emre gümüşdoğan
17-12-2006, 16:26
BİR DE RUHİ SU GEÇTİ
Bedriye KORKANKORKMAZ
Eleştirmen–Yazar Füsun Akatlı’nın “...bir de Ruhi Su geçti...” adlı kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan çıktı.
Sevgili Füsun Akatlı, kitabı İstanbul’da imzalayıp bana hediye ettiğinde, bir Ruhu Su hayranı olarak çok sevinmiştim.
Ruhu Su’nun sesini babamın yeni aldığı plaktan dinlemiştim on yaşındayken. Hayatımdaki birçok güzel değerin ilk öğreticisi ve yaşantıma kazandıranı babam olmuştur. Baba-kız olmaktan çok dostum olan babama, gönül borcum ödemekle bitmeyecek, biliyorum...
Bir döneme damgasını vuran, yaşadıklarıyla karanlığı aydınlatan, çağdaş, mücadeleci ve o kendine has mütevazılığıyla insanlık tarihine on altı adet 45’lik plak ve on bir adet uzunçalar bırakan Ruhi Su’nun, yalnızca yaşamını tanıtmakla kalmayan, okurun Ruhi Su hakkındaki bilinmezlerini bilinir yapan; eleştirmen–yazar F.Akatlı, aynı zamanda Ruhi Su gibi değerlerin yaşatılması, bizden sonraki kuşaklara tanıtılması ve de geleceğimize kaynak teşkil etmesi açısından büyük değer taşıyan kitabıyla önemli bir boşluğu doldurmuştur. Sevgili Füsun Ataklı, bu çalışmasıyla çağımızda insani değerlerin yok olup gitmesine seyirci kalan, halkla arasına holding binası inşa eden günümüzün aydınlarına Ruhi Su’nun kişiliğini hatırlatarak hatırı sayılır bir yanıt vermiştir.
“Ruhu Su’yu sesiyle, türküleriyle, müzik alanındaki etkinlikleriyle tanımak başka; kişi olarak, ödünsüz gerçek bir aydın, dünya görüşü ile yaşamını bütünleştirmiş çağdaş bir bilge olarak tanımak daha başka” (s.4) diye başlayan sunuşta Akatlı, Ruhi Su’yu yakından tanıyan biri olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor: “Ruhi Su’yu yakından tanıma fırsatını bulmuş olmak, paha biçilmez bir kazançtı. Çağdaş bir bilge gibi sürdürdüğü yaşamına tanıklık etmek, yazdıklarını okumak, sohbetine katılmak insanı zenginleştirir, önüne aydınlık ufuklar açardı. Ülkemizin en seçkin düşünce adamlarından biri ve Ruhi Su’nun da dostu olan felsefeci Nusret Hızır Hocamız hep şu düşüncelerin altını çizerdi: Felsefe, her insanın kendi kişisel etkinliğinin ne biçim bir etkinlik olduğunun bilincine varmasına yarar. İnsanı sürünün bir bireyi olmaktan çıkarır, büyük topluluk olmak, el ele verip destekleşmeli, dayanışmalı düşünmek ve etkinlikte bulunmak başka şeydir; kalıplarla, eleştirilerek aydınlatılmamış kabullerle düşünmek başka şeydir. Sürüleşme tehlikesine karşı etkili bir araçtır felsefe. Felsefe her işin anlamının işlevinin biçimde belirlenmesine, işin temiz, arı yapılabilmesine yardım etmesi bakımından yararlı ve gereklidir. Entelektüelliğin özü ise, bana sorarsanız, işini ciddiye almaktır.”İşte bu söylenenleri Türk kültür ve sanat yaşamında adlarla örneklendirmek gerekirse, ilk akla gelecek kişilerden birinin Ruhi Su olacağını düşünüyorum” (s:5).
Füsun AKATLI, Ruhi Su’nun kişiliği hakkında şu düşüncelerin altını çizmiş: “Sanatsal duyarlılığına ve ustalığına bilgisini bilincini katıp kotaran bir sanatçı Ruhi Su. Halkın içinde yaşadığı ve içinde yaşattığı her şeyi iletmeye, duyurmaya aracı olan türkülerin, derlenişinden söylenişine kesintisizce uzanan yorum süreci, yüzlerce yıllık geçmişten günümüze tazeliğini yitirmeyen gerçek sanatı taşıyabiliyor. Bu, salt türkülerin kendilerindeki sadelikten ve içtenlikten gelseydi, her türkü söyleyenle gelirdi. Ruhi Su ile gelmesi, müzikle sözün birlikteliğini kuran, sağlamı yozdan ayıran, seçen ve yerelden evrensele köprü atan bir sanatçının yetkisiyle, yeteneğiyle, dünya görüşüyle ve aşkıyla açıklanabilir”.
YAŞAM ÖYKÜSÜ
“1912’ de Van’da doğdu. Adı Mehmet’ti; anasını babasını hiç bilmedi. Kendi anlatımıyla Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi. Van’dan Adana’ya getirdiklerinde çok küçüktü. Çocuğu olmayan fakir bir ailenin yanına verdiler. Onları; amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu” (s.9).
Yengesi tarafından kasıtlı olarak dağ başında bırakılan ve bin bir zorluklarla dağda günlerce yaşayan ısrarı sonucu yengesi- amcasını bulan Mehmet’in çilesinin bitmediğini şu satırlardan anlıyoruz: “Bir gün yine sıradan bir kusuru bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlıyor yengesi. Bir türlü hırsını alamıyor, Mehmet’i ağaca bağlıyor ve kamçı ile dövüyor. Bu dayak belki de Mehmet’ in yaşamının dönüm noktası oluyor. Onun bu kötü yaşamını komşular da biliyorlar. Mahalleden arkadaşı olan Hüseyin’in annesi Mehmet’i çok severmiş. O gün ona,”Seni Hüseyin’ in okuluna götürmemi ister misin.” diye sormuş. Mehmet, korkudan sadece başını sallayarak “evet” diyebilmiş” (s.10).
( ...) “Hüseyin’in Okulu öksüzler yurdudur. O zaman ki adı ile Dar-ül Eytam. Hüseyin’ in annesi Mehmet’ i Adana’nın tanınmış ailelerinden Suphi Paşa’ya götürüyor ve tavsiye mektubu alıyor. Sonra da öksüzler yurduna götürüp bu mektubu veriyor. Müdür, görevlilere,”Bu çocuğu hamama götürün, temiz elbise ve çamaşır getirin” dediğinde, Mehmet okula alındığını anlıyor. Tüm bunlar amcanın ve yengenin haberi olmadan yapılıyor. Yeni elbiseleriyle Mehmet’ i okulun bahçesine salıveriyorlar. O günleri şöyle anlatırdı: “Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım.”(s.10)
Ruhi Su, çok başarılı bir öğrencidir.1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmeni Okulu kurulmuştur. Hayatındaki tek amacı müzik öğretmeni olmaktır. Fakat beklenmeyen aksilikler yüzünden Ankara Müzik Öğretmeni Okulu’na değil de, İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne öğrenci olarak kaydedilir. İstanbul’ a getirilirken adı değişmiş: “Mehmet Ruhi olmuştur”.
Mehmet Ruhi’nin içindeki tek aşk o yıllarda Müzik Öğretmeni olmaktır. Bu yüzden birçok zorlu sınavlardan geçtikten sonra, Askeri Okul ile ilişkisi çürük raporundan dolayı kesilir.
Tekrar Adana Öksüzler Yurduna geri gönderilir. Oradan da öğretmen okuluna geçtikten sonra, âşık olduğu ebe-hemşire olarak çalışan bir hanımla evlenir.(...) ”Müzik Okuluna geçtikten sonra eşi de Ankara’ya tayin olarak Numune Hastanesi”nde çalışmaya başlar.”(s.12
“Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nun giriş sınavları Eylül ayında yapılır. Ruhi Su’nun arkadaşları aralarından topladıkları paralarla Ruhi Su’ya bu olanağı tanırlar. Gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilmek koşuluyla. İlk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumaya hak kazanır. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için SU soyadını aldı ve adı Mehmet Ruhi Su oldu.”(s.13)
Ruhi Su’nun hayatındaki zorluklar bitmiyordu. İlk eşinden anlaşmazlık yüzünden ayrılmak zorunda kalır. Bu arada Opera yaşamına da nokta koymak zorundadır.
Opera yaşamı başlamadan bitince bütün sevgisini türkülere verir. Opera’dan hiçbir zaman vazgeçmez. Ancak türkü söylemekten ve derleme yapmaktan da vazgeçmez.
“(...)Konservatuarında türkülerini dinleyen hocalarından Markovich,”Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum.” Demiştir (s.13).
“(...)Yıl 1945–1946.O sırada Ruhi Su, Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyor. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ayrıca bir korosu var. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka Hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temelini atıyor.”(s.14)
Bu güzellikler yaşanırken oluşan bir takım olumsuzluklar yüzünden Ruhi Su’nun korosu kapatılıyor. Bu Ruhi Su’nun hayatındaki zorlukların başlangıcı oluyor, öyle ki biri bitmeden diğeri başlıyor.
Dostlar Korosu, Ruhi Su, yönetiminde türküler üzerindeki çalışmalarına ara vermeden sürdürür.1976 yılının sonunda “El Kapıları”,1977’de “Sabahın Sahibi Var”,1978’de “Semahlar” uzunçalarlarında Dostlar Korusu Ruhi Su’ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara’da ve Bursa’da birçok konserler vermiştir”(s.19).
“Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su’ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.”(s.19)
Onun yaşadıklarını, karşılaştığı haksızlıklar karşısındaki ödün vermeyen kişiliğini ve her şeye rağmen dünyaya sesini duyurmayı başaran; onurlu, çağdaş kimliği ile yaşadığı çağa, selam verdiği insana, eliyle dokunduğu çiçeğe sorumluluk duyan; inandıklarını yaşamına geçiren, yaşadıklarıyla kendisini çoğaltan ve günümüze kadar gelen, insanlığın yüreğini sahne kapısı olarak gören Ruhi Su, türkülerin insanın en önemli ayrıcalığı, insanlığın meşalesini yakmak olduğunu yaşadıklarıyla kanıtlamıştır.
RUHİ SU’NUN ARKASINDA
“Ruhi Su 1946 yılında ölümüne kadar on altı adet 45’lik plak ve on bir adet uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra ise, eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, özel arşivlerindeki ses kayıt belgelerinden yararlanarak plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler” (s.21).“Ruhi Su’nun birinci ölüm yıl dönümünde “Ekin İdim Oldum Harman” plağı, kaseti ile birlikte Paris ve Türkiye’de aynı zamanda çıkarıldı. Bu plak o yıl yayınlanan aynı türdeki uzunçalarlar arasında, dünyanın önemli ödülleri arasında yer alan Charles Cros Akademisi’nin “Büyük Plak Ödülü’ne (Grand Prix du Dispve) değer görüldü. Ödül,9 Şubat 1988 tarihinde Paris’te düzenlenen bir törende, dönemin Kültür Bakanı François Leatanol tarafından –sağlık koşuları nedeniyle törene katılamayan Sıdıka Su’ya iletilmek üzere-Pertev Naili Boratav’a sunulmuştur”.
“Seferberlik Türküleri ve Kuvay-ı Milliye Destanı”, “El Kapıları” ve “Şiirler ve Türküler” uzunçalarları Almanya’da da basılmıştır. “El Kapıları” Köln’de, o yılın “Eleştirmenler Ödülü’nü almıştır.”
“1991’de o yılın Yunus Emre yılı olması nedeniyle, ABD’de bir plak şirketi “Yunus Emre” ve “Pir Sultan Abdal” plaklarını tek CD olarak çıkarmıştır”.
Ruhi Su’nun yaşadığını bilmek, onunla aynı güzelliklerin insanı olmaya çalışmak, yaşama ve insana onun gönül gözleriyle bakmayı bilmek gerçek bir mutluluktur. Bir yanıyla; RuhiSu’nun yaşantısının ve eserlerinin mirasçısı olmanın haklı onurunu taşımak ciddi sorumlulukları da beraberinde getirir..
Sn. Server Tanilli, Çağdaşımız Victor Hugo adlı eserinin önsözünde:
“ Her ulus edebiyatını simgeleyen bir yazar gösterilir: İngilizlerin –Malum –Shakespeare’i vardır; İspanyolların Cervantes’i, İtalyanların Dante’si, Almanlar’ın da Goethe’si”.
Ya Fransızlar’ın?
“Fransa’nın en ünlü şairi kimdir? diye Andre Gide’e sorarlar. Ünlü yanıtını hatırlarsınız: “Ne yazık ki Hugo!” der.(s.9)
Ben de Müzik kuramında–Dünya Klasikleri’ne girenler arasında ilk akla gelen isimler arasında Joseph Haydn, Johannes Brahms, Frederic Chopin, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig Van Beethoven ve Antonion Vivaldi vb. ünlüleri anımsıyorsak; Türkiye’de müzik alanında bir ekol olan, her şeyden önce kişiliğini eserleriyle bütünleştirmiş, aydınlık yarınlara olan inancını onca sefalet ve işkenceye rağmen yitirmemiş, ilkelerinden ödün vermeden ilklere hayat vererek bu yolda çığır açmış ve halka kişiliğiyle mal olmuş Ruhi Su vardır demenin haklı gururunu yaşıyorum.
Ruhi Su da tıpkı Victor Hugo gibi çağının bir dehasıydı. O hiçbir öykünmenin modeli olamazdı, sadece modeller yaratabilirdi. S.Tanilli, V Hugo hakkında: “Öykünecek hiçbir modelden söz edilemez. Öykünme, dehanın ölümüdür, deha modelleri yaratır, ama onları izlemez.”der. Haklıdır da!
“Yalnız gelecek değil, böylesi (Ruhi Su’nunki gibi) bir geçmiş de insanı güçlendirir. Nereden gelip nereye gittiğini bilene ne mutlu.”...
30 Eylül 2004 Cumhuriyet Kitap Eki, s.10
Bedriye KORKANKORKMAZ
Eleştirmen–Yazar Füsun Akatlı’nın “...bir de Ruhi Su geçti...” adlı kitabı Kültür Bakanlığı Yayınları’ndan çıktı.
Sevgili Füsun Akatlı, kitabı İstanbul’da imzalayıp bana hediye ettiğinde, bir Ruhu Su hayranı olarak çok sevinmiştim.
Ruhu Su’nun sesini babamın yeni aldığı plaktan dinlemiştim on yaşındayken. Hayatımdaki birçok güzel değerin ilk öğreticisi ve yaşantıma kazandıranı babam olmuştur. Baba-kız olmaktan çok dostum olan babama, gönül borcum ödemekle bitmeyecek, biliyorum...
Bir döneme damgasını vuran, yaşadıklarıyla karanlığı aydınlatan, çağdaş, mücadeleci ve o kendine has mütevazılığıyla insanlık tarihine on altı adet 45’lik plak ve on bir adet uzunçalar bırakan Ruhi Su’nun, yalnızca yaşamını tanıtmakla kalmayan, okurun Ruhi Su hakkındaki bilinmezlerini bilinir yapan; eleştirmen–yazar F.Akatlı, aynı zamanda Ruhi Su gibi değerlerin yaşatılması, bizden sonraki kuşaklara tanıtılması ve de geleceğimize kaynak teşkil etmesi açısından büyük değer taşıyan kitabıyla önemli bir boşluğu doldurmuştur. Sevgili Füsun Ataklı, bu çalışmasıyla çağımızda insani değerlerin yok olup gitmesine seyirci kalan, halkla arasına holding binası inşa eden günümüzün aydınlarına Ruhi Su’nun kişiliğini hatırlatarak hatırı sayılır bir yanıt vermiştir.
“Ruhu Su’yu sesiyle, türküleriyle, müzik alanındaki etkinlikleriyle tanımak başka; kişi olarak, ödünsüz gerçek bir aydın, dünya görüşü ile yaşamını bütünleştirmiş çağdaş bir bilge olarak tanımak daha başka” (s.4) diye başlayan sunuşta Akatlı, Ruhi Su’yu yakından tanıyan biri olarak düşüncelerini şöyle ifade ediyor: “Ruhi Su’yu yakından tanıma fırsatını bulmuş olmak, paha biçilmez bir kazançtı. Çağdaş bir bilge gibi sürdürdüğü yaşamına tanıklık etmek, yazdıklarını okumak, sohbetine katılmak insanı zenginleştirir, önüne aydınlık ufuklar açardı. Ülkemizin en seçkin düşünce adamlarından biri ve Ruhi Su’nun da dostu olan felsefeci Nusret Hızır Hocamız hep şu düşüncelerin altını çizerdi: Felsefe, her insanın kendi kişisel etkinliğinin ne biçim bir etkinlik olduğunun bilincine varmasına yarar. İnsanı sürünün bir bireyi olmaktan çıkarır, büyük topluluk olmak, el ele verip destekleşmeli, dayanışmalı düşünmek ve etkinlikte bulunmak başka şeydir; kalıplarla, eleştirilerek aydınlatılmamış kabullerle düşünmek başka şeydir. Sürüleşme tehlikesine karşı etkili bir araçtır felsefe. Felsefe her işin anlamının işlevinin biçimde belirlenmesine, işin temiz, arı yapılabilmesine yardım etmesi bakımından yararlı ve gereklidir. Entelektüelliğin özü ise, bana sorarsanız, işini ciddiye almaktır.”İşte bu söylenenleri Türk kültür ve sanat yaşamında adlarla örneklendirmek gerekirse, ilk akla gelecek kişilerden birinin Ruhi Su olacağını düşünüyorum” (s:5).
Füsun AKATLI, Ruhi Su’nun kişiliği hakkında şu düşüncelerin altını çizmiş: “Sanatsal duyarlılığına ve ustalığına bilgisini bilincini katıp kotaran bir sanatçı Ruhi Su. Halkın içinde yaşadığı ve içinde yaşattığı her şeyi iletmeye, duyurmaya aracı olan türkülerin, derlenişinden söylenişine kesintisizce uzanan yorum süreci, yüzlerce yıllık geçmişten günümüze tazeliğini yitirmeyen gerçek sanatı taşıyabiliyor. Bu, salt türkülerin kendilerindeki sadelikten ve içtenlikten gelseydi, her türkü söyleyenle gelirdi. Ruhi Su ile gelmesi, müzikle sözün birlikteliğini kuran, sağlamı yozdan ayıran, seçen ve yerelden evrensele köprü atan bir sanatçının yetkisiyle, yeteneğiyle, dünya görüşüyle ve aşkıyla açıklanabilir”.
YAŞAM ÖYKÜSÜ
“1912’ de Van’da doğdu. Adı Mehmet’ti; anasını babasını hiç bilmedi. Kendi anlatımıyla Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi. Van’dan Adana’ya getirdiklerinde çok küçüktü. Çocuğu olmayan fakir bir ailenin yanına verdiler. Onları; amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu” (s.9).
Yengesi tarafından kasıtlı olarak dağ başında bırakılan ve bin bir zorluklarla dağda günlerce yaşayan ısrarı sonucu yengesi- amcasını bulan Mehmet’in çilesinin bitmediğini şu satırlardan anlıyoruz: “Bir gün yine sıradan bir kusuru bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlıyor yengesi. Bir türlü hırsını alamıyor, Mehmet’i ağaca bağlıyor ve kamçı ile dövüyor. Bu dayak belki de Mehmet’ in yaşamının dönüm noktası oluyor. Onun bu kötü yaşamını komşular da biliyorlar. Mahalleden arkadaşı olan Hüseyin’in annesi Mehmet’i çok severmiş. O gün ona,”Seni Hüseyin’ in okuluna götürmemi ister misin.” diye sormuş. Mehmet, korkudan sadece başını sallayarak “evet” diyebilmiş” (s.10).
( ...) “Hüseyin’in Okulu öksüzler yurdudur. O zaman ki adı ile Dar-ül Eytam. Hüseyin’ in annesi Mehmet’ i Adana’nın tanınmış ailelerinden Suphi Paşa’ya götürüyor ve tavsiye mektubu alıyor. Sonra da öksüzler yurduna götürüp bu mektubu veriyor. Müdür, görevlilere,”Bu çocuğu hamama götürün, temiz elbise ve çamaşır getirin” dediğinde, Mehmet okula alındığını anlıyor. Tüm bunlar amcanın ve yengenin haberi olmadan yapılıyor. Yeni elbiseleriyle Mehmet’ i okulun bahçesine salıveriyorlar. O günleri şöyle anlatırdı: “Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım.”(s.10)
Ruhi Su, çok başarılı bir öğrencidir.1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmeni Okulu kurulmuştur. Hayatındaki tek amacı müzik öğretmeni olmaktır. Fakat beklenmeyen aksilikler yüzünden Ankara Müzik Öğretmeni Okulu’na değil de, İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne öğrenci olarak kaydedilir. İstanbul’ a getirilirken adı değişmiş: “Mehmet Ruhi olmuştur”.
Mehmet Ruhi’nin içindeki tek aşk o yıllarda Müzik Öğretmeni olmaktır. Bu yüzden birçok zorlu sınavlardan geçtikten sonra, Askeri Okul ile ilişkisi çürük raporundan dolayı kesilir.
Tekrar Adana Öksüzler Yurduna geri gönderilir. Oradan da öğretmen okuluna geçtikten sonra, âşık olduğu ebe-hemşire olarak çalışan bir hanımla evlenir.(...) ”Müzik Okuluna geçtikten sonra eşi de Ankara’ya tayin olarak Numune Hastanesi”nde çalışmaya başlar.”(s.12
“Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nun giriş sınavları Eylül ayında yapılır. Ruhi Su’nun arkadaşları aralarından topladıkları paralarla Ruhi Su’ya bu olanağı tanırlar. Gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilmek koşuluyla. İlk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumaya hak kazanır. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için SU soyadını aldı ve adı Mehmet Ruhi Su oldu.”(s.13)
Ruhi Su’nun hayatındaki zorluklar bitmiyordu. İlk eşinden anlaşmazlık yüzünden ayrılmak zorunda kalır. Bu arada Opera yaşamına da nokta koymak zorundadır.
Opera yaşamı başlamadan bitince bütün sevgisini türkülere verir. Opera’dan hiçbir zaman vazgeçmez. Ancak türkü söylemekten ve derleme yapmaktan da vazgeçmez.
“(...)Konservatuarında türkülerini dinleyen hocalarından Markovich,”Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum.” Demiştir (s.13).
“(...)Yıl 1945–1946.O sırada Ruhi Su, Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyor. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ayrıca bir korosu var. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka Hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temelini atıyor.”(s.14)
Bu güzellikler yaşanırken oluşan bir takım olumsuzluklar yüzünden Ruhi Su’nun korosu kapatılıyor. Bu Ruhi Su’nun hayatındaki zorlukların başlangıcı oluyor, öyle ki biri bitmeden diğeri başlıyor.
Dostlar Korosu, Ruhi Su, yönetiminde türküler üzerindeki çalışmalarına ara vermeden sürdürür.1976 yılının sonunda “El Kapıları”,1977’de “Sabahın Sahibi Var”,1978’de “Semahlar” uzunçalarlarında Dostlar Korusu Ruhi Su’ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara’da ve Bursa’da birçok konserler vermiştir”(s.19).
“Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su’ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.”(s.19)
Onun yaşadıklarını, karşılaştığı haksızlıklar karşısındaki ödün vermeyen kişiliğini ve her şeye rağmen dünyaya sesini duyurmayı başaran; onurlu, çağdaş kimliği ile yaşadığı çağa, selam verdiği insana, eliyle dokunduğu çiçeğe sorumluluk duyan; inandıklarını yaşamına geçiren, yaşadıklarıyla kendisini çoğaltan ve günümüze kadar gelen, insanlığın yüreğini sahne kapısı olarak gören Ruhi Su, türkülerin insanın en önemli ayrıcalığı, insanlığın meşalesini yakmak olduğunu yaşadıklarıyla kanıtlamıştır.
RUHİ SU’NUN ARKASINDA
“Ruhi Su 1946 yılında ölümüne kadar on altı adet 45’lik plak ve on bir adet uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra ise, eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, özel arşivlerindeki ses kayıt belgelerinden yararlanarak plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler” (s.21).“Ruhi Su’nun birinci ölüm yıl dönümünde “Ekin İdim Oldum Harman” plağı, kaseti ile birlikte Paris ve Türkiye’de aynı zamanda çıkarıldı. Bu plak o yıl yayınlanan aynı türdeki uzunçalarlar arasında, dünyanın önemli ödülleri arasında yer alan Charles Cros Akademisi’nin “Büyük Plak Ödülü’ne (Grand Prix du Dispve) değer görüldü. Ödül,9 Şubat 1988 tarihinde Paris’te düzenlenen bir törende, dönemin Kültür Bakanı François Leatanol tarafından –sağlık koşuları nedeniyle törene katılamayan Sıdıka Su’ya iletilmek üzere-Pertev Naili Boratav’a sunulmuştur”.
“Seferberlik Türküleri ve Kuvay-ı Milliye Destanı”, “El Kapıları” ve “Şiirler ve Türküler” uzunçalarları Almanya’da da basılmıştır. “El Kapıları” Köln’de, o yılın “Eleştirmenler Ödülü’nü almıştır.”
“1991’de o yılın Yunus Emre yılı olması nedeniyle, ABD’de bir plak şirketi “Yunus Emre” ve “Pir Sultan Abdal” plaklarını tek CD olarak çıkarmıştır”.
Ruhi Su’nun yaşadığını bilmek, onunla aynı güzelliklerin insanı olmaya çalışmak, yaşama ve insana onun gönül gözleriyle bakmayı bilmek gerçek bir mutluluktur. Bir yanıyla; RuhiSu’nun yaşantısının ve eserlerinin mirasçısı olmanın haklı onurunu taşımak ciddi sorumlulukları da beraberinde getirir..
Sn. Server Tanilli, Çağdaşımız Victor Hugo adlı eserinin önsözünde:
“ Her ulus edebiyatını simgeleyen bir yazar gösterilir: İngilizlerin –Malum –Shakespeare’i vardır; İspanyolların Cervantes’i, İtalyanların Dante’si, Almanlar’ın da Goethe’si”.
Ya Fransızlar’ın?
“Fransa’nın en ünlü şairi kimdir? diye Andre Gide’e sorarlar. Ünlü yanıtını hatırlarsınız: “Ne yazık ki Hugo!” der.(s.9)
Ben de Müzik kuramında–Dünya Klasikleri’ne girenler arasında ilk akla gelen isimler arasında Joseph Haydn, Johannes Brahms, Frederic Chopin, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig Van Beethoven ve Antonion Vivaldi vb. ünlüleri anımsıyorsak; Türkiye’de müzik alanında bir ekol olan, her şeyden önce kişiliğini eserleriyle bütünleştirmiş, aydınlık yarınlara olan inancını onca sefalet ve işkenceye rağmen yitirmemiş, ilkelerinden ödün vermeden ilklere hayat vererek bu yolda çığır açmış ve halka kişiliğiyle mal olmuş Ruhi Su vardır demenin haklı gururunu yaşıyorum.
Ruhi Su da tıpkı Victor Hugo gibi çağının bir dehasıydı. O hiçbir öykünmenin modeli olamazdı, sadece modeller yaratabilirdi. S.Tanilli, V Hugo hakkında: “Öykünecek hiçbir modelden söz edilemez. Öykünme, dehanın ölümüdür, deha modelleri yaratır, ama onları izlemez.”der. Haklıdır da!
“Yalnız gelecek değil, böylesi (Ruhi Su’nunki gibi) bir geçmiş de insanı güçlendirir. Nereden gelip nereye gittiğini bilene ne mutlu.”...
30 Eylül 2004 Cumhuriyet Kitap Eki, s.10