PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Yaşar KEMAL öyküleri


aysun colak
28-11-2009, 13:43
TURNALAR

Ortalık ağır ağır aydınlanıyor, topraktan incecik buğular kalkıyordu. Gülbahar daha geceden gelmişti tarlaya. Otlarla pamuk fideleri daha ayırt edilemiyordu. Yakında güneş doğacak. Kıpkırmızı, her yanı yalıma kesiveren bir güneş. Toprağa basamayacak, sıcaktan soluk alamayacak, bir fırın içine girmiş gibi kavrulacaktı ama, gene de güneşin doğmasını sabırsızlıkla bekliyordu.Çapasına dayanmış, öylece durmuş düşünüyordu. Uzakta, Gavurdağlarının üstünde belli belirsiz bir ışık çizgisi ve top top ak bulutlar gözüküyordu.Mahmut gideli tam dokuz yıl olmuştu. Mahmut yakışıklı adamdı. Uzun boylu, kalın dudaklı, büyük, yakıcı kara gözlüydü. Tüm şu köy tanıktır ki, Mahmut kadar yakışıklı bir insan gelmemiştir bu dünyaya. Züleyhanın Yusufu örneği.Mahmudun yalnız beş dönümcük bir tarlası vardı. Bu tarla hiçbir zaman bir evi, iki kişi de olsalar geçindirmezdi. Evlendiklerinin ikinci ayında yoksulluğa dayanamayan Mahmut gurbete, çalışmaya çıkmış, Gülbahar'a da sen bu tarlayı ek biç, ben gelinceye kadar geçin, demişti.Gidiş o gidiş... Bir daha da ondan ne bir ses, ne bir soluk. İmi timi belirsiz olmuştu.Gülbahar bıkmamış usanmamış, dokuz yılın her gününü, her saatini, her anını onu beklemekle geçirmişti.Hele gökten turnalar geçtiği sıralar... Bu düz ovanın da göğünden durmadan katar katar olmuş, eğrim eğrim turnalar geçerdi. Gökyüzünde dalga dalga, halka halka, düz çizgi, üçgen turna sürüleri... Ak bulutların üstüne yapıştırılmış gibi. Kara kara noktalar.Gülbahar güzel kadındı. Onu bu köyden, öteki köyden çok delikanlı istemiş. Gülbahar, Mahmut demiş de başka bir şey dememişti.Dokuz yıldan beri de hiç bozulmamıştı. Sıkı memeleri dimdik, beli gene ipincecik, kalçaları dolgun ve şehvetliydi. Kalın kıpkırmızı dudakları, çakır ela gözleri onun olağanüstü arzulu bir kadın olduğunu bir bakışta belli ediyordu. Ama dokuz yıldır da onun eline bir erkek eli değmemişti. Bazı çok genç, yakışıklı bir delikanlıyı görünce bozulmuyor değildi. Ama ondan sonra da kendisini bir türlü bağışlayamıyor, kendisini kötülüyor, Mahmuda ihanet etmiş sayıyordu kendini. Köyde çok kişi onu görünce iç çekiyordu.Mahmut gitti gideli ona neler neler yapmamışlardı. Gece, gizlice kapısını açıp yatağına kadar girip zorla ırzına geçmeye çalışanlar bile olmuş, Gülbahar bu adamı öldüresiye dövdükten sonra elini ayağını bağlayıp evin kapısına atıvermişti. Bir erkekten daha güçlüydü.Geceleri onun için bir cehennem oluyordu. Bazı geceler sabahlara kadar uyuyamıyor, tüm bedeni yalım yalım yanıp duruyor, bir erkek özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Her gece de yatağına, böyle ateşli anlarda, birkaç kez Mahmut gelip gelip gidiyordu.Mahmut için türlü söylentiler dolaşıyordu köyde. Artık gelmeyeceğini, büyük şehirde yüksek konaklı bir evin kızıyla evlendiğini, çiftlik, otomobil sahibi olduğunu söylüyorlardı. Bir de başka bir söz dolaşıyordu ortalıkta, Mahmut bir fabrika sahibinin kapısında çalışıyormuş, fabrika sahibinin kızını her gün okula götürüp getirirken kız Mahmuda yangılanmış. Bunu duyan fabrika sahibi de çok sevinmiş. İyi yaptın kızım, demiş. Bu kadar yakışıklı erkekten kimbilir ne kadar güzel torunlarım olur, demiş, hemen onları evlendirmiş. Onlar evlendikten sonra da fabrika sahibi ölüvermiş. Kızından başka da kimi kimsesi yokmuş.Kel Durmuş onu bir gün görmüş de yanına bir varayım şu bizim Mahmudun demiş, koşmuş otomobilinin önünde durmuş, otomobili kapkara, bir kocaman otomobilmiş ki... Mahmut içinde oturuyormuş. Lacivert giyiti varmış. Kırmızı da kravat takmış. Kaymakamdan da giyimli kuşamlı...Kel Durmuş'a:''Ne istiyorsun, söyle bakalım neden kestin yolumu?'' diyerekten sormuş.Durmuş da:''Bilemedin mi beni Mahmut?'' demiş.Mahmut onun yüzüne bakmış bakmış da şoförüne:''Çek arabayı'' demiş. Sürmüş de gitmiş.Kel Durmuş az daha yana çekilmeseymiş otomobilin altında kalıp da ölüyormuş.Gülbahar bunların hiçbirisine inanmıyordu. O para kazanmaya, bir eve yetecek toprak satın alacak kadar para kazanmaya gitmişti. O harama uçkur çözmez, göz ucuyla olsun bir kadına bakmazdı.Kendisini buna inandırmaya çalışıyor ama bir türlü de bunu başaramıyordu.Gün açıldı açılacak, dağların başı ışıdı ışıyacak... Sisler tütüyor. İnce bir tül gibi kızgın toprağı örtmüş. Sarı ekinleri, yeşil pamuk tarlalarını, uçsuz bucaksız güneşler gibi toprağa inmiş salınır ayçiçeklerini örtmüş dalgalanarak kalkıyordu.Hem güneşin doğmasını dört gözle bekliyor, hem de doğan güneşten korkuyordu. Tepeden tırnağa şehvet kesilmişti. Bu anlarında bir erkek gelse de elinden tutsaydı, istediği yere, arkasına düşer giderdi. Çok şükür ki bu anlarında hiçbir erkekle karşılaşmamıştı.Çapası elinden düştü. Toprak yumuşak, sıcaktı. Gülbahar memelerini açtı, ağzı aşağı toprağa uzandı. Toprakta inleyerek sürünüyordu. Memelerini ince dikenli çeti otu yırttıkça daha da kuduruyordu, kanlı memelerini silmeden, toza toprağa belenmiş kanlı memelerle toprakta tozlu yola kadar ilerliyor, kıvranıyor, kıvranarak geriye dönüyordu.Mahmut geliyordu. Gün doğmuş, Mahmut sırtında lacivert giyimi, kırmızı, yalımdan beter kırmızı kravatı, yalımdan beter kırmızı ayakkabısı, kıpkırmızı dudakları, Mahmut geliyor... Bir sevinç bir sevinç... Sevinç çığlıkları ovayı dolduruyor. Mahmut geliyor, şimdi dereye inecekler. Sarmaş dolaş, iki beden bir olmuş. Yalım gibi yanıyorlar... Ter içinde kalmışlar.Mahmut öyle tertemiz giyinmiş ki, şehirliler gibi. Elinle dokunmaya kıyamazsın. Durmuş karşıda dimdik bakıyor. Gömleği apak. Mahmudun elleri de apak. Gitti gideli elini ılıktan soğuğa vurmadığı belli. Besbelli. Sinekkaydı tıraş olmuş, yüzü parlıyor.Durmuş karşıda gülümsüyor. Dudakları öyle güzel. Gözleri yalım karası.Bir süre böyle karşı karşıya duruyorlar. Mahmudun elinde bir bohça. Bohça elinden yere düşüveriyor. Dopdolu olduğu, içinde çok şey bulunduğu belli.Mahmudun özür diler bir hali var.Böyle böyle, diyor... Hiçbir çaresi yoktu. İşte sana geldim, diyor. Gülbahar söylediklerinin hiçbirisini duymuyor. Eti aşktan yanıyor. Dokuz yıldır beklediği kocası, aşkı, şehveti, işte karşısında bekliyor onu. Hayıt çalılarının içinde onları kimse de göremez.Mahmut elini uzattı tutacak, Gülbahar elini hemen geriye çekiyor. Kızgın demire dokunmuşçasına ürperiyor.Gülbahar birdenbire kaplan kesiliyor. Mahmudun üstüne atılacak, onun yüzünü gözünü parça parça edecek ama, kendini tutuyor. Değmez, diyor içinden, değmez.Sonra da dimdik dikilerek, onurlu, hiçbir şey olmamış bir sesle:''Hadi köpek hadiiii!'' diyor. ''Hadi köpek hadiiii!''Mahmut yalvarıyor. Nasıl yalvardığı belli değil... Konuşuyor mu, ayaklarına mı kapanıyor, belli değil.''Hadi köpek hadiii! Hadi köpek hadiiii!''Mahmut direniyor, sonra da bakıyor ki hiç başka umarı yok. Arkasını dönüp gidiyor... Gülbahar bakıyor ki lacivert giyimi, ak çorapları, ak gömleği, kırmızı kundurası, ışıl ışıl saçları toza belenmiş. Onun bu süklüm püklüm gidişine acıyor. Ama gene de yerdeki bohçayı alıp arkasından fırlatıyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Başı önüne düşmüş Mahmut gidiyor. Arkasına bakmadan gidiyor.Ortalık birden aydınlanıyor. Ekinler, ayçiçekleri, yandaki bataklık, ötedeki küçük orman, Ceyhan ırmağının yeşil bir şerit gibi uzanan kıyıları güneşe batıyor. Ortalık kızdırdıkça kızdırıyor. Gülbahar yandaki bir tümseğin üstüne çıkıp o gözden kayboluncaya kadar, karartısı yolun tozlarına karışıp silininceye kadar arkasından bakıyor. Sonra gözleri yaş içinde tümsekten inip başlıyor pamuk otunu çapalamaya. Çapasının ağzıdaki kesekler unufak olup, elleri makine gibi durmadan işliyor. Kızgın sıcak beynine saplanıyor, her yeri toz içinde, eti kavruluyor, bu korkunç çabada Mahmudu, her şeyi, kendini bile unutuyor.Öğleyin yemek yerken kendine usul usul geliyor, belli belirsiz gülümsüyor. Mahmut bir gelse, diye içinden geçiriyor, ah bir gelse. Ne yapmışsa yapmış olsun, erim değil mi, alır da bağrıma basarım. İsterse beş çocuklu karıylan gelsin. Mahmud'a ettiğinden dolayı içini tarifsiz bir keder kaplıyor, çarçabuk yemeğini bitirip hemen işine koyuluyor. Kızgın demire dönmüş toprak yalınayaklarını yakıyor. Ne kadar kendini tutsa da gözlerinden ince ince yaşlar akıyor.Üstünden eğrim eğrim bir turna katarı geçiyor. Ak bulutlara yapışmış. Bir zaman bulutun gölgesi, bir zaman da turnaların gölgeleri düz toprağı yalayıp geçiyor.Tanyerleri ışıdı ışıyacak. Gülbahar elinde çapası, tarlanın ortasında kıpırdamadan duruyor. Ortalık ışısın da pamuğunu çapalayacak.Birden çapası elinden toprağa düşüyor. Toprak yumuşacık, sıcacık. Topraktan ses çıkmıyor.Gülbahar'ın tüm bedeni yalım yalım yanıyor. Küçük bir çocuk gelse de tutsa elinden, gidelim şu çalıların içine, dese Gülbahar dayanamaz, gider. Bedeninin her zerresinden şehvet tütüyor. Burnuna yanık yanık bir et kokusu geliyor.Memelerini açmış sürünüyor. Dikenler memelerini daladıkça, kanattıkça Gülbahar tüm varlığı, eti, kemiği, derisi, saçlarıyla büyük, çılgın bir aşkta geriniyor.Dağların üstü ağarır, topraktan buğular yavaş yavaş yükselirken, ne görsün, sislerin arkasından Mahmut geliyor. Sevinçten ne yapacağını bilemiyor, ortalıkta dört dönüyor. Sonra akıl edip Mahmuda doğru koşuyor... Mahmut pırıl pırıl giyimiş, ak gömlek, safi ipekten, ak çorap som ipek, ceketinin cebinde mendil sokulu, ayakkabısı kırmızı... Gözleri yalın gibi... Kirpikleri uzun... Yüzü hiç değişmemiş, yanık esmer. Bir hoşça gülümsüyor. Öyle tatlı, al da canının içine koy. Mahmut gülüyor, bir şeyler söylüyor, elinde kocaman bir bavul, bavuldan ipekli giyitler, sayısız, renk renk, bavuldan dışarıya aydınlık bir su fışkırıyor, akıyor. Ayakkabılar sıra sıra, aynalar, küpeler, gerdanlıklar, bilezikler, çocuk giyitleri, tümü de şehirli biçimi... Kara toprağın üstü ışıltıya kesiyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Mahmut korkuyor, bu sesten öyle bir ürküyor ki arkasına bakmadan kaçıyor. Gülbahar da gene o tümseğe çıkıp o kırmızı toz kasırgasının içinde kalıncaya, gözde silininceye kadar ona bakıyor.Mahmut gider gitmez gene pişman... Bu sefer gelsin, diyor, onun tabanlarının altını öpeceğim. Onun elini ılıktan soğuğa vurdurmayacağım. Ben çalışacağım o yesin...Ulu çınar ağacının arkası ışıdı ışıyacak...Elindeki çapası düşüyor.Kanlı memeleri kızgın toprakta...Başını kaldırıyor ki ne görsün, Mahmut kır ata binmiş. Öyle güzel bir at ki... Mahmut da ata bir yakışmış ki. Ayağında kırmızı çizmeler... Kara bıyıkları burma burma...Elini uzatıyor ata, Mahmud'u attan alacak... Atın dizgini, üzengi kayışları gümüş savaşlı. Eyer klaptan işleme. Gün vuruyor. Eyer, at, Mahmut bir altın ışıltısında kalıyor. Elini gene uzatıyor. Gülbahar donmuş kalmış, Mahmut attan aşağı iniyor... Kucaklamak öpmek istiyor onu...''Hadi köpek, hadiiii!''Mahmut atını sürüyor... Doludizgin kır at yel gibi tarlaların, ayçiçeklerinin üstünden gözden ırayıp yitip gidiyor.Gülbahar aynaya bakıyor. Daha çok güzel... Dokuz yıl önce evlendiğinden daha güzel. Kimbilir onu kaç yaşında evlendirdiler onunla...Tarlasını bu yıl öylesine iyi çapaladı ki, ellerin tarlası bir verirse, onun tarlası beş verecek... Öyle bir pamuk fışkırdı ki topraktan, görenler şaşırıp kalıyorlar.Gerçekten de öyle oluyor. Pamuklar öylesine bol açıyorlar ki, pamuğun beyazından başka bir şey göremiyorsun toprakta... Ne yaprak, ne de en küçük bir yeşillik.Gülbahar şimdi de gene tek başına pamuk topluyor tarlasında. Gene tanyerleri ışımadan çok önce geliyor tarlaya... Gece uyumamış, kudurmuş, dönüp durmuş, tüm gece yanmış kavrulmuş...Pamuk toplarken bir otomobil sesi duyup başını kaldırıyor. Otomobil geliyor, yanında duruyor. Bu, toz toprağa bulanmış kocaman kara bir otomobil. Otomobilin içinden Mahmut iniyor. Gülbahar başını kaldırıp da Mahmudun yüzüne bakamıyor.Toprak yanıyor. Gülbahar yalınayaklarını kızgın toprağın üstünde bir dakikalık bir süre bile tutamayıp habire yer değiştiriyor.Mahmut ona elini uzatıyor. Bir sürü özür dileme sözleri söylüyor ama o duymuyor. Gülbahar elini çekmiyor.Hayıt çalılarının altında bir sürü kuş yuvası var. Civcivlemişlerdir şimdi kuşlar. Yavrularının ağızları sarı sarıdır. Ağızlarını kocama kocaman açarlar.Gülbahar'ın boğazında bir şeyler düğümleniyor.''Hadi köpek, hadiiii!''Ellerine bakıyor. Elleri pürtüklü, yaşlı, ölümcül bir ağacın dalına benziyor. Dokuz yıldır ayaz, kış, toprak, kaya, her bir iş... Hayır mı kalır... Kirli ayakları da yarılmış, kapkara kir içinde... Teni görünmüyor kirden. Uzun tırnaklarının arasına kapkara kirler dolmuş...''Hadi köpek, hadiiii!''Sesini kimse duymuyor. Mahmut onu çekip otomobile alıyor. Otomobilin içi yumuşacık. Serin de...Birden otomobil çalışıyor. Kulakları sağır eden bir gürültüyle. Gülbahar tarlasının, ak pamuklarının çok gerilerde kaldığını hissediyor...Mahmut:''Aldırma kalsın'' diyor. ''Bizde çok pamuk var...''Gülüyor:''Bu kadarcık pamuk da pamuk mu sayılır...''Gülbahar var gücüyle bağırıyor:''Hadi köpek, hadiiii! Ben o tarlaya dokuz yıl emek verdim... Hadi köpek hadiiii!''Otomobilinin kapısını açıp kendisini dışarıya atıyor. Toprakta sürünüyor. Memeleri kan içinde... Habire kanıyor. Üstüne giden otomobilden boyuna tozlar dökülüyor. Boğulacak gibi... Sürüne sürüne tarlasına geliyor. Tarlası bir hoş, bayıltıcı, aşkla kokuyor.Ayağa kalkıyor. Beli ağrımış geriniyor. Eğilip yeniden pampal pampal açmış pamuğunu çabuk çabuk topluyor.Önce bir turna katarının gölgesi ak pamukların üstüne yalayıp geçiyor, sonra da bir küçücük ak bulutun gölgesi...Gülbahar müthiş susamış...

Yaşar KEMAL

tiryakinim
23-01-2010, 14:17
Yatak

Şimdiki gibi aklımda.
Ben, o yıl orta okulun üçüncü sınıfında, bizim Durmuş Ali de ikincideydi. İkimizin de parası yoktu. Köyde, onun bu dul anası, benim bir dul anam vardı. Onlar da kendilerine zar zor geçindirebiliyorlardı.
Durmuş Ali'nin umudu, parasız yatılıdaydı. İmtihana girmiş, yüzde yüz kazanacağından emindi. Bana gelince ben, bir umutsuzluk içinde yuvarlanıyordum. Nereye gitsem, ne yapsam? İki yıldır geceleri çalıştığım fabrika, bu yıl beni almıyordu. Talebeleri fabrikada çalıştırmak yasakmış! Neden yasakmış, bir türlü anlayamıyordum. Bu yıla kadar ne güzel, çalışıp okumuştum.
Beş parasız... Başımı sokacak bir ağaç kovuğu bile yok! Kocaman şehrin ortasında yalnız, yapayalnızım. Sarılacak bir dalım da yok! İçerime de dayanılmaz bir keder, bir hınç.
Durmuş Ali ile bir zaman istasyonun önündeki sıtma ağaçlarının altında geceledik. Sonra olmadı. Bu böyle sürüp gidemezdi. Bekçiler de rahat vermiyorlardı. Sonra da okula gitmek zorundaydım. Biz okula gidince, meydanda kalan yataklarımızı çalmazlar mıydı?
Çok iyi bir arkadaşım vardı, Yusuf, Beni çok severdi. Sıtma ağaçlarının altında gecelediğimizi nasılsa öğrenmiş.
Bir gün utana utana:
"Bizim damın üstünde yatsanız", dedi.
Deli gibi sevindik. Durmuş Ali ile kucaklaşıp öpüştük.
Durmuş Ali bir:
"Allaaaaaaaaaaaaaaş..." çekti. "Yaşadık be abi... Bir günün beyliği de beylik.
Biliyorduk ki, dam üstünde güzün yağmurları başlayıncaya kadar yatabilirdik. Sonra, sonrasına Allah kerim.
Yatakları hemen, istasyondan alıp eve getirdik. Yusufların evi, Pazar yerinin yanında bir tek odaydı. Yatakları dama serdik.

Bekçi korkusu yok bir şey yok. Damın üstünde bir ev sıcaklığı, bir baba ocağı sıcaklığı...
Bunca sıkıntıdan sonra yatacak bir yerimiz vardı, işte. Şu hayat dedikleri de ne güzel şey!
Akşam yemeğimizi yer yemez hemen damın üstüne damlıyor, yataklara girip yorganları boğazımıza kadar çekiyorduk. Geceleri biraz soğuktu ama, gökte kocaman, ışıltılı yıldızlar vardı. Hep yıldızlara bakardık. Bazı geceler de gökyüzünü yıldızlarla döşeli bulurduk. O zaman sevincimize payan yoktu. Ve bizler umutla doluyduk. Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha olacağına inanıyorduk. Bu umutlar, bu hayaller benimdi. Ben söylerdim. Durmuş Ali, dinler ve onaylardı.
Durur, durur:
"Öyle değil mi Durmuş?" derdim.
"Heyye abi," derdi. "Sabahlar karanlıklardan sonradır".
Bu l'fı da benden öğrenmişti.
Serin dam üstü, ışıklı, iri yıldızların geceleri, sokağın sabahlara kadar süren gürültüsü, bizim umutlarımız, hayallerimiz tam bir ay, kasım başına kadar sürdü.
Sonra... Sonra o bel'lı o karanlık, bir kara çul gibi, kapkaranlık Çukurova yağmurları başladı.
Hava biraz bulutlandı mıydı, okulda Durmuş Ali bir araya gelir, birbirimize sokulur: ikimiz birden:
"Allah be! Allah be! Etme n'olursun" derdik.
Ya bir de yağmur çiselemeye görsün, o zaman bizim yüreklerimizde kıyamet kopardı. Durmuş Ali hemen, okuldan eve fırlar, yatakları damın saçağının altına indirir, koşa koşa geri gelirdi.
Yağmurlu günlerde, eve, yani saçağın altına gece yarısından sonra, ortalıktan el ayak çekilince gelir, usulcacık yataklarımıza girerdik. Saçak altında yattığımızı elâlemin görmesinden bir utanır, bir utanırdım ki biterdim. Durmuş'u derseniz, o oralı bile olmazdı.
Bazen erken uyanamazdım. Birden uyanırdım ki, arkadaşımın anası, öteki komşular uyanmışlar, avluda dolaşıyorlar. O zaman ben yorganı başıma iyice çeker, yatağın içine büzülür, büzülür, yok olurdum. Yanımda, yönümde ayak sesleri duydukça küçülür, küçücük kalırdım. Ayak sesleri kesilince hemen yataktan fırlar, giyinir, kaçardım, o gün ben giyinirken birinin bana baktığını sanmışsam akşama kadar başım döner, kendime gelemezdim.
İçinde yattığım yatağa dönüp de bir türlü bakamıyordum. Bakmayı içim götürmüyordu. Yatak, saçağın dışından fırlayan çamurlara belenmişti.
Gene geç uyandığım bir sabah, giyinip kaçarken, arkadaşımın annesiyle göz göze geldik. Aksaçlı bir başta, kocaman açılmış acıyan gözler... Yıllar geçti, o gözlerin ağırlığı daha üstümde... Bin yıl yaşasam da, o gözler öyle, öylecene bakıp duracak.
Sabahleyin okulda Durmuş Ali'ye:
"Ben o eve bir daha gitmeyeceğim" dedim.
Şaştı:
"Neden be abi?" dedi. "Nerede kalacaksın?"
"Gidemem".
"Yapma be, abi! Nerede yatacaksın? Neden yani?"
Durmuş ne etti eyledi de beni o gün eve götüremedi. O gün, daha başka günler gidip istasyondaki kanepelerin üstünde geceledim.
Bir ara yağmurlar durur gibi etti.
Durmuş Ali bir gün:
"Abi" dedi, "Yatakları dama çıkardım, gel artık!"
gittim.
Birkaç gün sonra, bir ikindi üstü bir yağmur boşandı, gök delinmiş gibi... Durmuş fırladı ama, yetişememiş, yataklar çıpıldak su.
Bir otel bilirdim, eskiden birkaç gün yatmıştım. Otel deyince... Gariplerin yatağı. Güzel Yurt Oteli... Oteller o zamanlar çok ucuzdu... Bir yatak elli kuruş... Gel gör ki elli kuruş!...
K'tip, yatağımız olduğu için, koridorda, geceliği on kuruşa yatmamıza razı oldu.
Daracık koridora iki oda kapısı açılıyor. Yatakları kapının önüne serdik. Biz de yatakların dışına çömeldik. Hiç konuşmuyoruz. Belimizi duvara vermiş, duruyor, birbirimize de hiç bakmıyoruz.
Gece yarısını buldu. Yataklar önümüze serili duruyor. Uykumuz geliyor, gözlerimizden uyku akıyor ama, yataklara girilmez ki... Gözümüz yataklarda, içimizde hasret, rahat bir yatak, bir uyku hasreti...
Yarı sersem, yarı uykulu...
Aşağıdan bir ayak sesi geldi. Gece yarısı bir hayli aşmış. Gözümü açtım, merdivenden iki genç kadın göründü. Yataklara basmamağa çalışarak kapıyı açtılar. Kadınların ince, uzun boylusu içerden geri çıktı. Bizlere hayretle bakıp içeri girdi. Sonra geri çıktı. Hap bakıyordu. Girdi. En sonunda gelip durdu: konuşmadı. Sonra birden bana:
"Bir kibritiniz var mı?" dedi.
Çıkarıp verdim. Gözleri hayretle açılmıştı. Sigarasını yaktıktan sonra bir sigara da bana uzattı, almadım. Israrda etmedi.
"Bu yataklar sizin mi?" dedi.
"Bizim".
"Vakit çok geç yatsanıza!..."
Ampulün sönük ışığında, bereket, yatakların ıslaklığı belli olmuyordu.
Ben:
"Hiiiiç... Uykumuz gelmiyor da..."
Durmuş Ali'ye döndü. O uyuyordu.
Dürttüm. Durmuş uyandı. Dürttüğümü kadın da gördü.
"Yatsanız iyi edersiniz".
Durmuş Ali:
""Is..." dedi.
Sertçe ağzını kapattım. Kadın huylandı.
"Bir şey mi söyleyecekti çocuk?"
"Patavatsızın biridir de..."
Kızgın söylemiş olacağım ki, kadın odasına gitti. Arkasından baktım. Gözlerimde, incecik bir bel hayali kaldı.
Durmuş Ali'ye usuldan:
"Kadın güzeldi", dedim. "Amma da iyi ha!"
İçerden kadının kahkahası geldi. Ben buna içerledim.
"Güzel ama, bunlar pis karılar" dedim. "Pis olmasalar ne işleri var otelde!..."
Sonra hiç konuşmadık. Yüreğimizde derdimiz, yatağımız da ıslak olmasaydı, Durmuş Ali ile bu kadın üstüne kim bilir ne laflar eder, ne hayaller kurardık.
Uyumuşuz.
Gecenin saat üçü mü dördü mü, ne, kapının gıcırtısıyla gözlerimi açıyorum. Bakıyorum ki, kadın gecelik gömleğiyle, merdivenden iniyor. Az sonra da gelip, gene karşıma dikiliyor... Her yanı açık saçık, göğsü dışarıda. Çırılçıplak denecek kadar çıplak. Gözlerinde bir kızgınlık ve uykusunun mahmurluğu var. Gene öyle açılmış gözlerle bakıyorum. Bir ara hırsla gözlerimi kapadım ve bir zaman açmadım. Sonra açtım ki, kadın daha öylecene duruyor.
İçimden, "Ne durmuş bakıyor öyle? Pis, bu pis domuzlar, hep böyle bakarlar işte. Kendisine ne oluyor uyumuyorsak! Ne karışıyor? Salla bir yumruk çenesine" geçti.
Kadın:
"Kibritinizi verir misiniz?" dedi.
Çıkarıp verdim.
Gidip içerden sigarasını alıp yatkı. Bir tane de bana uzattı. Bir de canım sigara istiyordu ki:
"Ben sizin sigaranızı istemem" dedim.
Kadının yüzünde hoş, fakat beni çıldırtan bir gülümseme dolaştı:
"Neden küçük bey?"
"Ben küçük bey değilim. İçmem işte. Size ne yani? İçmem işte."
"Ha," dedi. "Sahiden siz niçin yatmazsınız? Yataklarınız da serilmiş işte..."
kekeledim:
"Biz mi? ne?"
"Bakın çocuk uyumuş, Neden yatmıyorsunuz?"
"Uyumuyoruz. Uyumayacağız işte. Canımız uyumak istemiyor!"
"Neden?"
Varır yatağa bakar, yaş olduğunu anlar diye de deli oluyordum.
Deli gibi bağırdım:
"Yatmıyoruz işte. Yatmayacağız".
Kadın:
"A...a...a..." dedi. "Ne bağırıyorsun öyle? Ben bu çocuğa acıdım, oracıkta uyumuş da... yazık... üşür..."
"Kalk ulan! dedim. "Kalk" Sersem gibi burada uyuyacağına".
Çocuk neye uğradığını bilemedi, gözlerini tekrar yumdu. Başı önüne düştü. Gene dürttüm.
Başımı kaldırıp da kadının yüzüne bakamıyordum ya, gözlerinin üstümde olduğunu, öldürürcesine üstümde, bana baktığına emindim.
"Kalk ulan, kalk da yatağına gir, orada uyu!"
Oğlan uykulu uykulu burnunu kaşıyıp beceriksizce soyunmaya başladı.
"Sahiden de" dedi, "Ben neden burada uyumuşum?"
Elinden tutup yatağına soktum,
Durmuş, duyulur duyulmaz bir sesle:
"Abi be, ne de soğuk!"
"Yat ulan" dedim, "Şimdi ısınırsın".
Kadın başımdan gitsin diye, ben de hızlı hızlı soyunup yatağa girip yorganı başıma çektim.
Alaylı bir sesle:
Âllah rahatlık versin".
Kapı kapındı. Arkadan da bir kahkaha geldi. Var gücümle dişlerimi sıktım.
Yatak su gibiydi. Tenimden buz gibi bir ürperti geçti. İçim bir üşüdü ki... Yorganı başıma, bacaklarımı karnıma çekip, bir topak oldum.
Durmuş Ali yorganımı çekti.
"Abi be," dedi, "Abi be!" Donuyorum abi be! Vıcık vıcık!"
Ben büzülmüştüm. Hırsımdan dişim dişimi yiyor.
"Abi be, sana diyorum abi be! Donuyorum be!"
Yorganı üstünden hışımla attım.
"Ne var ulan? abi be, abi be! Yat geber işte!"
Tekrar yorganı üstüme çektim. İçimde soğuk bir ürperti. Sanki bir yığın yılanı getirip çıplak tenime sarmışlar.
"Abi be... Vallahi üşüyorum. Üşümekten ölüyorum... Vıcık vıcık... Su... Abi be! Sana diyorum be!"
Ben, birden yataktan fırladım. Giyindim. Ali de öyle yaptı. Gene gittik köşeye oturduk. Sudan çıkmış gibi ıslanmıştık.
Ama yüreğimde korku, ya kadın şimdi çıkıverir de, bizi gene böyle görürse!
Durmuş Ali'ni dişleri birbirine çarpıyordu. Ben de titriyordum.
Ya kadın şimdi çıkarsa?
Ali'nin elinden yakaladığım gibi:
"Yürü parka kadar koşalım, ısınırız".
Parka kadar koştuk. Asfalt cadde ıpıssızdı. Oradan istasyona koştuk. Yüreğimiz küt küt atıyordu. Isınmıştık ama, sıtma ağacının altında biraz bekleyince yeniden üşümeye başladık.
İstasyon meydanının ortasında birkaç salepçi duruyor, bir insan kalabalığı da salep içiyordu.
Sıcak salep bardaklarının buğulandığını görür gibi oldum. Elim cebime gitti ama... nafile...
Durmuş da salep bardaklarına gözlerini dikmişti.
Kendimde olmadan içimi çekmişim. Durmuş da içini çekti.
Daha gün doğmamıştı ya, usul usul şafağın yerleri ışıyordu. İki büklü olmuş, tir - tir titriyorduk.
Durmuş Ali, bir ara bana döndü. Birden aklıma gelmiş gibi:
"Abi be" dedi. "Sahiden, o ıslak yataklara biz ne diye girdik?"

Yaşar Kemal