Orijinalini görmek için tıklayınız : 2006 Şiir Yıllığı / Aklımda kalanlar...
emre gümüşdoğan
03-02-2007, 19:24
2006 Yılı Şiir Yıllığı
İlk Sevgili Çiğdem SEZER'den.
BURKA
kandan kına yapmışlar
ellerine yakmışlar
dünya denen gelini
duvağından asmışlar
biz şimdi aşktan Burka
aşık olup bir yıldıza konmaktan
gülün yaprağından, öpüşmenin tadından
nasıl...?
Adın neydi Burka?
koynunda patladı patlayacak bir bomba
gibi uyurken oğlun, şafakla
kandahar ve mayvan ve herat
memelerinde on yılların irini
akarken, yaralı atların ölüme terk edildiği
yataklarda bir kez daha
ikiz kulelerin tozuyla, sevişmesiz
uyanırken, Burka...
kat kat çarşaflar gibi serilmişken hayat
sen acı katında yok katında
ölürken, nasıl, Burka... ?
kalp yerine bir kilidi taşımaktan
yorgun adamların gövdesini taşıyan
kardeşim, buraya nasıl...
mızrak ucunda oğullar ve kızlarla
yürürken dünya
avutayım seni hangi masalla
bir tas çorba bile değilsin açlar sofrasında
kurtlar uluyor Burka
koynundaki oğul koca oluyor
kabil ve kandahar ve incirlik
ve new york Burka
kasıklarında geziyor
dokuz ay dokuz düğüm öldün
adın bile konmadı Burka
senin kanındır akan dünyanın tüm sokaklarında
Çiğdem SEZER
(Dünya Tutulması adlı kitabından)Edited by: emre gümüşdoğan
emre gümüşdoğan
04-02-2007, 13:29
MEMELERİN AYIŞIĞI KOKUYOR
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Memelerin
yasemen kokuyor
memelerin
Ay dolandı vay deli gönlüm
memelerin yasemen kokuyor
Ay çıplak
memelerin de
ayışığı da çıplak
Memelerin
yasemen kokuyor
ayışığı kokuyor
Ay dolandı vay deli gönlüm
memelerin ayışığı kokuyor
Refik DURBAŞ
(Sözcükler 3, Eylül-Ekim 2006)
emre gümüşdoğan
07-02-2007, 12:27
CİNAYET KALBİMDE İŞLENDİ
Gökben'e
Anlamı kalmadı gündüzün, artık bir ölümü
içime akıtan sözün. Kocaman gözlerin,
mutlaka aşk tarihinden. Bunca çabuk
bozgun üstüne bozgun. Defterinde papatyalar
kuruttuğunu unutan çocuk, şimdi
bir hayli huysuz, avucunda bir kalp ölüsü,
kalkıp aransam, her yerde düş'ün, kesindi
uzun bir akşamüstü
ve sonra gecede parıldayan anılarda
o yürek atışı kovalanan bir kuşun.
Birimiz öyleydi en azından. Birden anlasan
başkalaşan çağrıyı, sana hangi kapıyı açsam
gökyüzü atlasından o yalnızlık duygusu. Gün,
günden ağır, beklemek kırılgan, özlemek bir ürperti,
diri ve acımasız ısırgan bir acı. Nedense
dalgın duruşların kanırtan bitişi, iyice solgun
eskitilmiş bir kağıt, kırık bir kalem
biri diğerini özlese, kelimelerden oluşan külün
sakladığı köz, o yangın yeri. Sonra birden
kapansak yeryüzüne. Dinmeyen
bir yağmur edinsek ikimize. Ama olmadı,
yaşamak yavan, uzaklık yoğun, çürümüş ten kokusu.
Burası neresi? Aranmak boşuna,
ben bile bulamam ki kendimi, yırtıldı hayatın kıyı süsü.
En azından birimiz öyleydi, cinayet kalbimde işlendi.
Veysel ÇOLAK
(Varlık 1184, Mayıs 2006)
emre gümüşdoğan
17-02-2007, 14:27
İnsan Kirli Bir Irmaktır*
kendi ellerinden tahrik olan adam
büyüyüp doldurdu avuçlarını <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
kararttı gölgesini, gürültülü, koca bir odada
teslim oldu parmaklarına
minnet duyarcasına yatağına yorganına
kirli bir ırmağa, açlığa
güney düzlüklerinden mızmız bir rahibeye
yakalandı, insan kirli bir ırmaktı
ağaçlarsa porsumuş kadın bacakları
mutluluk küçük harflerle yazılmış
sönük bir yazgı
çekilin beyler
diz üstü çökmüş bu şehri
çiçeklerle ıslah edemezsiniz
üşüyoruz, düşüyoruz, tek elle bölüşüyoruz geceyi
sarkıyor dışarısı içerden ve içersi
fildişinden enfiye kutusu
kabul et! dişli yamaçlarıyla
korkunç bir mezarlık burası. ..
* Nietzche <BR style="mso-special-character: line-break"><BR style="mso-special-character: line-break">
Deniz Durukan, 1966
Yasakmeyve, Temmuz-Ağustos 2003
emre gümüşdoğan
19-02-2007, 11:59
KÂĞIT GEMİ
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
<I style="mso-bidi-font-style: normal"> Alper Çeker'e [/I]
<I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I]
Gezdikçe kendinde ne şehirler bulacaksın
Hatırında sakladığın çarşılar bulup çıkaracak gölgeni
Eski yazların ölü vakitlerinden
Tanıyacak seni arda burda tüm dalgınlıkların
Razı etmeye çalışacak yine hayallerin
Peşlerine takılmaktan başka çaren olmadığına
Ne görsen eski, neye dokunsan ilk özlediğin kadar ulaşılmaz
Doğmuş olmak için doğmayan sen
Çok uzaktan atılmış bir mektup gibi vardığın şehirlerde
Durma ara sebebini her an aşktan ölmenin
Git bir ucundan öbürüne yalnızlığının
İçinden ırmak geçen bozkır şehirlerinde
Açık denizlere akmak isteyen bir çocuk var mı bak
Şaşırıp Tanrı'nın kağıttan bir gemi bile yapamayışına
Kendine düşeni yaptın sen,
Katıksız bir hüzün duydun parklarda,
Meydanlarda ağlayışın saatini sordun,
Âşıklardan önce gittin buluşma yerlerine.
Şimdi biliyorsun her an öldüğünü
Çağırdıkça içindeki şehirler hatıra limanlara
Böyle başladı bu gezmek sevdası, böyle de biter
Olmayan bir gemi, olmayan bir denize iner
Susmak gibi Adnan, anladın belki sonunda,
Bir gün Şardağı'nda, bir gün Amazona'da.
Gittikçe kendinde ne boşluklar bulacaksın,
Doğmuş olmak için doğmayan sen,
Yazacaksın hiçbir gezginin yazmadığını:
Bırakalım Tanrı düşünsün, var olup olmadığını...
Adnan ÖZER
Yasakmeyve 20, Mayıs-Haziran
emre gümüşdoğan
21-02-2007, 18:20
Güvercin Sancısı <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Seni sevişim gibi dağılıyorum boşluğa
yeryüzüyle gökyüzü arasında
sıkışan biri olarak başlıyorum
bu acele hayata.
"geldiğin yerleri seviyorum en çok"
gövdem, yalnızlayan uçurum,
şehrin köyü terk ettiği yer...
Bir çıkmaz sokak devlet burada
Kuşlar ürküyor acım büyüdükçe
Gelmeyen gitmeyen mektuplara ağlıyorum,
bir yaralı güvercin in korkunç yaralarına.
Ağzım, diyorum kurtar yalnızlığımı
kör zamanı;
akrep yelkovanı öldürüyor, yel kovam...
Bu acele hayatı
sancılı biri olarak bitiriyorum
gökyüzüyle yeryüzü arasında.
Boşluğu unutuşum gibi dağılıyorum sana
Olcay ÖZMEN
Varlık, Mart 2006
vahdettinyılmaz
22-02-2007, 23:02
Sevgili Gümüşdoğan,paylaşmanı anlamlı buluyor ve teşekkür ediyorum.
emre gümüşdoğan
24-02-2007, 15:19
Ben teşekkür ederim dost.
Herkes, geçen yıldan aklında kalan şiirleri ekleyebilir, paylaşabilir...
emre gümüşdoğan
24-02-2007, 15:20
TANRI BANA UĞRAMADI BU GECE
tanrı bana uğramadı bu gece
süt dökmüş kedilerle sarmaş dolaş uyudum
bir ara terk etmiş gibiydim bedenimi
çengilerle çalgılarla yalanlar dolanlarla
çok kalabalık dünya!
korkuyorum, ukala yastıklara gömüyorum yüzümü
kapıları kitliyorum; perdeleri
balmumuyla yapıştırıyorum sokağa
yine de yer kalmıyor bana; çok kaba bu dünya
odam çok sıkışık, ruhum görünüyor aynada
eğri büğrü, kaotik ve beşgen şeklinde
içinde yumuşak bir yuvarlak var, içimde
yumuşak bir nesne ok atıyor kendire
içim dışım tanrılara gebe, aksi gibi
hiçbiri uğramıyor bana bu gece!
ben solak bir peygamberim
tersinden okuyorum bildiğim duaları
bilmediğim dualar zaten latince
zaten annem doğururken öldürmüş beni
babam durmadan bir mahzene indirmiş
basamağı gevşemiş bir merdiven şeklinde
kırık bir yer aynası durup dururken
kendimi yansıtıyor üstüme
odam çok kalabalık, rüyalarım karışık
kadınlar nasıl yatırdıysa artık yatağıma
o incecik, o upuzun bacaklarını
hepsi tövbe mis kokulu, eğri büğrü tövbe
yalamaya doyulmaz birer haç şeklinde
tanrı bana uğramadı bu gece!
Altay ÖKTEM
(Varlık 1185, Haziran 2006)
Edited by: emre
emre gümüşdoğan
26-02-2007, 09:59
İnce Aşk Devleti <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Söylenmemiş bir şeyler bırak arkanda: [/B]
Şairden şehir çıkmazsa Sen şehirden bir şair çıkar!
Bakışlarında üşümüş bir bozkır kurdu uluması
Peşinde tenezzül ve nüzul bir hüzün, dilinde yavuz mısralar!
Aynalardan kendini kırarak kurtul,
Nasılsa hayat özne... yüklem gibi senin öğelerini sıralar.
Alabilirsen al odası soğuk yall1lzlık saatlerini,
Masanın üzerini suskunluktan arındır, söz çiçekleriyle donat.
Y azdıkça tutuşur kalemin ve göğsünde gizli sıradağlar!
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Sendeki ketum aşklar ölmesin: [/I]
Gökyüzü sensin, uslanmaz gürültü sen
Yengilerin ve yenilgilerinde ısrarsın, ölümün yediveren gülü,
Sözcükler dökülür şelaleler gibi göğüs kafesinden
Uyutma ve unutma kalbine sinmiş görgüyü,
Çetin acılar da var yaşamında; bir denizken
Kurumuş bir akarçaya dönebilirsin
Huzursuzluk anları ve panik atak kollar yolunu,
Sözün ilkel kuyularına gerilersin yeniden ...
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Bu geceye, bir yas törenine gider gibi girmelisin; [/I]
Mısralardan bir kandil yak, ağarsın yüzümüz.
Bana söz, sana eylem kılındı köse tarih ve ağır tahrik:
Derin bir sabırla, içimdeki ince aşk devletini öldürmelisin!
Yılmaz Arslan
Ünlem, Mart-Nisan 2006
emre gümüşdoğan
02-03-2007, 18:49
İÇ YÖN
I
Bitkilerin göç mevsiminde terk etmiştim ben bu diyarları. Kan
damlalarıyla dolu narların çatladığı mevsimde. Devenin hörgücünde
giderdim susuzluğumu. Ayıklıktı beni sarhoş eden. Tufan ıslıklarını
dinlemekteydim - yalın ayak dikenlerin üstünde yürürken.
II
Sonra çağrıldım ölmemişken dirilmeye. Dağı yerinden oynatanın
adıyla, yıldırımları ok yapanın adıyla çağrıldım. Örste dövülenin
sesiyle, karda eriyenin bedeniyle çağrıldım.
Adım attıkça, yol belirdi.
Orçun GÜZER
(Geceyazısı 9, Mayıs 2006)
emre gümüşdoğan
06-03-2007, 19:04
KİREÇ <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
mutluluk bile bir iklim işi
şu masanın etrafında toplanmış türkler
arkalarından sarkan perdenin işlemeleri kadar uyumlu değiller
sıkılırız belki de neden
çalık yeşerip susuz kaldığımız için sevgilerden
şu sözlerin geçtiği yurda bak
dün süt gibi kardeşlerim vardı
bugün kireç akıyor yüzümüzden
kim kime konar gelir de uzaktan
ben hep böyle geceleri düşledim
kırık bir radyo sesinde senin yağmurun olsam
döne döne verdiğimiz kaç oldu
oysa vermek kadar almak da sanat işi
kültür geçmez mi tarım kelimesinde bazen
bu kireç kuyusunda daha ne kadar
duyan olmadan sesleneceğim
birbirine değen sırtlarımız aynı yüzü taşırken
Ömer ERDEM
Kitap-lık 100, Aralık 2006
emre gümüşdoğan
07-03-2007, 10:46
NAR
bir şey düşündürüyor olmalıyım ki size
yanağınıza dokunduğum an
püskülleri çenenize düşen bir gülüşün gölgesi
uç veriyor dudağınızda
sonra bir kıvılcım, sonra bir daha
uzayan saçınız dökülüyor
göğsünüzde kabaran tomurcuklara
aklınızı çeliyor olmalıyım ki
meyvenize uzandığım an
cennete sırtını dönüyor gövdeniz
cehenneme inen yokuşun yamacında
iterek çekiyorsunuz beni içinize
dilinizde kaybedeceklerinizin sesiyle başlayan bir cümle
bir şeyi kımıldatıyor olmalıyım ki yerinden
birden sonbahar
ve alevin dişleriyle aramızda
incecik bir zar
Nuri DEMİRCİ
DEM / Şiirakademisi
emre gümüşdoğan
09-03-2007, 20:09
ÇÖL
Ben bir imge yolcusuyum
İkizinii arıyorum yollarda
Beni herkes kanlı gömleğimden tanır
Tarlalar bağlar ürünle dolu
Sular akıyor yeşillikler içinde
Kızlar yıldızlar gibi gökte
Bu görüntü ormanı öyle derin
Dostlar çevirmiş yanımı yöremi
Soframızda yemekler meyveler
Ne güzel gümüş bir kahkaha
Ama ölü sesler inliyor kulağımda
Herkesin ikizi ölü beniınki uzakta
Arada bir ateşte yakıyorlar beni
Lanetleyip atıyorlar şehirlerden
Söz dileniyorum açlığımı gidermek için
Tam tutacakken bitiyor büyü
Sıcak kavuruyor soğuk yakıyor
Tutup kendimi boğuyorum ikizim yerine
Bütün taşları yerli yerine koyuyorum
Önümde uzanıyor bitimsiz bir çöl
İnsanlar kafatasları gibi yolda
Güneşin içinden su içtiği
Ben imgemi buluyorum sonunda
İçimizde uzayıp giden yolmuş çöl
Ve her görüntü bir vaha
Metin Cengiz
Mühür, Eylül-Ekim 2006
emre gümüşdoğan
11-03-2007, 23:01
AY TINILARI
ilkdördün
pijama giymiş gece açarken kollarını
"elim sende" oynatırdı yıldızlar
iç savaş uzaktaydı, aşk, şarap,gözyaşı.
dut lekeli ağzımda, özgür mor uçurtmalar
biraz daha `penceredenayabakançocuk` kalsaydım
hilal
yarı açık bir kapıdan süzülüp sezdirmeden
yazıldım, kimseye sıra gelmeyen o kuyruğa
dönüşü ararken düştüm, sendeledi kalbim
takıldım, papatyalar saçan bir ıslığa
biraz daha `aşkbulaşmışdüşlerimi` telâşla anlatsaydım
dolunay
apaçık gördüm, gece söylenen yalanları
ruhtan önce ten sürdüm bende dudağıma
tüm rolleri yanlış dağıtan bir atlasın içinde
bir şehir, ancak bu kadar uzak durur komşusuna
keşke `aşktandüşmüşyazlarımı` gözümden anlasaydın
sondördün
kışla dost olunabilir, alışılır her şeye
film biter, son söz unutturmaz olan biteni
içeri girerken yolunu buldurur da,
dışarda ne yapacağını söylemez, hiçbir yer gösterici
keşke `ayabakmayıunutanları` aşkla yıkasaydın
Özlem Tezcan DERTSİZ (http://www.siirakademisi.com/sayi5/authordetail.asp?AuthorID=89)
DEM / Şiirakademisi / Mayıs 2006
emre gümüşdoğan
13-03-2007, 10:11
DERİN
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
alevlere bakardım ben eskiden
ben yüzümle eskiden yürürdüm öyle
bıçaklarla açılmış her gözün bir yarası
vardı bende ama nerde unuttum
insan yaşar ama hangi nedenle
yaşamak için sormamaktı bahane
yangın yeri göz göz caddelerde
vardı bende ama nerde unuttum
ismi neydi bilmedim karşılaştık kaç kere
ok yayına yerleşse kapılırdı dehşete
kız ölüme kaçacak mezar kadar bakire
bir ağacın dalında kestim yolunu beşte
dili ateş yalımı savrulurken yüzüme
cennet ile cehennem karışmış birbirine
düşünürken yutulmuş topluiğne kelime
hatırası sevgilim onu koydum yerine
fırtınalı yüzünde dudakları bir tekne
en çatlak yerlerinden inecektim kedere
adı deliye çıkmış cadılar denizinde
ateşten halkalar yaptı taptığım bileklere
unutmadım ki hatırlasam alevdendi
nefes i yanan benim alemde iki dünya mecusi
öptükçe fısıldayan bir dudak bıraktı bende
biliyorum yerini ama saklı derinde
Cevdet KARAL
Kitap-lık, Şubat 2006
emre gümüşdoğan
14-03-2007, 11:55
Nigâri'nin Gece Yürüyüşü
Yağma dedim yağmura
görülecek bir hasretim var,
efkar desem değil
melal desem hiç değil
hafakanlar basar içimi
rengahenk bir esrar.
Yağma dedim yağmura
baykuşum sükût edinceye kadar
Dövmemi görmedin demek
göğsüme musallat olan o dişi totemi,
ne mümkün vaz gelm€k
sencileyin bir Aşk rahibesinden
Nigâr, içimdeki Ben,
kim ki Haydar Ergülen
Ali Günvar yahut Mahmut Temizyürek
ki şerh düşsünler nara ve nara
Esme dedim rüzgâra
görülecek bir hasretim var,
aşk-ı mecaz değil
ateş-i dilden özge hiç değil
cinler periler basar içimi
karaşin bir sombahar.
Yağma dedim yağmura
yüreğim sükût edinceye kadar
ölünceye kadar
ölünceye
Hüseyin Ferhad
Kitap-lık, Mayıs 2006
emre gümüşdoğan
17-03-2007, 15:06
Böyle Rüzgârlar
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Böyle şeyler oluyor işte böyle rüzgârlar
Bu güz balkonu beni çağırıyor
Neyi dağıtıyor elin akşamda
Ben saçlarımı topluyorum ırmakları da
Sonra gidip bir şiirin önünde soyunuyorum
Bir çocuğu öpüyorum adı sevişmek oluyor
Her şey bizden ayrı
Her şey biz varken yan yana oluyor
Bu oluşa biraz keder ekliyorum
Ellerinde bir ağaç
Ellerinde telaşlı bir ağaca bakıyorum
Mutluluk bir açılıyor kapanıyor sonra
Sen oturup şeftali yiyorsun
Otlar diyorum yürüyor görmüyorsun
Sıkıntılı bir yağmur geçiyor pencerelerden
Kendime sesleniyorum ses vermiyor
Ah sevgilim aramızda bir iğne
Beni sana dikiyor
Gonca Özmen
Kitap-lık, Mart 2006
emre gümüşdoğan
18-03-2007, 13:42
CUMARTESİ
günün kapıları kırık
dalgalar birikiyor kalbimin ortası birden karadeniz
kimbilir siz neredesiniz bu gün hangi cumartesi
biraz kalabalıksınız sanki biraz kapalı çarşı
ellerim boş yağmurun içinden geçiriyorum susmaları
kendime huy mu edindim nedir
yalnızken suya kapatıyorum sesimi
gözlerimi kırpıştırıyorum
gökyüzü bakır rengi
anne ezberim bu benim
dölün uykulu hali
daha dündü oysa
sevecen kediler gibi
kokumu kitaplara yaslamıştım
üşümüş yaz dolsun diye odalara
şamdanları kuşlara bıraktım
eski bir acıdan olmasa gerek
yağmura devrilmiş beyaz bisiklet
Nigar OKYAY
Üç Nokta 5 /Nisan-Haziran 2006
emre gümüşdoğan
22-03-2007, 19:07
DERS SONU <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ben en çok kendimde öldüm, kendime
Necatigil'in öğrettiği mahcubiyetle
kendime gömüldüm, hep güz, hep gazel
ben en çok diyemediğim ukdeyle; kim'e
sır kilimine bastım dünyamı, acı iklime
bir baykuşun çığlığıyla, ders eksiği
geceye asıp korkumu, aşıp aşıp
kimliğimden taştım, sırılsıklam ter arkı
tutsun diye atlasımdaki hayal izi, yar izi
sözcüklerin aşkıyla, "ben" yükümü
-değil bildik yalanların hükmüyle-
telaşıyla bir baykuşun, diken diken ağı
kendime battım, önsezimdeki kile
kimse acımasın şimdi günüme, geceme
bitmek bilmeyen, gitmek bilmeyen sızı
o sırlı korkunun aynasıdır belleğimdeki
sözcüklerin sığmadığı ayna, habis ayna
görüntünün kırılmaktan kurtulamadığı
ben, en çok kendimde öldüm, kendime
kime peki, kimde, tuz buz cam yanığı
kurum ve is körlüğümün içi, kor iliğim
öğretti; diyetsiz aşk yoktur yeryüzünde
ödül müydü tedirgin saatler, ceza mıydı
kış sorumluluğu gibi serçelerin, kırıntı
umarı beride, bu yakada çizilen çile, kör
düğümdü sevişmekler, amortiydi yazıma
ben en çok kendimde öldüm, gömüldüm
kendim ertesi kendime.
Hilmi HAŞAL
Öteki-siz, Temmuz-Ağustos-Eylül
emre gümüşdoğan
24-03-2007, 10:41
MUHACİR
yıktı tapınağını
gamalı haç
bir fetretin rüzigarında
kaç bahçe
tarümar
nasıl Kabesiz olabilir insan
arıyor sesini derinden
bir erganun ahengi
şehri diriltecek
bir kelime
ahali
temiz bir toprak parçası
çöl ortasında
teyemmüm zamanı
kulu susuz bırakmayan
mucize
bulut bile istemez
vücud bulmak için
yağmur taşı
sedef
inci
nar çatlar
saçılır seyyareler
Aden`de
tükenen bir mumun halesinde
uzun yolu göze alan
Muhacir
Sağdan sola okudu kelimeleri
Hüseyin Avni CİNOZOĞLU
Şiirakademisi DEM Edebiyat Dergisi / Haziran 2006
emre gümüşdoğan
27-03-2007, 12:18
Aşınmış Eşya Deposu <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Kendi rüzgârında savrulan bir hayat bu benimkisi
öyle usul, sessiz, belli belirsiz.
Gün günden çoğalırken içi boş bir ev şimdi şehrim
sokaksa, kimi kimsesi kalmamış
çocuk
bakışlarında yağmur.
İşte yerini değiştirdi kederle,
yersiz yurtsuz ruhumda bir yer edinen hüzün.
Eteklerime sürtünen kedi terk edip gitti evi,
aşınmış eşya kokusu, ürperti,
akşam!
uzanıp uyusam da örtse üstümü biri.
Kendi rüzgârında savrulan bir hayat bu benimkisi
öyle usul, sessiz, belli belirsiz.
Oya Uysal
Hürriyet Gösteri, Ocak 2006
emre gümüşdoğan
02-04-2007, 13:22
ŞİİRYÜZÜ
iki hece ötesinde
uykuma gizlenmiş duruyordunuz
birinizin geçmesi gereken taş duvar
diğerinizin gözleri deniz
kabartırken begonvilleri
bir yelkenlinin kanadında
sanki bağdaş kurup
/oturuyordunuz
açık akşam göçleri
meçhul iklimden gelen pusula
ibresinde ter damlası
dağılmasın diye gönenci
makasında vagon
istasyona küskün
bir şemsiye uzattınız
konuşmasam
dokunsanız yarasına serçenin
yürek atımı yaşayacağımızı söyler
ölü nar bahçeleri çektiğim ağzıma
ıslak ıslak saçılsa adınız
hangimiz izmir hangimiz istanbul
ya kim terkedilmiş köy
neremizde ağrı ince köprü
‘güz çelengi’ kime gelir
karıştırılsa bilirim kül
şiiryüzü’nde bir ırmak olur
çağladıkça yıkanırız
varsın yanağımızda kalsın
eriyen mum kipleri
mağrur suskunluk ağıyla
örterken erik ağaçlarını öğrendim
siz de öğreneceksiniz
kavganın içinde
yosunu kumu sevmeyi
gün kıpırdıyor karanfil rengini bulurken
neruda şiirleri ne çok
/yakışıyor sesinize
Aynur DURSUN
Şiirakademisi DEM Edebiyat Dergisi Ocak 2006
emre gümüşdoğan
05-04-2007, 11:51
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
1. Yok
yoruldum izini sürmenin
aşk insin bindiği kıymetten!...
bu da oldu
bu da oldu
bu da ! ...
kovuldum bir nehrin yatağından
dönüyor hırçın sular
yok ev
yok aşk
yok.
2. Yıkıntı
kalk git. Git !...
söz düştü sallandı gövde
beni bir deprem çağırmış
meğer
ne büyük bir alçak
gönüllü severmiş beni
görsün bendeki göz
alnıma saplı bıçağı!...
gittim...
o yıkıntıda bıçağımı okşadım
Hayriye ERSÖZ
Kitap-lık, Temmuz-Ağustos 2006
MUSTAFA ERGİN KILIÇ
05-04-2007, 17:19
GÜVERCİN DENİZİ
</span></font>
</span><b style="">[/b]</font>
hiçliğin mor alfabesi, çiçeksiz</font>
bahçeyi bahçen bil, demir</font>
asasıyla geçerken ömür</font>
</font>
gittiğinin ertesinde nasıl bir deniz</font>
sabrın çatladığı yerde</font>
bir fena kamaşma</font>
önceye kalma</font>
unutulmuş bir mektup kaldırımlarda</font>
gibi bırakılmış aşkla</font>
ne unutmaya ne hatırlamaya</font>
</font>
önüm sıra ardım sıra yok yok yok</font>
dağ olsa yarılmaya, taş olsa çatlamaya</font>
kır kır kır, zamanın çekici</font>
elinde, indir, kristal aynalara</font>
</font>
öteydi, gittim, uzak</font>
bir nehir denizini aradı</font>
elim ayağım düğüm, kör</font>
zaman, kambur gece</font>
ne gidip ne döndüğüm</font>
</font>
ölü bir güvercin besliyorum kendimle</font>
ölü bir güvercin, sen diye...</font>
</span>.../...</font>
</font>
kederim yok, içimdeyim, derin</font>
bir kuyudan çıkmak üzereyim</font>
başımın üstü güvercin denizi</font>
başım mı gök mü kim</font>
dönmekteyim dönmekteyim</font>
</font>
boynuna gümüş halka geçirilmiş</font>
kuşları bekle, seni sana senden</font>
toparlanmış sözcüklerle</font>
yapılmış bir bulut gibi sabahına</font>
ve yastığına ve seni sen</font>
yapan cümle hatıraya</font>
</font>
ben içimde tarlalar ağaçlar</font>
ve yeraltı şehirleri çarşılar</font>
ve hanlar hamamlar</font>
aşka sunak olsun diye</font>
gözyaşından kurnalar</font>
</font>
içimde bir güvercin ölüyordu sabaha kadar</font>
</font>
ben ölüyü beklerim, git</font>
altın tozu serperim gözlerine</font>
gövdesine gökkuşağı</font>
son kez avuçlarından su içerim</font>
bekleme git, ölüyü benimle...</font>
uyusun diye, uyansın diye</font>
kalbime ellerinle bıraktığın ökse</font>
duruyor yerli yerinde</font>
</font>
istedim kum olayım</font>
gel kırıl bende</font>
</font>
düşün gerçekliğine, gerçeğin</font>
koyduğu mesafeye</font>
önce beni inandır, sonra sen</font>
kıvrılmış midye gibi gövdende</font>
uyuyan kendini uyandır</font>
</font>
sabır ile yaş ile söz</font>
birike birike, yazdım</font>
defterim elinde. oku</font>
yeraltı sularının sesiyle</font>
</font>
ben merhamet dilemedim dünyadan. sen de...</font>
</font>
<b style="">ÇİĞDEM
SEZER[/b]</font><b style="">ekim-kasım-aralık 2006/ PATİKA
[/b]</font>
MUSTAFA ERGİN KILIÇ
05-04-2007, 17:20
EN ORTA İKİ’ DE KALECİYDİM</span></span>
</span></span>
1.</span>
Ben oturmuş ne yapıyorum burada?</span>
Gidip bahçemde leoparlarla oynasam daha iyi.</span>
Ya da Tayland’da bar açsam; En fiyakalı</span>
Akdeniz mavileri satsam.</span>
Dudaklarındaki Leylak buğusu’nu</span>
çek kenara </span>
geçeyim sevgilim.</span>
2.</span>
Gömleğimi kırmızı bir okyanusa döküp</span>
sürgülenmem Bangkok’a</span>
suçlu olduğumu göstermez tenimin:</span>
Tenin bilinci
yoktur</span></span>
S a v r u l u r</span></span>
</span></span>
3.</span>
Yırtık haritalara bir güvercin yuvası gibi</span>
&nbs p;işaretledim gizli
aşklarımı: Kimse görmüyor.</span>
İnsanlar neyi görüyor zaten?</span>
Bu sabah gökyüzünün adı ne?</span>
Bir lavanta tomurcuğunun açarken</span>
söylediği ilk sözcük nerede duyulur?</span>
Siz ner’desiniz?</span>
</span>
4.</span>
Ben hangi atlarla koşturduysam</span>
saçlarım bulutlara çarptı. Ah!!! O gökyüzünün</span>
altında görüldüm hep.</span>
Ne çok görüldüm!</span>
Dudaklarımdaki</span>
tuzlu ve limonlu Tekila parıltılarından tanıdılar
beni.</span>
Tanısınlaaar !!! Ne çıkar?</span>
Gene de kimsenin bilmediği bir şey var;</span>
Ben orta iki’de kaleciydim.</span>
Şubat aylarında da Tayland’a kaçıp</span>
Budist oluyorum: Tüm canlılarla</span>
nasıl kardeş olunur</span>
onu öğreniyorum.</span>
5.</span>
Belki de bahriyeliyim ben</span>
kravatını bağlamasını bile bilmeyen ve</span>
en toy akşamlarda</span>
yüzü Akdeniz mavisinden geçilmeyen.</span>
Herkes soruyor bana;</span>
Hey Bahriyeli! Bahriyeli! Nasıl ödeyeceksin</span>
ödünç aldığın tüm hüzünleri?</span>
</span>
-Ödeyemezsem, defterimin </span>
kenar süslerine konmuş</span>
kuşları veririm size.</span>
6.</span>
En güzel Turgut Uyar kullandı</span>
TERZİ sözcüğünü aramızda.</span>
Nehir yataklarının adresini de </span>
en iyi ben bilirim. İlk Okulda
da&n bsp;
</span>
çok güzel soru sorardım:</span>
- Kuşlarla, köylüler neden kardeştir?</span>
&nbs p;(Değil midir
yoksa?)</span>
</span>
- Çükünü kaşısan</span>
devlet yakanı bırakmaz: Neden?</span>
(Bu soruyu saymayın</span>
herkes yanıtını biliyor)</span>
- Her kasaba</span>
kasası imge dolu bir kamyon mudur?</span>
(Değilse, neden değildir?)</span>
</span>
Herkes bir şeyi bildiğini sanır</span>
neyi bilmediğini bilmez.</span>
</span>
7.</span>
Ner’deeen nereye geldik</span>
Nereye gidiyoruz.</span>
Bu gökyüzünün altında</span>
yeni olan ne?</span>
</span>
Peki! Melekler de mi yok, be kardeşim !!!</span>
</span>
8.</span>
En iyisi ben gidip bahçemde leoparlarla oynayayım.</span>
Sevgilim mutfakta çırılçıplak</span>
bana nefis pilav yapıyor.</span>
Ona bile söylemedim:</span>
Ben orta iki’de kaleciydim</span>
Bu yüzden hep rüzgarlı kaldı kalbim</span>
</span>
Zaten ben artık</span>
K a l b i m e i n a n m ı y o r u m</span>
ÖZKAN MERT</span>
<b style="">ekim-kasım-aralık 2006/ PATİKA [/b]</font>
</span></span>
sağolun rende, özkan mert seçiminiz şahane.
emre gümüşdoğan
07-04-2007, 16:06
AKŞAM ÖLÜSÜ
akşamı getirdim size ölmüş
sözden düşmüş üç kusurla
boynumdan çözmediğim rüzgâr
uzakların isteğiyle kaybolan
suskun kasaba arkadaşlarım
vurulmuş zamanın içine
bıralan
yolların kederi yerinde dursun, ama
kalbimi alıp kurtarın
bu kağıdın çölünden
çünkü yollar baktıkça yorulur
gidenlerin ağnlı ağzıyla
tuza yara taşımaktan
biliyonım
ben bir zamana açılsaydım yenilmezdim
taşın oğullarına yakarıp
güneşin boğulduğu kıyılarda
dili dağlanmış kederimle
anlatsaydım çocukluğunun atlarını
ölülerin doğurduğu kahrı
elbet dağılmazdım bu sularda
bir dağın sözüyle
akşamı getirdim size ölmüş
varın, beni süsleyin güzelleyin bir aşka götürün ölmüş!
Varlık, Temmuz 2006
Cenk GÜNDOĞDU
emre gümüşdoğan
11-04-2007, 19:12
yüzünün yarısıyla / kelebek<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
uçtukça zehirler kanatlarını
bir aynanın ortasında kelebek
deri değiştirmiştik. hayat burdan geçerken
parmak uçlarımızda derin sessizlik
yağmur erken yağardı. geç ıslanırdı avlu
ağlarını içinde dolaştıran örümcek
dışarda titreyen gölgesine bakardı
korkutulmuş yüzlerden uzak kalmıştık
nehirlerse akardı kilitlenmiş odada
gözlerimizde uzun bir çizikle yaşardık
denizin kıyısında unutulmuş çocuklar
geceyi uyandıran anne uykusu kadar
boş kuyuya inerdik seslerimizi yutup
bir taş bir taşla yer değiştirirdi
sesler eksik gelirdi. anlaşılamayan şey
hep anlatırdık oysa bir dal kırıldığında
bir pencere son kez açılır gibi
kapanırdı göğün büyük yalnızlığına
yüzünün yarısıyla akar zamana
Zeynep Köylü
Üç Nokta, Nisan-Haziran 2006
emre gümüşdoğan
14-04-2007, 21:17
<DIV =Section1>
GÜVERCİN SANCISI<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><BR style="PAGE-BREAK-BEFORE: always; mso-break-: section-break" clear=all>
Seni sevişim gibi dağılıyorum boşluğa
yeryüzüyle gökyüzü arasında
sıkışan biri olarak başlıyorum
bu acele hayata.
"geldiğin yerleri seviyorum en çok"
gövdem, yalnızlayan uçurum,
şehrin köyü terk ettiği yer...
Bir çıkmaz sokak devlet burada
Kuşlar ürküyor acım büyüdükçe
Gelmeyen gitmeyen mektuplara ağlıyorum,
bir yaralı güvercin in korkunç yaralarına
Ağzını, diyorum kurtar yalnızlığımı
kör zamanı;
akrep yelkovanı öldürüyor, yel kovan!. ..
Bu acele hayatı
sancılı birİ olarak bitiriyorum
gökyüzüyle yeryüzü arasında.
Boşluğu unutuşum gibi dağılıyorum sana
Olcay ÖZMEN
Varlık, Mart 2006
emre gümüşdoğan
16-04-2007, 11:50
UNUTU <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ah o günler ki bizimleydi yüzün,
ışıtan oydu bu güngörmez evi
camın ardında gülümser gibi ay;
şimdi boş gökler anımsar mı seni?
Bir kadehtin bize bal renginde,
sevgi renginde, umut renginde;
gezdin ömrünce dudaktan dudağa,
o yiten yıllar anımsar mı seni?
Sen çizerdin bize her gün yeniden
bir masal kentine benzer yaşamı,
gül döşerdin ya bütün yollarına
geçtiğin yerler anımsar mı seni?
Çok sarıldık sana öptük, öptük
varlığın sende o binbir yüzünü,
ağzımız yandı tuzundan gizemin;
son bulan tatlar anımsar mı seni?
İlgisizdir gece, toprak dalgın,
bir adın vardı, bilen yok şimdi;
tapınaktın bize, mut, içki, şölen,
susan alkışlar anımsar mı seni?
Sular içtindi, suyun belleği yok,
tanığın meyvelerin belleği kör,
ağladın, ah, acının belleği boş,
silinen yaşlar anımsar mı seni?
Seni bilmez ki tutup yolduğun ot,
sevdiğin türkü, yatıp kalktığın ev,
açtığın pencere, seyrettiğin ay;
giydiğin şeyler anımsar mı seni?
Varlığın yepyeni bir dildi bize,
o ne sesler, o ne anlamlardı
ileten her şeyi dünden yarına:
ah, o sözcükler anımsar mı seni?
Ah, anımsar mı bir akşam seni su,
suda titrer mi silinmiş gölgen
gölgesiz bir kıyıdan yansıyarak,
kurduğun düşler anımsar mı seni?
Sait MADEN
Varlık 1191 / Aralık
emre gümüşdoğan
18-04-2007, 12:42
LEKE
düşlerimi temizledim, çıkmadı adın
lekesiz ülkeler aradım yaşayacak
aşk, sözlerimden arınmadı
hayata döndüm sapa yollardan
iki kır kahvesi açtım gözlerime
keman çalan kuşlar ağırladım
yaşlı hanlar, boş çarşılar dolaştım
masal merhemler sürüp dizlerime
çocuk sokaklardan gülmeler topladım
dönüşün paramparça etmekti beni
adımı çağıran pişman gül
kırık vazoma yakışmadı
Özlem Tezcan DERTSİZ
DEM Edebiyat Dergisi-Şiirakademisi/Şubat 2007
MUSTAFA ERGİN KILIÇ
18-04-2007, 13:10
</font>
<b style="">kırık can[/b]</font>
bu şiiri yazdığım yerde</font>
</font>
ay’la konuşur kuyu </font>
ışık kamçıladıkça sığlaşır karanlıkta uyku</font>
</font>
dalına orman bulur serçe</font>
</font>
begonyaya abla kasımpatına kardeş</font>
bir ortanca açar katmerini
</span></font>
terler güneş</font>
</font>
öğüt verir söğüt</font>
saçlarını dalga dalga çekiştiren suya</font>
‘ağaçların gölgesiyle yatan sular sağırlaşır...’</font>
</font>
bu şiiri yazdığım yerde </font>
</font>
intihara <st1:PersonName w:st="on">haz</st1:PersonName>ırlanır
bir şair</font>
kendini asınca şiir!</font>
</font>
rüzgarlar kurutmak için değil</font>
dağıtmak içindir mürekkebi!.</font>
</font>
<b style="">VARLIK-MAYIS 2006[/b]</font>
</font>
MUSTAFA ERGİN KILIÇ</span></font>
emre gümüşdoğan
20-04-2007, 12:08
AVLANMIŞ ATLAR AĞITI <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Avlanmış atlarız dedi kadın
Hepimiz, dedi adam, ahır kardeşi
Her cana kan ar candan olurduk
Rüzgar okşardı körpe hevesi
Seslerimiz birbirine şakırdı
Sevişerek girerdik derin sulara
Sonrası... anlatılmaz
Ay yaslandı güneş tutuldu
Sular paslı otlar acıydı, yürek
Buyakaldı yaz ortasında
Gitmedi o ilk gemin tadı
Ne sperm özgürdü ne de yumurta
Gümüş eyeri vurup üstümüze
Beyler poz verdi kazala kazala
Burkulup düştük, huylanıp kırıldık
Atılan olduk uçurum atlayanlarken
Terk ettik sılamızı şehla taylara
Bizi yılkımızda bulan o rüya
Rüyada o billur pınarlar kaldı
Mavi Liman / Mart-Nisan 2006
Sınırda / Nisan-Haziran 2006
Mahmut TEMİZYÜREK
emre gümüşdoğan
22-04-2007, 11:54
HALİÇ Pİ (3,1416......)
Haliç'teki durgun suya bir tak
göreceksin
Lâle devri, Nedim, oturmuş, göğsün döver
temiz bir sayfa açılınca defter
Kâğıthane nerelerinde bir şırıldak
kemirerek su küngünü külleriyle
Etekleri ıslak, esrik, devri an.
Altın boynuzu getirmiş yorgunluğu
---
Ben uyuzca sessizleşen hiç'lerle
-Hasta adam- yitti mi, inek, sinek iç içe
Haliç'teki solgun suya bir çak
ereceksin
ey gül, dikene batırıyor bülbül
göğsünü, her öldüğüm birinin ölüsünüz
ölümsüz sağılan is, ölümlü tan, yitirdimdi bul!..
Al içteki derin yareni sağalt!..
Müslim ÇELİK
DEM Edebiyat Dergisi-Şiirakademisi / Mayıs 2007
emre gümüşdoğan
24-04-2007, 20:29
Bir Amiral İçin Ağıt <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ah ki! mahşerden
Bu küçük ada bağışlandı
Akordeon çalar kıyıda ama bir dilenci
Aşıktır amiralin küçük kızına
Bu ada iki imkansızı birleştirdi
Ne körlüğü ister ne aşkı
Bir divanenin gördüğü büyük işaret
İnkar edilmiş Roma takviminde
Bir ceset gibi yürüyor agorada
Henüz üçüncü kürtajını yaptırmış
Amiralin ortanca kızı
Bekledik barbarları korkarak bir tufan bekler gibi
Kuru ağaçların gölgesi bir nefeslik durak
Ah! neden ilahiler söylemez
Mızıka çalmaktan yorgun çocuklar
Ne görür rüyasında
Gündüz kalem kıran ağır ceza reisi
Bu kadar intihara katlanamayıp
Hatırlıyor amiral
Gözlerini bağlamadan kurşuna dizdiği askerleri
Ve şakağına dayıyor revolverini
Makyajı tazelenir genç kızların
Öldükten sonra da
Yürüyor darağacına
Amiralin üvey kızı
Hüseyin Avni CİNOZOĞLU
AKATALPA / Ekim 2006
emre gümüşdoğan
29-04-2007, 17:17
S/AYIKLAMALAR
Ormanın korkusuydu. yağmuru çamur sanmak
uyanınca toprağa kapandı ve söyledi;
ağrıyla dökülmek uzun ince bir yola
soyağacına masalın. ışıltılı hasadına
gecenin bıyıkaltından. varmak üzere sabaha
denizin takıntısı çamuru yağmur sanmak
dalgalar birer birer. kırıldı ve söyledi:
önce tırnaklarını çekti şehir yüzümden
şaşkınlığım takıldı saçaklarına
bir avluya teselli. isimliksiz kapılar
çalmayan zilleri ben!
İki kaş arasında çatık uçurum
yıkık köprüler!
Bir bardak suda nasıl kopar fırtına
kendine çekilir gölgeler
çiçekler girer rüyama
kokusu renginden erken gelincik
ölüm nasıl da özlenir?
Bu kadar acı varken zimmetimizde
Hülya Deniz ÜNAL
(Eski Broy 49, Ocak-Mart 2006)
emre gümüşdoğan
30-04-2007, 21:09
HUZURSUZ KADIN
kendimle tanıştım: Emel Budak
şimdi küserim yatağıma sizin için
kabuğumu sayar dokunmaya dönerim
pişmanlık sözcüğünden adım silinecekse
hemen şimdi beraber üzülelim
öyle sıkıyor beynimdeki düğümü şiir
çözmek hayaldir ne olup bittiğini
öpüp kaçtığı güvendiğin birinin
size açıldığını gövdemin hemen şimdi
bekle son nefesimi karanlıkta
kendinden emin ve çatlarnış
uykusuzluğun yarası uzun uykudan
benim tedirginliğim tek bir sizden olma
kaygıdan olma bir kadın müziğin içinden
sarhoş bir davul gibi kalbime vuruyor
kendime sordum benim cevabım nedir
huzursuzluk başlarsa bir yarada O
Emel GÜZ
Hayal Sayı 19
emre gümüşdoğan
02-05-2007, 10:01
ÇENGELKÖY’DE YAZ DÜŞÜNCESİ
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Gündüzle ölçüyoruz eski limandaki düşünceyi
Bir şeyi anlatmak ister gibi rüzgar
Masamızdaki peçeteleri karıştırıyor
Ölmüş bir yakınımıza benziyor bulut kümesi
Ezan sesi geliyor yalıların arasından
Büyük bir şilep sessizce uzaklaşıyor
Denizin uykusunu kaçırmak istemeyen misafir gibi.
Senin yapraklarınla dolmuş bir havuzum
Akşam kurbağalarının gürültüsüyle avunan.
Gece yıkıntısıyla karşılaşıyoruz orda
Bir ağaç yalvarışlarıyla hüzünlendiriyor bahçeyi
Biz biliyoruz kışın gümüş sokaklarını
Hangi kar örter düş kırıklığını
Alır ellerimizden bizden olanı
Dağ tarafından gelen haberlerle susuyoruz
Kurban bayramındaki kanla kirlenmiş bıçak gibi.
Senin dallarında kapanmış bir patikayım
Sabah oğlaklarının çanlarıyla uyanan.
Salih BOLAT
Varlık, 1187
Çok değerli Emre dost ,dostluklar hep baki.. Akademinin iklimi çok güzeldi..Dostlar hiç uzak değilki bizlere...Sağolun.Saygı sevgi..
emre gümüşdoğan
03-05-2007, 12:37
nezir <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ey! yangınlardan arta kalan Ömr
metruk harabelerin tılsımı Anka
külü zebercete üstün kılan simya
on iki yıldız gözlerinde çatılı
bendim gelen o seyyah Kenan ilinden Mısır'a
ay batar zülüf çıkarır kuyudan
önce dağlara iner mor bir akşam
çatar mavzeri eşkıya
Yazık! Harabata sebil etti kadehini, dediler
dedim, göğsümde nakşı cam-ı cem'in
geçtiın bu harab bedestenden
aşka çırak bildim gönlümü, çerağ bildim gönlümü aşka
atağı yol üstünde piri fani:
- Gönüldeki sultanlık şahlıktan yeğdir
toplasan üç gün eder ömrü İskender'in
Ta! Sina'dan duyulur sesinin yankısı o güzel bedevinin
Moğol zapteder Roma'yı
bir kehaneti müjdeler hattatın kalemi
dağa nezir verir hırkasını abdal.
Hüseyin Ayni CİNOZOĞLU
Şiiri Özlüyorum, 16
Sevgili Hüseyin Avni Dost, şiir ve dostluk zamanı yıkar.. tanımlanamaz ve sınırsızdırlar...
hep dostluk ve şiirle...
ZAĞFİRAN’DA KIRIK BEYAZ ZAMANLAR*
Sanat bir illüzyon (yanılsama)dır saptaması doğru mu? Somut gerçekliği devre dışı bırakıp, kurgusallığı önceleyen yapıtlar için doğru ve genel bir tanımlama olduğunu savlayabiliriz. Çünkü sanat yapıtı alışkanlıklara bağlı olarak devam eden gerçekliği sarsmak zorundadır. Şair Oktay Rifat’ın tanıklığına başvurursak, “Gerçek alıştığımız bir şeydir.” Şiirde Andre Breton buradan yola çıkar. Ayşe Cemile’nin kaleme aldığı, Gendaş Yayınları’ndan çıkan; “Zağfiran’da Kırık Beyaz Zamanlar” adlı romanı geleneksel gerçekçi romanın dışında bir arayışın ürünü.
Bir Kayıp Aranıyor; ana izleğine indirgemek de yanlış olur. Hayal, adlı romanın anlatıcı konumundaki ana karakteri, kaybolan ablası İlkin’i bulmak için iki arkadaşıyla gelir tarihi ve mimari dokusuyla ünlü Safranbolu’ya. İlkin’in bıraktığı doğru, yanlış izlerden hareket ederek İlkin’i bulmaya çalışır. İlkin’in kaybolma ve aranması serüveni bir yanılsama içinde ilerler ve polisiye romanlara özgü akıcılık ve heyecanlandırıcı sahnelerle devam eder. Ama roman, bir polisiye değil edebi bir roman. Anlatıcı kahramanın adının Hayal olması sanırım bilinçli olarak düşünülmüş. Bir sanat yapıtını belirleyen ilk ölçüt o yapıttaki hayal gücüdür. Yazar hayal gücünün zenginliğini romanda büyük ölçüde kullanmış.
Romanın olay örgüsünü ayrıntılarına kadar serimlemeyeceğim, bu tanıtma yazısında. Bir serüven romanı olmasına rağmen, anlatının derin yapısında, insanın evrensel varoluş kaygıları irdelenir ve yanıtlanmak istenir: Tanrı, yazgı, ölüm, suç ve ceza, kendi olma, aşk, özveri, sürgün, delilik, kaçış gibi kavramların ustaca sorgulandığına tanık oluruz. Sanıyorum yazarın amacı bir serüven romanı yazmaktan çok; radarını bu alanlara tutup aydınlatmak. En bireysel sandığımız eylem bile toplumda yankısını bulur ve diğer insanların öykülerini etkiler. Romanın temellendirmek istediği ana sorunsal da bu.
İlkin adlı kadın, Hayal’in iki yaş büyük ablasıdır. Eski bir devrimci kadın liderdir. Üç buçuk yıl Sivas Cezaevi’nde hükümlü olarak hapis yatmıştır. Politik bir suçtan dolayı değil otomobiliyle çarparak bir insanın ölümüne sebebiyet vermiştir. Üç buçuk yıl ceza alması vicdanını rahatsız eder, on yıl ceza alması gerektiğini düşünmektedir. Bu nedenle, İlkin’in evrensel bir adalet duygusunu içselleştiren, dürüst bir insan olduğunu anlıyoruz. Hayal arkadaşları Azra ve Hasan’la birlikte İlkin’in en son görüldüğü yer olan Safranbolu’ya gelir. Bir pansiyona yerleşirler. Daha sonra bir rastlantı sonucu, Safranbolu’ya yakın mesafede bulunan, Adrianopolis tarihi kentinde kazı çalışması yapan arkeolog Yusuf ve ekibiyle tanışırlar. Yusuf; İlkin’i bulmak için Hayal’e yardım edeceği sözünü verir. Hayal’in gösterdiği fotoğraftaki kişiyi tanır; adı Suzi olan bu kadının, ekibinin kazı çalışmalarında yardım ettiğinden, ama tuhaf, hatta “deli” bir kadın olduğundan, daha sonra da iz bırakmadan gittiğinden söz eder. Burada, Ahmet Ümit’in “Patasana” adlı polisiye romanındaki arkeoloji ekibini anımsadım. Bir benzerlik yok bu iki roman arasında. “Zağfiran’da Kırık Beyaz Zamanlar” polisiye olmayan ama insanı heyecanlandıran sahneleriyle başarılı polisiye romanlara taş çıkartacak ustalıkta. “Delirmiş olsa, hepimizi bu kadar başarıyla kandırmış olamazdı, kandırıldık” der Yusuf (s.29 ). İlkin kendini arayanları kandırmayı başarır. Ama asıl, kandırmayı yazar başarır. Olay örgüsünün içinde heyecanla yol alırken romanın sonunda okuru şok edici bir sürpriz beklemektedir..
İlkin’in delirmiş olabileceği ihtimali, onu arayanların zihninde yanıtlanması gerekli bir soru iken; Hayal, kaldığı pansiyonun sahibi Abdi Efendi’nin güzel ve akıllı kızı (eskiden akıllı) Fadik’in; on yedi yaşında köye gidiyorum diye evden çıkıp kaybolduğunu, sonra ondan hiç haber alamadıklarını ve on altı yıl sonra bir gece tanınmaz vaziyette eve döndüğünü anlatınca dehşete kapılır. Fadik’in trajedisi inanılır gibi değildir. Zaman zaman delilik krizleri yoklamaktadır. Psikiyatrlar derdine çare olamamışlardır ve nöbet geldiğinde bir hocanın üfürüğüne bel bağlanmıştır.Ama bu da çare değildir. Fadik de İlkin gibi kaybolmuştur. Burada yazar ikiz kimliği başarıyla kurgular. Hayal; yeni tanıdığı bu ikinci kaybolmuş kişiyi, Fadik’in içindeki insanı bulmak için bir arayışa koyulur. “Bu hayatta bilmediğimiz ne hayatlar yaşanıyordu” der (s.47 ). İlkin ve Fadik arasındaki bağlantı daha güçlüdür. Fadik evden kaçıp kaybolduktan sonra iki çocuklu, yüreği katı bir adama kapılanır. Adam neredeyse işkence edercesine Fadik’i dövüp hırpalamaktadır. Fadik kötü muamele gördüğü bu adamı bıçaklayarak öldürür, Sivas Cezaevi’ne konulur orada İlkin’le karşılaşır ve İlkin hapishanede Fadik’i korur, ezilmesini önler. İlkin’de zayıfları koruyucu haslet çocukluktan beri vardır, devrimci bir kadın lider olmasını da geçmişte bu özelliklerine borçludur aslında...
Hayatta gerçek sandığımız görüntülerin, olayların bir yanılsama olabileceğini hesaba katıyor muyuz? Yaşamın olağan görünümleri bir kumpası gizleyen görüntüler olamaz mı? Örneğin; mahallemizdeki cüppeli ve sarıklı meczup, Marksist-Leninist gizli bir örgütünün lideri belki de! Akla gelmeyen, tasarlanmayan düşüncelerden yola koyularak farklı bir gerçeklik kurmak pekâlâ mümkün. Günümüz modern toplumunda “Paranoya” toplumu etkileyen bir başka gerçeklik düzeyi. Paranoyak bir parti lideri neden olmasın? Konudan biraz uzaklaştığımın farkındayım. Rahmetli Ayhan Songar bir kitabında: “Çok zeki paranoyaklar etraflarında bir müritler topluluğu yaratabilirler” savında. Mistik cemaatlere bu gözle de bakmak mümkün. İnsanın olumlu ya da olumsuz hayal kurma hakkı; kayıp hayatlarımızın, başka kayıp hayatların yap bozlarını yerleştirmek için hayal kuruyor, bir şehrin tarihine, oraya ait insanların bireysel tarihlerine yolculukta belki de kendimizi buluyoruz. Romanı bitirdiğimde yazarla birlikte yaptığım yolculukta sağaltıldığımı duyumsadım. Romanın altmış beşinci sayfasındaki şu cümle bu savı doğruluyor: “…ve o kitapların, düşlerin tek gerçeklik olabileceğini öğrettiği titreşen satırları.”
Roman, olay örgüsünün yaslandığı mekan olarak, Safranbolu’yu da konu ediniyor. Zağfiran; Safranbolu’nun tarihteki adlarından biri. Safranbolu’nun tarihi ve mekanları konusunda da özet bilgiler vermekte yazar. Bu bilgiler romanın akışını aksatmadan, ustalıkla, iğreti durmaksızın metne yerleştirilmiş. Safranbolu ya da romandaki yaygın kavramla “kasaba”, bir roman kahramanı gibi metne dahil edilmiş.
Arı Türkçe’nin çevrimi içinde özenli bir dil beğenisi, anlatının yalınlığına zarar vermeden metni süsleyen şiirsel cümleler, Mehmet Rifat’ın günlüğünde yer alan arkaik sözcüklerin sağladığı plastik tat, emek verilen, uzunca bir zaman üzerinde çalışılmış bir anlatı olduğunun kanıtı. “Fadik, sarı solgun yaprak gibi karşımda duruyordu; on altı yaşında savrulup gideceği rüzgarlara dokunmayı, rüzgarın savurduğu kayalıklarda yarım yamalak yaşamayı ve sonra uçup gittiği denizdeki canlı cansız deniz analarının mor sıvısında zehirlenmeyi öğrenmiş bir yaprak gibi.” Yoksul, varsıl ayırmaksızın tanımadığımız kayıp hayatlar, bu kayıp hayatların tortuladığı acılar içimize damladığında daha bir insan oluyoruz. Yazar bu kırık hayatları, yarım kalan “imkansız aşkları” hikâye ederken, sanki “Mutlu Aşk Yok” sav sözünü doğrulamakta. Deli Kız Fadik’le, dünyaya sırtını çeviren, kitaplarla sınırlı bir dünya kuran münzevi, tek kolu sakat Yakup arasındaki “imkansız aşk”. Yakup; bana Victor Hugo’nun, Notre Dame’ın Kamburu romanının, çirkin ama kitapları hatmeden kamburu Quasimado’yu hatırlattı. Hayatı ıskalayan bu münzeviler sürgün hayatlara; belki hayatın başkaları için daha yaşanılır olması için birer Sisphos gibi katlanmaktalar. Kırk yaşında tıpkı babası gibi aynı odada kendini asarak öldüren Mehmet Rifat ile Rum kızı Teodora arasındaki “imkansız aşk”. Yine Hayal ile Ali Rıza arasında, -artık yasını tutmasa da-Hayal’in anıları arasında bir şafak yıldızı güzelliğinde parıltısı görünen aşk. Belki de Yusuf ile Suzi (İlkin) arasındaki aşk.Romanın sonunda entrika çözülürken okuru şaşırtan şok eden bir final beklemektedir.Başarılı bir intertextualite ile yazar Nabokov’un “İnfaz’a Çağrı” romanına göndermede bulunur...
Kırık bir zamanın tanıklığı içinde, aşk yüzünden bozguna uğrayan ama aşkın yüceliğini koruyan kahramanların, roman boyunca öyküleri serimlenir. Bu öyküler; üst kurmacaya iğreti durmaksızın eklenir. Bir mezar taşının yosun tutmuş harfleri sayesinde ulaşır Hayal, Mehmet Rifat’ın öyküsüne. Hayal’den önce İlkin bu öyküye ulaşmış ve Mehmet Rifat’ın mezarındaki toprağı çılgınca kazarken görülmüştür. Zaten bu olay İlkin’i arama çabasını kuvvetlendirirken, İlkin’in delirme ihtimalini üzüntüyle Hayal’in zihnine yerleştirir. Romanın bu sahnesi ilerideki “ezoterik” (Gizemci) izlek içinde zorunlu bir temel vazifesi görmekte. Romanın ezoterik izleğinde; büyü, büyücülük, cadılık yer almaktadır. Hurafeler ne kadar akıl dışı da olsa, hâlâ günümüz toplumunda yaygınlığı tartışma götürmez. Romanda bu gizemci izlek olmasaydı, belki daha iyi olurdu? Deli Kız Fadik’e bir zamanlar ve “Hâlâ” aşık Yakup, “Doğru ondan vazgeçtim ama aşkından vazgeçmedim” diyecektir. Ve yine Yakup’un şu sözleri: “Dünya yazılmış ve daha da yazılacak kitapların mihenk taşları üzerinde dönmeye devam ediyor. Bir gün hiç kitap kalmazsa dünyada; o zaman dönmekten vazgeçer. Geçmişten geleceğe bırakacak bir şey kalmaz çünkü.”
Hayal, Fadik’in içe kapanmasının kendi isteğiyle olduğuna emindir ve onu, kapılarını sımsıkı tuttuğu karanlık odasından çıkarmaya kararlıdır. Bütünsel çöküntü içindeki bir akıl hastası “Katharsis”le deva bulabilir mi? Hayal’in bu çabası hüsranla sonuçlanır. Fadik Hayal’i öldürmek ister. Çünkü; Fadik katil kimliğini deli gömleğinin içinde gizlemektedir aslında. İki kaybolmuşu bulmak için gösterdiği çabası hüsranla sonuçlanan Hayal, Fadik’i de kaybetmiştir. Romanın şiirsel bölümlerinden biri de Mehmet Rifat’ın günlüğünün yer aldığı bölüm. Bu bölümden bazı cümleleri alıntılıyorum: “Zağfiran, hatıralarınızdaki gibidir. Kırık beyaz bulutlar dolaşır semada. Ben mahdumunuz o vakit hülyalara dalar giderim.”
Romanın yüz doksan üçüncü sayfasında; Hayal geçmişteki devrimci eylemlerin yanlışlığına işaret ederek eleştirir. Hayal’in bu düşüncelerine katılmak mümkün değil. Çok yakın tarihimizdeki devrimci düşüncenin yönlendirdiği eylemler olmasaydı yaşadığımız ülkede hiçbir “hak” duygusu varlık bulamazdı. Ateşten bir gömlek giyerek düzeni değiştirme misyonunu yüklenen devrimciler başkaldırmasaydı; bazı değerler ayakta kalmazdı. Özalizm’in yok edemediği bazı değerleri, bu ülke; on iki mart ve on iki eylülün tırpanladığı devrimcilere borçlu çünkü…
İlkin’in Suzi ve Fadik adlarının ardında kimliğini gizlediğinden söz ettik. Parçalanmış modern toplum, parçalanmış kimliklere neden olmakta; özne olarak da özne dağılmakta. Anlatıcı kahraman Hayal adının taşıdığı düşsel, gerçek dışı, çağrışımı düşünüldüğün de; İlkin, Suzi ve Fadik; Hayal’in parçalanmış kişilikleri olduğu düşünülebilir. Çünkü modern toplumda (Ben), başkasıdır. Kendi olmak (Ben) olabilmek, modern toplumun iki yüzlü değer yargılarından kurtulmak için kaybolmuştur İlkin.
Roman boyunca Hayal’in içten bir sevgiyle yücelttiği iki maskot var. Yaver olan adını sevmeyen, Fenerbahçe futbol takımının ünlü oyuncusu “Şeytan Rıdvan” lakabını benimseyen küçük çocuk ile bir bacağı olmadan doğan Yakup’un beline sardığı bir bez parçasına bağladığı tahtadan bacağıyla hareket eden Çomar adlı köpek. Hayal’in Yaver ve Çomar’a duyduğu o içten sevgi…
Mutsuz sonlu bir film gibi ,romandaki kahramanların aşklarını özetleyen bir cümle belki de :
: “ Bu kasabada mutlu hikâyeler olmadığı gibi, mutluluğa dayanılarak kurulan hayallerin sonlarının da hüsranla biteceği…”
Salt, insanların bireysel tarihine ışık tutan öykülerin yetkinliği yanı sıra, üst kurmacanın yaslandığı olay örgüsünün yetkinliğiyle de dikkat çeken bir roman.
Üç yüz on yedi sayfalık uzun sayılabilecek bir romanın hemen öne çıkan izleklerine değinebildim bu tanıtma yazısında. Genç bir romancı Ayşe Cemile. Yetkin, arı Türkçe’si hemen fark ediliyor. Geleneksel gerçekçi romanı bir başka biçimde aşmayı başarmış. Aile kökleri Safranbolu’da. Bu önemli başarıdan sonra elbet başka yaşamlara, başka öykülere radarını tutacak.
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU
* : Ayşe Cemile
ZAĞFİRAN’DA KIRIK BEYAZ ZAMANLAR
Gendaş Y.
317 sayfa
emre gümüşdoğan
05-05-2007, 14:35
ignis et ventus*
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
İçime damlıyor suyun
Sessiz otlardan göğsündeki
O koku kalıyor ellerimde
- Rüzgarın başladığı yersin
Dilin baygın bir ay
Öptükçe kıvranıp duran
Kırmızı gelinciğe bak
Titriyor korkuyla ruhu
Gölgende uyuyayım, uçsuz bucaksız
Ağzın için dökülsün yapraklarım
Kıyına çek beni - pullarımı okşa
Sar görkemli sisine
Çıplakken dallarımız ve sonsuz ...
<I style="mso-bidi-font-style: normal">*Ateş ve rüzgâr [/I]
Kadir AYDEMİR
mortaka,6
emre gümüşdoğan
07-05-2007, 09:35
ANNEM İNCECİKTİ
annem incecikti, ne zaman bana seslense
kaybolur giderdi rüzgarda sesi.
akşamüstleri, tatilcilerin terk ettiği sayfiyelerde
elimdeki el işi kağıdından yıldızların
göğün neresine yakışacağını düşünürdüm.
denizden esen rüzgara aldırmadan çıplak ayak…
akşamları ağır bir yorgan altında öksürürdüm
annemin elleri gelip bulduğunda saçlarımı
durmadan düşünürdüm: bu denizden başka deniz
var mı, bu denizin ötesinde farklı ülkelerde aynı anneler
böyle üşüten oğullarının saçlarını sıvazlar mı?
ilkbahar kucağında çiçeklerle geldiğinde saygı
duruşuna geçilirdi evlerimizde
her hıdrellez bir dal erik çiçeği takardı annem kapıya
baharın geldiğini bilsinler diye.
akşamları ateşten yanmış ayaklarımıza sürülen
merhemlerin serinliğine sığınırdık odalarımızda.
saatler işliyor durmadan, bırakıyor yerini anılara.
annem incecikti, bir şey söylemeye çalışsa
sesinden önce kendi giderdi uzaklara
Selahattin YOLGİDEN
Sözcükler / 4
emre gümüşdoğan
13-05-2007, 14:47
CEHENNEME KURULU
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Uzakta çıplak bir dal
uçunca, kuşlar titriyor
bir saatin kalbine dokunmaktan kırılıyor
bibloları meleklerin
doyuracaksan beni önce
gözlerimden doyur
hıçkır, yüzündeki o en çorak topraktan
yüzümün yokluğuna yakın ol
bu gitmeler neden uzaktı unuttum
hiç dönecek kimsem yoktu ki
ben bu aynalar ve saatlere adımı kurduğuydum
ah en kötüsünü yaşatın iyi kılmak için beni
herkese iyi kendime kötü kaldım, susun!
çırpınan bir suya karşı öptüğüm şu dudaklar
dar bana, yok bana benden başka anı
akrep ve deprem aşı ve kuş
ürker oldum
kanatların sessizliğinden
içerisi daha güvenli çıkmayalım
işitince anımsardım
sol yanıma uzandı mı zaman
guguklu bir kutuya kapatılmış kuş neden ötsün?
siyah dantelalar, çıtçıt ve kopçalar
kutusundan uyanacak bir tarlatanın
gelinliğini biçiyorlar, paslı makaslar
içerisi daha güvenli çıkmayalım
uzun ve sessiz
kısa ve kış
kuş ölümleri
kendi matemindesin işte
kendi sonunu tatma eğiliminde
herkes sevedursun kendini
hiç su vermediğim bir Afrika menekşesineydi
ismim, ömrü neyse, adı Ayşe
kirli camlardan çok caddelere düşerdi mevsimi
öl desem ol anlardı -ölse ya
etindeki yeşili okşasa biri
uzaklara bakan gözlerimi döndürürdüm en fazla
bakar ve öldürürdüm şiiri
ah mutlu kurulmak hiç yakışmazdı bana
herkes sevedursun kendini
Ayşe NALAN
Üç Nokta Sayı 6
emre gümüşdoğan
19-05-2007, 10:39
ÖLÜNÜN TOPRAĞINI SULARİKEN <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ben mi.. çalışıyorum
yeşilin hem sarının
hem kızaran mânânın
gizini kavramaya.
Yaprak da çalışıyor
-taze nisan yaprağı-
keşke dalında dursa..
durmadı, dökülüştü.
Ben görmüştüm, rüzgârın
savurduğu narini..
toprağı sulamıştım,
suyun üstüne düştü.
Israr edip anladım
yaprağın gayretini;
araboldum.. manayı
bilir-bilmez kuşandım.
Sina AKYOL
Meğer Söz Bakır, Komşu Yay.
emre gümüşdoğan
21-05-2007, 11:43
AKIP GİDEN SULARA BAKMA<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ter içindesin, eskimesin yaz titreyen dudağında
ellerinde uğultulu bir boşluk çoğalacak birazdan
öyle yaşanmış hep, yüzüne inmiş akşam
bu acı, bir yürek bulmuş sende
yorulmuşsun insan olmaktan
yırtık bir güzellik artık o düşlenen gezegen
Uzakları düşünüp azalmışız
üşümüşüz aşkların kıyısında
karşımızda duran o dalgınlıkta
bir hercai menekşe ve bakımsız bir hayat
dalgın çocukların o kaybolma arzusu
sonunda aramızda bir kırmızı şakayık.
İyileşmez bir yaradan oyulmuş,
yorulmuş savrulmaktan, eksilmiş kalbi
dünyanın ağrıyan yeri olmaktan.
gecelerin ucunda yandıkça unutulmuş
kavrulmuş o kargaşada, hırpalanmış gülüşü
durup dağlara bakmış, onların arkasına
boğulmuş sesi susarak anlatmaktan.
Çıplaktın sular kadar, tükendin aşınmaktan
yabanıl bir umut yeşert şimdi
beni bir söğüt dalına aşıla
yenile o tuz tadını, akıp giden sulara bakma.
Veysel ÇOLAKSözcükler / Sayı 4
emre gümüşdoğan
22-05-2007, 12:22
O ERKEN SABAHLAR <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Annemli babamlı o erken sabahlar
Tüm yaşamımın belki en güzel şeyiydi
Yatak örtülerinde sabah güneşi
Ve sanki kardeşimiz olan eşyalar
Sakince açılıp kapanan bir kapı
Bir masa, ağır başlı duruşuyla
Yarı aydınlıkta, koridorda
Aynadan, konsoldan yansıyan ışıltı
Şimdi bu erken sabah saatinde
Acıtıyor kalbimi özlemle
O sabah vaktin görüntüleri
Babamın güzel, ağır başlı yüzü
Annemin azıcık hüzünlü
Ve hep azıcık telaşlı gölgesi
Ataol BEHRAMOĞLUVarlık / 1189
emre gümüşdoğan
23-05-2007, 16:32
İSTİKBAL MARŞI
Üstüne tükürülmüş bir deniz yılanı gibi
köpürüp yırtılarak kendini doğurmaya çalışan ülkem
korkma baban seni hala seviyor
dünya da artık sana benziyor zaten
korkma sen bütün o kur çağlar boyunca
lağımlar böyle kıvranarak açmadın mı
avrupanın bağırsaklarından sancılar içinde
ak salgılı kafılelerle geçmedin mi
yasadığın yasalar yasa boğulmuş ne gam
örklendiğin çayır yülünmüş ne çıkar
korkma bu erkek erk seni asla etmeyecek terk
dövüle dövüle yapılmış bakır tarihin be sana yeter
köklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle
devletin malı meydandadır nazlı kızım
kanlı kaburga kırılmaz ettirgen çatı çökmez
korkma bitmez bu ters anavasya
baban bak seni hala nasıl seviyor
ruhuna parmak banıyor rahmini kurcalıyor
kaderine kakılmış körüklü kavançonun sonu gelmez
korkma tükenmez kutlu fücur toprağımızda
İzzet YASAR
Yasakmeyve / 18
emre gümüşdoğan
27-05-2007, 12:33
ÜVEY MANİFESTO<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
İç güveysiydim bu hayatta
Kapının eşiğinde kendine olmadık hayaller yaratan
Ne zaman özeleştiri yapsam
Aleyhime suç duyurusuna dönüştü kendi feryadım
Bundan geriye dönüş yok diyorlar
Olan oldu, bundan sonrası yarışın son turları
Bakıyorum herkesin elinden kaçmış hayat
Kim kimi arasa ne kendinde buluyor ne başkasında
Madem öyle bir desturla başlıyorum masala
Dişimi sıkıyorum, dilimi ısırıyorum, dünsüzleşiyorum
Yine de kalbimde kırıntılar kalıyor her vakit
İp koptuğu an beni eskiye fırlatıveren
Benim de bir şürekam varmış demek
Bir düş, bir kelime, bir şükür özlemi
Şeytanın günde dört kere dürttüğü ademin tekiyim
Afsız bir günaha karşı ömrünün dibine kadar zebani
Aşklar son buldu ama, buna bir harf daha eklemek olmaz
Kurutulmuş bir çiçek şimdi hayat kalbimizin satır arasında
Dedim ya içgüveysiydim... Horlandım, ezildim, üzüldüm
Sonunda benim kadar kimsesiz olduğunu anladı dünya
Cihan OĞUZ
akatalpa / 79
emre gümüşdoğan
29-05-2007, 23:04
ÇÖZÜLME <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Arkada bırakırken suskun anneleri
Yürürken o sonsuz boşlukta
Yazgıya tükürerek yol boylarında
Elleri yakasında maceracı Enver'in
Koskoca bir kale yerle bir olurken
Sana taş olarak savrulmak düştü.
Hücrelerimde onyılların kederi
Sözcüklerimde gülüşümde hüznümde
Emre'nin ellerinde, Cem'in yüreğinde
Her köprüde eski bir sevgili varmış gibi
Hâlâ yüzüm kızarır, yüreğim titremede
Hücrelerimde yüzyılların kederi
Issızlığın en karanlık yerinde
Zamanın acıyla yoğrulduğu
Bunaltılı, bu bitmeyen günde
Dağlarca ötede atalarım
Toprak altında koyun koyuna...
Hücrelerimde binyılların kederi
Yollara düşülmüştü bir ilkyaz günü
Tek tek biçilerek göğekinler gibi
Tarihin yedi diyarda duyulan sesi
Duyulmaz olmuştur şimdi
Hücrelerimde sonsuz yılın kederi
Binlercesini kardan heykele döndüren
Çekmiştir ipini kendi eliyle
Bir yanım Moskova zindanlarında
Bir yanım yerde kanlar içinde
Şimdiyse dünyanın bütün kıyılarında
Gizli bir sürgünü yaşıyor gibi...
Yusuf ALPER
Şiiri Özlüyorum 15 / Mart-Nisan
2006'dan aklımda kalanlar sadece 'DOST'...
emre gümüşdoğan
02-06-2007, 17:23
'ıslağında o atın'
akşamdır
onu sabahlara yazdığın
ne yapsan geçmez dün
ağzım çaldığım vişnelerdir,
öncenın sessızliği...
sendin bahçemde zamanı
konuştuğum
yürüdüm ülke sokaktı...
suskuydu; balkanda, bahçede, camda,
ilk meyvenin duruşunda...
ayaktan ve eldendin
alnın için çeşmeler içtim
solusun diye dağıldığım dağ
sana gümüş atlar besliyorum, nehiriçleri...
buzdan ak köpüğünde sularının
gördüm acı
boştu...
sokakta ayın kımıltısı
seni ey serin eviçleri gibi sevdiğim
çocuklarıdır
uzağında büyütür babasını...
Doğan ERGÜL
Yazılıkaya / 6
emre gümüşdoğan
06-06-2007, 16:56
MERZİFONDA GÜN BATARKEN<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Alıcın dibinde uyandım
dedim bak, serçeler hala buralı.
Tas tas gömdüm başımı kurnalara
peşkirle günahını aldım yüzümdeki kuşların.
Tohumun gerinmesi kuşkusuz benden yana
yeni gelinlerin yağmur sevinci
vaktin güz ilavesini çıkaran çınar
merzifonda gün batarken
başkent değiştiren faytonlar.
Benim vaktini su terazileriyle künklerle yükseldi
benim vaktini mendil kadar
bunu bilmez iş çıkışı beni yeryüzüne bırakan pars
hata günlüğümü tutan cırcır böceği
bilmez her taşın içinde ayrı bir dua olduğunu
çocukların deri değiştirirken okuduğu
Her yere geç kalırım
beni la fa tutar ardıç kuşları,
park heykelleri, şu yaşlı müezzin
dillerim göverir gökyüzünü övmekten
ısırgan otu benden başlar dünyayı sevmeye.
Kimseyi karşılamam sevinç çığlıklarıyla
yağmuru bile;
benim ustam alıç gölgeleridir sadece.
Atakan YAVUZ
üçnokta, 6
iyi ki 2006 dan aklınızda kalmışlar... zevkle okuyorum.
emre gümüşdoğan
10-06-2007, 17:42
Geçti yok bişey
Geçti yok bir şey yineleyip
yok bişey diyorum mırıltıyla
duyduğumu sandığım sesleri
yankılayarak geçiyor günler
biraz daha bozuyorum dünyayı
her haberden sonra… çıkabilsem
diyorum bu fanustan dağlar
geçsem köroğlu havasıyla
atlar ne rahvan çamlar
ne gölgeli nigar ne
hoştur şimdi kekik savuran
rüzgâr karıncaladıkça genzini
kurumuş dudaklarını verir
gözeye sular o ılgım akışla
içindeki çok beklemiş çığlığı
yağmur içmiş dağlarda parsı
pars ile karda kara karşı tipide
tipiyle ancak… siste gemiler uzaktan
uzaktan geçerken tayfası romdan
melankoliden birhoş bu çağda
duyulur mu çığlık coşucuların
dağdağasından sanırım bugüne
o korku kaldı kapandığın bu
fanusta gel ki hemen geçmez
ufka çakılı her çağrıyı yutar sis
o sis ki katran siner neminden ağır
bir kömürperde iner göze gönle
hiç bir ses geçmiyorsa demek
yalnızca yankıysa ne gelir
elden geçti yok bir şey
yineleyip geçti yok bişey
diyeni duymaktan başka
Mahmut TEMİZYÜREK
yazılıkaya /11 Edited by: emre
emre gümüşdoğan
16-06-2007, 13:47
BİR GÜLÜŞÜN TARİHÇESİ
1.
gülüşün
deniz kıyısı boyunca kuşlar
atılmamış tebrik kartları
bir hasta doğrulup yatağından
ilk kez sevinçle su içiyor
neler var bilmiyorum
gülüşünün değdiği yerlerde
II.
gülüşün
ne garip ayrılığın bile adı oluyor
ay ışığında salıncaklar
yanarak düşen yıldızlar var onda
kurrılara devrilmiş mavi bisiklet
tenha kasabalarda gün batımları
çok uzaklara gitmeleri söylüyor
gülüşünde
açık bir sayfa usulca ürperiyor
Onur CAYMAZ
Yazılıkaya / sayı 9
emre gümüşdoğan
18-06-2007, 14:37
AŞK KOCAMAN BİR KENT
sana taşıdım kendiıni aşk boyunca
senden taşındım yoksul yoksul ve ince
gelirken yeniydi
yollar evler çatılar
sen yeniydin
yeniydi çiçek ağaçlar
taşındım sana
içim sıra ırmaklar
sende oturdum
aşk kocaman bir kentti o sıralar
o sıralar gök mavi
su berrak
ekmek doyurucu
senden taşındım
kuru toprak, soğuk hava ve batak
gözlerim eskitmiş seni
çok bakmalar
yol mu kısa, ömür mü az
daha var, var
aşk
insan yaşadıkça vaşar
Arife KALENDER
Yazılıkaya / 2
emre gümüşdoğan
22-06-2007, 14:38
KÜSTÜMOTU
Dokundunuz bana: Lambaya ışık yürüdü
Açtığını bilen bir çiçek, çitleün üzerinden
Sokağa taşırdı gülümsememi
Gölgesi arkasına düşmşş bir şehir
Oyuncak bir dünya
Gibi tutundum avucunuza
Sevdim sizi ve sizi sevdiğiınde cam oldu gövdeniz
Bir sap yeşillik: Masalı boynunda asılı bir Leyla
Gibi girdim koynunuza
Ahlada yazılan başka bir adınız daha varmış
Ki, kaç ahla yazılsa biri eksik kalırnuş
Yüzünüzün gölgede kalan yanıyla, meğer
Yazıldığı gibi okurmuşsunuz sonları
Tutuşmuş bir kabukla çıktım soru cehenneminden
Hafta bitti ve artık olmayacak yenisi
Boyumdan uzun, tozlannuş bir pazar günü
Gibi dokunuyorsunuz bana çünkü
Nuri DEMİRCİ
dize, 133
emre gümüşdoğan
24-06-2007, 16:39
VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR
suyun yüzeyini yarıp çıktığında
bana kalan sadece bir andı
değişti tarih, değişti deniz ve toprağın çızgisi
kıyıya bağlandı çöl, Lut Gölü'ne
kuşlar yitirdi göç yollarını
sildi izleri kum fırtınası
mevsimlerin uyumsuzluğuna kazındı
kadınların ıssız bakışlarında
ölüler dünyasına geçit oldu dinginliğimiz
kucaklayıp çocukları sığındık bir höyüğün gölgesıne
sadece sese yoğunlaşıp
bekledik fırtınanın dinmesini
büründü kızlar kan kırmızı giysilere
direndiler göz yaşlarına kapılmamak içın
gerçekleşemese de sevdiler düş kurmayı
loş sokakların serinliğinde ferahlayıp
ehlileştiler gümüşte, telkari oldular
zamanın ağır basan anlayışsızlığında
unuttum kendimi tamamen
gün battı son ışıltılarla
sezdim, bağlandım, inandım
Metin CELAL
YasakmryvE / 23
emre gümüşdoğan
26-06-2007, 13:13
AVCI
Gövde fazla ve ten ağır... Yasa
der ki; avcı doğan, avcı kalmanın
sırrını korumalıdır.
Orman şehre taşınınca, yeni komşu:
Arzu. Ayartır eti, usulca avın
yerini alır.
Kötülüğün şeffaf mıknatısı. Şer eşya!
Sen kana dur kâğıtta. Ne çare? Mürekkep
Her zaman ruhtan daha uysaldır.
Tuzaksa kurnaz, sakin... ve çalışkan
dır. Kıvamlı sıvı gibi, zamanla avcı da
bulunduğu kabın biçimince
teslim alınır.
Gövde fazla ve ten hâlâ ağır... Sırrı
olan, o sırrı, önce kendi yalnızlığından
korumalıdır.
v. B. BAYRIL
MÜHÜR / Mayıs-Haziran 2006
emre gümüşdoğan
27-06-2007, 08:45
GİZLİ BAHÇE
I
Sis basınca ruhumuzu
göz gözü görmezdi.
Zamandan yaşlı o kadın
örülü saçları bahçenin patikası
salyangozların ağır dansını izlerdi
Sol yanı uçurumgövde
ruh şarkı söyledikçe bulur dengesini.
Canı neresinde saklar bahçe?
II
Ruh kuşu uçtukça
bir anlam ediniyor dünya.
Dengesini kaybetmiş düşerken
gitmek için henüz erken diyor.
Fırtınayı yarıp geçiyor
yorulmuş uçmaktan gövde.
Uzanıyor serinine öylece
bahçenin gizine eriyor.
Sonra gece geliyor.
Sorularını boğdukça
derin kuyu
çiçekler taçlandırıyor
sırra eren ruhu.
Bahçe canını nereye gizler
artık biliyor.
Susmalar tarihine yükseliyor
bahçenin kuşu.
Asuman SUSAM
İle / Mart-Nisan 2006
emre gümüşdoğan
06-07-2007, 13:05
Lehçe
Unutulmuş bir lehçeyle severim seni
Ey kadın, Adem'den olma Havva'dan doğma
Benim bu deliliğim akşamdan kalma
Yaram Hayat'ın göğsünde bir ur
Elbet beni de bir gün seven bulunur
Konuşurum güneşin eski bir aksanıyla
Kimse anlamaz, belki umulur.
Ey kadın, aksayan dili dünyanın
Ah, keşke sabahın bir dili olsa
Ötesi... Ölüm'den olma, Hayat'tan dağına...
Ahmet ERHAN
İLe / Temmuz-Ağustos 2006 Edited by: emre
emre gümüşdoğan
16-07-2007, 11:30
Taş Parçaları <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
III
Madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
Al bu taşlar senin olsun... O halde ve bundan böyle
Bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
boşluğa bağırsınlar, birlikte;
Kan kusacağız.
Kan kusacağız.
Madem dünya bunca zalim
Madem yakışmıyor kalbimize.
Bütün davullar gümlesin
Boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
Boşluğa böğüreni Vursunnnn.
Bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
Dünya görrrrsün.
IV
Her kezim ben
Küle ne öğretebilirse hayat, ancak
Onu öğretti bana da.
(Ama... )
Ben külün içinde çok uyumuşum.
Ben külün içinde çok uyudum.
Ben külün içinde çok uyudum.
Birhan KESKİN
Kitap-lık / Ocak 2006
emre gümüşdoğan
17-07-2007, 18:45
öle yazmak yahut yaz bana iyilik <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
(Demirşah için, Umut içın, zalim iyilik için)
"hay" dan geldim
Temmuzu biraz geçince
acunak ve gölge gibi şeyler
vardı. ip gibiydi başkent
her gün bir sokağı düğümleniyordu
ben kederle tek tek çözüyordum
derken "Kuşkondu" sokağa kondum
ve Simirnof bitti
o buna iyilik dedi
iyilik iyi olanın işi
beniın işim gözyaşı
ve kahkaha arasında
bir fazlalık olmak
ölseydim ölümüm
bir başkasının geçmişini silerdi
ölmedim bile bile
zalimdim
sonra Calvados bitti
çılgın bir geleceğin
luzlı cesedi olmak için
ölmek gerekmiyordu
hem de unutan, hem de susan
hem de şişen ..
bana ait değildi nefes
zamanın alnına gizlı saatleri çizen
muhteşem belirsızlik
yahut üzgün diye anılan
ve Tekila bitti
o beni duacı
beni bükülınüş
beni borçlu kıldı
yanan neydi bu cehennemde?
günahın başkentinde
neden tek başına yürür gölge?
hoş gelrnişlerim neredeydi benim
anladım
dönüp oradan "hu"ya gittim
bütün olasılıkları içtim
Emel İRTEM
şiir ülkesi /36
emre gümüşdoğan
18-07-2007, 23:13
peşrev <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
sabahları sabahlardan kıskanırım durmadan
korkar cünüp ölmekten köprü kuran mimarlar
tayı büyüten bahçe anne atı da besler
gün iner yıldızlardan yağmurluk bulutlara
gece döner geriye, sabahı kıskanırım
yıldızlar ki ölmüştür, ölümü kıskanırım
başlarım ömrümün her sabah yenisine
eskiyen gövdemi yanıma alırım da
her sabah tazelenen gövdemi bırakırım
nerenden ölürsen öl, omuzlarından ölme
bin şu ata sür uzağa, atından ölme sakın
merdivenler dayadın madem kısraktı canın
ihtiyar bir sakaysa olmayı arzuladığın
su testisi suyolunda kırılır deme sakın
ömrümce yük taşıdım birçoğunun ismi dert
o yükler iki omza bindikçe gebe kaldım
iki omuz bir yürek doğurunca anladım
önüme susuzluklar, karanlıklar önüme
anladım, anladım, anladım deme sakın
Alper GENCER
dergâh / 200
emre gümüşdoğan
23-07-2007, 10:29
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
BOŞLUĞA İNEN AYET
Herkes bozuk saat gibi kendini
taşıyor kesik bileğinde
tül ve siyah, ruh ve suret ve tuz...
bundandır yazının büyük günahı
sözün kendini vurrnası bundan
çünkü hayatta her söz daha az söz
her vazgeçiş daha az sancılı bundan
ilk böyle yazıldı: "dağıl kavmim ey"
elimden tut beni yalnızlıklara götür ,
ölmek ne can sıkıcı ömrüm ey
ilk ölüm, eski ölüm; töresiz ölÜm
ayet gibi, karanlıkta, sessizce,
ölüm yüziime indi ve gördüm
iyilik olsun diye sustum ve öldüm.
Tozan ALKAN
Dize /Temmuz 2006
emre gümüşdoğan
26-07-2007, 09:39
DAĞINIK <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
dünlerden bir gün üzere, devamsız
düğüm içenden fayda umarsın
bakarsın ya da dağınık yasak toplamışız
öylesine adı olmamış
yolculuklar madem bir yanımı andırır,
bir yanım da kavuşmaktan öte aşırı ayrılık,
birisi "sus" sesinizde davet arar
bu defa daha kusurlu yaprakları olsaydı da günlerin,
yazmamıştı dediğimiz takvimler o yaprağa itiraz gibi
ertelenmesi muhtemel iktidar gibi
yuvasına dönseydi de kavimler,
yine de kimliksiz bir tümce yapayanlış ilerliyor
her yalan yürürlükte aralıksız
"sus" sesinizde davet aşırı yığınaklara çalar
ne zaman yüzünüzde belirsem
zamansız telaş ve aşırı ayrılık
bir dağınık olanaklar vaat ediyor
bir de olağan sabahlar deneyim açısından
Yakından gözleriniz ve unutulan her yeni
daha tetikte, uykular sahibini arıyor
birisi "sus" sesinize aşırı yığınaklar arar
istedim ve derin bir çocukluk gezindi her yağmuru.
-pek duru- diyorum, biliyorum henüz
bana yeter avuçları, bir de içlerindeki ılık.
kırsal alanlardan taşırdığım smokin yaması
bugün daha tüzel gezinen bir dekolte
bir şehirli telaş daha bitiyor; aşk kutluyor yakamı...
İsmail Cem DOĞRU
Akatalpa 80 / Ağustos 2007
emre gümüşdoğan
28-07-2007, 15:27
<DIV ="Section1"><BR style="PAGE-BREAK-BEFORE: auto; mso-break-: section-break" clear=all>
<DIV ="Section2">
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P>KISKANÇLIK ZEHİRDİR</O:P><BR style="PAGE-BREAK-BEFORE: always; mso-break-: section-break" clear=all>
yanıldığımızı anladık kaygılarda <O:P></O:P>
bildiğimiz her şeyi yeniden düşündük
gözlerimizi değiştirdik, gözlüklerimizi sildik
ve köprü iki kalbi birleştirdi <O:P></O:P>
yakınlaştırdı uçlara koyduğumuz sıkıntıları
öğrendik insanlardan sakınmayı <O:P></O:P>
soyadı hanelerimizde zenci yazdı <O:P></O:P>
<O:P></O:P>
aslında tinsel bir yolculuktu mübadele
değişmedi zaman, değişmedi mekân
ruhlarımızdı hep giden <O:P></O:P>
silinse de ayak izlerimiz <O:P></O:P>
örttü umutsuzluğu tozlu damlar <O:P></O:P>
<O:P></O:P>
balçıkla doldu orman
mühürledik ağızlarını çocukların
vahşeti unutsunlar <O:P></O:P>
yıpratmasınlar diye kalplerindeki şefkati
kaybedeceklerini bilmesinler diye <O:P></O:P>
<O:P></O:P>
belki de bir fısıltıydı <O:P></O:P>
suya ulaşmak için yola düştüğümüzde
çaresiz bir yağmur duası <O:P></O:P>
keşfedecek çok şeyolduğunu düşünüp
hayırlara vesile olsun diye
Metin CELÂL
Yasakmeyve /Mart-Nisan 2006 <O:P></O:P>Edited by: emre
emre gümüşdoğan
29-07-2007, 10:33
ÖLÜM HAZIRLIĞI
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
ekim güç geçti, ağır su
yüzeye çıktı, yelken kırıldı
savunmasız limanlara çektik gemimizi
örümcek ağından cennete tırmanır gibi
kolay mı kurtulmak öylece günahlardan?
orada, ayışığının sunduğu kadeh
dallara takılı kalan gölgem
dans ediyor kendince dalgalanan suda
ben gölgeme daldırıp kadehimi
kendimden bir şeyler içiyorum
ağzım hoşlanmıyor dilimdeki tattan
ekim geçti. suya bakarak kederlendik.
yoksul insanın içindeki yük
örümceğin ağında kalan günah,
yelkeni onardım, artık hazırım
bir sevap olarak dönmeliyim tanrıya
Tuğrul TANYOL
Kitap-lık 95 /Haziran 2006
emre gümüşdoğan
02-08-2007, 12:54
ACIYAN TOKAT (self portrait)<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
I
Camın huyu kırılmaktı.
Ne dedimse duman ve taş kokan ellerimle
dedim
II
Ne dedimse atlara eğil en dudaklarımla
(geride beyaz eldivenlerimi bırakarak, pelerinimi,
arkamda,
coşmayı bilmeyen bir dünya)
dedim.
III
Karla kaplı bir vapurda
şairim.
İşim dilinizin ucunda yaşamak
söylemediklerinizi söyleyemem.
IV
Gebe kısraklar tepinmeye başlayınca
şarkıya girdim:
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Azap gözkapaklarının arkasında yaşar. [/I]
Sonra taylar bir bir doğmaya başladılar.
<I style="mso-bidi-font-style: normal">Cehennem kırılanların buluşma yerine denir, [/I]
dedim.
V
Bugün bütün gün kırk yaşındayım.
Ben dumanların en islisi, şair.
İşim bu.
Serim
Enis AKIN
Varlık / Mayıs 2006
emre gümüşdoğan
04-08-2007, 17:54
UZUN BİR KIŞ OLACAK
Sarı bahçeler... Dağılan bir yankı
anında açılıp kapanan bir pencereden
yağmurlu ikindi vaktine: Sedef
kakmalı duvar saati
nınır durmaz, kadim
oluyor her yaşanan
Alevsi gölgeler. Ne çok iz
geleceğin Söylenleri'ne; ne çok im:
Unutulmuş iki bardak
kapanmış çayocağının
tahta merdivenlerinde;
ıslanmış nota sayfaları: Saim Ange
zindanının avlusu yarı karanlık
ileniyor zulme Cavaradossi'nin sesi
Napoleon çoktan dayanmış sınıra,
aldanıyor ve unutuyor insan;
kurşun saplanır saplanmaz.
Panzerler çekiliyor mahalleden,
sokakta hala yanan lastikler. Çocuk
kesiyor ayvayı kalaylı maşrapayla,
elinin kenarında biraz kan.
- Uzun bir kış olacak herhal.
Ahmet OKTAY
Mor Taka 5 / Bahar-Yaz
emre gümüşdoğan
09-08-2007, 09:41
dağ kantatı <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Lorin'e
eski bir masal yontusu olduğum
söylenebilirdi sana. sen ki bir su
hatırasını unutmadan büyürsün için
bir aşina ispiralya'dan dönersin
boyunda kalem kokusu.
düşersin gülşen-i râz'ın tayfına.
rüyandaki elvana baksam anların1 belki.
elirı1de değildi o hiçbir şeylerden
herkesin bir anlam çaldığı burgaçlı yollar.
yanmış bir şerhin enkazı üzerinde dimdik
ya da bütün ahrazların burkulmuş kalbine
dokunmadan,her tortuda
bir parçasını bıraktığım güz definesi.
bir şiir için gelinir mi buralara ta uzaklardan
taşıyarak birkaç ölü kelimeyle beklemelisin
kendini. hem bunun neresi soru?
kalbine gelini mi, her hatırladığında seni
bir âyindeymiş gibi allah'a yeniden inanan
bir münzeviyim oysa?
uzak bir dağı hatırla.
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Mehmet BUTAKIN[/B]
lamure Sayı2
emre gümüşdoğan
12-08-2007, 14:22
YANLIŞ POZİSYON <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Pembe şifon gecelik sürtüyordu bacaklarına
Kuyuya kaç, dışkıya bulaşmış bir adam
Yıkmaya geliyordu o şehri
Titrek, donmuş yaprakları ezerek
Kendine çiçek gönderenlerin şöleni
Olmadık bir zamanda döner Bağdat'tan
Esen rüzgâr çürümeye yüz tutmuş vücudunu
Yalar ve geçer
Ayaklanırsa bir halk
Dik kayalıkların denize uzanışı gibi
Bir köşede unutulmayı dile yada
Kalabalıktan sakın, meydanlardan geçme
Korkma yeni bir şey yok Felluce'de
Arkanı dön, dizlerini kır
Mermi tersten geliyor sadece
Deniz DURUKAN
Yasakmeyve / 23
emre gümüşdoğan
15-08-2007, 11:19
DÜŞÜNEN ÇOCUKTUR BABA
yıllar önce bir gece babam
unutup yorganın altında
gözleri çakmak çakmak çocuğu
anlattı anneme tane tane
dünyada ondan daha güzel başakların olduğunu
ertesi gün sofrada
annem bir tuhaf bakarken babama
anladım onun
anneden çok bir kadın olduğunu
bir gün toprakta uyurken
karıncaların tanrısı kadar sessiz
eğilip yeryüzÜnün en güzel yÜzüne
dedim anne
senden başkasını sevse de bu adam
korkma ben varım
çünkü düşünen çocuktur baba
Yasin EROL
Kum 33 / Temmuz-Ağustos 2006
emre gümüşdoğan
16-08-2007, 10:04
Atlas <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
şehrin huysuz hayvanı
geçti benden, kanın
kanıma denk
aktın
kimse gibi gövdemden
öyle dağıldım
boş odalara kırık camlara
beni sana
toplayıp çıkarsa hayat
beni sana
mümkün kılsa
ellerin aşka iyilik
rüzgarımı toplasa, narımı
çoğalta çoğalta...
gövden atlasım
su tümseği yol yokuş
dağı tırman geceyi in, güneşi
önüne al, dünya
parmak uçlarında
öyle çizildim, bil. aşk
sil baştan
coğrafya
Çiğdem SEZER
Varlık / Haziran 2006
emre gümüşdoğan
07-09-2007, 16:47
BUDALA HARFLER
B bazen bir Ş şeyler geziniyor odalarda
Duvar diplerinde solgun n'ler sinirli ç'ler
Kimi zaman odaların h her bil:i ıssız ada
Çürüğe çıkarılan fotoğraflar, karga ö öksürüşleri
Tedavisiz incehastalıklar, e eskihastalıklar
Söyleşiyorlar insanı u uyaran karanlıklarda
Gürültülü bir budalalık i içinde günlerimiz
Z'den a'ya atlıyoruz çocuk oyunlarında
Dokuzuncu basamak pes diyor o kadarına da:
Bu mu olmalıydı geçmişe giydireceğimiz ?
S soyun beni, beni çırıldatın çıplaklandırın
Mutluluğu bulduğumu söyledim: f ve g
En güzel parıltıları aşk karanlığının
Y yabanılın: çünkü çok yumuşaksınız, diyor
T tahrik: n nefretlerini vura vura geçiyor
Bir şeyler geziniyor o odalarda da
Baki Ayhan T.
yasakmryve / 19
emre gümüşdoğan
12-09-2007, 18:53
HEMEN ŞİMDİ<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Ölümle işim olmadı hiç onu eskiden tanırım,
bir kelebeğimi almıştı uzun baharda
bin acı çektim bu yüzden
ve sonra hiç unutmadım gözlerini.
Çocuklar kitap okuyorlardı. Biri
parmağıyla göle dolundu
sayfadaki. Gülümsedim.
Kuşlar vardı, balıklar vardı
kuşların ve balıkların gözlerinde
ince bir güneş vardı,
üç adım yürüyünce güneşlerine varırdı çıplak ayakların.
En çok bize yakıştırdılar onu,
ölümüne yaşadıysak
ölümüne sevdiysek
buralarda doğan yerlilerin çocuklarıysak.
ölümün bizimle hiçbir ilgisi yok.
Bin acı çektim bu yüzden.
Tarlada çalışanlar toprağı gökyüzüne
yaklaştırır,
ben başlayan bir buğdaya bakarım.
Başlayan bir buğdayın sürekli
tekrarladığı hiçbir hareket yoktur.
Bin acı çektim bu yüzden.
Muzaffer KALEYazılıkaya / Haziran 2006
emre gümüşdoğan
14-09-2007, 12:19
GÜL DAL DİKEN<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Liseli bir hayal kadar taze, cüretkâr
yazılısız kuşluk vakti kadar belalı
büyük beyaz yalnızlığın odu; kıta aşk
geldim der, utangaç, bahçesine tenin
şanssız, bir dil acemiliği zamanda
şanssız, şahsız satranç tahtası dünün
liseli bir mevsim kadar acı, efkârlık
iplik gibi avazı sokak lambalarının
soyunan ne giyinen ne sivilceleri
beyazlar tünelinde berrak, taht mı
sıcak izi kırmızıdaki yanmanın, gece
geleceğe gizlenir, şakır günahta elleri
liseli bir ıslaklık kadar mahcup, bekâr
kalır kasıklarının içe kapanık atlasında
özlemin özü, kökü, tenhada hayat mı
ki ivecen su, ağaç, elma; Adem-Havva
öperler yalnızlığını, incir yaprağından
iki başına geçilmezmiş gibi ölümlere
gülün zırhı değilmiş gibi dal ve diken.
Hilmi HAŞAL
Dize / Mart 2006
emre gümüşdoğan
21-09-2007, 23:47
YATAKTA
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Yatağın ucuna kayıp yüzüstü büzülüyor
seninle birlikte yatmıyormuşçasına.
İçinde bir balerin danseden
aynalı, küçük, kapalı müzik-kutusunda,
bebek pembesi pabuçların ipek kazasında uyuyor
uyumuyormuşçasına... Çarşafı üstüne çekmiş
hepten. Açıktasın. O kapalı.
Aynalı müzik-kutusunu açamıyorsun da.
Kalkıp Rüya Tabirleri Kitabı'na bakıyorsun
bunların anlamını çözebilmek için
tek başına yattığın yatakta... Başkası varmışçasına
sana ait rüyaları gören uykusunda.
Mehmet YAŞİN
Sözcükler / Mayıs-Haziran 2006
emre gümüşdoğan
25-09-2007, 11:34
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />YAZ BİTMEDEN
Rodos'tan Bodrum'a geçerken
kayığımla.
Dante'yi okudum, demişti Balıkçı,
ay ışığında.
Paluko teknenin burnunda
suların derinliğini ezberliyordu
mavi gözlerinde balık bir dünya.
*
Anlattığın o uzak denizlerin
kumsalları da ıslanmış olmalı bu sabah
birden boşalan sağanakla;
belki kayalar bile yumuşamıştır
yağmurlu dalgalarla.
*
Coğrafyacı Strabon anlatıyor,
çok pınarlı İda'nın eteklerinden
Ege'ye akan ırmakların kıyılarındaki
yeşil ovaları.
Sonra da Zeus'un, kendine şarap sunucusu
yapmak için,
bir kartala dönüşüp pençeleriyle
Kral Tros'un yakışıklı oğlu
Ganymides'i
nasıl kaçırdığını.
Cevat ÇAPAN
Sözcükler 4, Kasım-Aralık 2006
emre gümüşdoğan
07-10-2007, 11:58
Gök Kaçınca Üzerimizden <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
ve Yıldız Dengi Çözülünce
İçinde zenci tepinmiş berbat bir ilkbahar gecesi bu
Kavuştukları gün büyük bir aşkla birbirini vuran
Otopsi masasında katlanmış kağıtlar gibi unutulan
İki şen sevgilinin cesedinden yükselen masum buğu
Herkese bir şarkı düşüyor işte, hepimize yetiyor tufan
Gitarın kopan teli dörde bölüyor birden hayatı
Yüzünde kentler geziyor yüzünde binlerce soytarı
Bir tek sen kurtuluyorsun çıkardığın onca yangından
Kış avlanıp gidiyor bak, öyle mendebur ve utanmaz
İyi anlaşıyor toprakla, alnı hışırdayan çocuklarla
İstanbulu bile denize teyelleyen devşirme bir fiyakayla
Lala rubai okuyup ağlar, benim sakalımın teli ıslanmaz
Sokakla düşüp kalkmayan bir söz bu, körkütük felsefe
Al git artık bu zenciyi, bu karanlığı, git bana beni getir
Şiir, solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbidir
Zil çaldı, ders bitti, narımla tutuşsun bu külüstür nargile
Ali EMRE
Hece / Nisan 2006
emre gümüşdoğan
15-10-2007, 16:55
KİM BİLİR NEREDE? <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Aynı şeyi düşünüyoruz ikimiz
Uzağı ve yakını, aynı şeyi
Sonbaharı ve uzay ip giden kederi
Yalnızlığı ve çoğalmayı, ikimiz
Sen kim bilir nerde, ben İzmir' de.
Aynı ateşte yanıyoruz ikimiz
Külde ve korda, aynı ateşte
Nehirleri özlüyoruz uzun ve serin
Aynı çağlayandan düşüyoruz ürküyle
Bir yakın kasabada sen, ben İzmir'de.
Aynı şeye inanıyoruz ikimiz
Aydınlığa ve gölgeye, aynı şeye
Koklayarak bir dünya kurabiliriz ikimiz
Gülden, gül satandan, gülü gülle tartandan
Sen, yakınımda mı, nerde? Ben İzmir'de.
Durmadan aynı şeyi konuşabiliriz ikimiz
Dokunuşu ve kardeşliği, aynı şeyi
Şimdiyi ve geleceği sabırsız bir yürekle
Aşkı ve eşitliği konuşabiliriz durmadan
Sen karlar altında, kim bilir nerde olurum ben.
Tuğrul KESKİN
Dize / Nisan 2006
emre gümüşdoğan
17-10-2007, 16:00
ne kadarçok özledik edip cansever'i
Yeşil bir elma, gökdelenler, evler
Ve hatta ayakları kırık bir sandalye
Kendi ağırlığı içinde sonsuz bir yolculukta
Bu yolculuk olmasa, zaman da olmayacak
Bir park buludarın içinden geçip gidiyor.
İçinde birkaç aile, <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Bir düzine kuş
Odanın ortasında bir masa
Masa da masa ha!
Edip Cansever' in şiirinden kaçırılmış.
Bana kalırsa
Masa, masa değil.
Annesi tarafından cezalandırılmış
Bir çocuk- hiç süt içmemiştir mutlak -
Cezası bitse
Ne masa kalacak ortada
Ne çocuk
Koskoca oda
Ben diyeyim bir düzine
Siz deyin üç,
Kuş olup uçup gidecek...
...ve ne kadar çok özledik
Edip Cansever' i
Feci bir şekilde anlaşılacak
Özkan MERT / yazılıkaya, 2
emre gümüşdoğan
19-10-2007, 16:15
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
HÜNER
sarp kayada seken keklik
şimdi buradaydı, gitti
uyudu uyandı orman
ağaç, ağaç olmaktan çürüdü
ferman dünyanın orman bizim mi
diye diye bir ağaca yol
olmaktan yorgun
kalmaktan bıkkın
taşı yontar günü yontar geceyi...
kayadan kayaya keklik
uçurur da bir heves
kalbirıe kuş kondurur
günün orta yerinde, sabahın
kopuk düğmesinde, kim?...
bakışı aşk ol'durur
tende heves buğusu
kırılır camlarımız
"sevdalık ede de
alıştı canlarımız"
bereketi kalbin kaya cevheri
sende gitme bende kalma hüneri
iki keklik bir kayada...
"ikirı1izi bir vurun
karışsın kanlaruruz"
ÇiğdemSEZER / mor taka - 5
emre gümüşdoğan
23-10-2007, 21:25
KANTO IX<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Acının yaşı yoktur, biliyorum
Çağımıza özgü acı kökü tattım
Köksüzlükten geliyorum, yitirdim çok eski
Arkadaşlarımı, ölü gölgelerden geliyorum
Ölü taşlardan güneşin kayurduğu
Sonsuz nesnelere dokunuyorum, kısık
Bir sesle 'ne işe yarar gelenek? diye
Soruyorum. Oraya buraya
Acı kökler bıra kıyorlar, köşe
Başbrını tutuyor1ar, anlıyorum
Acısından leylak fışkıran biri mi öldü
Bir martı mı öldü Ey benim delikanlılığıml
Hüzünler içinden geliyorum, dönencelerden
"Ne iyi olurdu ölünce de okunmak"
Kırık taşlar kuş uçuşları istemiyorum
Uzak durun benden, uzak durun her
Kimseniz! Ben yalın sözcüklerde buhmıyorum
Bubmıyorum sonsuzluk denizini
Beni aramayın ne kırık taşta ne su sesinde
Köksüz bir ağaçtan geliyorum, göveriyorum
Ölü gölgede. Derin sessizlikte tek başıma
Sınırsız sözcükler denizini arıyorum.
Ahmet ADA / Eski Broy – 49 /Ocak-Şubat-Mart
emre gümüşdoğan
01-11-2007, 13:59
SENİ BEKLERİM
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Pazar günleri beklerim seni
Öğleye dek uyumuşsundur
Ayçiçeği gözlerini açtığında belki görmek ister beni
Pazartesileri seni beklerim
belki işe gitmemişsindir
canın bir film izlemek ister
çayı demler beklerim
Salıları seni beklerim
sanayide çalışan çocukların haftasonunu beklemesi gibi
Çarşambaları seni beklerim
büyük bir kemin yirmi dört saat açık gözleri gibi
Perşembeleri seni beklerim
bir annenin evlat yolu gözleyen gözleri olur gözlerim
Cumaları yorulmuşsundur
belki beni görmek seni rahatlatır
Cumartesileri beklerim seni
çocuklar beklerken öğretmenliğini.
*
Sabahları seni beklerim
elinde iki simide kahvaltıya gelişini
Akşamları seni beklerim
günün yanaklarından boynuna inişini
Geceyarıları seni beklerim
yolda kaldım, gel beni al deyişini
Karlı günlerde beklerim ayaklarını ısıtan bakışlarımla
botlarının bağlarını uzun uzun çözüşünü izlemeyi
Yağmurlu günlerde
saçlarından ışık damlalarının süzülüşünü
Güneşli günlerde
meyvaların olgunlaşma sabrıyla beklerim.
Hindistan' dan gelen uçaklarda beklerim seni
Amerika' dan gelenlerde
İskelelerde seni beklerim
Dolmuş duraklarında seni
Ebrularında yayılırken hayatın sonsuz damarları
Küçük bir leke olabileyim diye günlerinde
Sonlanmaz bir bekleyişle,
İlk beklediğim gün gibi
Hiç beklememişim gibi beklerim seni.
Turgay FİŞEKÇİ
Sözcükler / Sayı 1 / Mayıs Haziran 2006
emre gümüşdoğan
02-11-2007, 12:30
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
MELEK
ölü bir principessa bıraktın yatağıma
kadınlığımı unutturan erkeklerle topladım
dikenleri saklı gülleri
dizi dizi vişne ağacı
bir şair yatakta ne kadar şairdir
ya da
ölü bir erkeği tercih etme sebebin1 nedir
sevdiğim erkek ısimlerıne ekledim seninkini de
kaan
içime alacağım organların ağlamaklı
en az adın kadar kısık sesim
ve Çarşamba örümcek
ağı bana yaslı
kırıklarımı bagajına doldurup tanrının
insansız gemiye attım ilk adımı: 23648
bu yılın modası asma yaprağı değil
özgür bırakılacak üreme organları
-kaç kişinin üremek amacı-
namusuma bağladığım kırmızı kurdele
kadar hatırlatıyorsun bekâretimi
unutına
pati izleri farklıdır parmak izlerinden
yakala beni
çünkü sevgilim
melek olmayı reddedecek kadar çok istiyorum
bu gece kadın olmayı
Bengü ÖZSOY / Varlık 1186
emre gümüşdoğan
06-11-2007, 15:03
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
AMA GEL DE ANLAT
İki yol, İpek ve Baharat
nerde kesişir' Ve hangi nehir
hangi nehirle çifdeşir
onların zifaf döşeğinde;
Bildimdi: Hayal ve Hâkikat
kutsal bir denklem ve hayat
o denklemin ş harfidir
İki yol, İpek ve Baharat
kalbimde kesişir, ve gölgem
Asya'nın Ön'üne düştüğünde
eğnimle yer değiştirir.
Sordumdu: Aklın yolu bir
ise neden gülşen-i İrem
cehennemden beter bir halde
İki yol, İpek ve Baharat
kalbimde kesişir, ve nerde
seviştiyse Aslı'yla Kerem
orada, aslının kanadığı yerde.
yasınızı tutmam dedirndi
çağırmayın beni gelmem
dedimdi ama gel de anlat
İki yol, İpek ve Baharat
kalbimde kesişir,ve ossaat
bütün çöl ve stepler yeşerir.
Nedir Ş harfinden maksat
unuttumdu, hatırladım şimdi:
Dağ ol, 'Iarca ol şair,
diye başlar ol hikâyat
Hüseyin FERHAD
Sözcükler /Sayı 4 / Kasım Aralık 2006
emre gümüşdoğan
07-11-2007, 15:02
Uyan Hadi
Fotoğrafına bakıyorum;
Çıplak gölgen
Çırpınan bir kelebek, yerde
Seninle uyandığım ilk sabah,
Yağmur başlamıştı konuşmaya
Tenini koklamıştım
Uyku çiçeğim
Saçlannı tararken sen
Düşünürdüm uçamayan serçeleri
Nerede şimdi
O her şeyi unutturan Küçük aynan?
Kadir AYDEMİR
Kitap-lık / Mayıs 2006
emre gümüşdoğan
10-11-2007, 11:06
<DIV =Section1>
ATLAR KADINLAR VE RİVAYET
çeşme başında kadınlar <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
aşktan kesilmiş sütten kesilmiş
gümüşün biçimlediği bileklerinde
suya tutmanın hüneri
bitti dediğin yerde bir melanet
-hayır ağlamaktan gözleri fırat-
her birinde bir direnme öyküsü
eleşkirt'ten çıldır'a her biri bir mezar
aralarında uzak akrabaları var
atları ovaya saldım atlar
çocuklar ve kelimeleri
merakımı çıldırtan her uçurumda
mucizesini doğuran bir kadın var
suya girip su çıkıyoruz
kapılardan çeşmelerden odalardan
kira evlerde böyle bağır bağır
saatini düşürmüş çocukluğunu
gibi bağır bağır
yer altı çarşısı gibi içler kalabalık
bilmiyorum kaç adım yürümüşüm
ileri kaç geri kaç adım
parmaklarım saçlarımın arasında
tırnaklarım etimde ve
köşe başında gördesli üç kadın
gördesli iç kadın kim
kim bu böyle yook yook
kalbi kar sesinden okuyan yook yook
gözleri hep giysilerimde
ince yüz hatlarımda bildiklerimde
hayatı zor ediyorum
kökleri havalandınyor bardakları diziyorum
dizi dizi dizilmişler
şu telaşlı terzi şu çırak şu kalfa
köy yolu tutulmuş
akpınar' da bir kadın aşka yardım ve yataklıktan
ömre avuç açan elleriyle divane
atları içeriye aldım
kanıtları rivayetleri
evin hayatından çekilmiş her arzuda
kusura bulanmış
bir kalp var
Betül TARIMAN / Üç Nokta, Nisan-Haziran 2006
emre gümüşdoğan
14-11-2007, 13:28
'geceleyin gül yanar
gözlerinin ucunda bulutlanan o boşluk
çözer düğümlerini yazın avuçlarında
bir an içinde büyür derinleşir de zaman
sözün izi sürülür tenha yolculuklarda
belki 'başka baharlar' belki de sorulardır
sürgünler uç verir kalem parmaklarında
'gül âteş',
sahil ateş,
geceye
nar dağılır
ve yıldızlar ateştir
dem çeker yamaçlarda
gül akar gülüşünde, yanar ışığı yüzünün
harede gözler büyür, ay büyürken sularda'
Aydın AFACAN /Hayal, Nisan-Mayıs-Haziran 2006
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
emre gümüşdoğan
15-11-2007, 22:26
OKYANUSA DOĞRU DİPSOMANİ
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Eğri. Acının en sevdiği kelime diye bilinmeli.
Sonra bir de, kan bağışı
gibi çok kullanıldıkça epriyen
sersemce vicdan seviyeleri.
Onlar da eğri.
Gece ay korktu mu bir çocuk
gibi anası güneşin arkasına saklanır
gözleri müşfik saldırganlarla alevli,
azrailin lisanı dirim aksanlı;
ve fena. Acının en korktuğu
en çekindiği kelime diye bilinmeli.
Korku ya da çekince. Çok steril.
Onlar da eğri.
Eğri bir seyirde dimdik bir beden
her suale suret, her suale gizli neden
ben, açımı bozmadan bakıyorum suya
su eğri, debi eğri, balık eğri
bir tek
karanlık bozmakta ruh geometrisini.
Yoksa ruh, mecaz olanla yeksan
Geometri ise yalnızca tanrıya göre eğri.
küçük İskender / Kitap-lık 90 / Ocak 2006
emre gümüşdoğan
19-11-2007, 20:52
jarus
iç ahlak dış yasa mahcubu bu hayatta
ben yokluktan türettim varlığımı
şımdiki bir zamana akıyorum
karıştırdım kendimi ırmaklara
en iyi dostumdur rüzgar
yerinde duran taşı bile sevmiyorum
başkalarına atılmış düğümler midir ömrümüz
herkes bir kapıya kilitli
ve buna yaşamak deniyor
biz artık en çok hiçbir yere gideriz
tutarsız eylemlerdedir erdemin gücü
çözülür iki yarayı kaynaştıran sır
babasız ademleriz biz
yasasız musa olma heveslileri
haydi gel
birlikte bütün kapıları kıralım
herkes başkasına hırsız kendisine polis
hangi yüzü gerçek bir jarus'dur insanın
feri ve teri sevmeli insan
ten tene vermeli gızini
sıfırlamalı kendini belleğin ambarı
gözün izi kalınalı evrende
ey terlikli bunaklar:
güncel olan dünyadır
yaşamak değil
Bayram BALCI sınırda /4 <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
emre gümüşdoğan
23-11-2007, 11:49
<DIV =Section1>
Herkes Gittiğinde Tek Onlar Bekler Beni
Ev Halkı Kilitli Kapı Önünde Nöbetçi!
doldurduğum her bardak şarap
en çok onlann üstüne dökülür
ben ölsem ölsem bir kere ölürüm
onlar iki kere ölür biliyorum
herkes gittiğinde biri muhakkak kalır
dağlara çıktıkça arkamda bıraktığım
bir ev toplanıp yollara düşer sarıçay
yıkık köprü beni fazla saklamaz çıkar
gelirim tekrar gitmek için çaresiz
kavağın dibi iyidir yılan balığı rakı
kese yoğurdu kır ekmeği giderim
su kemerleri yol olur gazino beni bekler
her bulduğum evde ağlayıp duran
insanlar bıraktım geride dönsem
tek onlar için dönerim
milas en çok kendine benzer eski
evler dar sokaklar iki eve açılır
birinin önünde zakkum ağacı
biri apartmanın altıncı katı
annem zakkumu sulasın çiçekleri melahat
ceren kitaplarımın başında şahin
gülsüm ayşen çocukluğumu beklesin
ölmeyi beceremeyen ancak yaşar
bunu kendime kaç kere söylediysem aklımda
siyah beyaz bir aile fotoğrafı tek babam eksik
ama çocuklar her karede aldı yerini
ceren, recep, merve, aybegüm, aykaan
ömrüm çocuklar ağaçlar bir de hayat
herkes gittiğinde tek onlar bekler beni
ev halkı kilitli kapı önünde nöbetçi!
<BR style="PAGE-BREAK-BEFORE: always; mso-break-: section-break" clear=all>Halim ŞAFAK / Şiiri Özlüyorum /Mayıs-Haziran-Temmuz 2006
<DIV style="mso-element: ; mso-element--width: 283.2pt; mso-element--height: 13.65pt; mso-element--: 6.0pt; mso-element--: 6.0pt; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: margin; mso-element-left: 203.1pt; mso-element-top: 366.75pt">
<TABLE height=34 cellSpacing=0 cellPadding=0 width=385 ="0" ="0">
<T>
<TR>
<TD style="BORDER-RIGHT: #d4d0c8; PADDING-RIGHT: 6pt; BORDER-TOP: #d4d0c8; PADDING-LEFT: 6pt; PADDING-BOTTOM: 6pt; BORDER-LEFT: #d4d0c8; PADDING-TOP: 6pt; BORDER-BOTTOM: #d4d0c8; : transparent" vAlign=top align=left height=34>
</TD></TR></T></TABLE><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
emre gümüşdoğan
30-11-2007, 12:45
UNUTMA DEFTERİ
Deniz
"Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. "
Nazım Hikmet
Sen Deniz' din. Uzun boylarımızdın. Evlerimiz yalnız düşmüş
harflerdi. Üstümüzde bizim olmayan bir hayat. Kuyularda
masaldık. Gecemiz yoksul güne unutma sürmesi. Dünyayı
gören rüyamızdın.
Sen Deniz'din. Uyanan sesimizdin. Gözlerimiz ellerimizde bi-
terdi. Uzağımız yine bizdik. Sözlerin birden kalabalıktl. Sözle-
rin şehre inmiş kenar mahalleler. İyiliğin sabahına mavi ha-
ritamızdın. <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Sen Deniz'din. İpe değil yıldızlara çekilmiş onurumuzdun.
Ekmeğimiz korkuyla acıydı. Başkasını bilmezdik. Aklımız ke-
çeleşmis bir geçmiş. Gövdemize gelecek zamanları düşür-
dün. Karıncalaşmış özgürlüğümüzdün.
Sen Deniz'sin. Bize sonsuzluğu öğretensin. Kaç bin kadın,
kaç bin erkek, kaç bin çocuk, muradından doğurdu seni. Ölü-
münü aldık, hayatını verdik. Parmaklarımız cesaretin mum-
ları. Seni anladık, seni çoğaldık, seni ışıdık...
Şükrü ERBAŞ / Evrensel Kültür / Kasım 2006
emre gümüşdoğan
03-12-2007, 17:55
<DIV =Section1>
aklını uyutan
Unutmaya vermiştirn aklımı
al dedim tamım nasıl biliyorsan öyle yap
madem affedilrnek için birikiyor insan
kabuğum dökülür azalır bendeki kabahat
beni aşkla sulayan bu gürültülü kabuk
ne zaman ki çaclayacak
çıkacaktır ağzım yüzümde kadim bir harabe olmaktan
kesildiği yerde kalsaydı bu baş
daha kimi konuşturabilirdi yıldızlar
ve yıldızlar tevrartan bir satır kadar kalabalıklar
saydım kemiklerimi - yedi mızrak olurmuşum ben-
al dedim tamım ne kadar istersen o kadar kemik
beni nasıl biliyorsan öyle yap
kar yağdıkça hatırlamıış yaprağını ağaç
inansam o kardan benim de adım
aklanacak
uçuşurdum ahalinin dilinde beyaz bir
entari olarak
söyle ben için mi şimdi bunca adem
öyleyse çalsırı arplar bu kovukta da
oynatım ben <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
bir kara fısıltıyla büyüdüm ki mektebinde senin
katran benim
katran benim
-aklını uyutan gövdesini unutur
budur birinci kusur-
Betül DÜNDER /üç nokta / Sayı 7
emre gümüşdoğan
06-12-2007, 15:36
<DIV =Section1>
İSTANBUL LİMANI
struma vapuru
"geldiği denize iade edin"
durgun akşamlar uğuldadı göğsümde
bir iskelet gibi ağrıdı sessizlik
görkemli ışıklarla buluştu tenim
uyudum sözcük oldum taş taş üstüne
lekeli sular yuttum kuyularda
hızla kuşatıldım göz çukurlanmda
irkildi kirpiklerimdeki karanlık usulca
bir yaradan geçti bir gözüm sandalı
bağırdım unutulan üvey martılara
göçtüm
bulut koydum iki ten arasına
"ben bir gün tüm'den geri kalkacaktım,
tuttu bu şarkı dediler, unuttum," <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
hücremin bir köşesinde oturuyor su
bir iskelet gibi dokunuyor sensizlik
kanama bandıralı kayıp yüzümü geriyor
düştüğüm her sayfanın okunaksız boşlukları
ellerim giyiniyor ellerini
vapurdaki ıslığa eğdim başımı
içimdeki çocukla indim çiy tanelerine
gözlerini ağırdan aldım
nem bııak limanların açlığına
SalihAYDEMİR/ ile 12
emre gümüşdoğan
08-12-2007, 19:39
ÇOKALAMAYIŞLAR
emel güz için, şiirine;
pet şişelerin buğusundan seçilemiyor ya bazen dünya
ıslak ve yapışkan, arzu ya uzatıyorum elimi
gülüşümün kenarına bir acı seyri ekliyorum, kaçış
eni hayatın gündeliğe geniş, şapşal
çocukken elleri birden büyüyüverenler anlar
iç hayat derin bir uğultu hep
açıkkapılarda tekil düğümlendiğim
trenler kadar, rayını arayan,
ardıma örttüğümde düşünmeli anıyı
damla damla yüzüm güllişüIl1 kaçış
büsbütün bir sıradanlık örgüsü pet şişeler
nefes alıp veren an, yarın yok:
toplayamıyorum bedenimi gömdüğüm şafakları
dışımda gün hantal ve asalak
çocukken çok sakar olanlar anlar
her durakta soyundum aşkı arşınlayan bir ten,
buğu ardında büyütülen düşü çoğulluğun
dev bir hüzün ağı uzanılan pet şişe
gelecek anılardan öte
ne bırakıyor su, düşler kırılırken.
Şakir ÖZÜDOĞRU / mart '06 / Yazılıkaya, Ağustos 2006
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
emre gümüşdoğan
10-12-2007, 10:09
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">HINÇLA EZDİĞİN BAŞAK
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">ıssız dağ eteklerinde soluduğunu duyarım
Nemli mağaralarda ki ilk çağ yalnızlığına çekilirsin
çatlamıştır ellerin ve kayın ormanındaki yaprakların damarı
isli bir yapışkanlıkla toprak
ve otlar diridir ayazda
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">Bulanık su diplerinde beyaz baldırlı kadınlar yatmaktadır
Güneşin soğuk bulutlar içindeki belli belirsiz parlaklığını onlarla paylaşırsın
Kasaba çarşıları kızgın yağ ve izmarit kokusuyla kaplı
Yorganlar yanmıştır, asfalt yol kenarlarında harabe işçi lojmanları yükselir
Garlar, elektrik santralleri, yosun tutmuş ve paslı bir hat boyunca
Yük katarları uçsuz bucaksız bozkırların ölüsünü taşır.
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">Ezersin hınçla o çorak toprakta kurumuş buğday başağını
Namlun çevrilmiştir sığır gözlü bir kısrağa
Ve alınterin o büyülü güzel et parçasıyla
Nemli mağaralardaki ilk çağ yalnızlığına çekilirsin
Issız dağ eteklerinde soluduğunu duyarırn
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">
<DIV style="mso-element: ; mso-element-wrap: auto; mso-element-anchor-horizontal: column; mso-element-left: 239.6pt; mso-element-top: 449.8pt; mso-element--width: 239.0pt; mso-element--height: 12.7pt">Mustafa Altay SÖNMEZ / Şiir ülkesi, 36
emre gümüşdoğan
20-12-2007, 15:20
madımak <?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Sonra geldin bir şeydin
Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
Benim mürekkebim leke yapar ellerine
Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçrat1r
Diye.
Sonra geldin bir şeydin
Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
Tutup indireceksin göğü
'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
Kelime kelime,
Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
Ben düştüm yere,
Oraya.
Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
Parmaklarımla kazdığım
Mezarına: Şerefine.
küçük İskender / varlık, / Sayı1188
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2006-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.