PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dilin somut ***102;ormuna müdahale var


emre gümüşdoğan
24-05-2007, 09:59
'Dilin somut formuna müdahale var'


'Türkiye'de Ulusçuluk ve Dil Politikaları' adlı çalışmasıyla önemli bir boşluğu dolduran akademisyen Hüseyin Sadoğlu 'Türkiye kadar, devletin, özellikle dilin maddi planlama, yani dilin somut formuna değişik düzeylerde müdahaleyi hedefleyen değişiklikler boyutuyla başat rol oynadığı -İsrail hariç- başka bir planlama girişiminin olduğunu sanmıyorum' diyor

http://www.radikal.com.tr/veriler/2007/05/24/perse.gif


'Türkiye'de Ulusçuluk ve Dil Politikaları'nın yazarı Dr. Hüseyin Sadoğlu'yla Necmiye Alpay konuştu

Türkiye'de ulusçuluk yükseliyor mu, yükseliyorsa iyi mi oluyor kötü mü gibi tartışmaları bilimsel ve tarihsel çerçevede düşünmeyi başarabildiğimizde karşımıza çıkan boyutlardan biri, dil politikaları oluyor. Soracağımız soru ise, dil ile ulusçuluk arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebileceği sorusu.

Bu soruyu sorabileceğimiz az sayıdaki akademisyenlerin başında Dr. Hüseyin Sadoğlu geliyor. Sadoğlu'nun doktora tezi, 'Türkiye'de Ulusçuluk ve Dil Politikaları' (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları) başlığını taşıyor. Halen Dumlupınar Üniversitesi Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olan Hüseyin Sadoğlu'yla, bir İstanbul ziyaretinden yararlanarak, çalışmalarını konuştuk.



'Dil politikaları' sözü ne anlama geliyor? Dil meseleleri gündelik yaşamda karşımıza çıkıyor ama bunlar arasında 'dil politikaları' sözüne rastlamıyoruz.

Dil politikaları, bir ülkede mevcut dil sorunlarına örgütlü çözüm arama çabası olarak tanımlanabilir. Bu dil sorunları, iletişimden kaynaklanan sorunlar da olabilir, siyasal-kültürel sorunlar da. Örneğin bir ülkede eğitimde, iş yaşamında, basın-yayında hangi dilin kullanılacağı da bir dil sorunudur; yeni sözcüklerin üretimi, farklı şivelerin birbirine yaklaştırılması, dilin modernize edilmesi gibi sorunlar da. Bütün bu sorunların çözümü egemen siyasal otorite açısından bir dil politikasını zorunlu kılmaktadır. Ama dil politikası, her zaman devletle ilişkilendirilmesi gerekmeyen daha geniş bir çerçevede düşünülmelidir. Bu bakımdan bir gazetenin de benimsediği belirli bir dil politikasından bahsedilebilir.

Sizi bu konuya yönelten neydi?

1998'de Marmara Üniversitesi'nde Prof. Füsun Üstel'in danışmanlığında doktora tezi için ön çalışma yapmaktaydım. Başlangıçta tasarladığım konu 'Namık Kemal ve Osmanlıcılık Düşüncesi'ydi. Bu konuda kaynak taraması yaparken, Namık Kemal'in makalelerinden birinde aynen şöyle bir cümleye tesadüf ettim:

"Edebiyatımızın rabıta-i milliyeye olan hizmetinden o kadar mahrumuz ki, Türkçemiz elifbası bile olmayan Arnavut ve Laz lisanlarını dahi unutturamamıştır." Çok dikkatimi çekti ve bunun o sıralarda Türkiye'deki Kürt sorunuyla ilgili dil tartışmalarıyla bağlantısını kurmaya çalıştım. Bu anlamda, sorunun epey eski bir geçmişe dayandığını ve de milliyetçilikle ilişkili olduğunu tahmin etmek artık güç değildi. Hipotezi böylece belirledikten sonra, tarihsel süreç içerisinde devletin dil veya dilleri bir siyasal araç olarak nasıl işlevselleştirdiğini belirlemenin, bugünkü tartışmalara bir katkı sağlayacağını düşündüm.

Öte yandan dil konusu, özellikle ağız boyutuyla beni de doğrudan ilgilendiriyor. Çocukluğu ve ilk gençlik yıllarını Karadeniz'in küçük bir kasabasında geçirmiş biri olarak, İstanbul ağzına uyum sağlamak be nim için her zaman önemli bir sorun olmuştur.

Sizin anadiliniz Lazca mı?

Hayır, ama İstanbul ağzından oldukça farklı bir şive. Bir akademisyen olarak bu durumun benim için halen bir dezavantaj teşkil ettiğini düşünüyorum. Zaman zaman muhataplarım tarafından anlaşılmadığım da oluyor!

Tabii, Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde dil devriminden sonra gündeme gelen 'öz Türkçe, yaşayan Türkçe' tartışmaları var. Her ne kadar bu gerilim 80'lerden sonra önemli ölçüde düştüyse de böyle bir konuyu çalışmak Türkiye'de sağ/sol ideolojiler arasındaki ayrımı anlamak, netleştirmek bağlamında önemli bir katkı sağlayabilirdi. Nitekim tezin kitaplaştırılmasından sonra Türkiye'de hemen her kesimden genellikle olumlu tepkiler aldım.

Son derece boş bir alandı sizinki. Bildiğim kadarıyla kimse dil politikalarının ulusçulukla ilişkisini kuran bir çalışma yapmamıştı. Sonradan bir iki kitap çıktı, sizinle aynı zamanlarda aşağı yukarı.

Kitabım daha çok Türkiye'de sol eğilimli gazete ve dergilerde eleştirildi, gündeme getirildi. Fakat Türk sağından da, yani muhafazakâr sağdan da olumlu tepkilerin geldiğini söyleyebilirim. Taha Akyol tanıtma yazısı yazdı, Fehmi Koru köşesine taşıdı. Ve daha da önemlisi 2004 yılında Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından kitap dolayısıyla Ziya Gökalp Bilim Ödülü'ne layık görüldüm.

Sizin kitabınızla aynı zamanda çıkan, Tuğrul Şavkay'ın 'Dil Devrimi' adlı kitabı var. Bir de Geoffrey Lewis'in 'Trajik Başarı: Türk Dil Reformu' adlı çalışması. Fakat, bunlar daha önce yeterli ölçüde basılamamış çalışmalar. Oysa belirli eleştirel tavırlar orada da görülebiliyor.

Özellikle Geoffrey Lewis'te. Ama Şavkay'ın kitabını bulamadım, piyasada yok. Türkiye'deki dil politikaları konusunda Agâh Sırrı Levent'in, David Kushner'in, Geoffrey Lewis'in, Kamile İmer'in, Zeynep Korkmaz'ın ve daha sayamayacağım çok sayıda dilbilimcinin de çalışmaları var. Bu zikrettiklerim dahil olmak üzere bu konudaki çalışmaların neredeyse tamamı konuyu dilde tasfiyecilik ya da muhafazakârlık boyutlarıyla sınırlandırarak ele almayı yeğlediler. Oysa bu, dil planlamasının sadece bir boyutunu, yani maddi planlamayı ifade ediyordu. Yani, dilin somut formuna değişik düzeylerde müdahaleyi hedefleyen, sözcük üretimi, fonetik, standart bir lehçenin seçimi gibi değişiklikleri anlatır.

Burada maddi derken, hukuktaki anlamıyla maddi diyorsunuz...

Osmanlı'nın son döneminden başlayarak Cumhuriyet döneminde yepyeni bir ivme kazanan maddi dil planlaması konusunda yapılmış çalışmalar var aslında. Hâlâ da yapılıyor. Ancak, dünyada ve Türkiye'de uygulanan dil politikalarının ikinci boyutu, yani statü planlaması konusunda Türkiye özelinde kapsamlı bir çalışmaya rastlayamadım. Türkçe dışında başka dillerin de konuşulduğu bir ülkede dillerin resmi statüsünü, dil gruplarının birbirleri ile olan ilişkisini ve bu süreçte devletin rolünü analiz etmeye yönelen, tartışan en azından akademik bir çalışma yapılmış değil.

O alandaki boşluğun siyasal nedenleri var bana kalırsa. Devletin özellikle hassas olduğu bir alan olduğunu sanıyorum. Bir bölünme tehlikesiyle, bu alandaki meraklarımızın neredeyse önü kesilmek isteniyor, bilimsel meraklarımızın, bilimsel sorumluluk duygularımızın.
Türkiye'de sosyal bilimler geleneği içerisinde disiplinlerarası çalışma eğiliminin çok zayıf olduğunu gözlemliyorum. Bu bağlamda dil politikaları, dilbilimci ve Türkologlara ne kadar yabancı duruyorsa, siyaset bilimci ve sosyologlara da o kadar uzak. Akademik çevrelerin kendilerini baskı altında hissetmeleri meselesine gelince, bu konuda endişelerin yersiz olmasa bile, fazlaca abartıldığını düşünüyorum. Yani bunun daha çok otosansürden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çalışmanızı da özgür ve eleştirel bir mesafeyle yapıyorsunuz. Kitabınızı Tanzimat dönemi, Jön Türk dönemi ve Cumhuriyet dönemi biçiminde dönemleştirmişsiniz. Azınlık dillerinin ve Türkçenin statüsüyle ilgili tartışmalar, kararlar, uygulamalar... Cumhuriyet dönemi, 'Bir Uluslaştırma Aracı Olarak Dil' başlığı altında, 'Vatandaş, Türkçe Konuş!'a kadar geliyor. Çalışmanız 1839-1950 dönemini kapsıyor. Devamı gelecek mi?

Aslında ben bu çalışmayı yaparken 80'li yıllara kadar, yani Türk Dil Kurumu'nun statüsünün 12 Eylül yönetimi tarafından değiştirildiği döneme kadar gelmeyi düşünüyordum. Fakat özellikle 1940'lı yıllardan itibaren ilericilik-gericilik, öz Türkçecilik-yaşayan Türkçecilik bağlamında oldukça geniş bir kesim tarafından tartışıldığını gördüm ve bunun ayrı bir çalışma konusu olarak ele alınmasının daha uygun olacağını düşündüm. Üstelik bana tanınan yasal süre içerisinde de bu dönemi ayrıntılı bir şekilde incelemenin mümkün olmadığını gördüm.
Sırası gelmişken şunu söyleyeyim, 1950 yılı benim çalışmamda çok iddialı bir tarih değil; yani, '40'lı yıllar' dersek daha doğru olur. Ben genellikle Türk siyasal tarihi çalışmalarında yapılan klasik ayrımı esas aldım.

Şimdi bu dönemi ele alırken her şeyden önce dil ile kültür, zihniyet veya dünya görüşü arasındaki bağlantının iyi kurulması gerektiğini düşünüyorum. Yani ben bu çalışmayı, 1950 sonrasını, daha çok sağ ve sol ideolojiler bağlamında tartışmayı düşünüyorum.
Devlet politikaları olmadan mı?

Hayır, devlet bu dönemde de yine önemli ölçüde işin içinde. Fakat devletin yanında diğer siyasal kurumlar, yani siyasal partiler, dernekler, baskı grupları, hatta basın da bu konuda taraf haline geliyor. Daha doğrusu 1946 sonrası devletin uyguladığı dil politikasına itiraz eden çok ciddi bir muhalefet cephesi ortaya çıkıyor. Mesela 'yaşayan Türkçe'yi savunan muhalefet Demokrat Parti içerisinde temsil imkanı buluyor. Demokrat Parti'nin iktidara geldikten sonra TDK'ya aldığı belirli bir tavır söz konusu. Yine Ezan'ın tekrar Arapça olarak okunmasına müsaade edilmesi de bu bağlamda düşünülebilir.

Devlet ister maddi planlamada, ister statü planlamasında doğrudan veya dolaylı her zaman işin içindeydi. Hemen her devlet için geçerli bu. Ama Türkiye kadar, yani devletin özellikle maddi planlama boyutuyla başat rol oynadığı -İsrail hariç- başka bir planlama girişiminin var olduğunu sanmıyorum.

Necmiye Alpay:
Ankara Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitiren, doktorasını uluslararası iktisat alanında Paris-Nanterre Üniversitesi'nde yapan Necmiye Alpay, 12 Eylül döneminde üç yıl hapis yattıktan sonra dile ağırlık verdi. Radikal Kitap'ta Dil Meseleleri'ni yazmayı sürdüren Alpay'ın 'Türkçe Sorunları Kılavuzu' (Metis), 'Dilimiz, Dillerimiz' (Metis), 'Yaklaşma Çabası' (Kanat) adlı kitapları ve birçok çevirisi var.