PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 80 KUŞAĞI ŞİİRİMİZİN KAHRAMANLARIDIR


Mustafa Fırat
15-09-2006, 21:02
İstedim ki şiirin farklı boyutları konuşulmaya devam etsin....





<A ="koyubaslik">‘80 kuşağı, şiirimizin kahramanlarıdır'</A>





http://www.zaman.com.tr/2005/09/07/osmanhakan.jpg <B style="COLOR: black">Osman[/B] <B style="COLOR: black">Hakan[/B] A., 80 kuşağının en seçkin şairlerinden. 1987’de yayınladığı ilk kitabı “Göç ve Ölüm Şarkıları”ndan bu yana kendine özgü bir şiir kuran şair, geçtiğimiz günlerde, yayınlanan bütün kitaplarını tek ciltte bir araya getirdi.


<B style="COLOR: black">Osman[/B] <B style="COLOR: black">Hakan[/B] A.’nın “Sarı Ekin” adıyla yayınlanan toplu şiirleri, “Göç ve Ölüm Şarkıları”nın yanı sıra “Yol Şarkıları”, “Gül Odası” ve “Seyahat, Hemen” başlıklı öteki üç kitabını da içeriyor. “Sarı Ekin”, hem <B style="COLOR: black">Osman[/B] <B style="COLOR: black">Hakan[/B] A.’nın şiirsel rotasını izlemek hem de Türk şiirinin dalgalı bir döneminde yükselen ayrıksı sesi duymak için iyi bir yapıt. <B style="COLOR: black">Osman[/B] <B style="COLOR: black">Hakan[/B] A. ile şiirlerini ve Türk şiirinin son dönemini konuştuk.


Bütün şiirlerinizi tek ciltte toplamak fikri nereden çıktı? Böyle bir toplam için henüz erken değil mi?


İlk şiir kitabım “Göç ve Ölüm Şarkıları” 1987 yılında yayınlanmıştı. Üzerinden 18 yıl geçmiş. Diğer şiir kitaplarımsa, sırasıyla 1991, 1995 ve 2001 yıllarında yayınlandı. 5’incisi henüz yolda. Birkaç şiir daha yazabilirsem, adı “Nâr” olacak. Eğer “Sarı Ekin”, şiir ve şaire saygı duyulan zamanlarda yayınlanmış olsaydı, yaşımın toplu şiirler kitabı çıkarmaya uygun olmadığı elbette düşünülebilirdi. Ne yazık ki, ‘önemli’ yayınevleri şiir kitabı basmak istemiyor artık. Eğer bir şiir kitabı, “raf ömrü” denen bir haftalık deneme süresi içinde satmıyorsa, Dağlarca bile olsanız, kitaplarınızın gideceği yer dağıtımcının deposu oluyor. Özellikle genç insanların kitaplarımı okuması gerektiğini düşünüyorum. 3 yıl önce ağır bir hastalık geçirmiştim. İnsan, ölümün kıyısından dönünce bazı düşünceleri değişiyor. Sanıyorum bu gibi nedenlerle, sevgili Metin Cengiz ve Yavuz Özdem’in şiir kitaplarımı bir arada yayınlama fikri hoşuma gitti. Aslında bir şairin toplu eserlerinin onun yaşlılığında veya ölümünden sonra basılması çok daha doğrudur.


Sarı Ekin’e alırken, üzerinde değişiklik yaptığınız şiirler oldu mu?


Aslında “Sarı Ekin”, bugüne kadar yayınlanmış olan 4 şiir kitabımın bir arada görülebileceği ‘çoklu’ bir kitap. Orta yaşa gelinceye kadar geçtiğim yolların bütünü. Şiirimi olgunlaştıran dört önemli adım. Benim yazdığım şiirin gökkubbesi, dört fil ayağının üzerine oturuyor. Bu dört fil ayağının temeliyse “Sarı Ekin”. Sarı Ekin benim çocukluğumun şiiridir, hayatımın küçük bir özeti. Bu yüzden, toplu eserlerimin yayınlandığı bir kitap olarak görmüyorum onu. Aslında “Sarı Ekin” çocukluğun adıdır. Sarıysa, çocukluğumun rengi. Çocukluğumdan, çocukken yaşadıklarımdan memnunum, asla vazgeçmem anılarımdan. Çocukluğumu yeniden yaşama imkanım olsa, tek bir anını bile daha değişik yaşamak istemezdim. Belki de bu yüzden, şiirlerimin üzerinde yaptığım tek bir ‘harf’ değişikliği bile yok. Bana göre, olmaması da gerekir. Kitaplarımın sayfa düzenleri de ilk yayınlandıkları gibi.


Son dönemde çok tartışılan “80 şiiri” konusunda ne düşünüyorsunuz? Tartışmalara ilişkin ne söylersiniz?


80 şiiri hakkında iki uzun yazı yazdım. Ayrıca, düşüncelerimi değişik şekillerde ifade etmeye de çalıştım. 80 şiiri tartışmaları, Gösteri Dergisi’nin Nisan 2005 sayısında yayımladığım, “Şiirimizde 80’ler ve Sonrası: Şiir Ölüyor mu?” başlıklı yazımın yayınlanmasının hemen ardından başladı. <B style="COLOR: black">Osman[/B] Çakmakçı’nın karşı yazıları, 80 şiiri tartışmalarını iyice alevlendirdi. 80 şiiri tartışmalarının bir sokak kavgasına dönüştürülmeye çalışılmasıysa bence çok manalı. Bu tartışmaları edepsizce yapmaya çalışanların hedefi, geleneğe önem veren şairlerdi. Bana göre, bu şairler, Tanpınar’ın da söylediği gibi, modern Türk şiirinin “bir nevi tecrübe tadında” olduğunu görebilen şairlerdir. 80 şiiri şairleri bir şekilde, Türk şiiri ve edebiyatını ‘manipüle’ etmek için üretilen, “modern” Türk şiiri, “modern” Türk edebiyatı vb. yalanların tükendiğini ya da tükenmekte olduğunu hissetmişlerdi. Şimdi, Türkiye ve “modernizm” üzerine “yeniden” düşünmenin; Yahya Kemal’in Türkçe ve şiirimiz için neler yaptığını anlamanın tam zamanıdır.


Edebiyat dergilerinde, şiir üzerine nitelikli yazılar yazdınız. Bunları kitaplaştırma düşünceniz var mı?


Yazı yazmak bizim şairlerimizin kaderidir. Nasibidir demek daha doğru. Ayrıca ben bunun bir ‘vatandaşlık’ görevi olduğuna inanıyorum. Benden daha genç şair kardeşlerime bunu öğütlüyorum her zaman. Türk edebiyatı ve kültürü için asıl kavgayı onlar verecek. Onların yapacağı iş bizimkinden fazla ve çok daha zor. Çünkü, meseleler aydınlanmaya başladı. İyice aydınlandığında, temellendirilmeleri gerekecek. Bu aydınlanmaya ben de kendimce katkı sağlamaya çalışıyorum. Uzun zamandır yazı yazıyorum, bir hayli de birikti. Yahya Kemal şiiri üzerine bir inceleme kitabı, bir şiir eleştiri kitabı, şiir ve kültür üzerine yazdığım yazılardan oluşan iki deneme kitabı daha olmak üzere, toplam 4 düzyazı kitabı birden hazırlıyorum. İstiyorum ki, bundan sonra Türk şiiri üzerine yazılacak yazıların oturduğu fil ayaklarından biri benim yazdığım yazılar olsun. Bir aksilik olmazsa sırasıyla yayınlanacaklar. Umarım “raf ömürleri” uzun olur.


TARTIŞMALAR FAYDALI OLDU


“80 şiiri şairlerini Türkçe yazılan şiirin gerçek kahramanları olarak görüyorum ben. 80 şiiri, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin kendi geleneğiyle buluşmasının adıdır. Büyük bir buluşmadır aslında. 80 sonrasında, yeni Türk şiirinin ana gövdeyle buluşması tamamlanmıştır. Yahya Kemal’in şiirine eklenilmiştir geç de olsa... 80 şiiri tartışmaları bence çok faydalı oldu. Kendi kültürümüzün, içinden geldiğimiz medeniyetin farkına vardık.”


07.09.2005
Can Bahadır Yüce
İstanbul Edited by: mustafaF

Mustafa Fırat
15-09-2006, 22:47
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">SEYHAN ERÖZÇELİK:<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">* 80'li yılların şairleri gelenekten ne derece beslenmiştir?[/I][/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Geçmiş, gelecektir.[/B]

Soruyu değiştirmek isterim: Seksenli yılların şairleri, gelenekten, geçmişten, neye, ne için beslenmişlerdir? Bence böyle sorulmalı...

Bizler, sadece daha önceki kuşakları harıl harıl ve satır satır okumakla etinmedik, köklerimize de uzandık. (En azından, benim için böyle.) Yoksa, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Divan Şiiri,[/B] uzun süre <I style="mso-bidi-font-style: normal">“tu kaka”[/I]ydı. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Eski Türk Şiiri[/B] okuduğunuzda da Türkçü çıkıverirdiniz.

Bu tür tanımları reddettik. <I style="mso-bidi-font-style: normal">Aslolan Şiir’di[/I] bizim için. (Şiir’i, özellikle büyük harfle yazdım.)

Açıkçası, benim için her şair birer öğretmendir. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">İlhan Berk[/B] neye sivrilikler yapmış, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Hilmi Yavuz,[/B] neye sone yazmış, neye <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Bedreddin’[/B]e gitmiş, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Oktay Rifat [/B]neye sonradan (kırk yaşından sonra), tarihe takmış, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Sait Maden[/B] neye hece ölçüsü kullanmış, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ece Ayhan[/B], neye kakafonik, neye <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Alban Berg’[/B]ten sürekli söz etmiş? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Attilâ İlhan[/B] neye, artist? Neye yandan çarklı şapka takıyor ve demode... <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ergin Günçe[/B] neye bazı kelimeleri büyük yazmış? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Edip Cansever,[/B] neye sürekli kadınların sofrasında ve onları dinliyor? Zaza <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cemal Süreya,[/B] neye Türkçe yazıyor, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Seber[/B] soyadını atıyor, bir de <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Süreyya’[/B]dan <I style="mso-bidi-font-style: normal">“y” [/I]harfini atıyor? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Metin Eloğlu’[/B]nun ağzı neye bozuk? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Garip[/B] neye varolmuş? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Metin Altıok[/B] neye <I style="mso-bidi-font-style: normal">metin[/I] değil? <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Behçet Necatigil, [/B]neye <I style="mso-bidi-font-style: normal">Kareler ve Aklar[/I]’ı yazmış?

Vesaire vesaire... Söylenecek, sayılacak, sorulacak çok şey var.

Ben bu soruları sorarım. Sorulmalıdır da. Çünkü bunları bilmeden Türk Şiirini bilemezsiniz. Bunları bilebilmek için daha gerilere de, öncelere de uzanmanız gerekir.

Cevaplar oralarda bulunabiliyor. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Âsaf Hâlet Çelebi’[/B]den daha eskilere, öncekilere, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cahit Sıtkı’[/B]ya, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Nâzım Hikmet’e, Yahya Kemal’e, Ahmed Hâşim’[/B]e gittiğinizde... Bir sürü ad sıralamak istemiyorum. Ne var ki <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ahmed Nedîm’[/B]le <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Bâki’[/B]nin, farkını bilmeyen, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Fûzûlî’[/B]nin, aslında, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Azerilerin[/I] en büyük şairi olduğunu bilmeyen, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ali Şir Nevai’[/B]nin, aslında, <I style="mso-bidi-font-style: normal">Özbeklerin[/I] en büyük şairi olduğunu bilmeyen, şiir yazmasın.

Sadece Türkiye’yle sınırlı değil bu “gelenek”: Sözgelimi <B style="mso-bidi-font-weight: normal">William Butler Yeats’[/B]i okumadan, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Mallarmé[/B]’yi okumadan olmaz. (<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Shakespeare[/B]’e <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Milton’[/B]a, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Dante’[/B]ye<B style="mso-bidi-font-weight: normal"> [/B]bile gitmedim daha.)

Açıkçası, gelenek nedir, diye soruyorum şu anda kendime. Bilmiyorum. Hakikaten bilmiyorum. Ama aruz vezniyle yazabiliyorum, yazdım. O şiirleri okuyanlar, o şiirlerin aruz olduğunu farketmiyor. <I style="mso-bidi-font-style: normal">(Bilenler farkediyor.)[/I]


Benim bildiğim, geçmişi bilmek gerektiğidir. Çünkü geçmiş, <I style="mso-bidi-font-style: normal">geçmemiştir.[/I]

Geçmiş olmazsa, bilinmezse, özümsenmezse, <I style="mso-bidi-font-style: normal">gelecek[/I] olmaz, ayrıca gelmez de...

Bizim yapmaya çalıştığımız, o geçmişi <I style="mso-bidi-font-style: normal">bilmeye[/I] çalışmaktı.

Benim düşüncem bu. Ben beslendim. Beslediler, süt verdiler, emzirdiler. Hepsine, borçluyum.

Bana kalan mirası büyütmeye çalıştım.

Karınca, kararınca.

Kalanı, sonrakiler bilir.


(MÜHÜR-10 EYLÜL-EKİM 2006)

Mustafa Fırat
15-09-2006, 22:49
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Orhan KAHYAOĞLU<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]

<B style="mso-bidi-font-weight: normal">1980’Lİ YILLAR ŞİİRİ ÜZERİNE BİR GENEL BAKIŞ[/B]

1980’li yıllarda yazılan şiir üzerine çok konuşuldu, çok tartışıldı. Ama, bana sorarsanız sıkı tartışmalardan, aykırı savlardan korkuldu, büyük tepkiler gösterildi. Yani bu on yıl üretilen, ortaya çıkan şiir çizgileri korunmaya çalışıldı. Tekil olarak gerçekten çok iyi şair ve şiirler çıktı ortaya bu zaman diliminde. Ama, örneğin kendine has bir poetikası, poetik metinleri oluşan bir şair kimliği, sonraki yıllarda da pekişmedi. 1970’lerin toplumsalcı şiirine karşı, 1980’li yılların şair ve yazarları klasik bir tepkicilikle yetindiler. Şiirde toplumsalcı rolden çok “estetik” kavramını devamlı kullandılar ama bu kavramın içini teorik olarak hemen hiç doldurmadılar. Divan şiirinin modernizasyonunu ilke edinen birtakım ustaların çokça izini sürdüler. Öte yandan, İkinci Yeni şiirini ana kaynak kabul ederek şiir yazan şair sayısında ciddi bir artış oldu. Bu iki şiir kaynağı bence fazlasıyla abartıldı 1980’li yılların şairleri tarafından. Latino kaynaklı şiiri daha bir özümseyenlere rastlandı. Ya da tam tersi açık biçimde anglosakson şiir geleneğine. Evet, bu kaynaklardan esinlenmek tabii ki kaçınılmazdı. Ama, çoğu şair, bu esinler kargaşası yüzünden kendine has bir şiiri oluşturup geliştirmekte zorluk çektiler. Durum, liberal merkezli şiir çizgisi için de, İslami kaynaklı modern şiir için de geçerliydi. Toplumsalcı duyarlıktan kaçarak üretilmeye çalışıldı bu şiir. Ancak, bu on yılın toplumsal mayası bambaşka özelliklerdeydi. Darbeci zihniyetle şiirin kendi problematiği içinde bir hesaplaşmaya neredeyse hiç girilmedi. Birkaç istisna şair dışında.

Tüm bu tespitler, 1980’li yıllarda farklı şiir çizgilerindeki şairlerin iyi şiirler yazmadığı anlamına hiç gelmiyor. Tam tersi, çok sayıda etkili şiire rastlandı bu on yıl. Özenli kitaplar okuma imkanı bulduk. Ahmet Güntan, Ahmet Erhan, Orhan Alkaya, Seyhan Erözçelik, Enis Batur, Sina Akyol, Hüseyin Atlansoy, Adnan Özer, Haydar Ergülen, Lale Müldür, farklı şiir gelenekleriyle akrabalık kursalar da, kendilerine has şiirler yazabilen nadir isimler arasındaydılar. Çok sayıda güzel, etkili şiirleri oldu. Ama, bana sorarsanız, iki-üç istisna dışında bu şiirlerini geliştiren, derinleştiren bir şaire, buna koşut kendine bir şiir poetikası oluşturan isme neredeyse hiç rastlanmadı. 80’li yıllarda oluşmaya başlayan şiirin asıl sorunu da buydu bizce. Belirleyici olan bu şiirlerin organik veya sentetik olması değildi. Bu şairlerin kurmaya başladığı dil ve anlam dünyasını beklenilen ölçüde geliştirememeleri oldu. Bunun ana nedeni de, az önce söz ettiğimiz temel şiir kaynak ve gövdelerinden kopan, devamlı kişiselleşen bir şiiri damıtılıp, daha sonraki on yılda belli bir şiirsel sıçramaya dönüştürememeleriydi. Bunun en önemli nedeni, çoğu şairin bir poetik sorunsalın izini sürmemeleri, daha çok “güzel sanat”a hapsolmaları oldu. İstisnalar tabii ki var. Ama, tespitimizi sarsan bir gelişmeye de rastlanmadı bu on yılın şairlerinde.

(MÜHÜR-10 EYLÜL-EKİM 2006)

Mustafa Fırat
15-09-2006, 22:51
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ali GÜNVAR<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]

<B style="mso-bidi-font-weight: normal">EDEBİYAT TARİHİNİN AYAKTA DURABİLMEK İÇİN ASKERİ DARBELER TARİHİNE İHTİYACI YOKTUR[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
Yaklaşık olarak bir yıldır 80’li yıllar şiirine dair bir tartışmadır gidiyor. Ve pek çoğu ipe sapa gelmez yargılarla bir sürü aklı evvel pek çok büyük ve anlamsız yargılar yumurtladıkça, zaman zaman gülmekten karnıma ağrılar girdiğini söyleyebilirim.

Öncelikle her zaman söylediğim iki noktayı yeniden belirteyim. Bir: edebiyat tarihi askerî darbelerle özdeşleştirilerek dönemselleştirilemez. İki. 80’li yıllar şiiri diye omojen bir bütünden sözedilemez. Bu iki noktanın anlaşılması bu kadar zor mudur? Hâlâ bir 80’li yıllar şiiri ve de doğal olarak bu şiire karşı oluşmuş bir fobi sürüp gitmekte.

Hafızaları biraz tazelemek için Üç Çiçek dergisinin ikinci kitabının çıktığı zamanı şöyle bir hatırlayalım. 27 Mayıs 1960 sonrasında oluşan sahte ideolojik ayrışma sonucunda devlet mekanizmasındaki elitler, her zaman olduğu gibi, karşılarında kendilerine rakip olabileceğini düşündükleri bir kesimi bölmüşler ve birbirlerine düşman hale getirmişlerdir.

Dönemin hızlı kentleşmesi sonucunda şehirlerde biriken köylü nüfusun büyüklüğü ciddi bir kültürel kırılma noktası oluşturmaktadır. Zira, denetimsiz bırakıldığında, bu büyük yığın içinde oluşmakta olan reaksiyonlar ülkede ve devletin statükosunda etkin olmayı kendilerine iş edinmiş olan elitlerin rahatlarını kaçırmaktadır. Bu durumda, şu yada bu biçimde, bu yığınların içinde oluşan reaksiyonlar kırılmalı ve küçültülerek daha denetlenebilir bir hale getirilmeli diye düşünülmüş olmalıdır.

Ne de olsa ülkemiz Bizans varisidir ve entrikalarla yönetilmeye alışıktır. Şu halde tehdit unsuru oluşturan köylülük yığınının içinde keşfedilecek olan küçük karşıtlıklar ideolojik zıtlaşma ve kutuplaştırmalara dönüştürüldüğü takdirde, yığında oluşan ve dışa vurduğu takdirde sistemleri ve statükoyu yıkabilecek reaksiyonlar yığının içinde kalacak biçimde tepkimelere dönüştürüldüğü takdirde statüko korunmuş olacaktır.

Kentlerde oluşan bu köylülük yığını içinde kentliye dönüşme arzusunda olduğu halde bunu tam anlamıyla becerememiş kesimleri kentlileşmeye direnen kesimlerle karşı karşıya getirecek bir zıtlaşma kisvesi bulunmak zorundadır. Soğuk savaş ve onun getirdiği hazır zıtlaşma bu iş için biçilmiş bir kaftandır aslında. Kentliliğe özenen ama beceremeyen kesimleri marksist tandanslı “ilerici”(!) ve solcu olarak tanımlayıp, kentlileşmeye direnen kesimleri de kapitalist tandanslı “gerici”(!) sağcı olarak tanımlarsın ve bu iki kesimi birbirlerine ideolojik anlamda düşman ederek reaksiyonlarını içlerine yönlendirirsin. Böylece hem statüko korunmuş hem de elitin rahatı bozulmamış olur. Böylece kentlere yerleşmiş köylü yığınını birbirine kırdırarak pasifize etmiş olursun.

Bu karşıtlıkları edebiyat ve sanat alanlarına taşıyarak orada da bir kutuplaşma oluşturduğun takdirde statükoyu muhafaza altına alan sistemin bilinç deformasyonunu sağlayan üst yapısını da elde etmiş olursun. Bir de toplumcu / bireyci diye ortaya atılmış olan sahte bir karşıtlığı saptırarak ideografik bir enstrümana dönüştürdünse işin tamamdır. Toplumu 15 – 20 yıl uyutabilecek bir paradigma yakalamışsın demektir.

Nitekim 60’lı yıllarda yapılmaya çalışılan tastamam budur. Ancak soğuk savaşın getirdiği kutuplaşma unsurlarını enstrüman olarak kullanmanın bir bedeli vardır: DİSK’in ortaya çıkışından sonra meydana gelen gelişmeler neticesinde, 15 – 16 Haziran olayları ve ardısıra gelen 12 Mart muhtırası... Ve nihayet Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesiyle işlenen hukuk kisveli cinayetler... Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıltepe’de hunharca katledilmeleri...

27 Mayıs 1960’tan sonra soğuk savaş paradigmasından ilham alınarak oluşturulmuş olan karşıtlıkların getirdiği yapay açılmalar kültürel anlamda bir takım gelişmelere de vesile olmuştur. Nitekim bu dönemde edebiyatımızda İkinci Yeni gibi hoş ve ikonoklast bir yaklaşım uslûbu da görülmüştür. Ancak 12 Mart muhtırası ve sonrası bu yeni açılımların hoşlukları ve katkılarının giderek bayağı hale dönüşmüş versiyonlarına yerlerini terketmesiyle tükenmiştir.

İkinci Yeni hareketinin nispeten daha seçkin kültürel toplumsalcılığı yerini Ataol Behramoğlu, İsmet Özel ile yaşanan “sosyalist gerçekçilik” (!) yaklaşımıyla beliren kısa bir ara dönemin ardından, bayağı ve avam bir toplumsalcılığa bırakarak,Yaşar Miraç’ın başını çektiği Yeni Türkü akımına yenik düşmüştür.

Yirmi küsur yıl sonra baktığımda 80’li yıllarda yazılan şiiri “akım”, “kuşak”, “ekol” vs. iddialı nitelemelerin penceresinden görmüyorum ben. Zira bu tür nitelemelerin gerçeği belirlemekten çok kişilerin birbirinin sırtını kaşımalarına yönelik ifadeler olduğunu düşünüyorum. Şair ürünüyle şairdir kanımca. Şu yada bu akıma mensubiyet kişiyi şair kılabilecek bir özellik değildir. “Akım”, “kuşak”, “ekol” gibi nitelemeler şiiri dosyalayıp rafa koymakla yetinenlerin rağbet ettiği yöntemlerdir aslında. Örneğin, İkinci Yeni diye tanımlayabileceğiniz efradını cami ve ağyarını mani bir akım var mıdır? Eğer Cemal Süreya İkinci Yeni mensubu olarak tanımlanır ise Edip Cansever hangi ölçülerle İkinci Yeni mensubu olarak düşünülebilir? Bu ve benzeri sorular ilânihaye uzatılabilir…

Ancak 80’li yıllarda sahneyi alan şiir ve şairleri ele alırken Türkçe’nin İstanbul’daki şiir serüveniyle birlikte düşünmek doğru olur. Zira, problemin tam da merkezinde edebiyatımızın İstanbul merkezli tarihiyle kurulması elzem olan köprüler yatmaktadır. Tanzimat sonrası ortaya çıkan, batıya öykünen yeni edebiyat ve bunu izleyen Servet-i Fünun akımı İstanbul’daki sivil müslüman kültürün geleneksel yapısından önemli bir kopuş ile birlikte gelmiştir. Ardından gelen Fecr-i Âtî ve bu akımın en büyük mümessili Ahmet Haşim ile bu kopuş müthiş bir zirve yapmıştır.

Aynı dönemde, edebiyatta çok önemli bir kontrpua da Yahya Kemal tarafından oluşturulmuş ve “şi’r-i kadîm” ile daha “modern” bağlar tessüs edilmeğe çalışılmıştır. Fecr-i Âtî İstanbul şiiri ile biçimsel bir başkaldırı yoluyla ilişki kuran yeni edebiyatın ufkunu açarken, Yahya Kemal de geleneksel şiirin altyapısına zamansal, mekansal ve konusal birliği enjekte etmek suretiyle bir yenileşme zirvesi oluşturmuştur. Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî akımlarıyla biçimsel olarak sınırları zorlanan şiir, Yahya Kemal’in oluşturduğu kontrpua ile içeriğinde de yapısal bir yenilenmeyi başarmıştır.

Lâkin 1930’ların sonlarına kadar önemli ölçüde etkili olan bu dönüşüm 1936’dan itibaren kendini daha fazla hissettiren ve nihayet 1938 10 Kasımında Mustafa Kemal’in ölümünü müteakiben, Alman Nazi ideolojisinin de etkisiyle, koyu bir dil özleştirmesi fanatizminin ağır basması neticesinde, terk edilerek yerini devlet bürokrasisi tarafından desteklenen daha popülist bir sanat anlayışına bırakmıştır. Bu bağlamda Birinci Yeni (Garip) akımı bu anlayış için adeta biçilmiş bir kaftan olmuştur.

Birinci yeni sağlam dayanaklara sahip olmadığı ve sırf yaratıcılarının nükte (ironi) ve zekâ oyunlarına dayalı bir şiir anlayışına dayalı olduğundan, kaçınılmaz bir biçimde, çok çabuk demode hale gelmiştir.

İkinci Yeni ise 1930’lu yılların ortalarından itibaren dilin ele alınışında benimsenen popülist tavrın adeta ‘mezar taşı’dır. Dildeki ve dolayısıyla edebiyattaki popülist yaklaşım İkinci Yeni şairleri ile önemli ve azımsanmayacak bir zirve yapmış ve onların getirdiği noktada tıkanıp kalmıştır. Nitekim onların ardından gelen Yeni Türkü akımıyla şiirin ve dilin dibe vurması ve adeta anlatımsızlığa doğru sürüklenmesi boşuna değildir.

80’li yıllarda yazılan şiir edebiyatı ve dili bulunduğu bu noktadan, daha önceki “akım” ve “ekol”ler içinde tekil olarak kalmış olan Âsaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz vb. şairlerin yazıları ve ürünleriyle işaret etmiş oldukları yolun yeniden keşf olunması çabaları neticesinde siyasal kamplaşmaların anlamsız etkilerinden de kurtararak daha ileri bir düzeye taşımıştır.

Şiirde gelenek konusu ilk kez 80’li yılların şairleri tarafından yoğun bir biçimde tartışılmaya başlanmış ve bugün gelinen noktaya ulaşabilmiştir. 80’li yılların şairlerinin gelenek konusunu ideolojik kamp ve siyasal görüş ayrımı gözetmeksizin ciddi bir biçimde ele almalarıyla çok önemli bir engel aşılmış ve Türkçe Edebiyat geçmişiyle hiçbir komplekse kapılmadan ve daha önceki dönemlerin siyasal ve bürokratik zorlamayla oluşturulmuş reçetelerini bir yana bırakarak ciddi bir köprü kurmuştur.

Sadece bu bile önemli bir kazançtır.

Mustafa Fırat
15-09-2006, 23:03
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Osman HAKAN A./ Vancouver- KANADA<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]

<B style="mso-bidi-font-weight: normal">80 ŞİİRİ ‘NE’DİR, NE DEĞİLDİR?[/B]

Sanırım 80’li yıllarla birlikte yazılmaya başlanan şiir, son zamanlarda daha belirgin bir şekilde telaffuz edilmeye ve edebiyat dünyasında kabul görmeye başladı. Yakın zamanlara kadar, bu şiiri konuşmaya değer bulmayanlar bile, “80 şiiri” adını sıkça telaffuz eder oldular. Ve öyle sanıyorum ki, bundan böyle, “80 şiiri”, olarak adlandırılacak. Hiç şüphesiz, bu adın tek olumsuz çağrışımı, 12 Eylül <?:namespace prefix = st1 ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:smarttags" /><st1:metricconverter ProductID="1980’">1980’</st1:metricconverter> de ülkemizde yaşanan askeri darbe… Doğal olarak, bu baskı döneminin, 80 şiiri üzerinde etkili olduğunu düşünenler ve bunu açıkça ifade edenler de oldu. Ama bu bence tamamen yanlış bir düşünce. Zira, 80 askeri darbesi, Türk şiirine karşı değil, Türkiye’ ye karşı yapılmış olan çirkin bir müdahaledir. 80 darbesinin neden ve sonuçlarının çeşitli yönlerini anlayabilmek için, Türkiye’ nin dünü ve bugününe, ekonomik, sosyolojik ve kültürel açılardan derinlemesine bakmak lazımdır. Elbette, bu askeri müdahaleyle, darbecilerin Türkiye’ ye dayatmak istediği kültürel bir gelecek tasavvuru da vardır. Fakat bu, şiirden çok, kültür hayatımızın diğer ögelerine yöneliktir. Kanaatimce, öncelik, diğer kültürel ürünlerdedir. Yazı sanatları içindeyse, özellikle, roman ve öykü sanatında bunun örneklerine sıkça rastlanmaktadır artık. Bu durum, hiç şüphesiz küreselleşmeyle de yakından ilgilidir. 80 askeri darbesinin, 80 şiiri üzerinde etkili olamamasının en temel nedeni, şiir sanatının, öncelikle bir “dil” sanatı olmasıdır. Bu nedenle, 80 darbesinin, 80 şairlerine olmasa bile, 80 şiirine etkisi sıfıra yakındır.

80 şiirinin, bu askeri dönemle birlikte yazılmaya başlanması, bu dönem şiirinin bir şanssızlığı olsa gerek. Darbeyle birlikte, yaşanan yoğun ‘depolitizasyon’ çabaları nedeniyle, şairlerin, şiire daha çok zaman ayırdığı da bir gerçektir. 80 öncesinde, modern Türk şiirinin geçmişle bağlarını kurmaya çalışan şairlerin çabaları, bu yeni dönemin şairleriyle birlikte olgunlaşmış, döneme damgasını vuran, Üç Çiçek, Poetika ve Şiir Atı gibi bazı dergiler aracılığıyla, giderek daha yüksek bir sesle ifade edilmeye başlanmıştır. Bu dergilerde, çeşitli siyasal görüşlere sahip(sağ veya sol tandanslı) birçok şairin, Türk şiiri ve şiir sanatı etrafında bir araya geldiği de unutulmamalıdır. Aslında bu, büyük bir uzlaşmadır. Bu sayede, çeşitli şiir görüşleri ve şiirseller bir araya gelmiş, buradan müthiş bir enerji patlaması ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda, modern Türk şiirinin dününün de, çeşitli açılardan değerlendirilmesine neden olmuştur. Aslına bakılırsa çok da faydalı olmuştur. Bence bu çok önemli bir noktadır. Ve bunun, 80 şiirinin hareket noktasını ve edebiyata bakış açısını tamamıyla ortaya koyduğu düşünülmelidir. Kanımca, 80 şiiri, ileriye doğru gidebilmek için, geriye doğru eleştirel “bakış”ı zorunlu gören şairlerin, hep birlikte oluşturduğu “bütünlüklü” bir şiirdir. Bu dönemde, yalnızca şiirin öncelikle bir “dil meselesi” olduğu anlaşılmakla kalmamış, modern Türk şiirinin bütün “dönem” ve “kişileri”, bu perspektifle yerli yerine oturtulmaya çalışılmıştır. Bir anlamda 80 şiiri, modern Türk şiirinin büyük “restorasyon” dönemi sayılmalıdır. En azından, bu restorasyon döneminin, 80 şiiriyle birlikte hız kazandığı düşünülmelidir. Aynı zamanda bu dönem, geriye doğru projeksiyon tutma ve ileriye doğru vizyon geliştirme anlayışını da Türk şiirine yerleştirmiştir. Artık, günümüz Türk şiirinde, geriye doğru bakmaksızın, geleceğin şiirini yazmanın mümkün olamayacağı iyiden iyiye anlaşılmıştır.

Yani, 80 şiirini anlamaksızın, <st1:metricconverter ProductID="2000’">2000’</st1:metricconverter> li yılların şiirini yazmak artık mümkün değildir. Hatta, 80 şiiri olmaksızın, dünün şiirini açıklamak ta pek mümkün değildir.

80 şiiri, modern Türk edebiyatı için pek çok açıdan bir şanstır. İnanıyorum ki, bu, zamanla daha iyi anlaşılacak ve gelecekte, bu dönem şiirini hazırlayanlar minnetle anılacaktır. Yeri gelmişken, 80 şiirinin ilk öncüleri olmaları nedeniyle, Tuğrul Tanyol, Ali Günvar, Adnan Özer ve Metin Celal gibi bazı şairlerin haklarını, artık kendilerine teslim etme zamanının geldiğini belirtelim. “Yiğidi öldürüp, hakkını yeme”, alışkanlığından vazgeçelim. 80 şiirinin hangi açılardan bir şans olduğunu anlayabilmek içinse, bu dönem şiirinin, modern Türk şiiri içinde nasıl durduğuna ve modern şiirimizle kurduğu irtibat noktalarına bakalım: Maalesef, bu dönemle ilgili genel kanı, “modernist” bakış açısına da uygun olarak, <st1:metricconverter ProductID="80’">80’</st1:metricconverter> li yıllarla birlikte, daha ‘bireyci’ veya daha ‘bireysel’ şiirler yazıldığının düşünülmesidir ki, bu benim yukarıda ifade ettiğim, “80 şiiri bütünlüklü bir dönem şiiridir”, tezimle çelişir gibi görünmektedir. Aslına bakılırsa, birbiriyle çelişir gibi görünen bu iki düşünce tarzı, birbiriyle çelişmekten çok, birbirini destekler mahiyettedir. Şöyle ki; biraz önce de söylediğim gibi, 80 şiiri, “Geriye doğru projeksiyon tutma ve ileriye doğru vizyon geliştirme anlayışının ifadesidir.”. Bunun açık anlamı şudur: 80 şairleri, geçmiş dönemlerde yazılan şiirlere bakıp, binlerce yıllık bir dil ve kültür birikiminin içinden şiir yazmanın gerekliliğini anlamışlardır. Bir başka deyişle, geçmişe bütünlüklü bir bakış açısıyla bakmadan şiir yazabilmenin mümkün olamayacağını anlamışlardır. Bütünlüklü bakış açısı, nesnel, eleştirel ve incelemeci bir bakış açısı demektir. Bu bakış açısı, kişinin birey olarak varlığını zorunlu kılar, bu da onun muhakeme yeteneğiyle doğrudan ilişkilidir. 80 şairleri bu doğrultuda kendi şiirlerini geliştirip, her biri modern Türk şiirinin bir tarafından tutup, bir anlamda ele aldıkları şiiri, geçmişe bakarak, restore veya ihya etmişlerdir. Bu açıdan 80 şairlerinin öncekilere göre, daha fazla vizyon sahibi, daha çalışkan ve daha “bireysel” insanlar olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Bu sayede, oldukça geniş bir yelpazede, birbirinden farklı şiirsel tatlar ortaya çıkabilmiştir. Bunun bir tür hizmet yarışı olduğu düşünülebilir. Bu noktada, 80 şiirinde çok önemli bir şiir birikimi ve deneyiminin oluştuğuna da dikkat çekmek isterim. 80 şiirinin modern şiirimizle kurduğu irtibat noktalarının ne olduğuna bakarken, bu dönem şairlerinin şiir birikim ve deneyimlerinin ne olduğuna bakılmasında büyük fayda vardır. Kanımca, günümüz Türk şiiri araştırmacıları, incelemecileri ve eleştirmenlerinin, bundan sonraki görev ve ilgi alanı, 80 şiiri üzerinden modern şiirimizi sorgulamak veya 80 şiiri üzerinden gelecek dönemlerde yazılacak olan şiirleri konuşmak olacaktır. Bu, hiç te anlaşılamayacak, şaşırtıcı bir şey değildir.

Bana göre, Türk şiirinin asıl modern şairleri, 80 kuşağı şairleridir. Bunun nedenlerini belki daha sonra tartışmak gerekir. Aslında, bunun böyle olup olmadığını da, şiir incelemecileri ve eleştirmenleri söyleseler daha doğru olur. Tabii bunu, öncelikle “80 şiiri nedir, ne değildir?”, “Modern Türk şiirinin başlangıcından bugüne Türk şiiri nedir, ne değildir?” gibi soruları cevaplayarak yapmalıdırlar. Elbette, 80 şairleri, bu gibi soruların cevabını kendi şiirlerinin içinde vermişlerdir. Şimdi sıra, edebiyat dünyasındadır. Dileyenler bunu, isterlerse 80 şiirini sorgulayarak, isterlerse 80 şiiri üzerinden

dünün şiirini sorgulayarak yapabilirler. Bunu yapmaya çalışacak olanlara, “Allah kolaylık versin” diyorum. 80 şiiri dosyasını hazırlayanları da yürekten kutluyorum. Şiiri dilin özü olarak gören ve Türkçe yazılan şiiri yürekten seven herkesi, 80 şiiri üzerine düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum. Çünkü, 80 şiiri üzerine düşünmek ve yazmak, modern edebiyatımızın nasıl bir edebiyat olduğu üzerine de düşünmek ve yazmak anlamına geliyor.

NOT:Sevgili Osman Hakan A.'nın Kanada'da 3.kez kalp krizi geçirdiğini biraz önce öğrendim kendisine acil şifalar diliyorum elbettekendim ve Mühür Dergisi adına...Ve bir an önce iyileşip o güzel şiirlerini ve yazılarını okumak istediğimi buradan sizlerle paylaşmak istiyorum...

Mustafa Fırat
15-09-2006, 23:05
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">VEYSEL ÇOLAK:<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I][/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">TÜRK ŞİİRİ, TÜRKÇENİN ŞİİRİ… O KADAR![/B]

<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">* “ ‘80’li yılların şiiri sizce Dünya şiiriyle nasıl bir paralellik göstermiştir?”[/I][/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">[/I][/B]
Elbette farkındayım. Bu soruyu yanıtlamak insani komik duruma düşürebilir. Hem, özellikle ‘80’li yıllarda yazılan şiirin Dünya şiiriyle bir ilişkilenmesinin olup olmadığını araştırmak doğru olamayabilir. Çünkü ‘80’li yıllarda Dünya şiirinde bir kırılma olmadı. Bu durumda ‘80’li yılların şiirinin aldığı etki geçmişe yönelik aranmak durumunda. Buradan bakınca da yeni ‘şeyler’ söylemenin olanağı pek kalmıyor. Dünya şiirinin geçmişine bakıldığında Dadaistler’le karşılaşılacaktır. Bunun sonrasında sembolistler, sürrealistler, simgeciler sökün edecektir doğal olarak. Dadaizm Türk şairine tanıtıldığı halde pek izleyicisi çıkmadı. Cılız bir örnekle karşılık bulabildi denilebilir. Çünkü o gününün koşullarında yıkılması gereken bir insan tipi yoktu Türkiye’de. Yani Dadaizm’in amacı Türkiye’de bir karşılık bulamamıştı. Gene sürrealizm için de benzer bir yaklaşımda bulunulabilir. Sürrealizm, oluşturmak istediği insan tipi için işe koyulmuştu. Dadaizm’in yapamadığını yapmaktı amaç. Bu nedenle Batı’da başarıya ulaştı bu şiir. Türk şairleri de büyük etkiler aldılar bu şiir akımından. Ama bunun toplumsal bir karşılığı olmadığı için süreklilik kazanmadı. Ne yazık ki Türk şiiri de bu sürrealist deneyden geçmemiş oldu. Bugün, Türk şiirinin daha büyük aşamalar gösterememesi de, zaman zaman, bu nedene bağlanabilmektedir. Türk şiirinin, neredeyse, sembolizmden bütün bütüne etkilendiğini (beslendiğini) söylemek olanaklıdır. Özellikle modern Türk şiirinin temeline <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Yahya Kemal[/B] ve <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ahmet Haşim[/B]’i koyan anlayış da, aslında bu vurguyu yapmaktadır. Yeri geldiği için söylemek istiyorum: bu adlara <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Şeyh Galib[/B]’i eklemek hiç de yanlış olmaz. Çünkü onun <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Hüsn ü Aşk[/B] adlı yapıtı sembolist şiirin olağanüstü örnekleriyle doludur. Umarım, bundan sonra, bu yaklaşım dikkate alınır. Neyse. Bu çizgi izlendiğinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cahit Sıtkı Tarancı[/B]’nın Fransız şiiriyle buluştuğu görülecektir. Sonra <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cemal Süreya,[/B] tamamlayıcısı olacaktır bu sürecin. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Orhan Veli[/B] ve arkadaşları da <B style="mso-bidi-font-weight: normal">J. Prevert[/B]’le buluşacak ama Türkiyeli küçük insanın şiirini yazacaktır. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Behçet Necatigil[/B], Alman şiirini olanaklarını Türkçe’de yeniden yapılandıracaktır. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Asaf Halet Çelebi[/B], Doğu’nun gölge şiirinin peşine düşecektir. Bu bağlamda <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ziya Osman Saba[/B], bu aranışın bir başka uçtaki şiir işçisi olacaktır. ‘80’li şiirin kaynaklarına bakıldığında da, şairlerinin söylediği gibi, karşınıza <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi[/B]… çıkacaktır. Bu sürçte fütürizm yoktur. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Nâzım Hikmet[/B]’in Dünya şiiriyle kurduğu ilginin, özenle uzağında kalınmıştır. Oluşturmaya çalıştığım bu kaba çerçevenin içinde görünen bu. Böyle bakınca da ‘80’li şiir ikinci elden ve Fransız şiiri üzerinden Dünya şiiriyle bir ilgi kurmuştur denilebilir. Bu da büyük açılımlar içeren bir girişim olamamıştır hiçbir zaman. Sembolist şiir yeniden yapılandırılamamıştır örneğin. Şiirde sözdizimine yeni bir boyut katılamamıştır. Öte yandan söz ve anlam sanatlarına verilen öncelik, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Nâzım Hikmet[/B]’i bile aşamamıştır. Antolojik olarak <B style="mso-bidi-font-weight: normal">İkinci Yeni[/B] şiiri öne çıkartılmak istenmiş, Türk şiirinin kurtuluşu olarak görülmüştür bu. Ama bu kalkışma da dönüştürülememiştir. Sürrealizm, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">İkinci Yeni[/B]’ye verilen öneme paralel olarak şiire yedirilememiş ve yeni bir açılım olması sağlanamamıştır.

Yanlış algı, ‘80’li yıllarda yazılan şiiri bir aranış olmakla sınırlamıştır. Yapı, biçim, biçem denilerek; şiirin bir organizma olduğu unutulmuş, onun toplumsal içeriği bütünüyle unutulmuştur. Metafizikle beslenen bir gelişme göstermeye başlamıştır. Bu boyutuyla da Batı’nın mistik şiirine yaklaşmıştır denilebilir. Elbette ‘80’li yılların şiirinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ezra Pound[/B]’u da bulamazsınız. Eş süreçte <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Yannis Ritsos, Pablo Neruda, Aragon… [/B]gibi şairler; toplumu, insanı ve onların geleceğini gözeten Türk şairlerini etkilediği; ve bunun başarılı örneklerin oluşmasında katkısı bulunduğu söylenebilir. Öte yandan, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">İlhan Berk[/B]’in, özellikle son dönem şiirlerinde <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Gongara [/B]çizgisinde şiirler yazdığı da fark edilmiş değil. Bu nedenle, böylesi bir açılımdan beslenildiği söylenemez.
Bu arada genç kuşak tarafında sıkça gündeme taşınan deneysel (somut) şiirin ‘80’li yıllarda dikkate alınmadığını da belirtmek gerek. Elbette <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Yüksel Pazarkaya[/B]’yı saymazsak… Kabaca da olsa, görünen o ki ‘80’li şiirin, Dünya şiiriyle kurduğu belirgin bir ilişkilenme yok. Bunun böyle olmadığını söyleyenler çıkabilir. Ama bu, boş bir sav olmanın ötesine geçemez. Söz ve anlam sanatları bakımından yapılacak bir karşılaştırma bile yeterince açıklayıcı olacaktır.

Anlaşılacağı üzere,’80’li şiirin (Toplumsalcıların dışında kalanların) Dünya şiiriyle bir ilgi kurduklarını düşünmüyorum. Öyle bir sorunlarının olduğu da söylenemez. Dil bilenler bile bunu dert edinmedi kendine. <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Cemal Süreya[/B]’nın, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Behçet Necatigil[/B]’in, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Ülkü Tamer[/B]’in, <B style="mso-bidi-font-weight: normal">Can Yücel[/B]’in… yaptığı çevirileri anımsamak bile yeterince açıklayıcı olacaktır.

<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">Karşıyaka, 14.08.2006[/I][/B]
(MÜHÜR-10 EYLÜL-EKİM 2006)

Nuray Çınar
16-09-2006, 05:52
ne olur beni en yakın denize dökün/ demiş MustafaF.

Mustafa Fırat
16-09-2006, 12:37
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">BÂKİ AYHAN T. :<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />[/B]</PRE></PRE><B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">* 1950 Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle II.Yeni Hareketi arasında [/I][/B]</PRE><B style="mso-bidi-font-weight: normal"><I style="mso-bidi-font-style: normal">kısmen de olsa bir paralellik vardır; benzer biçimde 12 Eylül 1980 sonrasında da şiirde bir kırılma yaşanmıştır diyebilir miyiz?[/I][/B]</PRE>

1980 sonrasında şiirde ciddi kırılma yaşandığı su götürmez bir gerçektir. 1970 Kuşağı şiirinin tıkandığı, tükendiği yerde imgeci anlayışı veya folklorik-mitolojik eğilimi temsil eden yenilikçi sesler çıkmış, Türk şiiri tarihini bir bütün olarak değerlendiren şairler kendi eğilimleri çerçevesinde belli çizgilere odaklanarak 1980’lerde farklı şiir anlayışları geliştirmişlerdir. (1980 Kuşağı’nı oluşturan şairlerin poetik eğilimlerini yenilerde yayımlanan <I style="mso-bidi-font-style: normal">1980 Kuşağı Türk Şiirinin Poetikası[/I] adlı kitabımda incelediğimden burada daha fazla ayrıntıya girmeyi gereksiz buluyorum; merak edenler o kitaba bakabilir.)

Öte yandan; ne yazık ki, Türk şiiri ortamında dönemlerin tanımlanmasında ve poetikaların ayrıştırılmasında genellikle hakim olan eğilim, politik bakıştır. Oysa varolan eserin niteliğini belirlerken politik eğilimi merkeze alarak yapılacak değerlendirmeler sonuçta belli öğretilerin sınırları içinde hareket etmeyi gerektirir. Hangi kesimin dünya görüşüne dayanırsa dayansın, eseri ele alırken daha baştan yapılan doktriner sınırlamalar eserin çeşitli özelliklerinin, niteliklerinin gözden kaçırılmasına neden olur. Bu, Nazım Hikmet, Ahmet Arif veya Cemal Süreya şiiri için ne kadar geçerliyse Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç veya Cahit Zarifoğlu veya Attilâ İlhan, Necatigil yahut Dağlarca şiiri için de o kadar geçerlidir.

Günümüzde, politika veya dünya görüşü merkezli değerlendirmelerin bir eseri kavramada yeterli olmadığı bilinmektedir. Buna apolitikleşme veya politik çözülme de diyebilirsiniz, politik olanın yerine poetik olanın geçmesi de... Malum, 1980 Kuşağı için yapılan eleştirilerin başında apolitikleşme gelmekteydi. Kavrama tarafsız bir gözle bakıldığında, doğrudur; 1980 Kuşağı’nın öncüleri sayılabilecek Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, Metin Celâl gibi imgeci şairler, Şavkar Altınel gibi anlatımcı şiiri temsil eden bir şair veya Adnan Özer gibi folklor-mitoloji temelli eğilimi kabul edenler politikayı önceleyen değil öteleyen, hatta bazen iteleyen bir şiirden yana olmuşlardır. Bunun nedenlerini, 1980 askeri müdahalesine bağlamak yanlıştır. Ezbere konuşmayı ve komplo teorilerini seven şairlerimiz, eleştirmenlerimiz ve şair-eleştirmenlerimiz 1980 Kuşağı şiirini “darbeyle malûl”, insandan kopuk, toplumdan uzak, insanı kaybetmiş, okuru olmayan bir şiir gibi gösterme çabasındadır. 1980'lerde popülerleşme sayesinde çok okunan bazı şairlerin kitapları örnek gösterilerek öteki şairlerin kitaplarının satmadığı söylenmiş, böylelikle de 1980'lerde gelişen -özellikle- imgeci şiir ağır biçimde eleştirilmiştir. Oysa aradan geçen zaman, neyin şiir olup neyin şiir olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Bugün, gerçek şiirin peşinde olanlar, dönemin başında suçlamalarla karşılaşan şairleri referans almakta; popülerliği önemseyenler ise öteki -popüler, şiir dışı- adrese yönelmektedir.

1980'lerde gelişen şiirin askeri müdahaleyle ilgisinin sanıldığından çok daha az olduğu, tarihsel bir gerçektir; ama dediğim gibi ezbere konuşmayı seven şiir çevresi bu kadar basit bir gerçeği bile görememekte yahut da görmezlikten gelmeyi yeğlemektedir. O gerçek şudur: 1980 Kuşağı şairlerinden Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Sina Akyol, Adnan Özer gibi isimler ilk şiirlerini 12 Eylül 1980'den önce, 1970’lerin sonlarına yaklaşılırken yayımlamışlardır. Bu şairler ve belki daha başkaları 1970'lerin politikaya boğulmuş şiir ortamında imgeci ve yenilikçi anlayışla kaleme aldıkları şiire yeterli yaşama alanı bulamadıklarından, biraz da zamanın katılaşmış, kalıplaşmış, klişelere boğulmuş ruhuna aykırı düştüklerinden, ilk şiirlerini 1970’lerde yayımlamakla birlikte esas poetikalarını belirginleştirebilmek için 1980'leri beklemişler, beklemek zorunda kalmışlar, 1970 Kuşağı şiirinin tıkandığı yerden bir çıkış gerçekleştirmişlerdir. Rahat soluk alacak ortamı 1970’lerde bulamamak, bunun temel nedenidir; bir darbe beklentisi değil! Rahatlıkla denebilir ki, 1980 Kuşağı imgeci şiiri veya anlatımcı askeri müdahalenin veya <I style="mso-bidi-font-style: normal">politikanın[/I] değil <I style="mso-bidi-font-style: normal">poetikanın[/I] kırılma noktasından çıkmıştır. Bu kırılma noktası da 1970 Kuşağı'nın toplumcu gerçekçi anlayışı ile 1980 Kuşağı şairlerinin çoğunun peşinde oldukları <I style="mso-bidi-font-style: normal">birikimi ve estetiği önceleyen[/I] anlayıştır.

Biliyorsunuz bir aralar Garip şiirinin çıkışında da İsmet İnönü’nün yol açıcılığından dem vurulmuş, Tek Parti döneminde siyasilerin Garip şiirini desteklediği ileri sürülmüştü. Tabii, insan Beş Hececilerin, memleketçi şiirin tıkanma noktalarını görmezse, dönemin şiirsel ruhundaki kırılmayı sezemezse, Garip’in değişen insanın ruhunu yakaladığının farkına varamazsa böyle komplo teorileriyle edebiyat tarihi yazmaya çalışır.

Ben ne İkinci Yeni’nin çıkışında dönemin politik etkisinin doğrudanlığına, ne de 1980 Kuşağı’nın çıkışında askeri müdahalenin belirleyiciliğine inanırım. Elbette bazı küçük etkilerden söz edilebilir ama daha çok “zamanın ruhu”nun, şiirdeki yenileştirme arzusunun yönlendiriciliği söz konusudur şiirde yeni dönemlerin başlayabilmesinde. Nasıl ki Beş Hececilerin ve öteki Memleketçi şairlerin poetikalarının giderek silikleştiği yıllarda Garip şiiri uç vermişse, İkinci Yeni şiir anlayışı da Garip şiirinin karikatüre dönüştüğü yıllarda yenilikçi tutumla şiir sahnesine çıkmıştır. Her iki dönemde de şiirin azalan verimlerinin yerine yenilik ve farklılık içeren yaklaşımlar söz hakkını elde etmiş ve şiirdeki yeniliklerin yolu böylelikle açılmıştır. 1950’lerde Demokrat Parti’nin iktidara gelişi eğer şiiri doğrudan yönlendirmiş olsaydı İlhan Berk, Edip Cansever,Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ece Ayhan gibi “İkinci Yeni” parantezi içerisinde anılsalar da birbirinden epeyce farklı eğilimler gösteren şairler yerine tek tip şiirin yolunu çizen şairler grubu ortaya çıkardı. Aynı şekilde, 1980’lerde de birbirinden farklı yerlerde duran Haydar Ergülen, Roni Margulies, Tuğrul Tanyol, Şavkar Altınel, Metin Celâl, İhsan Deniz, Mehmet Müfit, Enver Ercan, Adnan Özer, Vural Bahadır Bayrıl, Seyhan Erözçelik, Osman Hakan A., Oktay Taftalı, Ali Günvar, Salih Bolat, Lâle Müldür, Akif Kurtuluş, Hüseyin Ferhad... gibi ayrışıklığa sahip şairler yerine bağdaşıklık gösteren şairlerden söz ediyor olurduk bugün.

Her zaman söylemişimdir; biraz daha çaba gösterip, inceliklerin ve ayrıntıların peşine düşerek şairlerin kişisel serüvenlerine odaklanılması daha doğru ve inandırıcı sonuçlar elde edilmesine yarayacaktır. Gerçek, oradadır. Ötesi, tembelliğin verdiği bir rahatlığa sığınmaktan ve hazır klişelerle düşünme (yani, hiç düşünmeme!) tutumundan başka bir şey değildir.