut taşıyıp taşımadığı değildir. Sonuç olarak, her metin ideolojiktir. Tartışmaya neden olan kavram ideolojiyi indirgediğimiz politika ve yazarın bura-ya kayıtsız şartsız davet edilmesidir. Yoksa hangi koşularda olursa olsun, bireyde ideoloji kaçınılmazdır.
Her ideoloji kendi meşruiyeti için mücadele verir, araçlarını örgütler. Politika da bu araç-lardan birisidir. Yine her ideoloji çelişmeler ve çatışmalar yumağıdır. Değişim ve dönüşümün ideolojinin en sağlam karakterleri olduğu düşünülürse, bu karakterlerin karşıtlığı şüphesiz ki inanç ve itikat birliğine işaret eder. Öyleyse denilebilir ki her ideoloji canlı kalabilmek, kendi-ni sürekli kılabilmek için değişim yasalarına uygun bir yenilenmeye gereksinim duyar. Yenilenmenin stratejilerini ve araçlarını oluşturur. Kendine yeni anlamlar ve derinlikler yaratır. Sadece bu günü değil, geleceği de programına alır. Bunların aksini düşünmek, o ideolojinin sonunu getirir. Bu bakış perspektifinden ilerlersek<I style="mso-bidi-font-style: normal">; ideolojisiyle çelişmeyen her birey zaman içerisinde tutuculaşıp, gericileşir [/I]diyebiliriz. Dahası, her ideolojik birikim kendi kadrolarının çelişme, devinme, değişme yetisiyle orantılı bir yaşam sürecine sahiptir. İdeolojiyi salt politik bir birikim ve kayıtsız şartsız itaat olarak dayatmak ya da görmek sevdası nice siyasi yapıları ortadan kaldırmıştır.
Metinle ideoloji arasında var olan ilişkiler genellikle besleyici ilişkilerdir. Bu beslenme biçimi pek fark edilmese de karşılıklıdır. İdeoloji gerçekliğin üzerine kurulurken, yazar da bu gerçekliğin içerisinde kalır. Çeşitli nedenlerden ve istemlerden dolayı, gerçekliğin değişimi için mücadele verme gereği de yazarın kapısını çalar. Yazarın dünyası da bu karşılaşmaya tepki verir. Bir vicdan oluşur. Yazar politik örgütlenmeyle karşılaşmanın kaçınılmazlığını kavrar. Ancak politika bir sonuç değil, bir durumdur. Politika yapmanın temel nedeni olan, <I style="mso-bidi-font-style: normal">politikanın varlık nedenini ortadan kaldırmak[/I] istenci de politik bir durumu işaret eder. Bu nedenle değişim yasası politik durumları da değişken kılar. Yazar da politika karşısında yaratıcı özne olarak, kendi esas alanını oluşturmaya yönelir. Bu alan estetik tutumu politik tutuma feda etmemekle başlar ve estetiğin politika içerisinde inşa edilmesine kadar sürer. Oldukça çatışık ve sıkıntılı bir süreçtir söz konusu edilen durum. Yazarın politikanın varlık nedenini ortadan kaldırmak için, kendi politik tavrını sanat ve estetik değerler içerisinden anlamlandırması olağandır.
Kodlanmış tüm siyasal-ekonomik-politik alanlar yazarı içinde tutmak ister. Daha doğrusu her birey gibi, yazar da politize edilmiş bir dünyaya doğar. Bu durum yazara rağmen olan durumdur. Politize edilmiş dünyanın ve onun ilişkilerinin içerisinde var olan yazarın, bu ilişkilere tepki vermesi olağandır. Sadece bu tepkiler yazardan yazara farklılık gösterir. Kimi yazar dış dünyanın gerçeklerini kendisine bir çalışma alanı olarak alıp, buradan toplumsal hayata katılırken, kimi yazarlar da dış dünyanın kodlarına karşı çalışma alanını kendi içine doğru çekilmekte bulur. Her iki tepki biçimi de dış dünyaya, yani politize edilmiş dünya yöneliktir.
İdeolojik bağlamda yazar ile metni arasındaki ilişkiyi başlatan da bu tepkilerdir denilebilir. Görülüyor ki nereden yaklaşılırsa yaklaşılsın yazı ve ideoloji bağlamındaki ilişkiler kaçı-nılmaz, yadsınamaz ilişkilerdir<B style="mso-bidi-font-weight: normal">. Kafka[/B]; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Dünya ile arandaki savaşta, dünyanın yanında ol[/I]” derken, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">George Orwell[/B]'de “<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Niçin Yazıyorum[/I][/B]” adlı makalesinde; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Sanatın siyaset ile hiçbir ilişkisi olmaması gerektiği düşüncesinin ta kendisi siyasal bir tutumdur…Geçmişteki yapıtlarıma baktığımda, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">siyasal[/B] bir amaçtan yoksun olduğum her durumda, cansız kitaplar yazdığımı, dokunaklı bölümlerin gösterişine kapıldığımı, anlamsız tümceler, süslü nitelemeler kullandığımı ve yapıtı genel olarak ipe sapa gelmez şeylerle doldurduğumu görüyorum ”[/I] diyor. Her iki söylem de ideolojik bir yapı üzerine kurulmuştur ve her iki yazar da politize edilmiş bir dünyaya politik bir tepki vermektedir. Yazar olarak tepkileri estetik cinstendir. Yani yazar politik tavrını yapıtlarıyla alır. Bu tavrın kendisi ise, yapıtın dil içerisinde kalarak inşa edilmesidir. Yazardan bir özne olarak politik bir tepki beklenebilir ama edebi metnin, ya da yapıtın böyle bir zorunluluğu yoktur. Genel anlamda yazı kendisi için bir amaçtır. Bir yazarın yapıtının tepkisi de estetik cinsten, dilin içinden ve kendi amacı için olabilir.
Doğrudur; doğadaki tüm türler kendileri için amaçtır. Bir elma ağacının işi elma vermektir. Ya da yabanıl bir hayvanın işi avlanmaktır. Türlerin oluşumlarında bulunan töz, doğal sürdü-rüm için, yeteneklerini sonuna kadar kullanmaya kodlar onları. Bu durum yaşamsaldır. Türler yetenekleri sayesinde farklılaşma ve özgünleşme sürecine girerler. İşte bu nedenledir ki her tür kendi amacını belirler. Varlığını sürdürebilmek için birikimlerini, kazanımlarını genleri, kültürleri aracılığıyla, ya da başka biçimlerle geleceğe aktarırlar. Yetenekliler diğerlerine göre aktarımı daha yoğun olarak kullanırlar, kimi rastlantısal düzenekler de işin işine karışır ve her tür kendi içerisinde bir sınıflanmaya yönelir. Güçlü, zayıf, güzel, çirkin gibi. Ama doğa türlerin yalın ve salt halde bulunma şansını vermez, bu durum türleri birbiriyle ilişkiye sokar. Doğa ve uzam içerisinde kendisi için amaç olan bir türle, yine kendisi için amaç olan başka tür karşı karşıya gelir. Baskın olan, çevreye uyumlu, daha yetenekli, bilgili, donanımlı olan tür diğerini kendisine dönüştürür. Ya da kendi çıkarları için özgün <I style="mso-bidi-font-style: normal">türün amacını[/I] ele geçirir, onu mutasyona uğratır. Böylelikle ilişkiler ve yaşam yeni bir boyut kazanır. Yani öncelikleri kendileri için amaç olan türler, farklı türlerle karşılaşıp, ilişkiye girdiklerinde yeni sonuçlar ortaya çıkartırlar.
Elma ağacına geri dönecek olursak; ağacın amacı elma vermektir. Türün esas amacıdır bu. Genlerine kodlanmış doğal bir akışla yapar işini. İnsan elma ağacıyla karşılaştığında ise, hiç bir geninde, sürdürümünde olmayan yeni bir amaca yöneltir onu. Örneğin, elma şarabına dönüşmeye. Baskın olan insan, daha uyumlu, daha yetenekli ve daha birikimlidir. Kendisine göre dış gerçeklik olan elmayı, öznel dünyasının amaçlarına katmıştır. Dışındaki türü, kendi amacı için yeniden biçimlemiştir.
Bu örnek üzerinden devam edelim: Yazı da öncelikle kendisi için bir amaçtır. Evet, yazı kendisi için bir amaçtır. Edebi metin de sanat türleri içinde estetik ve yaratıcı bir amaçtır. İnsan, dil ve onun pratiği olan konuşma eyleminden yola çıkarak, yaratıcılığını kayıt altına almayı amaçladığında, yazıyı hayatına aktarır. Dolayısıyla yazı bağımsız ve kendisi için amaç olma halini korurken, diğer yandan da taşındığı ilişkilerle yeni bir amaca yönlenir. Bu amaçlar slogandan tutun da, tarihsel kayıtlara kadar geniş bir alanda kullanılır. Dolayısıyla yazı da kendisi için bir amaçtır, ama aynı zamanda etkileşim içindedir. Saf ve salt kendisi değildir. Her yazarın tutumu yazının içeriğini, biçimini ve işlevini farklı kılar. Edebi metin için; <I style="mso-bidi-font-style: normal">diyelim ki bir şiir ya da öykü açısından[/I] yazarın edindiği ya da içinde bulunduğu ideolojik durum etkendir. Yazar, yazı serüveninde bu ideolojisini kullanır. Yazının amacı ile yazarın amacı buluşup, birleşip yeni bir amaca biçimlenir. Bu amaç ise ideolojinin kapsama gücü içerisinde kalır. Bu noktaya gelindiğinde yazar için yol ayrımları da, bu yol ayrımlarının oluşturacağı bireysel kopuşlar da gündeme gelir. Yazarın ideolojisi ve onu politize eden dünyanın metin içinde nasıl yer alacağı başat soruna dönüşür. Yazı, edebi bir metin olarak ideolojiye ait bir inşa mı olmalıdır, yoksa yazının kendisi için amaç olması, ideolojiden bağımsız bir boyutu söz konusu yapar mı?
Kesin olan bir şey varsa, o da yazının bireysel bir uğraş olduğudur. Bu nedenle yazının içe-riğini ve yazarın kimyasını toplumsal bir akılla açıklama çabaları pek yararlı bir sonuç ortaya koymayacaktır. Her türlü açıklama çabası gündelik dile, anlamlara, dolayısıyla toplumsallaşmaya kaçınılmaz olarak katılır. Açıklama kaynakları da elimizdeki bilgisel sonuçlardan ibarettir. Her türlü adlandırma ve anlamlandırma, adlandırılan ve anlamlandırılan şeyin karşısında giderek zayıflar. Oysa sanat cinsinin bireysel üretim biçimi olması, sanat ürününü de bireysel kılar. Yani adlandırma ve anlamlandırma bireyselleşir, toplumsal örgü-den, dolayısıyla politize edilmişlikten uzaktır. Ancak, bireysel bir üretim biçimi olan edebi metin açığa çıkıp, kullanılmaya hazır hale geldikten sonra, kullanıcılar tarafından çoğaltılabilir. Ondan öncesi, yani yazarla yazı arasında kalan o üretim süreci tamamen bireyseldir. Metnin kullanılmaya hazır hale gelmesiyle ve toplumsal kullanılmaya açılmasıyla birlikte, toplumsallaşma süreci de oluşmaya başlar. Bu süreç artık yazardan ve sanat ürününün amacından bağımsız bir işleyiştir.
Yazar yazarken sadece kendisidir. Ya da kendisini oluşturan şeylerle beraber sadece kendisi-dir. Bu durum yazarın anlam sorununda da bağımsız davranmasını sağlar. Dış gerçekliğe ya-zarın yüklediği anlamla, <I style="mso-bidi-font-style: normal">yani bireyselliğiyle[/I] okurun ya da toplumsal aklın yüklediği anlam arasında bir gerilim oluşur. Yazar için dilin dönüşümünü sağlayan yazı disiplinleri temel çıkış noktası olurken, bu disiplinler okur ya da akılsal anlam alanları için ne ifade edebilir? Daha önce değinmiştik; yazar kendi bütünlüğü içerisinde bir anlam dizgesi yaratmışken, okur ya da toplumsal alan da kendi içerisinde bir anlam dizgesi yaratır. Böylelikle okur ile yazar ara-sındaki ilişkiler, yazarın yapıtını oluşturma aşamasında birbirlerinden içten içe, ağır ağır kop-maya başlar. Sanat ürünü okura ulaştığında yazar okurun yorumlarından, çoğaltmalarından bağımsızdır artık. Yani metninden bağımsızdır.
Ancak, yazar yine de bir özne olarak toplumsal alanlara karşı olan duyarlıklarını yazı cinsin-den vurgular. Bu durum yazarın toplumsal alana duyduğu vicdanıdır. Ve bu vicdan yazarın her yapıtının içerisinde yer alır. Ancak okur bu durumun çoğu kez farkında bile değildir. Poli-tika ise yeterince açık ve belirgin olmayan (sanat cinsinden ve sanat dilinden oluşmuş olan) bu vurgudan hiçbir zaman memnun olmamıştır.

İki örnekle açıklamaya çalışayım:

Aydın Şimşek
20-05-2006, 10:39
2/
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Güneşimi arılar yedi gecesiz kaldım*[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Dört köşe taşların üstünde[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Denizin çarşısında yeşil zeytin[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Balıklar geçti düdük çala çala[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yaşamaya başladım kaldığı yerden[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yosunlu kapıların ardında gizli[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">İkiz martıları bulmak için.[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]
( <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Oktay Rıfat[/B], <I style="mso-bidi-font-style: normal">Perçemli Sokak[/I] )


Tamamen dilsel bir çalışma olan bu şiiri anlamlandırma çabalarımız bize bir derinlik kazan-dırmayacaktır. Böyle bir çaba, her defasında yeni anlamlar çıkaracaktır karşımıza. Çok anlam-lılık edebi metinler için olağandır. Dili yıkıp yeniden kuran bir yazara, yine dil üzerinden yaklaşmak daha yararlı olacaktır. Peki, anlam diye bir şey yok mudur öyleyse? Bunu söyle-yemeyiz; böyle bir şey gereksiz bir zorlama olur. Her şey, ama her şey anlamlı olmasa da, anlama eğilimlidir. Yazarın bireyselliğinden çıkan sanat ürününün bir dili vardır ve bu dil diğer tüm diller gibi ideolojiktir. Yani anlamla ilgilidir.
Ancak, gündelik dilin barındırdığı ideolojik söylemlerle, sanat dilinin ideolojik olması arasın-da da bir fark olmalıdır, vardır da. Yaygın ve gündelik dil, iletişim-bildirişim aracı olarak top-lumsallaşmıştır. Anlaşma, tanıma, gösterme, işaretleme dilidir toplumsal dil.. Bu nedenle mu-tabakatları taşır. Sanat dili ise bir üst dildir ve gündelik, yaygın dili dönüştüren canlı bir organizma olarak işler. Gündelik, yaygın dil toplumsal ideolojiye, dolayısıyla somuta bağımlıyken sanat dili bireysel ve daha çok imgeseldir. Gündelik dil kendini gündelik politikaya ba-ğımlı kılar. Sanat dili gündelik politikadan olabildiğince uzak durur. Böylelikle estetik bakım-dan yararlı bir metinle, politik bakımdan yararlı bir metni ayıracak kritiklere sahip oluruz. Yani, sanat cinsinden konuştuğumuz sürece, estetik bakımdan yararlı olanlarla, politik bakımdan yararlı olanları birbirinden ayırma gereği duyarız. Bunu sağlayacak olan ise, yazarın başat olanağı olan dildir; estetize edilmiş bir üst dil.
Yazarın dille inşa ettiği her ürününde ideolojik tutumu görülür. Ancak ideolojik söylemi, gündelik dilin apaçık işaret etmesi gibi belirginlikler taşımaz. Bu nedenle de sanat dili top-lumsal akılın beklentilerini yeterince, ya da tüm içerikleriyle karşılayamaz.. Her sanat ürünün-de bir içerik olduğu düşünülürse -ki kaçınılmaz olarak vardır- bu içeriği gündelik dilin anlam alanlarıyla sınırlayamayız. Böyle bir girişim olsa olsa anlam manipülasyonuna neden olur. Bu da yazarın hiç amaçlamadığı bir durumdur. Oysa biliyoruz ki sanat dili kavramsal bir kesinlik ve açıklık taşımıyor. Diğer yandan okurun yapıtla, yapıtın diliyle kurduğu ilişkide de bağım-sız bir boyut vardır. Okurun dünyasıdır bu. Yazar o dünyada neredeyse hiç yoktur. Bir çok yazar ise o dünyada olmak istemez. Böylelikle yazar yorumdan korumuş olur kendini.

Çokça karşılaşılan yanlışlardan birisi de yazarın anlatacağı bir öyküde, öykü kahramanına kendi ideolojisini giydirerek o metni ideolojik bir metin haline getirdiğini sanmasıdır. Diyelim ki bir işçi öyküsü yazıyor sayın yazar; bu işçiyi politik karakter haline getirmek için, ona ya politik kimliğini giydiriyor, ya karşıt olduğu bir kimlik uyguluyor. Oysa işçinin yaşamının tümüne, ya da bir kesitine getireceği bakıştan biz işçinin ideolojisinin ne olduğunu algıla-malıyız. Yazar kendi ideolojisinin yanında olabilmek için metni apaçık politize ediyor. Ortaya sahici olmayan kaba, salt gerçeklik çıkıyor. Dış gerçekliğin taklidinden ileri gidemiyor bu an-latı. Bir üst dil, ya da yaratıcı bir dilin yerini gündelik dil alıyor. Edebi bir metinde olması gereken derinlik, çok anlamlılık, olasılık daha baştan kaybedilmiş oluyor. Yerini politikanın eskimiş, çözülmüş tek düzeliği alıyor. Alışkanlıklarından vazgeçmeyen tutucu bir çevreye yöneliyor yazar. Deneyselliği, sürprizleri, dil incelikleri, estetik tutumu olmayan metinler çıkıyor karşımıza. Yazar kaba bir politik tutumla metni kurduğunu sanıyor. Bunu da <I style="mso-bidi-font-style: normal">metne ideolojik[/I] yaklaşım diyor. Oysa yanılıyor, yazarın politik alanında daralıp, yoksunlaşıyor metin.

Olageldiği gibi, bugünkü özgürlüklerimiz geçmişte birer sınırdı ve bugünkü sınırlarımız da gelecekte sıradan birer özgürlük alanları olacak. Yazı dili bugünün sınırlarını aşındırmayı amaç edinir. Yazı dili aşındırıcıdır. Çoğu zaman yazı dilini ve anlam deneyimlerini kendi sınırları içerisinde tutup, yeni söylemlere engel olan politik yapılar, sınırın tam da kendileridir.
Sorunumuz metnin politik bir içerik taşımasından çok, bu içeriğin sanatsal olup olmayacağıdır. Bir metin açısından onu estetik yapan da, politik yapan da dilidir. Öyleyse metnin yapısı birçok gerçeklikten, düşünsel tasarımlardan, ruhsal, psikolojik kimi olgulardan, amaçlardan, tinsellikten, inanç biçimlerinden oluşacaktır. Politikanın öğeleri olan bu unsurlar aynı zaman da dilin de yapıcı öğeleridir. Yazar tüm bu nedenlerle kurguladığı yapıtını “<I style="mso-bidi-font-style: normal">edebi yapıt[/I]” hali-ne getirebilmek için dilin,(dolayısıyla da politikanın) içinde kalacaktır. Ayrışma noktasını be-lirleyen de yine dil olacaktır.
Yazar bir metni edebi metin haline getirirken gündelik dili, metin için yeniden kurmak zorundadır. Böylelikle gündelik dilin toplumsallaşmış anlamlarını ve işaretlerini değişime uğra-tarak, onları bireyselleştirir. Yani gündelik dil yazarın bakışlarından geçerek, başkalaşır. Politik dil ise gündelik, yaygın dilin içerisinde kalmak zorundadır. Varlığını toplumsallaşmaya borçlu olan politik dil ait olmanın, mülkiyetin dilidir. Yani her şeyleşmiş bir dildir söz konusu olan.
Dil açısından bakıldığında da kendisi için amaç olan yazı (dolayısıyla yazar), metnin kendi cinsinden (dil içinden) bir değer taşıyıp taşımadığını öncelemek zorundadır. Estetik içerisinde kalınacaksa; bu alanın ürünlerinden sayılan bir romanla, öyküyle, şiirle, denemeyle, günceyle karşı karşıya isek, bizim için bu metnin biçimiyle, içeriğiyle ve işlevselliğiyle önce bir edebi değerinin olup olmadığı, metnin dilinin ne kadar politik olduğundan ve bize ne anlattığından daha önemlidir. Önce dil, her daim edebi dil.


YA'U*

<I style="mso-bidi-font-style: normal">Elektrikler söndü dün gece[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Zor bela toplayıp satrancın taşlarını[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Mecburen yattık[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Uyuyan dostların nefesler[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Dolaşsınlar azıcık[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]

<I style="mso-bidi-font-style: normal">Tam ben de eve doğru açılıyordum[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Şıpırdatmadan hiç kürekleri[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bir kürek mahkumunu boğazda sandal sefasına[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Haklılar, bırakmazlar tabi ama…[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Ya'u ne güzel şeymiş meğer karanlık[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]
Bu şiirin anlam, dil ve politik boyutuna bakarsak ne denli özgün olduğunu anlarız. Şiir politik bir şiirdir, şiirde anlatılan mekân da öyledir. Bir cezaevi ve bir mahkumla karşı karşıyayız. Ama şairin de, şiirin de açıktan açığa politik gerçekliğe dayalı mesajları yoktur. İronik ve örtük bir dildir kullanılan. Yazarın kullandığı dilin ideolojisi metin içerisinde ve metne özgü politik bir yapıya dönüşüyor. Bir hapishanede bile geleceğe ilişkin umutlarını, düşlerini sür-düren mahkum tipi çiziyor şair. Her fırsatta firara hazır, özgürlüğü hiç aklından, duygu-larından çıkartmayan politik bir mahkumla karşı karşıya bırakıyor okuru. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Dostların nefesinin kara birer kedi [/I]olarak sessizce ortalıkta dolaşması, <I style="mso-bidi-font-style: normal">boğazda sandal sefasına çıkan bir mah-kumun kürekleri şıpırdatmadan çekişi[/I]…Karanlığı neredeyse yücelterek, bu durumun hayâl kurmak için bulunmaz bir fırsat oluşunu imlemesi... Şiirsel söylem alışılmış anlamı bozan politik bir tutumdur. Anlamın kendisinin başat olmadığını, bir simyanın ortada dolaşıp durdu-ğunu duyumsatıyor bize şair. İşte bu simya şiirsel dildir.
Yani kendisi için amaç olan bir dil kurmuştur şair. Bu dil hiçbir kurumdan, yapıdan ve alış-kanlıktan ödünç alınamaz. Bu nedenle yazarın dünya görüşü, metnin dilini yönelten ve belirleyen olarak değil, dil tarafından estetize edilerek metinde yer almalıdır. Yazarın politik referansları metnin içeriğinde kendini duyumsatabilir ama açıkça ilan edilmemeli, görünür kılınmamalıdır politik tutumlar. Böyle bir durum yazarı baskılayarak sınırlar, yazar bir süre sonra sanat dilinin tüm deneysel arayışlarını, özgün söyleyişlerini politikanın somutluğuna ve daha önceleri belirlenmiş söylem alanlarına taşır. Hatta yazar bir süre sonra edebi metin kur-mak için (gerekli olan dil çalışmasını da terk ederek) kendi ideolojisinin alanına sıkışıp, orada dikey sözler, sloganlar üretmeye kadar gidebilir.
Yazarın değeri, yazıyı kurma ve anlatma biçiminde gizlidir. Metine giydirilen politik tercih metnin içeriğini ve dolaşımını hızlandırır, metnin belki daha hızlı bir şekilde kitleselleşmesine yarayabilir ama edebi türler kimliklerini dilden alırlar. Bu dil kendisi için amaçtır; dönüşüm-lerinde, anlatım düzeylerinde politik baskılanmadan rahatsız olurlar. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Nazım Hikmet, Aragon, Elauart, Brecht, G. Orwel, Marinetti, Poe, Gorki, Brecht, Eliot, Ezra Pound, Thomas Mann, Albert Camus, Tolstoy [/B]ve daha bir çok yazar politik kimlikleriyle bilinirler.Ama tüm bu yazarların amacı <I style="mso-bidi-font-style: normal">sanat dili[/I]ni kurmaktır. Sanatçılar ideolojik duruşlarıyla, politik kimlikleriyle sınıf mücadeleleri tarihindeki yerlerini almaktan kaçınmazlar, ama sanat yapıt-larının sanatsal bir yaratı olduğunu ve bu yapıtların politik bir dille kurulamayacağını da hep öncelerler. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Nazım Hikmet[/B]; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Gerçek edebi eylem bir yapıt ürünüyle kendini tanıtır”[/I] diyor. Ve şöyle devam ediyor: “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Kanım şu ki, sanatta en büyük tehlike sekterlik. Böyle olduğu için, kendi görüşümü zorla kabul ettirmek istemem; bütün öbür görüşleri de kabul ederim, çünkü gerçek ancak çelişkilerin birliğiyle kavranabilir.”[/I]
İdeolojik tutumun da yazarın yaratıcı kaynaklarından birisi olduğunu göz ardı edemeyiz. İnsa-nın doğası gereği ait olduğu dış gerçeklik, ideolojik gerçekliktir. Ve yazar dışarıyla girdiği ilişkilerin içerisinde kendi reflekslerini, ilişkilerin kendisinde açtığı alanları yazının kaynağı olarak kullanır. Aslolan; ideolojik yapıyı yaratıcılığına aktarırken “<I style="mso-bidi-font-style: normal">yazarın ve yazının duruşu[/I]”nun nasıl olması gerektiğinin unutulmamasıdır.
Politik yapı insani bir yapıdır. Bu akıştan kaçınmamız olanaksızdır. İnsanın aklının, duygusunun değdiği hemen her şey politize edilmiştir. Yazı da politik bir hayatla çevrilmiştir. Ancak sanatsal bir yazı kendisini politize eden durumlara karşı estetik özellikler ve direnç geliştirir, geliştirmelidir. Kendisini var eden tüm nedenlerle girdiği ilişkide, yine kendi gerçeğini esas kılmalıdır. Bu, sanat dilidir. Yaratıcı ve üst bir dil. Bu dilin kaynağıysa insan ve doğadır.

emre gümüşdoğan
20-05-2006, 10:56
Sevgili Aydın Hocam,
İşlik çalışmaları oldukça yararlı oluyor ve devam etmesini istiyoruz. Ben çok yararlanıyorum, arkadaşların da yararlandığından eminim. ilgiyle izlediğimizi ve çalışmaları beğendiğimizi bilmenizi isterim.
Sevgiler Hocam, devam lütfen...

Perihan Baykal
20-05-2006, 11:32
Sizi ilgiyle izliyoruz Aydın bey. Yararlı olduğunuzdan emin olabilirsiniz. Teşekkür ve sevgilerimizle.smileys/smiley1.gif

FulyaÇelikbilek
20-05-2006, 12:15
Sevgili Aydin bey, en cok bana yararli herhalde...smileys/smiley1.gif


Tesekkürler...

AYKIZI
20-05-2006, 12:38
Sevgili arkadaşlar,


Asılan yazılardan ne şekilde yararlandığımızı da tartışabiliriz burada. Kendimizcehangi çıkarımlarda bulunduğumuzu paylaşabiliriz.


Farklı görüşler varsa onları da okuyalım.

sebnem korkmaz
20-05-2006, 16:44
Aydın Bey, edebi dili diyaloglara yerleştirmek biraz zor oluyor. Yani gerçeğe yakın yazmak durumundasınız yoksa böyle konuşan biri varsa hemen gelsin diye bir eleştiri çıkıyor karşımıza. Diyalogları gündelik dilde yazdığım zaman ise bu sefer metnin geneline uymuyor. Bu da bir tür çıkmaz. Hangisi doğrudur?

asuman atakuman
20-05-2006, 19:36
"Ne yazdığımız değil, nasıl yazdığımız" önemliydi değil mi?

"Dördüncü Filip'in himayesindeki ikiyüzyirmiüç yazar, gece gündüz, bilineni bir kez daha bildirmek, hep- aynı olanı çok- farklı kılabilmek, eskiye yeni donlar biçebilmek için ter dökerlerdi."(*)

(*) Elif Şafak-Şehrin Aynaları
sevgiyle

Ali Tekmil
20-05-2006, 21:22
Sevgili Aydın Şimşek, yazılarınızı ben de izliyorum.Çok yararlı oluyor, elinize sağlık.Sanırım bu işi (yaratıcı yazarlık) bu denli önemseyip böyle sistemli götüren bir edebiyat sitesi de yok. Çalışmanız bu anlamda da iyi bir örnek.


Bugün astığınız yazıyı da okudum ve üzerine düşündüm.Görüşlerimi şöylece açıklayabilirim:


1-"Biliriz ki herşey ideolojik bir alanın içerisindedir" demişsiniz.yazıya girişteki önermeniz bu.


a-Bunun (ideolojik alanın) öğeleri nelerdir? Bu öğeler yazarı-yazıyı nasıl etkiler? Yönsemeleri neler olur? Estetik sorunlar neler olabilir? gerçek yaşama değdiği , dolayısıyla yazan özneyi-elbette yazıyı da-etkilediği yerler somut olarak kendilerini nasıl ortaya koymak isterler? Yazar, karşısında duran bu gerçekliği nasıl kavramalı? Nasıl aşmalı? Yazıda da "küresel kontrolün" egemen olduğu günümüzde yazarın kendine soracağı canalıcı soru bu olsa gerektir.


b-"İdeoloji içinde kalmak" ne demek? Sınıflı toplumlarda "yazan özne" zaten bir ideoloji içinde olduğunu bilmez mi?Farklı kanallar açmaya çalışanlar ısrarla ve aslında "ideoloji içinde kalmak" mı isterler?Konunun tersyüz edilmesi kime , ne yarar sağlar?


2- Örneğin bende ideolojiyi sadece politik alan olarak algılamıyorum.Ve yazımın amacının sadece kendisi olamayacağını düşünüyorum.Birçok ilineğinin de olması gerektiğini düşünüyorum.Şimdi ben yazıyı salt ideolojik-politik ürün olarak mı görmüş oluyorum?


3-"İdeolojinin gerçekliğin üzerine kurulduğu", ancak yazarın hele de şairin bu gerçekliğin içinde kaldığı önermesi pek doğru gelmedi bana.Ancak daha sonraki "kendi politik tavrını sanat ve estetik değerler içerisinde anlamlandırması olağandır" yaklaşımınız doğrudur elbet.Önceki cümleyi sonrakinin bir arefesi olarak anlamak gerek demek ki.


4-Yazarın "toplumsal maddi alan" içinde "eylediği" tabiidir de buna rağmen yazının salt kendisi için bir amaç olduğu sözüne katılamıyorum.Bugün yaşadığımız "küresel ortaçağ" da yazar dengeyi nasıl ayarlamalı? Oto kontrol yoluyla mı?İdeolojik-politik bataktan kaçacağım diye başka bir batağa saplanması mı gerekir?


5-Ayrıca yazının kendisi için bir amaç olduğu saptamanızı doğrulamak için "doğal" dünyadan örnekler vermeniz biraz zorlama gibi geldi bana.


6-Şimdi sanat alanı bugün bu denli ideolojik-politikleştirilmeseydi , hegemonyacı politik güçler sanata içeriden bu denli müdahale etmeselerdi belki ben de bu konudabu denli duyarlı olmazdım.Ancak durum bugün çok farklıdır.Bana göre bugün yazarın özgürlük alanı alabildiğince daraltılmıştır.Tek-tipleştirilmek istenilen yazar adeta nefes alamaz hale getirilmiştir.Politikadaki "ya bendensin ya da düşmanım" görüşü bana göre bu alana da egemen kılınmıştır.Benim görüşüm budur,İtirazlarımın başlıca nedeni de budur.Bana göre bu alanın insan adına genişletilmesi zorunluluğu yazarın önünde durmaktadır.Örneğin :Nazım,Brecht,Marinetti,Mayakovski,Lorca,Elouard, Aragon,Rimb a ud,Hasan Hüseyin,Enver Gökçe,Trakl,Hölderlin...bugün yaşıyor olsalardı ve aynı yazı-şiirleri yazsalardı bugünkü sanat arenasında yerleri neresi olurdu acaba?Bunu çok merak ederim ben.Halbuki herşeyin " post-modern" yaşandığı bu çağda her sanat dinamiği kendi yerini kolaylıkla bulabilmeli değil mi? Peki öyle mi oluyor? Niçin bu tarz şiirler bugün yazılmıyor ya da etkisi sınırlı kalıyor?Bu şiirler aşıldı mı?Yoksa bu kanallar mı tıkandı?Düşünmek gerek.


7-Örneğin ben on yıldır şiir yazarım.Verili hiçbir politik-ideolojik bağımlılık kaygısı da taşımadan yazarım.Belki bu yüzden de hep"ayazda" olmuşumdur.Alargada.Hiçbir "grup ya da grupçuk" la da kendimi bağlı hissetmem ancak yazdıklarımın hiçbiri yalnızca "kendi gerçekliğini" karşılayan , kendi yörüngesini dönen gezegenler olmamıştır umarım.Başka yörüngelere de değsinler diye uğraştığımı sanıyorum.


8-Estetik değerler yaratmak elbette ki yazarın başlıca sorumluluğudur.İnsani iyilik , güzellik, güzel duyu yaratmayacaksa yazar ne diye "yazar" ki?Ancak baştan yazarı bazı sınırlayıcı argümanlarla "uyarmanın" doğru olmayacağı kanısındayım.


Ben eğer duyarlı olunacaksa yazarın "özgürlük alanı", medyatik gemlemeler, dolaşım alanındaki engeller vb. konularda duyarlı olunması gereğine inanıyorum.


Şimdilik bu konuyla ilgili görüşlerim böyledir.Ben de sitedeki arkadaşlarım gibi sizin yazılarınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim.


Yine görüşebilmek umuduyla selam ve sevgiler.Ali TekmilEdited by: rimbaud

Aydın Şimşek
22-05-2006, 17:51
Aydın Bey, edebi dili diyaloglara yerleştirmek biraz zor oluyor. Yani gerçeğe yakın yazmak durumundasınız yoksa böyle konuşan biri varsa hemen gelsin diye bir eleştiri çıkıyor karşımıza. Diyalogları gündelik dilde yazdığım zaman ise bu sefer metnin geneline uymuyor. Bu da bir tür çıkmaz. Hangisi doğrudur?








Sevgili Şebnem, yazı ve hayat daima mucizevi özellikler ve içerikler taşır. Yazar taklit eden, gerçeği tekrarlayan değil, gerçeği bozandır. Yani gerçeğin örtülediği "öteki" gerçekliği önüne kor. Bunu yaparken de diyalogları etkindir. Yani olağandan olağanüstüne, gerçekten gerçek üstüne doğru iniş çıkışlar gösterir. Diyaloglarınızı nasıl samimi buluyorsanız, nasıl kendinizde sıcaklık oluşturuyorsa öyle kurun. Kurgunun yarısı samimiyettir çünkü. Başkasının, hele hele de okurun söylediklerine tıkayın kulaklarınızı...İdeal okur sizsiniz, yani yazar...


Sevgi ve dostlukla.

Aydın Şimşek
22-05-2006, 18:04
Sevgili Aydın Şimşek, yazılarınızı ben de izliyorum.Çok yararlı oluyor, elinize sağlık.Sanırım bu işi (yaratıcı yazarlık) bu denli önemseyip böyle sistemli götüren bir edebiyat sitesi de yok. Çalışmanız bu anlamda da iyi bir örnek.


Bugün astığınız yazıyı da okudum ve üzerine düşündüm.Görüşlerimi şöylece açıklayabilirim:


1-"Biliriz ki herşey ideolojik bir alanın içerisindedir" demişsiniz.yazıya girişteki önermeniz bu.


a-Bunun (ideolojik alanın) öğeleri nelerdir? Bu öğeler yazarı-yazıyı nasıl etkiler? Yönsemeleri neler olur? Estetik sorunlar neler olabilir? gerçek yaşama değdiği , dolayısıyla yazan özneyi-elbette yazıyı da-etkilediği yerler somut olarak kendilerini nasıl ortaya koymak isterler? Yazar, karşısında duran bu gerçekliği nasıl kavramalı? Nasıl aşmalı? Yazıda da "küresel kontrolün" egemen olduğu günümüzde yazarın kendine soracağı canalıcı soru bu olsa gerektir.


b-"İdeoloji içinde kalmak" ne demek? Sınıflı toplumlarda "yazan özne" zaten bir ideoloji içinde olduğunu bilmez mi?Farklı kanallar açmaya çalışanlar ısrarla ve aslında "ideoloji içinde kalmak" mı isterler?Konunun tersyüz edilmesi kime , ne yarar sağlar?


2- Örneğin bende ideolojiyi sadece politik alan olarak algılamıyorum.Ve yazımın amacının sadece kendisi olamayacağını düşünüyorum.Birçok ilineğinin de olması gerektiğini düşünüyorum.Şimdi ben yazıyı salt ideolojik-politik ürün olarak mı görmüş oluyorum?


3-"İdeolojinin gerçekliğin üzerine kurulduğu", ancak yazarın hele de şairin bu gerçekliğin içinde kaldığı önermesi pek doğru gelmedi bana.Ancak daha sonraki "kendi politik tavrını sanat ve estetik değerler içerisinde anlamlandırması olağandır" yaklaşımınız doğrudur elbet.Önceki cümleyi sonrakinin bir arefesi olarak anlamak gerek demek ki.


4-Yazarın "toplumsal maddi alan" içinde "eylediği" tabiidir de buna rağmen yazının salt kendisi için bir amaç olduğu sözüne katılamıyorum.Bugün yaşadığımız "küresel ortaçağ" da yazar dengeyi nasıl ayarlamalı? Oto kontrol yoluyla mı?İdeolojik-politik bataktan kaçacağım diye başka bir batağa saplanması mı gerekir?


5-Ayrıca yazının kendisi için bir amaç olduğu saptamanızı doğrulamak için "doğal" dünyadan örnekler vermeniz biraz zorlama gibi geldi bana.


6-Şimdi sanat alanı bugün bu denli ideolojik-politikleştirilmeseydi , hegemonyacı politik güçler sanata içeriden bu denli müdahale etmeselerdi belki ben de bu konudabu denli duyarlı olmazdım.Ancak durum bugün çok farklıdır.Bana göre bugün yazarın özgürlük alanı alabildiğince daraltılmıştır.Tek-tipleştirilmek istenilen yazar adeta nefes alamaz hale getirilmiştir.Politikadaki "ya bendensin ya da düşmanım" görüşü bana göre bu alana da egemen kılınmıştır.Benim görüşüm budur,İtirazlarımın başlıca nedeni de budur.Bana göre bu alanın insan adına genişletilmesi zorunluluğu yazarın önünde durmaktadır.Örneğin :Nazım,Brecht,Marinetti,Mayakovski,Lorca,Elouard, Aragon,Rimb a ud,Hasan Hüseyin,Enver Gökçe,Trakl,Hölderlin...bugün yaşıyor olsalardı ve aynı yazı-şiirleri yazsalardı bugünkü sanat arenasında yerleri neresi olurdu acaba?Bunu çok merak ederim ben.Halbuki herşeyin " post-modern" yaşandığı bu çağda her sanat dinamiği kendi yerini kolaylıkla bulabilmeli değil mi? Peki öyle mi oluyor? Niçin bu tarz şiirler bugün yazılmıyor ya da etkisi sınırlı kalıyor?Bu şiirler aşıldı mı?Yoksa bu kanallar mı tıkandı?Düşünmek gerek.


7-Örneğin ben on yıldır şiir yazarım.Verili hiçbir politik-ideolojik bağımlılık kaygısı da taşımadan yazarım.Belki bu yüzden de hep"ayazda" olmuşumdur.Alargada.Hiçbir "grup ya da grupçuk" la da kendimi bağlı hissetmem ancak yazdıklarımın hiçbiri yalnızca "kendi gerçekliğini" karşılayan , kendi yörüngesini dönen gezegenler olmamıştır umarım.Başka yörüngelere de değsinler diye uğraştığımı sanıyorum.


8-Estetik değerler yaratmak elbette ki yazarın başlıca sorumluluğudur.İnsani iyilik , güzellik, güzel duyu yaratmayacaksa yazar ne diye "yazar" ki?Ancak baştan yazarı bazı sınırlayıcı argümanlarla "uyarmanın" doğru olmayacağı kanısındayım.


Ben eğer duyarlı olunacaksa yazarın "özgürlük alanı", medyatik gemlemeler, dolaşım alanındaki engeller vb. konularda duyarlı olunması gereğine inanıyorum.


Şimdilik bu konuyla ilgili görüşlerim böyledir.Ben de sitedeki arkadaşlarım gibi sizin yazılarınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim.


Yine görüşebilmek umuduyla selam ve sevgiler.Ali Tekmil





Sevgili Ali arkadaş, öncelikle metni bu denli içeriden okumana, yorumlamana ve katılmana teşekkür etmeliyim. Sorduğun soruların büyük bir kısmını bir sonraki asacağım metin yanıtlayacaktır. Ama öncelikle unutulmaması gereken artık günümüzdeki estetik biçimleme yenilendi ve bir çok yazar "mücadele estetği" içerimini oluşturmanınemeğini veriyor. Ben de Türkiye'de ilk kez 2003 yılında bu kavramı kullanan ve o günden bu güne de içini doldurmak için çeşitli tartışma alanları açan birisiyim.Bu söylem bile, estetik dinamiklerinin tüm katmanlarının ideolojiyle ilişkili olduğunu işaretler. Bununla da kalmaz, estetiği politik itirazların önüne çıkartır. İleriki derslerden birisinin başlığı ise "Hız Bir İdeolojidir ve Metin Hıza Karşıttır" başlığını taşıyacak. Oyazı bir yandan sorduğun soruları yanıtlarken, diğer yandan da yeni sorular üretmene neden olacaktır...


Böylesine duyarlık için çok teşekkür ederim.

Aydın Şimşek
23-05-2006, 12:34
Sevgili arkadaşlarrrrrrrrrr....iyi gidiyorsak yeni bir metin asacağım...


Sevgi ve dostlukla..

sema
23-05-2006, 14:54
Evet,gayetiyi gidiyor Aydın Bey... smileys/smiley1.gif

Aydın Şimşek
23-05-2006, 15:39
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>HIZ BİR İDEOLOJİDİR
VE
METİN HIZA KARŞITTIR

<I style="mso-bidi-font-style: normal">“Sanat gürültüyü bilmez[/I].”
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> Roland Barthes<O:P></O:P>[/B]
<O:P></O:P>
Çağımız büyük altüst oluşlar çağı. Hemen her şey bağımsız bir varoluş peşinde. İlişki içerisine giren <I style="mso-bidi-font-style: normal">ötekini[/I] yok sayarak kendini var kılmaya çalışıyor. Artık bir arada iş yapabilmenin yerini, giderek kendi başına varolmak alıyor. Bunun için birey her türlü aracı yaşamsal ve olağan sayıyor. İnsanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu edindiği etik, este-tik, ideolojik değerlerinin yerini <I style="mso-bidi-font-style: normal">her şey olma[/I] iddiası alıyor. Şeyleşmeye insanın temel değer-lerine hakim kılınıyor. Değişim büyük bir hızla yaşanıyor. Yeni denilene alışılamadan, onunla duygusal-fiziksel ilişkiler geliştirilemeden eskiyor. Tekrar bir boşluğa bakakalıyoruz.
Yaşam biçimlerimize, tercihlerimize yeni bir ideoloji yerleşmiş durumda: <I style="mso-bidi-font-style: normal">Hız. <O:P></O:P>[/I]
Hemen hepimizin yakındığı hız, unutturan, bellek tutulmasına neden olan ekonomik-politik ve kültürel bir örgütlenme biçimi. Özgünlüğü bozan, derinleşmeye engel olan, tüketimi körükleyen, kaba gerçeği, mistik olanı değerli kılan bir güçten söz ediyorum. Gerçekten de tam bir ideolojik yapı. Yörüngemizi belirliyor, bireysel edimlerimizin yerine kendi program-larını sokuyor. Algılarımızı, görme biçimlerimiz, bilinç sıçramalarımızı, kısaca varoluş neden-lerimizi etkiliyor. İnsanın <I style="mso-bidi-font-style: normal">seçme, beğenme ve değerlendirme[/I] hallerinin yerine geçmiş olan bir güçle karşı karşıyayız.
Çoğunlukla çabuk unutmaktan, anısız, hatırasız kalmaktan bahsediyoruz. Fazlalıklar, imitas-yonlar, sahte duygular yoruyor bizi. Belleğimiz neye odaklanacağını şaşırmış durumda. Bu görüntü ve ses patlamasının tam ortasında kalmış olan bizlere de; “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Belki de en iyisi unutmak, kendinizi yormamak, umursamamak[/I]” diyor. Ya da her şeyi kendi günü ve zamanı içerisinde yaşamayı özendiriyor. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Dünsüzlük[/I] ve <I style="mso-bidi-font-style: normal">yarınsızlık[/I] rahatlatan bir seçime dönüştürülüyor. Tam da böyle yaşanıyor. Ama diğer yandan da çabuk unutmaktan, belleksizlikten dert yanıyoruz.
Olaylar karşısında eylemli olmayan her özne, içerisinde yer almadığı, tarafı olmadığı düşünce ve eylemlerle biçimlendirilir. Bizi hiç ilgilendirmezmiş gibi görünen hız, zamanla bizi de kendi içerisine alıyor. Böyle bir sonucu kestiriyoruz ama, belki bu sonuç bizi etkilemez diye susuyoruz. Kapımız çalındığındaysa, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Tanrım, niçin ben[/I]” diyoruz. Çıkış yolu için belki de artık geç kalınmıştır. Her şey çok hızlı ve sinsice gelişiyor.
Hızın ne olduğunu kavrayabilmek için onun işleyiş biçimini ve kurallarını çözmek gerekiyor. Hızın işleyiş mantığıyla ilgili bir bakış açısı edinerek onu çözümleyebiliriz: Hızı oluşturan olgular hayatımızın en temel gereksinimleri üzerinden anlamlandırılıyor. Ekonomi, siyaset, politik, estetik, etik alanların tümünde hız var. İstemimizin dışında gelişiyor ve bizi kendine bağımlı kılıyor bu olgu.
Hız, dayatmadır, hayatın tüm alanlarında kuşatmanın tam da kendisidir, hız.
Öyleyse hız ile yazı arasında da bir ilişki kurulabilir. Günümüzde yazıya da yazara da neredeyse egemen hale gelmiş olan hıza, karşıtlık üretmek gibi bir sorumluluğu var yazarın. Bu yeni zamanlarda yazan kişinin, genelde hıza ve onun içeriklerine kapılmaya çok hevesli olduğu gözlemleniyor. Bir an önce meşhur olmak ve tanınmak için neler yapacaklarını hesap-layıp duruyorlar çoğu zaman. Hemen birkaç kitap yazmayı, imza günlerine ve söyleşilere katılmayı, röportajlar yapmayı, poz vermeyi hedefliyorlar. Bu nedenle de popüler şeyler yaz-mak, ilgi çekmek istiyorlar. Tabi ortam kirli, ortada dolaşan çok kötü örnekler var. Özenti esinlenmenin, görüntüde olmak var oluşun aracı, hatta kendisi sayılıyor. Piyasa ise pazarlama teknikleriyle işe dört elle sarılmış durumda. Özel hayatları vitrine çıkartılabilecek yakışıklı oğlanlarla, güzel kızları yazı dünyasına aktarıyor. Sonra da cilalayıp sürüyor pazara. Arkasına da dev bir reklâm sektörü ekliyor. Böylelikle edebi bilgisi ve ahlakı olmayan bir sürü “<I style="mso-bidi-font-style: normal">okumaz yazar[/I]”, edebiyatçıyım diye dolanıyor ortalıkta.
Ne yazık ki yazının insani incelikleri örtülendi, bunun yerine kişinin kaba saba anlatımı, her tanık olduğunu işlemeden yazıya aktarması, ya da hiç değerli olmayan göz yaşları edebiyat diye önerildi. Genç yazın adayı da edebiyatın bu olduğunu, ya da edebiyat yapmanın biricik yolunun bu olduğunu sanmaya başladı. Bu anlayış öyle hız kazandı ki, gerçek edebiyatın değerleri neredeyse unutuldu. Hız aynı zamanda unutmayı-unutturmayı içermiyor muydu? Hıza dayalı bir edebiyat ortamında, kesif bir kişiselcilik öne çıkartıldı. Kişiselcilik de, birey-bireyselleşme maskesiyle örtülendi. Herkes diline doladı “<I style="mso-bidi-font-style: normal">birey”[/I] olma edimini ama, birey olmanın gereği olan örgütlülüğün, etik ve estetik tutumun, politik kimliğin ve toplumsal duyarlığın kapısını aralayan olmadı. Şairin dediği gibi <I style="mso-bidi-font-style: normal">“İnce şeyleri düşünmek[/I]” için kimsenin zamanı yoktu.
Hız üzerinde bu kadar durmamız anlamlıdır. Çoğumuz tehlikenin ayrımına varamadık henüz. Küreselleşmenin ürünü olan hız, önümüzdeki her şeyi parlatıyor ama sağımızdaki, solumuzdaki, geçmişimizdeki her şeyi de unutturuyor. Kendimiz için olmalıyız da, <I style="mso-bidi-font-style: normal">öteki [/I]alan-larımızın içerisinde olmamalıdır, önerisini getiriyor. Bizi bu noktaya taşırken önce <I style="mso-bidi-font-style: normal">özgürlük, sonsuz özgürlük[/I] sloganıyla kışkırtıyor. Birey olmanın ötekisizleşmek olduğuna inandırıyor. Geçmişin ve geleceğin önemsizliğine vurgu yapıp, sadece şimdiki zamanı yaşayın diyor. <I style="mso-bidi-font-style: normal">An[/I] ya da <I style="mso-bidi-font-style: normal">bir an[/I], tüm tarihselcilikten daha önemli sayılıyor. Geleceğin belirsizliği nedeniyle in-sanlığın kazandığı hümanizmayı sıradanlaştırıp, gündelik tüketim hatları oluşturuyor. O hat içinde elden ele, kucaktan kucağa dolaştırıyor bizi. Düşündürmüyor uyuşturuyor, kıyaslat-mıyor kabullendiriyor, eleştirmeye olanak vermiyor, itaat ettiriyor.
Bir kurbağa muamelesi görüyoruz: Saf kurbağayı doğal ortamından alıp, su dolu büyük bir kabın içine koyuyor. Öncelikle kurbağanın alanını küçültüp, onu sınırlıyor. Çevresel olarak, gözlemsel ve tanıklık olarak kurbağanın hayatı küçültülüyor. Su dolu kabı da, kısık ateşle yanan ocağın üstüne. Kurbağa özgür ve mutlu gezinip duruyor bu suda. Özgür ve mutlu olma sanrısını yaşarken, kabın altındaki kısık ateş ağır ağır işliyor suya ama kurbağa farkında bile değil durumun. Sıcaklık değişimi ağır ağır gerçekleşiyor. Su kaynama noktasına geldiğinde kurbağanın canı yanıyor, fırlayıp su dolu kabın dışına atmak istiyor kendini ama yapamıyor.
Çakılıp kalıyor olduğu yere. Kasları, sinir sistemleri erimiş, çoktan reflekslerini yitirmiş oluyor. Ne yaparsa yapsın küçük kurbağamız iş işten geçmiştir artık.
Bu örnekleme işin ve işleyişin bir yönüydü. Burada yaşamı daraltan, coğrafyayı küçülten, erim ve gözlem alanını kısaltan ve ötekisizleştiren bir işleyiş söz konusu. Diğer yandan bir başka yöntem daha kullanıyor. Burada da işleyişi gerçekleştiriyor:
Burada da hız algısı sürücüye azami 100 km. hızla gidilecek bir yolda, 200 km. hız öneriyor. Uçuruyor. Nereye doğru uçuyorsunuz? <I style="mso-bidi-font-style: normal">Özgürlüğe, bireyselliğe, kendinize, hiçliğe[/I] uçtuğunuzu sanıyorsunuz. Kimsenin size karışamayacağı, soru soramayacağı, tercihlerinizi eleştireme-yeceği, yani olmayan bir dünyaya. Hız arttıkça burnunuzun ucundan başka hiçbir şeyi göremiyorsunuz. İçinden gelip geçmekte olduğunuz yolda (ki bu yaşanılan hayattır) bir tek siz varmışsınız gibi bir algı yaratıyor. Yoldaki ağaçlar, bulutlar, börtü böcek sizin için değerler değil artık. Aynı yolda disiplinleriyle seyreden her şeyi arkanızda bırakıyorsunuz. O hızla çarptıklarınızı duymuyorsunuz bile. Sizi durduracak büyük kazaya doğru hızınızı artırarak gidiyorsunuz. Büyük kazadan yaralı olarak kurtulsanız bile artık düşünceleriniz ve duyar-galarınız geçmişinize ait hiçbir şeyi taşımıyor olacaktır.. Şiddet ve hız her şeyi siliyor çünkü. Kim olduğunuzu, nereden gelip nereye gittiğinizi, bu dünyadaki varlık nedenlerinize ilişkin tüm birikiminizi yitirmiş oluyorsunuz. Bilinciniz ve kültürel ekiniz siliniyor. Ailenizi, dost-larınızı, arkadaşlarınızı, yoldaşlarınızı, aşklarınızı anımsama şansınız da elinizden alınıyor. Kim olduğunuza ilişkin elinizde avucunuzda sadece koyu bir sis perdesi kalıyor.
Denilebilir ki günümüzde yazının işlevlerinden birisi de hayatı yavaşlatmaktır. Hıza karşı savunma alanı da sayılabilecek yazı, insani değerleri sürekli kılma ve kayıt altına alma bilincidir. Yazar belleğini ve sezgilerini hayata dayamalı, hızın unutturduğu ya da unuttur-maya çalıştığı ne varsa orayı işaretlemelidir. Böylelikle insani içeriklerin-inceliklerin varlığını duyumsatmalıdır. Hıza karşı olmak, popüler oluşuma ve tüketime karşı olmaktır. Yazar insanlığın kültürel ekinini, birikimini gözetlemelidir.
Hıza kimlerin gereksinim duyduğuna da bakmak gerekiyor. Hız, bir tüketim biçimi olarak kodlandığına göre öncelikle bu tüketimi sağlayan, ortaya çıkartan, pazarlayan, üretimi ve üretim araçlarını elinde tutan bir sınıfın olması gerekiyor. Bu araçların mutlak iktidar olarak kalmasını isteyenler, hıza gereksinim duyan sınıftır. Sınıfsal bir durumdan bahsediyorum, dolayısıyla da bir sınıftan bahsediyorum. Burjuva sınıfı hızın esas sahibidir. Bu sınıf için her şeyin hızla tüketilmesi, üretimin çeşitliği ve sürekliği açısından zorunludur. Kârın boyutları bu hıza bağımlıdır.
Hayatı yavaşlatmak (hangi araçlarla olursa olsun) yazarın amaçlarından birisi olmalıdır. Hayatı yavaşlatmak burjuva sınıfına karşı dolaylı bir mücadele biçimidir. Hızı yavaşlatmak tarih bilincine ve tarihselciliğe sahip çıkmak demektir ki, bu da düşünce evrimimizin, kültürel ekinimizin anımsatılması ve yaşatılması anlamına da gelir. Bu evrimin ve ekinin içeriğini oluşturan <I style="mso-bidi-font-style: normal">sınıf mücadeleleri tarihi[/I],<I style="mso-bidi-font-style: normal"> [/I]insanlığın en büyük mirasıdır. Bu miras ezen ile ezilenin, sömüren ile sömürülenin, savaş yanlılarıyla barış savunucularının, kardeşlikle düşmanlığın, tüm renklerle dillerle, inanışlarla bir arada yaşayabileceklerle parçalayıp-bölüp-yutmak iste-yenlerin tarihine ışık tutar.
Hız, sosyal hayatımızın içerisine de girerek tüketimi destekleyecek yeni ve ilginç kavramlar üretti: “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Malı götürmek...yırtmak...köşeyi dönmek...vakit nakittir[/I] vs.” Bu ahlaktan beslenen yazar tipi de, sanat yapıtını tüketicinin ve pazarın beklentilerine göre işlemeye başladı. Yaratı-cılık yerine kopya etmek, taklit etmek fetişleştirmek, klişeleştirmek, posterleştirmek, slogan-laştırmak neredeyse onay gördü. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak da dil nedensizleştirildi, öteki anlamsılaştırıldı, birey ve toplumun yerine, kişi ve kişiselcilik değerli kılındı. Yeni bir sosyal algı-anlam alanı örgütlendi. Bu alanda yaşam biçimi olarak yarışma kültürü, kendini gösterme, özel hayatı sergileme, vitrinde olma kültürü öne çıkartıldı. Yarışmalar içerisinde yer almak isteyen yoksul insanlar ise giderek radikalleştiler. Artık markalar hız içinde anlam-lıdır, yiyecekler, içecekler, arabalar, eğlence mekânları hayata hız katabildiği oranda tüke-tilmektedir. Reklâmlar ekonominin büyümesi için hızı körüklerken, büyüyen ekonomilerin içinde yoksul kesiminin geliri küçülmekte, hız halkı yoksullaştırmaktadır. Genel kesimlere önerilen hıza dayalı hayat biçimi, bu kesimlerce hemen alındı. Vitrinde ve görüntüde olarak <I style="mso-bidi-font-style: normal">yeni bir hayat kurabilme[/I] sanrısı, özellikle gençler arasında yaygın bir istem haline geldi.. Bu hayatların bir parçası olarak sınıf atlanacağı imasına yönelenler giderek çoğalmaya başladı. Özel hayatlarını ve aile hikayelerini sonuna kadar kullanıma ve görüntüye açan, açmak zorun-da olan geneli, hız her açıdan satın aldı ve bireyden kişiye doğru içini boşalttı.
Hız azınlığın ve sermayenin yeni gücüdür. Sermaye estetiğin tüm birikimleri de ekonomiye aktardı. Estetik üreticileri de ekonominin parçası haline geldiler. Sanatçı ve sanat ürünü tarih-te hiç olmadığı kadar ekonomik-politik güçler tarafından politize edildi, özgünlüğünü-özgür-lüğünü yitirdi.
Çağımızda egemen aklın ya da iktidarın saldırı refleksi de sayılabilecek olan hız, karakterini daha çok kışkırtmalardan almaktadır. 19. ve 20.yy iktidarları kendilerine muhalif olan imgeleri bastırıp yok etmeye yönelirken, yeni iktidarlar toplumsal hayatı kışkırtmayı da yönetme biçimi olarak kullanıyorlar. Bastırıp yok etmeyi bir kenarda tutarak -<I style="mso-bidi-font-style: normal">ama asla ondan vazgeçmeyerek[/I]- kışkırtmayı insani değerlerin üzerine yönlendiriyorlar. Değerlerin içeriği kışkırtılarak boşaltılıyor. Böylelikle kendi muhalefetini de kendisi yaratıp denetleyen, yönlendiren yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya bırakıyor bizi. Bu muhalefet Sivil Toplumculuk, Pasif İnisiyatifçilik, Dernekçilik vb. şeklinde örgütleniyor. Bu örgütlenmeler ne iktidara aday oluyorlar, ne de iktidarsız yapabiliyorlar. Politika yapıyorlar ancak, politika yapmanın temel aracı olan siyasi partilere de sırt çeviriyorlar. Büyük bir gürültü çıkarıyorlar, tozu dumana katıyorlar, bu gürültü , toz dumanın içerisinde, hızı ve iktidarı elinde bulunduran sınıfı bilinçsizce saklayıp, onun örtülenmesine neden oluyorlar. Sistemi değiştirmek yerine, sistemin içerisinde kalmayı ezberletiyor hız. Karmaşa her şeye egemen oluyor. Mutlak iktidar olan sınıf ise, hızı iyice artırarak unutmayı sürekli güncelleştiriyor. Tüm hayatları ve bu hayat-ların seçimlerini <I style="mso-bidi-font-style: normal">şimdi[/I] ye indirerek, sürekli değişimi canlı tutuyor. Biraz önce tükettiğini daha hazmetmeden, yeniden aynı şeyi tüketmeye kodlanıyor insan.
Egemen aklın ve mutlak iktidarların yakın zamana kadar kendisine muhalif olan imgeleri, bu-gün nasıl kışkırtarak içini boşalttığını kavrayabilmemiz için, hem bastırılanların hem de kış-kırtılanların neler olduğunu kavramamız gerekiyor:
<O:P></O:P>
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bastırılanlar[/I]: <O:P></O:P>
a) Toplumsallık ve toplumsallaşma.
b) Bireysel-toplumsal-örgütsel muhaliflikler.
c) Partililik.
d) Politik taraflılık.
e)Etik tutumlar.
f)Estetik tutum; seçme ve beğenme bilinci.
g) Siyasal ayrışma ve siyasallaşma süreçleri.
h)İçerikle ilgili yapılan her türlü vurguyu.
ı) Eylemlilik, özgünlük, özerklik.
i) İnsani içerikler, hümanizma ve sınıfsallık.
j) Değişim ve dönüşüm dinamikleri.
k) Devrimci unsurlar.
l) Bütünlükçü yapılar.
<O:P></O:P>
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Kışkırtılanlar:<O:P></O:P>[/I]
a) Özel hayatlar kışkırtılarak, bireylerin duygu ve düşüncelerini teşhire zorlar. Sınıf atlanacağı duygusunu özel hayatın teşhiriyle ilişkilendirip, yaygınlaştırılır.
b) Vitrinleri salt bir tüketim merkezi olarak düzenler ama vitrinlerde teşhir edilen malın emek ürünü olduğunu örtüler. Böylelikle <I style="mso-bidi-font-style: normal">emeğe yabancılaşma[/I] giderek bireyin kendine yabancılaş-masına döner.
c) Siyasal iktidar talebini baskılarken, ekonomik ikameyi her şeyden daha değerli kılar. Ekonomik mücadeleyi, esas ilgi unsuru olan siyasi mücadeleden ayırır.
d) Siyasi yabancılaşmayı destekler, siyasal alanı küçümseyerek daraltır. Siyasallaşmayı risk alanı ilan eder. Politika yapmayı ve onun esası olan <I style="mso-bidi-font-style: normal">partili mücadeleyi[/I] geniş halk yığınlarının elinden alır. Geniş kitleler için siyaset yapma riski arttırılır.
e) Çıplaklığı, erotizmi, uyuşturucuyu kutsar ve kullanımları için kışkırtır. Kullanım alanlarını özgürleşme alanları olarak ilan eder.
f) Politik tutumları, taraflaşmayı yadsır, disiplinsizlik, özensizlik ve ilgisizlik kışkırtılır.
g) Toplumu bireye, bireyi de kişiye indirgeyerek, toplum bilincini kesintiye uğratır. Sadece <I style="mso-bidi-font-style: normal">şimdiki an’ın[/I] yaşanmasını önerir..
h) Kışkırtmanın büyük dinamiği nostaljidir. Geleceği projelendirmek ve bunun için yöntemler üretmek yerine, geçmişin bilinen, keşfedilmiş sularında demirlemenin daha güvenirli olduğu-nu yaygınlaştırır nostalji.
Nostaljiyi besleyen içeriklerden birisi de <I style="mso-bidi-font-style: normal">korku[/I] ve <I style="mso-bidi-font-style: normal">zor[/I]’dur. Bir toplum ya da birey durmadan geçmişe vurgu yaparak yaşıyorsa, referanslarını geçmişe mutlak bağımlılıktan alıyorsa, o toplumun tarihinde sindirme dönemleri de vardır. Aslında <I style="mso-bidi-font-style: normal">nostaljik[/I] vurgular çoğu zaman toplumsal travmaları örtülemek içindir. Biz de de 12 Mart, 12 Eylül gibi dönemlerden hemen sonra, özellikle yazın insanlarının bu tür anlatılara yönelmesi dikkat çekicidir. Geleceği projelendirmek yerine, kendisini şimdiye ve geçmişe adamış bir sosyal yapı doğal olarak zaman içerisinde tutuculaşacaktır. Son yıllarda yazın dünyamızda da, okur dünyamızda da öne çıkan yapıtlara baktığımızda, nostaljik yapıtlara duyulan ilgi açıkça görülür.
ı) İçerikle ilgili yapılan her türlü vurguyu baskılarken biçimi kışkırtır. Biçim ise mimari bir yapı, içerik için bir çalışma alanı olmaktan çok, görüntüdür. Yazar görüntülenen ve görünen birisi olmak için biçimin kendisi olur.
i) Özensizliği, hiçlik duygusunu, konformizmi, özenme ve öykünmeyi, eylemsizliği sıklıkla kışkırtıp, kullanır.
Kışkırtılanlara bakıldığında görülecektir ki tümü popüler olmakla ya da popüler tüketimle ilgilidir. Hız, bu olguların içerisine kimi zaman gizliden, kimi zamana da açıktan açığa yerleş-miştir. Bastırılanların tümü vazgeçilemez, <I style="mso-bidi-font-style: normal">insani seçimlere[/I] vurgu yapıyor. Bastırılarak yok edilmeye çalışılan bu değerler, insanın aydınlanma birikimiyle, hümanizmasıyla koşut geliş-melerdir.
Yazar da hızdan payına düşeni alıyor. Yazarlar da hemen tüketilebilen, derinliği olmayan, kolay, basit, sığ ve sıradan bir dille yazıyorlar. Güncel olanı gelecek olana yeğliyorlar. Var olan problemlere karşı bir suskunluk süreci öngörüyorlar. Kendileri, ülkeleri ve hatta hayatın temel amacı olan dilleri aşındırılıyor, bunlar karşısında yazar da tüketimin bir parçası oluyor. Hız, yazarın bakmasını-görmesini örtülüyor. Yerine çılgınlığın, umarsızlığın, ilgisizliğin, gemisini kurtaran kaptanın hayalini sunuyor. Hayatı uyuşturup geçici bir rahatlama sağlıyor.
Popüler olma çağında, popüler konular piyasa tarafından çoktan belirlenmiş oluyor. Yazar burada arıyor kendini. Yazan olma iddiasıyla ortaya çıkana şöyle bir bakıyor, piyasa- pazarla-ma ve dolaşım için uygunsa, <I style="mso-bidi-font-style: normal">“nasıl yazarsan yaz[/I]” diyor. Ama insanın ve dünyanın temel sorunlarından uzak durarak yaması gerektiğini de vurguluyor.. Kolaycılığın kapılarını aralıyor, buradan içeriye sızıyor yazar, hiçbir edebi ölçüye bakmadan yazmaya başlıyor. Gelişigüzel, disiplini olmayan, dil bilinci ve dil sorumluğundan uzak, estetik-etik tutumlar içermeyen yüzlerce yazı, şiir bir o kadar da kitap giriyor hayatımıza. Hızın genel politikası olan <I style="mso-bidi-font-style: normal">unutturma[/I] yetkesi, kitapların piyasaya çıktığı gün işlemeye başlıyor. Estetik-politik anlamlara saldırarak varlığını sürdüren hız, onca eğitilmemiş emekle ortaya çıkan yapıtları hemen değersizleştiriyor, kendini çöp tenekesinde buluyor yazar. En çok satanlar listesinde birkaç ay kalan kitapları, üzerinden bir yıl geçmeden neredeyse kimse anımsamıyor. Yazarın da, çok satan kitabın da içerik kimliği hiçleşiyor.
Yazarın sadece yazdığı zamanla değil, gelecekle de bir hesabı olmalıdır. Metinlerin geleceğe kalması doğru bir seçim yapıldığını gösteren tek kılavuzdur. Bir metni zaman ve hız karşısın-da değerli kılmak yazar için önemli olmalıdır.
Peki, yeni zamanların efendisi gibi gözüken hız karşısında tavrımız ne olacak? Can sıkıcı bir soru! <I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazar, hızı nasıl yavaşlatacak[/I]?
Dış dünyadan gelerek yazının içine yerleşen hızı denetlemekle işe başlanmalıdır yazar. Yazı-nın hızını artıran unsurları görmek gerekiyor. Yazar bir metni kurgularken metnin nereye varacağını, uğrayacağı değişimleri kesinlik içeren bir tutumla hesaplayamadığına göre, yazı-nın serüveniyle, yazarın serüveni metin içerisinde buluşup, çatışır. Yaratıcılığın süreçleri tam da bu çatışmalarda gizlidir. Yazarın aklıyla metnin aklı arasındaki bağ, sanıldığı gibi tam bir uyumdan oluşmuyor. Çoğu zaman bağımsız, ama aynı amaç için çalışan iki akıl oluyor orta-da. İki ayrıksının aynı amaç için uzlaşması olağansa, yer yer çatışmaları da olağan ve bes-leyicidir.
Hem hız karşısında ayakta kalabilmek için, hem de bir düzyazı metnini kurabilmek için kimi “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yazı disiplinleri[/I]” ne gereksinim vardır. Yazı disiplinleri edinmeyen her yazar, er geç sıradanlığa, kolaycılığa teslim olacaktır. Genel olarak yazarın disiplin sorunları olduğu bilinmektedir, buna karşın yazının da bir disiplin işi olduğu bilinir. Yazarın yazı cinsinden disiplinler edinmesi, çok çalışarak ve okuyarak kazanacağı bir deneyimdir. İşte bu disiplinler kazanılıncaya kadar, yazar dış gerçekliğin etkisi ve tehlikesi altındadır. Hız, yazı disiplinleri edinmemiş her yazarı kendi tuzağına çeker, yazarı hayata ve kendine yabancılaştırır.
Yazı disiplinleri bir yandan hıza karşıtlıktır yaratırken, diğer yandan da yazarın yazı karşısın-daki olanaklarını anımsatır. Yazı disiplinleri yazan kişinin zırhıdır. Alışkanlıklardan, tekrar-lardan, sıradanlıktan koruduğu gibi, yazan kişinin aynı zamanda duyargalarıdır yazı disiplin-leri. Yazan kişinin dış dünyaya ve kendi içine bakmasını sağlar. Dış gerçekliğin ve metnin içerisinde bulunan şiddetlerden korur.
Yazan kişi yazı disiplinleriyle var olur.
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>Edited by: evin okçuoğlu

Aydın Şimşek
23-05-2006, 15:48
Arkadaşlar, çok ama çok önemsediğim bir yazı daha astım....Bu yazı çok kritiktir. Lütfen yazının içeriğine nüfuz etmeye çalışın. Bu yazından sonra yazı disiplinlerine geçiyoruz...


Yani;


*eksilterek yazmak


*boşluk bırakarak yazmak


*gündelik dil yerine edebi dille yazmak


*tekrarlardan arınarak yazmak


*şifreleyerek yazmak


*kuşku duyarak yazmak


*zaman atlamaları yaparak yazmak


*felsefeye ve dünya görüşüne yaslanarak yazmak


*slogan hızın kendisidir...slogandan uzak durarark yazmak


*bir yazı geleneği olarak nostalji...nostaljiden sakınarak yazmak


*tarih bilinciyle yazmak


*gerçek her şey değildir...gerçeğin dışına tutunarak yazmak


*yorum , aşırı yorum, aşırıyorum...dan uzak durarak yazmak


*yüceltmeden yazmak


diye oluşturduğum bu başlıklar "yazma disiplini"nin vazgeçilmez ögeleri..


Yeni dersle birlikte bunlara bağlanarak yazı çalışması yapacağız.


Tüm arkadaşlara kolay gelsin.... Hafta sonuna kadar söyleşi imza günlerim nedeniyle Konya, Antalya ve Alanya da olacağım. Dönüşte tartışırız.

AYKIZI
23-05-2006, 23:19
Hoca gezsin, öğrenciler çalışsın. smileys/smiley2.gif


Keyifli söyleşiler diliyorum.

esra saygı
24-05-2006, 21:05
Hız olgusunu genellikle trafikte meydana gelen kazalarla birlikte anımsarız.Hocam Hız-ı yazmaya, sanata öyle bir ilişkilendirmişsiniz ki hayranlıkla okudum.


Hız, yazarın bakmasını-görmesini örtülüyor. Yerine çılgınlığın, umarsızlığın, ilgisizliğin, gemisini kurtaran kaptanın hayalini sunuyor. Hayatı uyuşturup geçici bir rahatlama sağlıyor.


Hız ve hız-ın getirdikleri hayatlarımızı tehdit ettiği sürece(Yazar olsun/olmasın)rahat etmek,görmezden gelmek kimsenin hakkı değildir.Yazar hızı nasıl mı yavaşlatır? Herşeyi unutmaya hazır,sorgulamayan,rahatına düşkün,kolay paranın -kısa zamanda şöhret olama tuzağına düşeninsanları yazdıklarıyla dürterek,rahatsız ederek...

emre gümüşdoğan
29-05-2006, 08:00
Bu yazıyı, dinlenmiş bir beyinle sabah dinginliğindeokumak için erken kalkmıştım, değdi doğrusu.
Teşekkürler Aydın Dost...

asuman atakuman
29-05-2006, 10:00
"İlişki içerisine giren <I style="mso-bidi-font-style: normal">ötekini[/I] yok sayarak kendini var kılmaya çalışıyor."
oysa varlığım ötekinin varlığından besleniyor.

adalı mirvari
29-05-2006, 10:34
<TABLE id=HB_Mail_C***111;ntainer height="100%" cellSpacing=0 cellPadding=0 width="100%" border=0 UNABLE="***111;n">
<T>
<TR height="100%" width="100%" UNABLE="***111;n">
<TD id=HB_Focus_Element vAlign=top width="100%" background="" height=250 UNABLE="off">


Sayın Aydın Şimşek'in yazısının, izniyle çıkışını aldım, dokuna dokuna okuyacağım. Diyeceğimi sonra söyleyeceğim.


Çalışmanızı paylaştığınız için teşekkürler.</TD></TR>
<TR hb_tag="1" UNABLE="***111;n">
<TD style="FONT-SIZE: 1pt" height=1 UNABLE="***111;n">
<DIV id=hotbar_promo></TD></TR></T></TABLE>

evin okçuoğlu
29-05-2006, 11:07
"Yazar bir metni kurgularken metnin nereye varacağını, uğrayacağı değişimleri kesinlik içeren bir tutumla hesaplayamadığına göre, yazının serüveniyle, yazarın serüveni metin içerisinde buluşup, çatışır. Yaratıcılığın süreçleri tam da bu çatışmalarda gizlidir"A.Ş.


İşte budur. Bizim bir olan b u sayfamız vardı oraya taşımadım şimdi:))))


Aydın bey, tarama nedeniyle oluşan gereksiz tireleri temizleyecem bir boş zamanda


sevgiler bir sonraki aşamaya hazır herkes... Hevesle bekliyoruz.

Aydın Şimşek
29-05-2006, 12:01
Sevgili arkadaşlar, işliğimizin kritikbir dönemine daha geldik. Artık yazma deneyimlerine yakınlaştık. Sanırım bu kısa süre içerisinde yazmaya ilişkin kimi ön bilgilerimiz de olmuş oldu. İşliğin amacı elbette "yazar" yetiştirmek değil. En azından benim ve yaptığım çalışmaların böyle bir amacı ve iddiası yok, hiç de olmadı. Sadece "yazı sanatı"nın soruunlarıyla yazan kişiyi erken karşılaştırmak. Tek amacım bu oldu bile diyebilirim. Bir de eleştirel bakmayı ve eleştirel okur olabilmeyi önemsedim hep. Çalışmalarda bunun duyumsanmasını istedim.


Şimdi "Yazı Disiplinleri" ne geçiyoruz. Çok önemli olduğunu sanıyorum. İlk disiplinimize başlıyoruz. Daha eğlenceli bir dönem olacağından kuşkum yok. Umarım işlik bittiğinde işe yara bişeyler yapmış oluruz.


Sevgi ve dostlukla....

Aydın Şimşek
29-05-2006, 12:47
YAZI DİSİPLİNLERİ 1/ EKSİLTEREK YAZMAK
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
“Üzerinde yürünen patikanın gücü, uçaktan seyredileninkinden farklıdır. Benzer bir şekilde, okunan metnin gücüyle kopya edileninki de birbirinden farklıdır. Uçak yolcusu yalnızca patikanın manzara içerisinde kendisine nasıl bir yol açtığını, nasıl onu çevreleyen kırla aynı yasalara uyarak ilerlediğini görebilir. Ama ancak yolu yürüyerek kat eden kişi, buyurabilece-ği güç hakkında fikir sahibi olabilir.”

Walter Benjamin <O:P></O:P>

Burada yer vereceğimiz disiplinler, edebi bir metin kurarken gerekli olan kimi disiplinlerdir. Bunlar yazardan yazara artıp, eksilebilir. Her yazarın biçemine göre bir yazı düzeneği vardır. Kimileri burada öngöreceğimiz yaklaşımlarla yazmıyor olabilir. Ama aşağıdaki öneriler, genç bir yazarın önündeki yazı sorunlarıyla boğuşmasında ona katkı sağlayacaktır. Her yazar, “bence” diyerek bu listeye kendi disiplinlerini ekleyebilir ya da bu listeyi eksiltebilir. Burada önemli olan yazmaya yeni başlayacak olanlara, genel halleriyle bu disiplinlerin varlığını duyurmaktır. Yer alacak öneriler, yazı deneyiminin yüzlerce yıllık serüveninden, birikiminden süzülüp gelmiş önerilerdir. Her öneri gibi kesinlik taşımasalar da, yaralı oldukları konusunda neredeyse ortak bir algı yaratılmıştır.
Bir edebi yapıt oluştururken, asgari ölçüde gereksinim duyulan “Yazı disiplinleri” yazarın önüne yeni ufuklar açacaktır. Bir günde ya da bir kaç ayda yazar olunmuyor. Yazarlığın da kendi iç dinamikleri var ve bu dinamikler yazarı zamanla koşutluyor.
Yazı serüvenine atılmaya cüret eden her özne, giderek uç bir noktaya doğru evrimleşeceğini önceden bilmelidir. Bu, uç eğrisinin ne olduğunu ise kimse söyleyemiyor. Neredeyse her yazar da farklı belirtiler gösteriyor. Edebi algı ve estetik çalışma içerisinde bulunmak, davranış ve düşünce üzerinde de zamanla etkin oluyor. Bir anda çevrenizdekilerin size şaşırarak, sizdeki değişimleri algılama girişimlerine tanık oluyorsunuz. Sizi yazıdan ve onun şiddetinden korumaya yöneliyorlar. Çünkü yazı topluma dâhil olmaktan çok, toplum dışı kalmayı önerir. Giderek yazı içerisinden size, sınıfınızı terk etmeniz bile fısıldanabilir. Serüven böylesine uzun, problemli ve inişli çıkışlıdır. İşte tüm bu gelişme evrelerinin “hemen şimdi” ile sınırlandırılması olanaksız. Uzun, hem de oldukça uzun ve zahmetli bir yolculuğun ilk adımları atılırken, bu yoldaki belagatlardan, şiddetlerden yazarı koruyacak olan kimi disiplinlere dört elle sarılmakta yarar var. Dediğim gibi bu disiplinler her yazarda farklılaşabilir, azalıp çoğalabilir. Burada ise atölye çalışmalarındaki açılımlarla sınırlıdır.
“Bazı şeyleri söylemeyi seçmek için değil de, bu seçtiklerini belli bir biçimde söylemek için yazar olunur.” diyen Sartre, bizim de yolumuzu açıyor.
Belli bir biçimde söylemek içim gereksinim duyulan Yazı Disiplinlerini şöyle sıralayabiliriz. <O:P></O:P>
<O:P></O:P>
Eksilterek Yazmak:
Yazar, yazı disiplinin asıl unsuru olan eksiltmeyi göze almalıdır. Yazı fazlalıklardan oluşmaz, fazlalık hızın öğesidir. “Kusarak değil yutarak yazılır” deniliyor. Doğrudur ; “Çiçeği betimlemiş olan bitkibilimci çiçek demetini betimlemeye uğraşmaz” diyor Roland Barthes. Fethi Naci 'de, “Onda (yazınsal dilde, öykü-romanda) önemli olan söylenmeyenin söylenenden çıkartılmasıdır.” diyor. Fazlalıklar metni de, dili de hantallaştırıp, hareketsizleştirir. Yazarın yaratıcılığını örtüler. Yazarın metin içinde ilerleyişini, dolayısıyla derinliğini sınırlar. Gereksiz uzatmalar anlatı dilinin orijinalliğini bozar. O dili yaygınlaştırıp, sıradanlaştırır. Anlatı dili okura zaman ve boşluk bırakan bir dildir. Bunun için fazlalıklardan kaçınmak, tutumlu şekilde söylemek gerekiyor. Atılan her kelime, cümle metnin yapısını bozmuyorsa, anlam katmanlarını azaltmıyorsa gözünün yaşına bakılmadan atılmalıdır. Derler ki, iyi bir metinden tek bir kelime çıkartıldığında o metin yıkılır. Bu sağlam geleneğe tutunmakta yarar var. Metni yıkmayan her kelimeden, cümleden rahatsızlık duyulmalıdır. Böylelikle metin gereksiz bir ağırlık taşımak zorunda kalmayacaktır. Hafiflik metin için yararlıdır. Hemen her şeyi söyleme ve anlatma çabası-telaşı edebi bir türün dili olmaktan çok, başka yazım alanlarının dilidir. Köşe yazıları, siyasi ve polemik metinlerin böyle bir dil taşıması hoş görülebilir. Ama edebi metinlerdeki dil fazlalıkları kaldırmaz.
Bir mektupla dramatize edelim konumuzu. Bu mektup genç bir kızdan Güzin ablaya gönderilmiş olsun:
“Sevgili Güzin abla, benim çok ciddi bir sorunum var. 23 yaşındayım. Bundan yaklaşık altı ay önce bir çocukla tanıştım. 27 yaşında. İlişkimiz çok güzel başladı, yakın zamana kadar iyi de gidiyordu. Birbirimizi deliler gibi seviyoruz. Beni rahatsız eden şey yaklaşık 2 ay önce oldu. Erkek arkadaşım, ailesiyle tanıştırmak için beni evine davet ettiğinde çok sevindim. Benim için bu denli ciddi duygular beslediğini öğrenmekten çok mutlu olmuştum. Söz konusu günde arkadaşımın evine gittik. Epeyce bir zaman geçti ama gelen giden olmayınca, biraz da kaygıyla arkadaşıma ailesinin nerede olduğunu, evde kimsenin olup olmadığını sordum. ‘Onlar pazar alışverişine çıktılar, birazdan gelirler. Hava da sıcak, istersen beklerken birer bardak soğuk kola içelim’ önerisi getirdi. Ben de kabul ettim. Kolaları içtikten bir süre sonra arkadaşım derin bir uykuya daldı. Şaşırdım, ne olduğunu anlayamadım. Uykusu çok ağır olacak ki, onu sarsmalarıma karşın bir türlü uyandıramadım. Tabi ki çok korktum bu durumdan. Sevgili Güzin abla benim sevdiğim çocuğun gizli bir hastalığı mı var acaba? Ne önerirsin?”<O:P></O:P>
Güzin abla; “Kızım anan seni kadir gecesi doğurmuş” diye yanıtlıyor genç kızı.
Bu ironik anlatıda başarılı eksiltmeler var. Eğer, Güzin abla, açıklamalar yaparak yaklaşmış olsaydı, anlatı dili de değerini yitirecekti. Örneğin, “Kızım sen de çok safmışsın, o adamdan hemen uzaklaş, aslında o seni ailesiyle tanıştırmak için değil senden faydalanmak için evine davet etmiş. Kola bardağına büyük ihtimalle uyku ilacı atmıştı ama yanlışlıkla kendisi içtiği için uyuyup kaldı. Bu çağda bu kadar da saf olunmaz kızım.” gibi. Eğer bu açıklamalar yazıya eklenmiş olsaydı, metin fazlalıklardan dolayı tüm çekiciliğini yitirecekti. Açıklama yapmak yerine, metinde söylemek istediğimizi dolaysız ve kısmen örtük söylemek daha yararlı olacaktır.
Son Bakışta Aşk adlı deneme yapıtında, “Aslında hikâyeyi açıklama katmadan anlatabilmek, anlatma sanatının yarısı eder.”diyor Walter Benjamin. Yazarı ya da anlatıcıyı kastederek devam ediyor; “...olağanüstü ve mucizevi şeyleri bütün ayrıntılarıyla anlatır, ama okuru hiçbir zaman olayların arkasındaki psikolojik bağı kabul etmeye zorlamaz. Olayları kendi an-ladığı biçimde yorumlamak okura kalmıştır; böylece anlatı enformasyonun yoksun olduğu genişliğe uzanır.” Öyleyse yazar anlatısında, bilgisini kabul ettirmeye yönelmemeli, karşı-sındakini de düşündüğü gibi düşünmeye zorlamamalıdır. Ancak böylelikle gereksiz fazlalıklar metin içinde disiplin altına alınıp, ayıklanabilir. Yoksa metinde bilgi aktarmak ve yazarın bakış açısını okurun da bakış açısı yapmaya çalışmak, yazarın gereğinden fazla söz söylemesine, gereksiz açıklamalar yapmasına sebep olacaktır. Evet, anlatma sanatının yarısını oluşturan “açıklama katmadan anlatmak” göz önünde bulundurulmalıdır. Bunu yapmanın radikal yollarından birisi, metindeki tüm fazlalıkları ayıklamaktır. Unutmamalıdır ki, atmaya kıyılmayan her fazlalık yazarın ve metnin kıyıcısı olur.
George Orwell, politik kimliğiyle de bilinen bir yazardır. İspanya İç Savaşı üzerine yazdığı bir makalede Troçkistleri savunan bir yaklaşım sergiler. Bu yazıyı okuyan bir eleştirmen “Bütün o gereksiz yazıları niye koydun? İyi bir yapıt olabilecekken, gazeteye çevirmişsin”, der. Orwell bu eleştiriye hak verir.
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>Edited by: evin okçuoğlu

AYKIZI
29-05-2006, 17:21
Eksilterek yazma önceleri çok zorlandığım hatta başaramadığım yazı disiplinlerinden biriydi. Artık kısmen de olsa başarabiliyorum.

AYKIZI
29-05-2006, 23:31
<I style="mso-bidi-font-style: normal">“Üzerinde yürünen patikanın gücü, uçaktan seyredileninkinden farklıdır. Benzer bir şekilde, okunan metnin gücüyle kopya edileninki de birbirinden farklıdır. Uçak yolcusu yalnızca patikanın manzara içerisinde kendisine nasıl bir yol açtığını, nasıl onu çevreleyen kırla aynı yasalara uyarak ilerlediğini görebilir. Ama ancak yolu yürüyerek kat eden kişi, buyurabileceği güç hakkında fikir sahibi olabilir[/I].”

<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> Walter Benjamin[/B]

"Yaparak yaşayarak öğrenme" en iyi öğrenme modelidir. Öğrencilerebu tür öğrenmeyi gerçekleştirebilecekleri ortamlarıhazırlamaya çalışırız.

Bazen de bir bilgiye ulaşmaları için onlara ipuçları verir ama bazı noktaları gizli tutarız. İşte o gizli noktaları yakalayan öğrenciler konuyu en iyi öğrenenlerdir.

Bu arada süreklilik ve disiplinli çalışma bizi en çok geliştirecek anahtarlardan birisi değil mi?

evin okçuoğlu
30-05-2006, 11:14
eksiltme yaparak verilen bir konu üzerinde yazacak mıyız?


burada ders notlarımız var... isterseniz eksiltme yaptığımız öykülemeleri öykücüler klubüne asalım???Edited by: evin okçuoğlu

AYKIZI
31-05-2006, 00:12
Kalemi elime her aldığımda “Kusarak değil yutarak yazılır.” ı anımsıyorum. Kelimeleri çoğaltarak yazmak ne kadar kolaysa, yutarak yazmak bir o kadar zor.

Aydın Şimşek
01-06-2006, 18:16
Arkadaşlar çalışkanlığınıza hayranım...Her şey yolunda gidiyor. Yeni bir "Yazı Disiplini" asıyorum. Eksiltme çalışmalarınız oldukça başarılı. Amacımıza ulaşmış gözüküyoruz.


Ankara öykü günleri nedeniyle yoğunum. Soruları yanıtlamakta gecikeceğim için şimdiden özür dilerim


Kum dergisi bünyesinde ve benim yönetimimde "YAZ DÖNEMİ YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİ" 03.06.2006 tarihinde Cumartesi günü saat 18 00 da başlayacak. İlgilenen arkadaşlara bir davetiyedir bu.( Konur sk. 19/16 K-4 Kızılay Ank. Tel:0.312. 419 77 42)


Sevgi ve dostlukla...

Aydın Şimşek
02-06-2006, 10:29
Arkadaşlar yeni bir "Yazı Disiplini" asıyorum...


Umarım işe yarar.


Hoşçakalın.

Aydın Şimşek
02-06-2006, 10:32
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Boşluklar Bırakarak Yazmak[/B]:
Metin içinde boşluklar bırakmak, okuru metin içinde eylemli hale getirir. Eylemli okur kimdir? diye sorulacak olursa, elbette ki öncelikle yazarın kendisidir. O zaman yazar, kendi metninde sürprizlere açık olmalıdır. Metne kendi kafasında oluşanların tümünü aktarmak yerine, onları eleyerek metne girecek olanları belirlemelidir. Unutulmamalıdır ki metin içinde bırakılan boşluklar, aslında yazarın söylemek istediğini -ama söylemediğini- okura ve geleceğe bırakmaktır. Sonrasında da bu metin üzerinde düşünmek, dinlenmek, sezgisel çağrışımlara kulak vermek okura kalacaktır. İşte bu nedenledir ki yazar okuru değil, eylemli okuru gözetir. Yani kendisini ve metnini. Bu tip yazarlardan sıradan okurlar için düşünülmüş tek bir cümle beklenemez. Yazar tüm söylemlerinin ve kurmacasının metin için olmasından yanadır. Yazar metin içinde yaratacağı boşluklarda hem kendisini, hem de eylemli okuru özgürleştirir. Her şeyi söylemek, anlatmak, açıklamak zorunluluğundan kurtarır kendisini. Bu boşlukları her okur kendince doldurma çabasına gireceğinden yazar, sıradan okuru da dolaylı olarak eyleme çağırır.
Hemen her şeyi söylemek yerine, kararınca söylemek yeğlenmelidir. Çok konuşmak gibi çok söylemek de, çok yazmak da kusurları artırır. Metin daha ilk cümlelerden başlayarak kendisini ele veren bir anlatı biçimiyle kurgulanmışsa, metnin üst, alt, iç, yan anlamları gelişemeyecek, metnin çok anlamlılığı baştan kaybedilmiş olacaktır. Böylesi bir durum ise yazının zaman karşısında eriyip gitmesidir. Boşluklar zamana karşı metnin dayanıklılığını artırır, hem de metni canlı tutar. Bu nedenle yazar, metinde sonuçlarla olduğu kadar olasılıklarla da ilgilidir. Söylenmemiş her söz, bırakılmış her boşluk bir problem olarak kalır okura. Eylemli okur bu problemlerle var olur, bu problemleri çözmeyi üstlenir. Metni çözdükçe de, de kendisi için düşünülmüş kimi özel sürprizlere ulaşır okur.
Yunanlıların tarihte bilinen ilk hikaye anlatıcısı <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Herodotos[/B]'tu. Ondan günümüze kadar gelen bir hikâye, metinde boşluk bırakmanın önemini bize daha iyi anlatıyor. Hikâye mısır firavunu <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Psammetikos[/B]’la ilgili.
<I style="mso-bidi-font-style: normal">“Mısır firavunu Psammetikos Pers kralı Kambyses’e yenilip esir düştüğünde, Kambyses onu aşağılamak için Pers zafer alayının geçeceği yere götürülmesini emreder. Her şey öyle ayarlanmıştır ki Psammetikos kızını bir hizmetçi olarak testiyle kuyuya giderken görür. Bütün Mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken, Psammetikos öylece durur; gözlerini yere diker, kılı kıpırdamaz, ağzından tek bir söz çıkmaz. İdam edilmeye götürülen oğlunu gör-düğünde, gene tepkisiz kalır. Ama esirler arasında yaşlı, yoksul düşmüş hizmetkârını görünce, yüzünde derin acı işaretleri görülür, dövünmeye başlar[/I].”
Hikâye böylece biter ama kesinleşmiş bir sonla bitmez. Mısır kralının niçin ağladığına ilişkin kesin bir bilgiyi metinden edinemeyiz. Bir dizi olasılık yürütebiliriz ancak. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Herodotos [/B]daha fazlasını söylemiyor. Boşluk bırakarak hikâyesinin üzerinden atlayıp, başka bir hikâyeye geçiyor. Dolayısıyla bizlerin metinden edindiği sonuçlar yine de metnin kesin sonuçları değildir. Bir nevi hikâyenin sonunu kendimiz kurgulamak zorunda kalıyoruz. Böylece bu hikâye yüzyıllar boyunca tamamlanmak için, her dönemin algısına, anlayışına göre yeniden yeniden yazılıyor okurun kafasında.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Hasan Ali Toptaş[/B], Milliyet Sanat dergisinde <I style="mso-bidi-font-style: normal">“Kalubeladan Ber[/I]i” başlıklı deneme yazısında Herodotos’un üzerinden atlayarak geçip gittiği bu zamanın üzerinde duruyor: “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Herodotos, bu davranışın temelinde yatan nedeni okura açıklamaz. Montaigne, hikâyenin yazılışından neredeyse 2000 yıl sonra, firavunun neden sadece hizmetkârını görünce dövünüp ağladığını[/I] <I style="mso-bidi-font-style: normal">düşünür ve bunu, ‘O kadar kederliydi ki, kederindeki ufacık bir artış, duygularını zapte-dememesine yetmişti,’ diye açıklar. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Walter Benjamin[/B] de, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Montaigne[/B]'nin açıklamasın-dan yaklaşık 400 yıl sonra, hikâyedeki bu karanlık nokta hakkında farklı açıklamalarda bulunur. ‘Kendi soyundan olanların yazgısı firavunu etkilemez, çünkü bu onun kendi yazgısıdır’ der sözgelimi. Ya da: ‘Gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. Firavun için hizmetkârı yalnızca bir oyuncudur,’ der. Ya da: ‘Kederin büyüklüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışa vurulabilir. Hizmetkârın görülmesi, bu gevşeme ânıdır,’ der.<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Yuvarlak hesapla, Walter Benjamin'den 60, Montaigne'den 460, hikâyenin yazılışından da 2460 yıl sonra, hiç kuşkusuz, olaya değişik açılardan bakarak, firavunun davranışını biz de başka türlü açıklayabiliriz. Firavunu en çok kendi yaşına yakın olan insanın düştüğü durum etkilemiştir, diyebiliriz sözgelimi. Ya da, gözlerinin önünde cereyan eden bu dehşet verici görüntüler yüzünden firavun aklını yitirme noktasına gelmiştir de, son bir gayretle, aslında gördüklerinin hepsine birden ağlamıştır, diyebiliriz. Ya da, itilip kakılan yaşlı hizmetkârının görüntüsünde kendi geleceğinin siluetini görmüştür de, o sırada hizmetkârı için değil, düpedüz kendisi için ağlamıştır, diyebiliriz.[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Biz böyle dedikçe, Herodotos da, yazmadığı bir cümle karşılığında, 2460 yıl sonra bile birçok cümle yazmış olur tabii.[/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Aynı zamanda, yüzyılların gerisinden eğilip bizim kulağımıza o koca sakallı sesiyle şunları da fısıldamış olur: ‘Sevgili çocuklar, hikâye dediğimiz şey kelime kusarak değil, kelime yutarak yazılır.’”[/I]

Herodotos’un bıraktığı boşluk, hikâyeyi daha değerli kılıyor. <I style="mso-bidi-font-style: normal">“...hikâye farklıdır: Kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.[/I]
Bırakılan boşluğun metne katkısı büyüktür. Hem bir anlatı disiplini olarak, hem de anlatı sanatının binlerce yıldır oluşturduğu direnme hattıyla önemlidir. Bu metnin zaman karşısında direncini korumasına ve ömrünü sürdürmesine neden olan olgu, <I style="mso-bidi-font-style: normal">metinde bırakılan boşluktur[/I] dersek, abartmış olmayız. Aynı zamanda boşluk, okuru da eylemli okur haline dönüştürüyor. Metni değerli kılan öğelerden olan, <I style="mso-bidi-font-style: normal">boşluklar bırakarak yazmak[/I] hızın hemen her şeyi yalayıp yutmasına karşı da etik tutum oluşturuyor. Metin yazarını tümüyle teşhir etmiyor, yazar da metin üzerinden kendi bilgisi ve görgüsünü ilan etmiyor. <I style="mso-bidi-font-style: normal">“Benim gibi düşüneceksiniz[/I]” diye bir zorlamada bulunmuyor, kendini geri çekiyor. Burada oluşturduğu boşlukta okura düşün-me, tartışma payı bırakıyor. Yazar kendini dayatmıyor, hızı frenliyor, bizi zamanın ve metnin içerisinde tutup, düşünsel-eleştirel bakmamıza katkıda bulunuyor. Hıza karşı metni de, yazarı da, okuru da koruyor. “<I style="mso-bidi-font-style: normal">Gerçek okur, bir metnin gizini, metnin boşluğunu anlayan okurdur”[/I] diyor <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Umberto Eco.[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Benjamin[/B] ise,“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bir hikayeyi hafızaya mal etmekte hiçbir şey...bakir anlatım kadar etkili değildir[/I].” diyor. Boşlukları da bu dolaysız anlatım oluşturuyor. Metni yazarken, metni psiko-lojik ya da sosyolojik açıdan tamamen ele geçirmeye çalışan tavırlar ise ne yazık ki, okura hiçbir alan bırakmıyor. Bu tavrıyla yazar “ <I style="mso-bidi-font-style: normal">ben her şeyi bilirim[/I]…<I style="mso-bidi-font-style: normal">en büyük benim[/I]” diyor. Zavallılık!

<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Gündelik Dil Yerine Edebi Dili Kurarak Yazmak[/B]:
Gündelik dili dönüştürmeden metin dili oluşturmak olası değildir. Birçok şey sıradan bir dil kullanımını, özensizliği besler. Yazarın anadilini tüm olanaklarıyla, mümkünse kusursuzca kullanması metnin esasını oluşturur. Yazarın kendi dilini kurması ancak ana dilinin yapısını keşfetmesiyle mümkün olacaktır. Sonrasındaysa bu dili, edebi dile dönüştürmek için birçok deneysel çabaya girecektir. Dil üzerinde deneysel çalışmalar yapmak zorunludur. Anlatının özgün biçeme ulaşabilmesi için, “<I style="mso-bidi-font-style: normal">edebi anlatı[/I]”ya dönüştürülmesi gerekecektir. Dolayısıyla anlatı sanatının serüvenine katılabilmek için yoğun bir dil bilincine, dil araştırmasına ve çalış-masına gereksinim vardır.
Yazarın karşısında onlarca anlatı biçimi durmaktadır. Yazarın dilin yapılarını çözmesi, kendi dilini ve anlatısını kurması açısından gereklidir. Yazarın yazınsal-estetik yapı kurabilmesi ve yaratıcılığını özgün anlatıya dönüştürebilmesi için dili, hem denetim altına alınması, hem de yeni anlatı arayışlarına taşıması gerekir.
“<I style="mso-bidi-font-style: normal">Rus biçimcileri …şu ikileme dikkat çektiler: Anlatı ya olayların sıradan ve anlamsız bir biçimde dile getirilmesidir (bu durumda ancak anlatıcının ya da yazarın sanatına, yeteneğine ya da dehasına güvenerek anlatıdan söz edebiliriz -rastlantıya ilişkin bütün söylensel biçim-lerde durum böyledir-) ya da başka anlatılarla ortak olan, çözümlemeye açık bir yapı içerir; bunu dile getirmek için çok sabırlı olmak gerekir; çünkü, en karmaşık rastlantısal olan ile en yalın düzenli olan arasında bir uçurum vardır ve hiç kimse, birim ve kurallardan oluşmuş ör-tük bir dizgeye başvurmadan bir anlatıyı düzenleyemez-üretemez[/I].”
Bir yandan dilin edebi üretimi, metni anlaşılabilirlik sorunuyla karşı karşıya bırakırken, diğer yandan da <I style="mso-bidi-font-style: normal">öte anlamlar[/I]ın da dil içi bir olanak gibi görülmesi, oldukça sıkıntılı bir alan olan “<I style="mso-bidi-font-style: normal">özgün yazma[/I]” sürecinin zorluğuna işaret ediyor. Bizden önce yazılmış romanların, öykülerin, dramatik metinlerin ve diğerlerinin dil yapılarına, kuruluş biçimlerine, yazarların dili nasıl kullandıklarına başvurmadan kendi metinlerimizi nasıl oluşturacağız? Diğer yandan da bu örnekleri tekrarlayarak yazacaksak, yazdığımız metinler zaman tarafından, tarih tarafından çok öncelerden içerilmiş olmayacak mıdır?
Bu nedenle dil ve edebi metinler arasında oldukça karmaşık, ama iç içe geçmiş ilişkiler vardır. Bu sorunlu alanda her yazar zaman zaman tökezler. İşte yazarın <I style="mso-bidi-font-style: normal">kendi dili[/I]ni kurması, özgün bir dile sahip olması için, dilin içerisinde epeyce pişmesi gereklidir. Dil ve onun işleyiş biçim-lerini bilmeden, yazı edebi kimlik edinemez. Tabii ki yazar da.
Dil, metni kuran temel araçtır. Yazarın amacı dilsel bir dizi oluşturmaktan çok, dilsel bir dü-zen oluşturmaktır. Düşüncenin, duyarlıkların açıklanmasında, tutkunun ya da avareliğin imlenmesinde, güzel ve çirkinin yaşatılmasında, daha bir çok şey de anlatı dille gerçek-leştiriliyor. Dil yazar tarafından, anlatının kalıcılaştırılması için yazınsal bir karaktere dönüş-türülüyor. Bizi sözden yazıya geçiriyor. Öyleyse gündelik dilden, onun olanaklarından bir yazı dili yaratacağız, kimimiz bu dile üst dil diyeceğiz, kimimiz metin dili. Ne dersek diyelim, gündelik dilin yapısına girip, onun aynasıyla bakacağız hayata, ama söyleme eşlik etmekten kurtarıp gündelik dili, bir tür “<I style="mso-bidi-font-style: normal">yazılı anlatıma[/I]” dönüştüreceğiz.
Yazılı anlatıda ise, dil içi bir düzey yakalamak zorunludur. Her düzey bir işlemdir. Anlatılmak istenen konu-izlek çevresinde, anlam bütünlüğüne ulaşmak için, oradan da metnin bütünlüğüne ulaşabilmek için belki onlarca, yüzlerce dil içi işlem yapmak gerekecektir. Bu göze alınmadan yazı göze alınmamalıdır. Öyleyse yazar, anlatısının dilsel düzeyinden emin olabilmek için, kendini birçok kez sınayacaktır. Bu sınamanın yapılacağı yer ise, dil bilinciyle açıktan ilintilidir. Dil bilincine sahip olmadan, anlatı bilinci de oluşturulamaz. Ancak edebi anlatılarda dil, işaret eden olmakla sınırlı değildir. Gündelik hayatla sınırlandırılmış anlam-larını taşımasından çok daha fazla bir işlevi vardır edebi dilin. Anlatacağımız şeyin ya da şeylerin hem kendisi olduğunu, hem de karşıtının olduğunu söyler, söylemelidir dil, böylelikle de metni edebi açıdan değerli kılan <I style="mso-bidi-font-style: normal">çokanlamlılığın [/I]önünü açar.

Körfez
02-06-2006, 16:04
Sevgili Aydın ,


ilgiyle izliyorum seni.Mesajlarıma yanıt alamayınca gücenmeye başlamıştım ama eline geçmeme olasılığını aklıma getirmemiştim doğrusu.Bir de bilgisayarın acemisi olmaklığım elimi kolumu bağladı.Az önce bir mail ilettim ama bir de senin İşlik'ine yazıyorum.Yüreğimi şiir kıldın.Sevgi,başarı

Aydın Şimşek
03-06-2006, 14:48
Bülent ağabey... Göndediğin maili aldım...Sevindim. Kum senin evin sayılır. Her daim kapısı açık sana.


Sevgiyle kucaklarım...

emre gümüşdoğan
24-06-2007, 18:08
Çok yararlı bu çalışmanın okunmasını istedim...

maseylan
24-01-2008, 12:33
Bu atölye hala güncel mi acaba
Saygılar
Aydan

emre gümüşdoğan
24-01-2008, 12:40
İşliklerimizin özelliği, öğreten ve öğrenen yerine paylaşan kişiler olması.

Öğretmen önlüğü ile öğrenci önlüğü aynı renk ve ölçüde. Bilgisini ve birikimini paylaşmak isteyen kürsüye geçiyor. Bir gün kürsüde olan arkadaşımız diğer gün paylaşımcılar arasında oluyor. Forumların amacı da bu değil mi?

Konuda kendini yetkin hisseden, sözü olan arkadaşlarımızı kürsüye bekliyoruz.

Konuyu gündee taşımanız iyi oldu, teşekkürler.

zeynepkahramanf
17-08-2008, 01:35
çok faydalı bir konu, okumayanlar okusun