PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ŞİİRİMİZDE DÖNEMLER (AKIMLAR)


emre gümüşdoğan
20-09-2006, 16:51
ŞİİRİMİZDE DÖNEMLER (AKIMLAR)


TANZİMAT EDEBİYATI


19’uncu yüzyılın sonlarına doğru. Divan edebiyatının yerine Batı edebiyatı örneklerinin alındığını görüyoruz. 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı’nın açıklanmasıyla edebiyata alanında da yenileşmenin başladığı kabul edilir. Âgah Efendi’nin 1860’ta çıkarmaya başladığı Tercüman-ı Ahval gazetesi Tanzimat edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynadı. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat, Cevdet Paşa, Şemseddin Sami gibi yazarlarca desteklendi. Toplum için sanat anlayışı benimsendi.


SERVET-İ FÜNUN


ya da EDEBİYAT-I CEDİDE


1891 - 1910 arasını kapsar. Ahmet İhsan tarafından yayımlanmaya başlanan Servet-i Fünun dergisi, Türk edebiyatının bir dönemine damgasını vurdu. Nabizade Nazım, Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmed Rasim, Mahmut Sadık ve Halit Ziya Uşaklıgil Servet-i Fünun’un önemli yazarları. 1896’da derginin yazı işleri müdürlüğüne Tevfik Fikret’in getirilmesinden sonra Edebiyat-ı Cedide akımının temsilcisi oldu.


Gerçekçiliği benimsemelerine karşın, sanat anlayışları nedeniyle bütünüyle yaşama açılamayan, kişilerini aydınlar, soylular, varlıklar, genel bir deyimle seçkinler arasından seçen Edebiyat-ı Cedidecilerin yanı sıra, toplumun her sınıfından insanları, gözleme dayalı konularıyla Hüseyin Rahmi Gürpınar’a gerçekçi akım içinde özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Ahmet Mithat geleneğini sürdüren Gürpınar, halk için yazma ve halkı eğitme amaçları dışında ustasından ayrılır. Roman anlayışı, gerçekçilikle doğalcılığın karışımıdır. Başlıca özelliği olan gülmecesi, alay ve yergiden güç alır. Buysa eleştirel bir tutum takınmasının sonucudur. Romanlarındaki olaylar, kişiler yaşamdan alınmışlardır, gözlem ürünüdürler. Üstelik bu tutumunu hiç değiştirmez Gürpınar. Yazın topluluklarının dışında, tek olarak kalır.


Edebiyat-ı Cedide dönemlerinde şiir de benzeri aşamalardan geçer. Namık Kemal, ozan olarak da coşumcudur. Ama şiiri, toplumsal ve siyasal düşüncelerinin taşıyıcısı olarak görmesi, coşumculuğun coşku çizgisinde kalmasına yol açar. Bu şiirde birey değil, toplumu kurtarmaya sounmuş bir düşünce savaşçısı vardır yalnızca. Şiirde Tanzimat coşumculuğunun babası Abdülhak Hamit’tir. Onu duyuculuğa (sentimentalisme) kayan coşumculuğuyla Recaizade Ekrem izler. Edebiyat-ı Cedideciler Hamit’e, Ekrem’e bağlanırlar, ama gerçekçiliğe de açıktırlar. Daha doğrusu gerçekçilikleri, batıyı yakından izlemelerinin sonucudur.


Nitekim batıda "coşumculuğa tepki olarak doğan, gerçekçiliğin şiire uygulanışı diye nitelenen parnassizm 19. yüzyıllın göze çarpan eğilimlerinden biridir. Servet’i-Fünun döneminde, özellikle Tevfik Fikret’in birçok eserinde izlerini görürüz bu tutumun: Ayrıntılı gözlemlerin açık bir anlatımla ve nesnelikle iletimi; karamsar bir bakışla sanatçının kişiliğini gizlenişi, kusursuz bileşimlere ulaşma çabası" (Rauf Mutluay). Ama Edebiyat-ı Cedide şiirini tek bir akıma bağlamak güçtür. Çünkü, Edebiyat-ı Cedide terimini bir yana bırakırsak, bu yeni yazın içinde Servet’i-Fünun’un kendisi başlibaşina bir akimdir.


Bir kez, ayni sanat anlayişini paylaşanlar Servet’i-Fünun dergisi çevresinde toplanarak (1896) ortak özelliklere, ilkelere dayanan bir şiiri geliştirmişlerdir. Yalniz eskiye, divan şiirine degil, Namik Kemal kuşaginin şiirine de tepkidir Servet’i-Fünun şiiri. Üstelik salt bir ozan toplulugu degildir bu. Romancilari (Uşakligil, Mehmet Rauf), eleştirmenleri, savunuculari (Ahmet Şuayip, H.C. Yalçin) vardir. Yeni bir duyarligi, yeni bir şiir dilini geliştirirken batiyi hemen hemen günü gününe izlerler. Ama bir arayiş döneminin bütün karişik etkilerini içerir şiirleri. Duygcu, coşumcu, parnasçi, simgecidirler. Dogaya yönelirler. Ama bir resimdir doga onlar için. Düşle gerçek çatişmasi, karamsarlik, kaçiş egemendir şiirlerine. Hem benimsedikleri sanat anlayişi, hem de dönemin siyasal koşullari içine kapanik, bireyci bir şiire yönelmelerine yol açmiştir. Çözüm, toplulugun 1900’lerde dağılması olur. Yazılıp çizilemeyen 1901-1908 yıllarında yalnız biri ayakta kalır: Tevfik Fikret. Biçim tutsaklığından sıyrılıp özü öne aldığı, karamsarlığı bireysellikten soyup toplumsalla özdeşleştirdiği için başarılı olur o da.


Başlıca temsilcileri Tevfik Fikret, Cenap Şahabetin, Hüseyin Siret, Hüseyin Suat, Ahmet Reşit Rey, Ali Ekrem Bolayır, Süleyman Nesip, Süleyman Nazif, Faik Ali Ozansoy, Celal Sahir Erozan, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Saffeti Ziya, Ahmet Şuayb'tır


FECR-İ ATİ


910-1912 arasını kapsar. Edebiyat-ı Cedide’ye tepki olarak doğdu. 1901’de kapatılan Servet-i Funun dergisi. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra gazete olarak yayımlanmaya başladı ve daha sonra haftalık dergiye dönüştü. 24 Şubat 1910’da "Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi" imzalı bir bildiri yayımlandı ve dergi bu akımın resmi organı haline geldi.


Edebiyat-ı Cedide’nin karşilaştigi dil, Bati sanati, ulusal kültür gibi sorunlara çözüm bulmak iddiasindaydi. 20 Mart 1909’da İstanbul’da Hilal Matbaası’nda toplanan bir grup yazar tarafından açıklandı. Bildiriyi hazırlayıp imzalayan yazarlar: Ahmed Haşim, Emin Bülend Serdaroğlu, Lami, Tahsin Nahit, Cemil Süleyman Alyanakoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Refik Halid Karay, Şahabeddin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih Devrim, Ali Canib Yöntem, Ali Süha Delibaş, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Behçet Yazar, Mehmed Fuad Köprülü, Mehmed Rüşdü, Müfid Ratip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Daha sonra aralarına Faik Ali Ozansoy, Celal Sahir Erozan ve Ahmed Samim de katıldı.


Genç yetenekleri biraraya getirmek, edebiyat ve sanatın gelişmesine katkı sağlamak, tartışmalarla halkı aydınlatmak, önemli yabancı yazar ve yapıtları Türkçe’ye kazandırmak gibi amaçları vardı. Edebiyat-ı Cedide ve Genç Kalemler dergisi çevresindeki yazarlarla ciddi tartışmalar yaşandı.


Meşrutiyet’le gelen görece özgürlük ortamından yararlanarak çıkarılmış değişik eğilimlerdeki dergilerde yazmaları ise dağınıklık getirdi. Ayrıca, "sanat şahsi ve muhteremdir" ilkesini, herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olması, sanatı değişik biçimlerde anlaması olarak yorumlamaları bu dağınıklığı çabuklaştırdı. Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçülerinde birleşmeyi değil, bireysel özgürlüğü ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savunuyorlardı. Her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içindeydi.


Bu durum, Fecr-i Ati’nin bir yazın akımı değil, birbirlerine arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir topluluk olduğunu gösterir. Nitekim her biri sanatını bir başka yolda geliştirecek, değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varacaktır.


Topluluk 1912’de dağıldı. Çoğu "milli edebiyat" akımını benimsedi.


GENÇ KALEMLER


Mehmet Emin Yurdakul "Türkçe Şiirler" (1899) adlı kitabıyla hareketin ilk öncülerindendir. Mehmet Emin Yurdakul’un çıkışı, ancak II. Meşrutiyet’te bilinçli bir çizgiye oturdu ve bir akım niteliği kazandı. Milli Edebiyat adıyla anılan bu akımı başlatanlarsa, Selanik’te çıkardıkları Genç Kalemler dergisiyle Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’tir.


Selanik’te Nisan 1911’de yayımlanan Genç Kalemler, daha önce yayımlanan Hüsn ve Şiir adlı derginin devamıdır. Genç Kalemler’in ilk sayısında yer alan "Yeni Lisan" başlıklı imzasız yazı Ömer Seyfettin’ce yazıldı. Dilde özleşmenin savunulduğu yazıda, ulusal bir yazın oluşturabilmek için önce ulusal bir dilin gerekliliği üzerinde duruluyor, dilde yalınlaşma, Türkçe yazma ve edebiyatın halka indirilmesi görüşünü savunuluyordu. Derginin sonraki sayılarında da "Yeni Lisan" genel başlıklı yazılar sürdü. Beşinci sayıdan başlayarak yazıların altındaki soru imi yerine "Genç Kalemler Tahrir Heyeti" imzası konulmaya başlandı.


Başlangıçta Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in çabalarıyla çıkarılan derginin etkinliği Ziya Gökalp’ın da katılmasından sonra artı. Genç Kalemler dergisi çevresinde toplanan şair ve yazarlar, milli edebiyat akımını ve "Türkçülüğü" benimsediler. Ziya Gökalp’in "Turan" adlı şiirini Tevfik Serdar takma ismiyle bu dergide yayımlaması büyük yankı uyandırdı.


Milli Edebiyat yolundaki ilk örnekler, kuşkusuz akımı başlatanlarca verilir. İlkeler bellidir: Dilde yalınlık, halk yazını şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Çok önemli bir yenilik de, daha yüzyılın başında Mehmet Emin Yudakul’un gerçekleştirdigi şiirin Istanbul dişina çikmasi, Anadolu’ya açılması olgusudur. Nabizade Nazım, bunu gerçekçi bir ürün ortaya koyabilmek amacıyla Karabibik’te yapmış, ama bu deneme orada kalmıştır.


Başyazarlığını Ali Canib Yöntem’in yaptığı dergi çevresinde toplanan yazarlar Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Tevfik Fikret, Ali Naci, Nabizade Nazım, Kazım Nami Duru, Celal Sahir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Enis Avni ve Hüseyin Siret’tir.


devam edecek..

emre gümüşdoğan
22-09-2006, 00:27
YEDİ MEŞALECİLER


1930’lara gelirken yeni bir yazın çığırı açmak girişimiyle karşılaşılır. Milli Edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten uzak memleketçiliklerine bir tepki olarak, Yusuf Ziya Ortaç’ın 1928’de çıkardığı Meşale isimli dergi çevresinde toplanan Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’nin oluşturdugu akim


Yazin tarihimize Yedi Meşaleciler adiyla geçen topluluk, edebiyatta canlilik, samimiyet ve sürekli yenilik getirmek amaciyla yola çikti. Mallarme, Baudelaire, Verlaine gibi Fransiz şairlerini kendilerine örnek aldilar. Ama amaçlarina ulaşamadilar. Meşale dergisinin 1928’de kapanmasıyla bu grup dağıldı.


BEŞ HECECILER


Ikinci Meşrutiyet’ten sonra hece ölçüsüyle şiir yazmaya başlayan ve milli edebiyati savunan beş şairimiz: Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlibel'dir. Şiirde Mehmet Emin Yurdakul’a bağlanan Milli Edebiyat akımının en tipik sürdürücüleridirler.


Servet-i Fünün’un etkisi yüzünden şiire aruzla başladilar. Ardindan hece veznine geçtiler. Yeni biçimler arayarak uzun şiirler yazdilar. Ulusal degerlere, kaynaklara yöneldiler ve şiire konuşma üslubu getirdiler. Önlerinde, yeterli sayilmasa da, yararlanabilecekleri örnekler vardi. Halk yazinindan yapilan derlemeler, bu yoldaki araştirmalar ozanlarca degerlendirilmeyi bekliyordu. Onlar da bunu yaptilar. Ama toplumsal bilinç eksikligi hemen hepsini coşumculuga sürükledi. Gerçekçi olmak isterken, savaşin da etkisiyle ulusal duyarliklar adina gerçekçiligi yitirdiler. Dogaya, yönelişi, yurt güzelliklerinin, Anadolu’nun basmakalıp söyleşilerle görüntülenmesi olarak aldılar. Yurtseverlik, kahramanlık temlerinin egemen olduğu şiirleriyle topluma güç aşılamaktı amaçları. Sonuçta sığ bir "memleketçi edebiyat"ı geliştirdiler. Bazi edebiyat araştirmacilari bu isimlere Ibrahim Alaettin Gövsa, Şükufe Nihal Başar ve Halide Nusret Zorlutuna’yı da ekleyerek "10 hececiler" tanımını kullanır.


İKİNCİ HECECİLER


Beş ya da on hececiler olarak adlandırılan şairlerin ardından gelen kuşağı tanımlar. Bunlar Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabri Esat Siyavuşgil, Ahmet Muhip Dıranas olarak sıralanır. Bu grupta Batı şiirinin etkisi daha belirgindir. Bu kuşak Garip şiir


akımına zemin hazırladı.


TOPLUMCU - GERÇEKÇİ DÖNEM


Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde asıl yenilik Nazım Hikmet’le gelir. Sağlıklı, biçim ve özde devrim yapan bir yeniliktir bu. Ölçüyü atan Nazım Hikmet’tir, özü biçimin bağlarından kurtaran da. İlk iki kitabıyla (835 Satır, Jakond ile Si-Ya-U, 1929) "şairane"ye karxı çıkmış, dizeci anlayışı yıkmıştır. Ama gelenekten de kopmaz. Çünkü ona göre asıl önemli olan öz’dür. Biçim öze uydurulmalı, özü bir kat daha belirgin kılmalıdır. Üstelik onun şiiriyle gelen öz bir ideolojiye dayanmakta, siyasal bir tutumu içermektedir. Toplumcu gerçekçi (realisme social) sanat anlayışını bilinçli olarak benimsemekle kalmamış, bu alanda en yetkin örnekleri vererek hem kendisinden sonra gelen kuşağı, hem de 1960 sonrası Türk şiirini etkilemiştir. Türk yazını onunla toplumcu gerçekçi çizgiye girmiştir.


Biçim açısından bakıldığında, serbest nazım, serbest şiir, özgür koşuk adlarıyla nitelenen ve şiirden ölçü, uyak gibi bağları atan bir akımın başlatıcısıdır Nazım Hikmet. Ondan önce de bu yolda denemeler yapılmış, özellikle Tevfik Fikret serbest müstezadı alabildiğine geliştirerek şiiri düzyazıya yaklaştırmış, Ahmet Haşim dizeyi kırarak serbest söyleyişe ulaşmak istemiştir, ama böylesi denemeler aruz kalıplarıyla oynayarak gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta Milli Edebiyat akımı etkisinde heceyle şiirler yazan Nazım Hikmet ise Anadolu’ya gidişiyle (1921) başlayan ve Moskova’daki öğrenim yıllarında ilkeleri belirginleşen yeni bir şiir anlayışıyla, ölçüsüzlüğü (vezinsizliği) düşünemeyen Türk şiirini kökten değiştirir. Moskova’dayken tanıdığı gelecekçilik (futurisme), kuruculuk (constructivisme) akımlarından etkilenerek yazdığı şiirlerinde ölçüyü atmakla birlikte uyağı boşlamaz. Ama bu, alışılmışın dışında, geleneğin, divan şiirinin birikimlerinden yararlanan yeni bir uyak anlayışıdır. Türkiye’ye dönüşünde Aydinlik dergisinde yayimladigi (1923-1925) yeni şiirleri, bu nedenle en çok yapilari açisindan yanki uyandirir.


Dogaldir bu. Çünkü "sanat toplum içindir" tezini savunan Tanzimat ozanlarindan sonra Türk şiirinin ana sorunsali hep biçim düzeyinde çözülmeye çalişilmiştir. Yenilik olarak hep yeni söyleyişler ardinda koşulmuş, yeni biçimler aranmiştir. Kuşkusuz bunda en büyük etken, Cumhuriyet’e dek dil sorununun gündemde olmasıdır. Nitekim yukarda özetlendiği gibi, Milli Edebiyat akımı da dil konusunun yeni bir yaklaşımla ele alınması girişimiyle başlatılmıştır. Nazım Hikmet’in şiirleri yayimlandiginda dil sorunu çözümlenmiş, Milli Edebiyat akimi dişindaki ozanlar da yalin bir dil kullanma geregini duyar olmuşlardir; ama bu soruna bagli olarak gelişen aruz-hece tartişmasi, Hececilerin utkusuyla sonuçlanmiş görünse de, birinden birinin kesin yengisiyle çözümlenebilmiş degildir. Daha dogrusu, gizli bir uzlaşma, ideolojik uzlaşmanin yazina yansimasi söz konusudur. Işte Nazim Hikmet’in her iki ölçüyü de atan şiirleri böylesi bir ortamdan yayimlaninca biçimde devrim olarak görülür. Oysa asil devrim özdedir.


Bu konuda şunlari söyler Nazim Hikmet: "Şiir kafiyeli de kafiyesiz de, vezinli de vezinsiz de, bol resimli, hiç resimsiz de, bagirarak da fisildayarak da yazilabilir, yeter ki yazilacak şey olsun ve bu yazilacak şey en uygun şeklini - bazan belirli bir tarihi merhaleye göre en uygun şeklini - en ustaca bulmuş olsun. Şahsen kendimse, şekli öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin, ama kendisi, yani şekil belli olmasin." (Ekber Babayef’le konuşmasindan) "Şiirlerimde genellikle topyekün belirli bir ölçü ve şekil yoktur. Fakat ölçü ve şekil var. Hem melodi, hem armoni. Hem kafiye, hem kafiyesizlik, hem misra-i berceste, hem kül. Yani realiteyi ve realite içindeki faal insani iç ve diş aleminde yansitmasi gereken şiire en uygun dinamik şekil ve ölçüler. Daha yüksek bir ölçü ve şekle, hareket ve degişme halindeki çerçevelere ulaşmak istiyorum. (...) Ben kendi toplumsal sinif çevreme karşit ve çelişmeli degilim. Bundan ötürü de sanat için degildir diyorum. Şiirde bileşik, diyalektik gerçekçilige ulaşmak istiyorum." (Her Ay, Nisan 1937)


Nitekim şiirsel eyleminde biçimle ilgili tartişmalara girmez Nazim Hikmet. Öze uygun biçimi bulmaktir amaci. Bunun için yalniz Türk yazininin degil, tanidigi bütün yazinlarin geleneklerine açiktir. Hepsinden yararlanabilir. Çünkü ona göre, "Her sanatkar ömrünün sonuna kadar arayacaktir. Bu arama seyrinde her konkre öze en uygun şekli bulmaya, kendi kendini tekrarlamamaya, şahsiyetini muhafaza etmekle beraber taklit etmemeye çalişacaktir. Hiçbir degişmez, mutlak sanat kaidesi tanimayacaktir." (Babayef’le konuşma). Bu ise biçimin öze bagli olarak sürekli degişmesi, bir degişkenlik içinde olmasidir. Degişmeyen sanata yükledigi işlevdir. Işlevi belirleyen de toplumcu dünya görüştü.


Nazim Hikmet’in toplumcu yazının gelişmesi yolundaki eylemi, asıl 1929’da, Resimli Ay’da çalıştığı yıllarda yoğunlaşacak, egemen sanat anlayışlarına karşı gerçek kavga, yalnız şiirde değil, bütün yazın dallarında bu dönemde başlatılacaktır. Asım Bezirci bu gelişimi şöyle özetler:


"1928’de Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükten kalkınca, baskı da hafiflemeye başlar. Bundan yararlanarak, toplumcu yazarlar Sabiha Zekeriya’nın 1 Şubat 1924’ten beri çıkarmakta olduğu Resimli Ay dergisi çevresinde toplanmaya çalışırlar. 1928’den sonra Vala Nurettin, Suat Derviş, Sadri Ertem Resimli Ay’da yazarlar. Almanya’dan gelen Sabahattin Ali ile Rusya’dan dönen Nazım Hikmet de onlara katılırlar. Resimli Ay, 15 Ocak 1931 tarihinde kapanıncaya değin toplumcu bir edebiyatın kurulup yayılmasına hizmet eder.


"Şüphesiz, bu hizmetin aslan payı N. Hikmet’indir. Çünkü, yalnızca şiirleriyle değil, hikayeleri, oyunları ve eleştirileriyle de toplumcu edebiyatın yerleşmesi için en büyük çabayı o göstermiştir. Bir yandan eserleriyle yeni edebiyatın temellerini atarken, öbür yandan eleştirileriyle eski edebiyatın yıkılmasına çalışmıştır. Resimli Ay’da hem devrimci (inkilapçı) şiirler yayımlamış, hem toplumcu yazarları (örneğin Barbusse’ü, Mayakovski’yi, Gorki’yi, İlhami Bekir’i, Sabahattin Ali’yi) tanıtmış, hem de "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında burjuva şairlerini (örneğin Abdülhak Hamit’i, Mehmet Emin’i) kıyasıya eleştirmiş, bu yüzden Yakup Kadri, Hamsullah suphi, Peyami Safa, Yusuf Ziya gibi eskicilerle tartışmak zorunda kalmıştır."


Nazım Hikmet şiiri 1930’lu yıllarda birçok genç ozanı etkisine alır. Ama günümüzde, içlerinde yalnızca İlhami Bekir Tez’le Hasan İzzettin Dinamo’nun kaldığı bu genç ozanlar toplumcu çizgide kendilerine özgü bir şiiri geliştiremezler. Asıl bağlantı 1940’larda kurulur. Yanlış bir deyimlemeyle "1940 Kuşağı" adıyla anılan ozanlar, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, A.Kadir, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Ahmed Arif, Attila İlhan, Şükran Kurdakul gibi adlar toplumcu şiiri geliştirirler. Ama burada doğrudan toplumcu akıma bağlanmamakla birlikte, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ceyhun Atuf Kansu gibi ozanları da toplumcu şiir çizgisinde düşünmek gerekmektedir.


Ayrıca bir seferberlik olarak, şiirleri Nazım Hikmet’le hemen aynı yıllarda yayımlanan Ercüment Behzat Lav’ın serbest şiire katkısı üzerinde de durulmalıdır. İlk şiiri Serveti fünun-Uyanış’ta yayımlanan (1926) Ercüment Behzat, doğrudan serbest şiirle başlamıştır. Gelecekçilikle (futurisme) başlayıp dadacılıktan geçerek gerçeküstücülüğe ulaşan yeni akımların etkisindedir şiiri. Belli bir ideolojiye dayanmadığı için Nazım Hikmet’in şiiriyle çakişmaz. Kimi şiirlerindeki toplumsal öz, toplumcu dünya görüşünden degil başkaldirisindan, yerleşik degerleri hiçlemesinden kaynaklanir. Bu nedenle, Nazim Hikmet şiirinin yaninda serbest şiiri geliştirir, yeni olanaklara açar, ama izleyici bulamaz. Ayni dönemde, dadaci oldugunu söyleyen Mümtaz Zeki Taşkin ise hiç iz birakmaz.


1940’lara gelindiğinde, biçim açısından serbest şiirin utkusu tamdır. Heceyi, hemen hemen yalnızca Behçet Kemal Çağlar sürdürmekte; Ahmet Kutsi Tecer, Ülkü dergisi çevresinde halk şiiri geleneğinin yaygınlaşmasına çalışmaktadır. Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Cahit Külebi gibi değişik çizgilerdeki ozanlar da serbest şiirler yazmaktadırlar. Nazım Hikmet ise hapistedir, susturulmuştur (1938). Sonradan Birinci Yeni olarak adlandırılacak Garip devinimi bu ortamda doğar. (kaynak: milliyet.com.tr)

emre gümüşdoğan
27-09-2006, 13:29
GARİP - BİRİNCİ YENİ -


Orhan Veli Kanık, Oktay RFfat, Melih Cevdet Anday Varlık dergisinde ölçüsüz, uyaksız, şairanelikten uzak yeni bir şiir akımı başlatırlar. Daha sonra bu üç şair şiirlerini Garip adlı bir kitapta toplarlar. Kitabın 1941 de yayımlanması ile de "Garipçiler" adıyla anılmaya başlarlar.
Kendilerinden önceki şairlere, Hececilerin kalıplaşmış şiirine karşı bir tepki olarak doğmuş akımıdır. Şiiri düz yazıya yaklaştırmayı, şiirde müzikten çok anlama önem vermeyi, duyguyu ikinci plana atmayı, eski şiiri yıkmayı hedeflemişlerdi Orhan Veli'nin yazdığı "Garip" önsözü bir bakıma bu yeni şiir döneminin bildirisidir. Garip akımı, şiirimizin dönüm noktasıdır. Yeni akımı özellikle Nurullah Ataç destekler. Garip akımı birçok genç izleyici bulduğu gibi, dönemin ünlü ozanlarını da etkiler. Bir kesim tarafindan kıyasıya eleştirilirken, bir kesim tarafindan yere göğe sığdırılamamıştır
Birinci yeni de denilen bu akım, kendinden önceki heceye ve kalıplara sıkışıp kalmış şiirimize nefes aldırmıştır. Garip akımına göre uyak ve ölçüler önemsizdir, önemli olan sözlerdeki sanattır. Konuşma dilinin doğallığı içinde şiirsel deyişleri bulmak amaçtır. Şiirlerinde öncelikle halkın günlük yaşamını konu almayı hedeflediler. Ölçüye, uyağa ve dizeciliğe karşı çıktılar. Üslup arayışlarının ve kafiye, edebi sanatlar gibi yöntemle ilgili konuların şiiri sığlaştırdığını, anlam bakımından zayıflattığını savundular. Batı ve Türk edebiyatındaki hiçbir akıma bağlı olmadıklarını açıkladılar. Ama gerçeküstücülük akımının etkisinde kaldılar. Garip şiiri, birçok genç yazarı etkiledi ve serbest şiiri gelişmesine büyük katkıda bulundu.
Her ne kadar tüm kalıplara karşı olsalar da halk edebiyatından etkilenmiş, bununla birlikte sokağa yönelip sıradan insanlar hakkında şiir yazmışlardır. Artık eskiden şiire girmesi söz konusu olmayan öğeler de şiirde yer almaktadır.
Ama üç ozanın birlikteliği uzun sürmez, zamanla Oktay Rifat ve Melih Cevdet bu akımdan uzaklaşir. Kitabın ikinci baskısı yalnız Orhan Veli'nin şiirleriyle yayimlanir (1945). Ayrica Orhan Veli, kitabina "Garip Için" başlikli ikinci bir önsöz eklemek geregini duyar. Nitekim Garip devinimi sonralari, gerek bu nedenle, ama asil Melih Cevdet ve Oktay Rifat'ı şiiri ayrı bir çizgide sürdürmeleri sonucu Orhan veli'nin adına bağlanmıştır.
Orhan Veli ise tam uzaklaşmamakla birlikte şiirde duyguyu ve müziği one çıkaran şiirler yazar. İkinci kitabı Vazgeçemediğim'de (1945) bu değişiklikler belirgin şekilde görülür. Kimi şiirlerde akıl çizgisinden duygu çizgisine kayılır, mizah ve şaşırtma bırakılır, yer yer uyağa ve sıfata başvurulur, sözcük tekrarlarından, müzikten yararlanılır. Hepsinden önemlisi, halk şiirinin dil ve deyişine özenme başlamıştır.Toplumcu şiire yönelme başlamıştır.
Garip akımı Türk şiirinin yeni biçim ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleşmesini, sokaktaki insana ulaşmasını sağlamıştır. Garip'in Birinci Yeni olarak adlandırılması da belki de bundandır.


GARİP AKIMINDAN BİR ŞAİR
MELİH CEVDET ANDAY


Melih Cevdet Anday, saraylı bir babanın oğluydu fakat orta halli bir ailede, tahmin edilen sıkıntıları çekerek büyüdü. Babasını 'sevmiyor', onunla hayat duyumu ve ideolojisi uyuşmuyordu. Ankara Taş Mektep'ten Orhan Veli ve Oktay Rifat'ın sınıf arkadaşıydı. Bir süre Belçika'da sosyoloji okudu ancak eğitimi II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle kesintiye uğradı. O da yurda dönüp bir memuriyet edindi.
"Ukde" adlı ilk şiiri 1936 yılında Varlık Dergisi'nde yayımlanan Anday, adını ilk olarak 1941'de, Orhan Veli'nin "Garip" adlı kitabında yer alan şiirleriyle, bu akımın üç öncü şairinden biri olarak duyurdu. (Tam kadro: Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday) Garipler, iki savaş arasında yetişen ve dünyanın değişimine tanık olan bir şair demetiydi. 1920 - 40 arasında Batı şiirinde yaşanan çağdaş ve devrimci şiir akımlarının etkisi, Türk şiirine onların bilgi birikimi ve kalemi sayesinde yansıdı. 1940 ve Garip, şiirde burjuva duyarlılığının ve aşırı duygusallık dar çemberinin yıkıldığı bir dönüm noktasıydı. Gelenekçiler tarafından hiç de hoş karşılanmadılar. Ki bu hoşnutsuzluğu bugün bile sürdürenler var. Orhan Veli, durumu şöyle yorumluyor: "Tarihin beğenerek andığı insanlar, daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir ananeyi yıkıp yeni bir anane kurarlar."
Veli'nin ölümünün ardından Oktay Rifat ile şiir yolunu ayıran Anday, ironi sanatını konuşturduğu toplumcu şiir anlayışını bir süre devam ettirdi. 1956'da yayımlanan "Yanyana"nın ("Toplu Şiirler 1"in içinde var) üslubu kavgacı bulununca Türk Ceza Kanunu'nun 142. maddesi uyarınca toplatıldı. Anday ve eser, yapılan kovuşturma sonucunda aklandı. Anday, Rosenbergler'in idam edilecekleri gece yazdığı "Anı" ve "Tohum" gibi meşhur şiirlerini toplumcu ağırlıklı ürünler verdiği bu dönemde yazdı. Lirizme karşı tavrı netti. Aşağılıyordu. Oysa derdi lirizmle değil yozlaştırılmış sanatlaydı.
1962 sonunda yayımlanan "Kolları Bağlı Odysseus", Anday şiirinin döndüğü en karakteristik kavşak oldu. Yazar bundan böyle felsefeye ağırlık vererek, anlamı yüzeyden derine çekerek yazıyordu. Mitolojik öyküler anlatan, çok daha kapalı bir tarzı vardı artık. Memet Fuat, Melih Cevdet'in 'halkın beğenisi'ni ölçü olarak almayı kesinlikle doğru bulmadığını söylüyor. Zira Anday, sanat ve edebiyatın halkın bilincini yükseltmek, halkı eğitmek gibi bir misyonu olması gerektiğine inanıyordu: "Geri bırakılmış halkın beğeni düzeyine seslenmek halkçılık değil, yeteneksizliğin örtbas edilmesidir."
Melih Cevdet Anday, yazdığı denemelerle bağnazlığı besleyen kaynaklara karşı mücadele eden biriydi. Türkiye törelerini ve geleneksel ahlakı yıllar boyunca eleştirdi. Dil meselesine de takılmıştı. Ona göre Türk dili özleştirilerek kullanılmalıydı. Deneme kitapları ve Cumhuriyet'teki köşe yazilari, 'Anday meseleleri'nde gerçekten de etkili oldu. Bu yazılar da "Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği" (1990 - 94) adıyla kitaplaştırıldı.
İki romanı, "Aylaklar" (1965) ve "Gizli Emir" (1970) de olumlu eleştiriler aldı. Tefrika edilen iki roman, "Meryem Gibi" ve "Yağmurlu Sokak" ise 90'lı yıllarda kitap olarak yayımlandı. Melih Cevdet Anday'ın yazdığı tiyatro oyunları ise çorak bir ortama çim misali düştü. Absürdden etkilenmişti. Yazarın tüm oyunları "Toplu Oyunlar I - II" adıyla bir araya getirilerek yayımlandı. Türkiye'de tiyatro metni deyince ilk akla gelen eser olan "Mikado'nun Çöpleri"nin (1967) de Anday'a ait olduğunu söyleyelim yeter.
Adam Yayınları, son olarak 2002 Ekim'inde "Bir Sis Çanı Gecenin İçinde" adıyla Melih Cevdet Anday şiir derlemesi yayımladı.

emre gümüşdoğan
28-09-2006, 14:37
İKİNCİ YENİ


Türk şiirinde 1950 sonrası Garip akımına ve 1940 kuşağının toplumsal-gerçekci yazarlarına karşı tepki olarak doğdu. Değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyişi amaçlayan şiir akımıdır. Çağdas şiirimizin en önemli ve etkisi farkli biçimlerde de olsa hâlâ süren akimlarindandir. 1955 yili baslangiç noktasi olarak alinabilir (pazar postasi gazetesinde yayimlanan siirler bu akimin ilk örnekleri sayilir).
İkinci Yeni ismini akımın savunucularından Muzaffer Erdost ilk kez kullandı. 1950'lerin başindan itibaren özellikle de 1953-1957 arasinda birbirlerinden etkilenerek şiire yeni bir söyleyiş getirdiler. Ortak özellikleri, dilin alişilmiş kaliplarini yikmak, sözdizimini zorlamak ve bozmakti. Şiiri herşeyi anlatabilme sanati olarak gördüler. Dilde yeni bir iç ses arayişina giren Ikinci Yeni'ciler, imge, hayalgücü ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin toplumsal yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyum sorunları gibi temalar işlendi. Her şeye karşı oluşlarıyla edebi bir nihilizme uzanan İkinci Yeni'ciler, Batı edebiyatındaki simgecilik, gerçeküstücülük, Dadaizm gibi akımlarından da etkilendiler. İlhan Berk, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Oktay Rifat, Metin Eloğlu, Turgay Gönenç, Sezai Karakoç, Özdemir İnce, Tevfik Akdağ, Ülkü Tamer, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Ergin Günçe, Ercüment Uçarı ve Nihat Ziyalan bu akımı destekleyen şairlerimiz.
Şiirde işlenen konular gerçek hayattan, doğa tasvirlerinden uzak, sürrealist konulardır. Anlamsiz siir olarak da anılır. Oysa gerçekte İlhan Berk dışındakiler anlamsızlığı tam olarak savunmamışlardir. Bir de ikinci yeni budur şudur, şöyle yazar böyle anlatır, şunu anlatmaz demek zordur. Her şair bağımsız bir yol izler, hepsi ayrı sıfatlar verir ikinci yeniye. Oturulup da 1.yeni gibi biz bundan yanayız, buna da karşıyız denmemiştir, üstelik. özgürdür şairleri. Soyuttur gerçeküstüdür, şiirleri. toplumun bilinçaltidir.
Cemal Süreya, İkinci Yeni'nin planlanmış bir şiir akımı olmadığını söyler. 50'lerde günyüzüne çıkardığı şiir anlayışları arasındaki benzerlikler sebebi ile kendiliğinden oluşmuş bir akım olduğu kanaatindedir. Cemal Süreya bir çok kişi bu akıma bazı şairleri sokmuş-çıkarmıştır ki, Attila İlhan kendisi için İkinci Yeni şâiridir diyenlere '' şiirden anlayan herkes, Attila İlhan şiirnin ikinci yeni şiirne rakı şişesinin şimendifere benzediği kadar benzediğini bilir'' diyerek tepki göstermiştir. Attila İlhan'a göre ikinci yeni, soğuk savaşin şiiridir. Üstada garip akımınıni da (birinci yeni birinciyeni ) sicak savasin siiri olarak etiketlemiş bu da yetmemiş bu iki akım için; "birincisi İnönü diktasinin eseridir, ikincisi Menderes diktasinin" demistir.
Kemal Özer e göre İkinci Yeni ise; ''yakın akrabaları sahip çıkmadığı için ölüsü belediye tarafından kaldırılan, ama mirası yenilen garip bir akrabadır'' der. Dönemin siyasi baskısından kaçmakla ve biçimcilikle eleştirilen ikinci yeni akımının 1965'lerde ise son buldugu söylenebilir.


İKİNCİ YENİ AKIMINDAN BİR ŞAİR
ECE AYHAN
Tam adı Ece Ayhan Çağlar olan şair, 1931 yılında Muğla'nın Datça ilçesinde doğdu. Ailesinin asıl memleketi ise Çanakkale'nin Eceabat ilçesine bağlı Yalova Köyü'dür. 1940 yılında Çanakkale'den ailesiyle beraber İstanbul'a göç eden Ayhan, ilk (Hırkaişerif İlkokulu), orta (Zeyrek Ortaokulu) ve lise (Atatürk Erkek Lisesi) öğrenimini İstanbul'da tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, aynı yıl İstanbul maliyet memurluğunda stajını tamamladı ve kaymakamlık kursunu bitirdi. 1962'de Sivas'ın Gürün ilçesinde, 1963'te Çorum'un Alaca ilçesinde kaymakamlık ve belediye başkanlığı yaptı. 1963-65 yılları arasında askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra, Denizli'nin Çardak ilçesi kaymakamlığına atandı.
1966'da memurluktan ayrılması üzerine İstanbul'a geldi ve çeşitli yayinevlerinde redaktörlük ve editörlükle ugraşti. Meydan Larousse Ansiklopedisi'nde çevirmen olarak çalişan Ayhan, bir süre de Türk Sinematek Dernegi'nde çalıştı. 1974'te hastalandıktan sonra hastalığının tedavisi için İsviçre'ye giden şair, burada beyin ameliyati geçirdi ve üç yil tedavi gördü. Ardindan da 1977 yilinda, Türkiye'ye döndü ve Çanakkale'ye yerleşti.
Şairin ilk şiiri 1954 yilinda "Türk Dili"nde yayımlandı. 1954-55 yılları arasında Türk Dili, Varlık ve Yenilik dergilerinde çıkan şiirlerinden sonra, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler ve Yeditepe Dergileri'nde yazdı. İkinci Yeni şiirinin en önemli temsilcisi olarak gösterildiyse de, kendisi "İkinci Yeni" tanımı yerine "Sivil Şiir"i önerdi ve kullandı. Günümüz Türk şiirinin "modern ustalarından biri" olarak adlandırılan şair, ilk şiirlerinden itibaren oluşturduğu kendine özgü dille dikkati çekti (hakkında E. Erenel "Ece Ayhan Sözlüğü"nü, K. Yalgın-O. Alkaya ise "Çok Eski Adıyladır Sözlüğü"nü hazırladı).
İlk şiir kitabı olan "Kınar Hanım Denizleri"nde 1955-58 yıllarında yazılmış şiirleri yer alır. Kendine özgü tonu bu yapıtta daha belirgindir. Bu tonun öğeleri, dünyaya karanlık bir bakış açısı; aklın sınırlarını zorlayan ve sürrealizmi çağrıştıran bir kurgu; tarihe, coğrafyaya, sokak yaşantısına, ekonomiye göndermeler; ölüm ve arzu iç içeliğiyle örülmüş bir lirizmdir. Kitabın yayımlandığı yıllar, Türk şiirinin modern şiir açılımlarını özümsediği, üstlendiği, uyarladığı yıllardır. Bu yenilenme hareketinde Ece Ayhan'ın, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Edip Cansever, bir önceki kuşaktan İlhan Berk, o dönemler Garip'in gündelik ve ironik anlayışını terk edip sürrealizme ve daha yoğun bir anlayışa yönelen O. Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte rolü büyüktür. Böylece İkinci Yeni adını alan akım ortaya çıkmıştır. Ece Ayhan'ın ilk yapıtının çağrıştırdığı başka bir yazar da Sait Faik Abasıyanık'tır.
İlk kitaptan altı yıl sonra yayımlanan "Bakışsız Bir Kedi Kara", Türk edebiyatında düzyazı şiirinin örneklerinden bir tanesidir. Kitabın genelinde görülen özellik, cümle yapısının ve genelde Türkçe gramerinin bozulmasıdır. Yirmi yedi bölümden oluşan bir düzyazı şiir dizisi olan Ortodoksluklar'da ise tarih göndermesi öne çıkmaktadır. Bu gönderme, sonraki yapıtlarda da önemini korumayı sürdürecekmekle birlikte, ikinci yapıttaki yoğunluk ve karanlık burada da egemendir. Yapıtın en önemli göndermesi Bizans'tır ve özellikle Bizans'ın başkentidir. Şiddet imgelerinin öne çıktığı bu kitapta, göndermelerin hangi tarihsel anlatılar olduğunu çözmeyi zorlaştıran, neredeyse olanaksızlaştıran bir kurgu göze çarpar. Bozulmuş bir gramerin taşıdığı belirsiz göndermeler kimi özel adları ve eylemleri öne çıkarır. P. Avvakum'un Hayatım (1946) ve M. And'ın Bizans Tiyatrosu (1962) adlı yapıtlarının etkileri görülen Ortodoksluklar, modern Türk şiirinin örneklerindendir. Şairin bu iki kitabı İngilizceye de çevrilmiştir.
Dördüncü kitabı "Devlet ve Tabiat veya Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler" Ece Ayhan'ın en ünlü kitabıdır. En sevilen şiirlerinin çoğu bu kitapta yer alır ("Yort Savul", "Meçhul Öğrenci Anıtı", "Mor Külhani" vb...). Önceki iki yapıta göre daha 'anlaşilir', okur kitlesini olabildiğince genişleten bir yapıttır bu. Göndermesi açıkça bugünün Türkiye'si ve İstanbul'udur; toplumsal ve politik içerik belirgindir. Yapıt, 12 Mart 1971 döneminin toplumsal ve politik çalkantısına denk düşer. Nâzım Hikmet tarzından tamamen ayrılan bir politik şiir anlayışını öne çıkaran bu anlayış, modern şiirin ve İkinci Yeni'nin söylemsel olanı dışlayarak elde ettiği kazanımları hesaba katar. Kitabın üçüncü bölümünde yer alan "Dipyazıları"ysa hem politik, hem de poetik bir manifesto niteliğindedir.
Şairin "Zambaklı Padişah" adlı eseri daha az iddialı bir yapıttır. Buradaki kimi şiirler "Kınar Hanımın Denizleri"ndeki yalınlığı çağrıştırmaktadır. Hemen ardından yayımladığı "Çok Eski Adıyladır"ın alt başlığı, niteliği konusunda bir ipucu verir: "Meclislikler, Minyatürler". Sondan başa dizilmiş bu kirk iki düzyazi 'minyatür' biçim olarak Ortodoksluklar'ı çağrıştırsa da, karanlık atmosfer ve gramer sapmaları görülmez. Göndermeler genellikle Osmanlı döneminedir; bir çeşit politik nitelikli "tarih okumaları" da denilebilir. "Ortodoksluklar" ve "Devlet ve Tabiat"taki gibi, şair tarihteki iktidar oyunlarini ve bu oyunlarin aci etkilerini vurgulamaktadir. Otuz altinci şiir "Melahat Geçilmez"de, Ece Ayhan'ın sonraki döneminde etkin bir figür olarak ortaya çıkacak olan "Çanakkaleli Melahat"a gönderme vardır. "Çanakkaleli Melahat'a İki El Mektup" ya da "Özel Bir Fuhuş Tarihi"ndeki dört şiir Devlet ve Tabiat'taki şiirler gibi siki örülmüş dizelerden oluşur; göndermeler ise, "Çok Eski Adıyladır"da olduğu gibi, Osmanlı döneminedir. Son Şiirler'deki "Bir Sivil Şairin Ölümü", "Devlet ve Tabiat"taki "Dipyazılari"nı çağrıştırır.
Ece Ayhan'ın şiir kitaplarından başka, günceleri, denemeleri ve "Morötesi Requiem" başlikli bir de anlatisi vardir. Morötesi Requiem, kendi deyimiyle, bir "kırık dökük anlatı taslağı"dır. Şiirlerinden çok, güncelerini ve denemelerini çağrıştırmakta, poetikası ve politik anlayışı konusunda ipuçları vermektedir. Düşünce, şiir ve anlatı arasında bir yerdedir. Güncelerinde ve denemelerinde, en başta şiir olmak üzere edebiyat, sanat, politika, tarih, ekonomi üzerindeki görüşlerine yer verir. "Sivil şiir", "sıkı şiir", "marjinallik", "etik" gibi belirli kavramları öne çıkarır. Çoğu zaman büyük tartışmalar yaratan bu yazılarda şair, kendini bir kavga adamı olarak da ortaya koymuştur.
Ece Ayhan ilk şiirleriyle birlikte eleştirmenlerin ve genel olarak şiir okurlarının ilgisini çekmiş, İkinci Yeni akımının en çok tartışma yaratan şairlerinden biri olmuştur. 1960'lı yılların başından itibaren yenilikçi ve genç şair kuşaklarını, özellikle Devlet ve Tabiat adlı kitabıyla, derin bir biçimde etkilemiştir. Türk şiirinin önemli şairlerinden olan Ayhan, 13 Temmuz 2002 günü İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevi`nde hayata veda etti.
Ece Ayhan'a göre: 'Şiirin bildiğimiz günlük anlamında gerçekli bir ilgisi, alışverişi yok. İmgelemin çıkış yerlerinden biridir şiir.



kaynakça;


www.adamınsitesi.com (http://www.adamınsitesi.com) (acil edebiyat)
www.milliyet.com.tr (http://www.milliyet.com.tr)
www.sanalhoca.com (http://www.sanalhoca.com)
www.biyografi.com (http://www.biyografi.com)
www.kimkimdir.com (http://www.kimkimdir.com)