PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ŞİİRİ ANLAMAK: ŞİİR DİLİ VE GÜNÜMÜZ ŞİİRİ


sibel eylul
21-02-2009, 22:09
ŞİİRİ ANLAMAK: ŞİİR DİLİ VE GÜNÜMÜZ ŞİİRİ


Yazan: Mehmet Can Doğan,


“Şiiri anlamak” konusuna girmeden önce, “şiir dili” üzerinde duracağım. Böylece günümüzde yazılan şiirin doğasının belirginleşeceğini ve bir metnin nasıl şiir olduğunun aydınlanacağını düşünüyorum. Başka şairlerin şiirleri üzerinden bir değerlendirmede bulunmak, belki çok daha akılcı olabilir, çok da nesnel görünebilir. Kimi sakıncalarına rağmen, “akılcı” ve “nesnel” olanı değil, kendi şiirlerimden birini merkeze alarak “öznel” olanı tercih edeceğim.
Konuyu, “Giriş Töreni İçin Bir Yılan” adlı şiirimle işlemeyi, açmayı uygun buldum:
GİRİŞ TÖRENİ İÇİN BİR YILAN

Bir yılan getirdiler bana
kendi efsanesinden doğuyor diye herkes
seninle büyüyecek dediler
anlayacaksın neden deri değiştirdiğini her yaz
her ayrılığın kendine ağır gelen
bir giysi bulduğunu anlayacaksın

Yazın getirmiş olmalılar o yılanı
süt dişleri dökülmemiş henüz
öğretmişler ne biliyorlarsa
konuşmayı da öğrenecek
dili çatal bir aşk bulduğunda

Yazlar geçti yılanın üstünden
yahut yılan
şimdi ateşi seyrediyor ve dökülüyor pul pul
yılan böyle konuşur
yılan ateşin diliyle konuşur

Rahmet diyorlar buna
rahmet bir yılan büyütüp sonra
çatal dilli ateşe atmakta
bir alev soyunuyor şimdi bir yılan
kimi zaman yatağımda dilimde kimi zaman

Sürünecek yalnızlığı yok şehirlerde yılanın
birini arıyor toprak ısındığında
tenimde duyuyorum çağrısını
ağırlığından ölecek yılan kahrından ölecek
soyun soyun bitmiyor yüreğimdeki acı
yatağım boş değil evet ama dilim lâl
alın yılanınızı

Burada, ses bir tarafta tutularak söylenecek olursa, şiir dilinin daha çok söyleyişle ilgili yönü öne çıkmaktadır. Örneğin, herhangi bir özel günde, söz gelişi bir doğum günü töreninde, kimse kimseye hediye olarak bir yılan alıp getirmez. Böyle bir şey hem saçma, hem de akıl dışı olarak görülür. İşte şiir dili, bir bakıma, saçma olanı akıl dışılık noktasında kavrar; ama biz bunu, saçma olarak algılamaz ve görmeyiz. Şiirde, giriş töreni için getirildiği söylenen yılanın bir armağan gibi sezdirildiği açık; en azından törenlerde armağan getirme durumu üzerinden geliştirilmiş bir imaj var burada. Birisi, “Bir yılan getirdiler bana” diyorsa, bir armağandan fazlasını duyurmak, çağrıştırmak istiyordur. Şiir dili, o fazla olan ne ise, onu göstermeyi, kavratmayı esas alır.
İkinci dizede, “Niçin getirdiler? ” sorusuna cevap verilircesine, “kendi efsanesinden doğuyor diye herkes” denilmiştir. “Kendi efsanesi” tabiri, burada başka bir boyut kazanıyor. Şair, “Dolmakalem getirdiler bana” deseydi; o dolmakalemin yazacağı efsane, yılanın yaşayarak yazdığı efsanenin yanında çok sıradan kalırdı. Çünkü bir nesne olan “dolmakalem”in çağrışım alanı çok sınırlıdır. Dolayısıyla bu sözcük, zihnimizin normal işleyen akışını durdurmaz. Çünkü biz dili, günlük hayatta daha çok iletişime yönelik olarak ve sadece nesneleri belli şekilde işaret etmek üzere kullanırız. Bu, dilin “gösteren”, “gösterilen” düzeyidir.
Günlük hayattaki dil, bir şeyi karşılamak üzere, bir anlam uzlaşması içinde kullanılır. Ama şiir dilinde o anlam uzlaşmasına, o anlam alanına müdahale edilir. Normalde dilin zihnimizdeki akışında bir düzen vardır. Günlük hayatta dil, bu düzen içerisinde herhangi bir sorunu çözmek, herhangi bir isteği iletmek noktasında bir araç olarak karşımıza çıkar. Ama şiir dili dediğimiz dilde, dilin sadece araç özelliğini görmeyiz. Dil, burada, kendi kendine yeten ve düşünce üreten bir organizmaya dönüşür. Bu organizma, sezgimizin, algımızın kapılarını sonuna kadar açar. Mayalanma mı deriz, yoksa hissettiklerimize karşılık gelme mi deriz, her ne dersek diyelim, dil içimizde bir şeylerin kabarmasını sağlar. Onu içten içe çoğaltırız ve o, içimizde bir yere dokunur, bize heyecan verir ve bizi başka bir boyuta taşır.
Şiir dilinde kurulan farklı anlam ilgileri, zihnimizin düz algısını keser ve şiir, kendisiyle ilgilenmemizi bekler. Bu noktada şiir dili, aslında insanın bir başka insanı anlama noktasında harcayacağı çabayı gereksinir. Çünkü her birimiz, tanıştığımız bir insana kendimizi hemen açmayız ya da sırlarımızı vermeyiz. Şiir dili de böyle bir yapıdadır; nazlı, ketum bir tarafı vardır. “Benimle ilgilen” beklentisi içindedir. Şiiri, bir gazete haberini okuduğumuz hızda okur ve aynı hızda kavramayı beklersek, ona haksızlık etmiş oluruz. Gerçi bu haksızlık, şiirin çok da umurunda değildir. Bilir ki, başka birisi daha gelecektir. Birini dost edineceksek, bazı noktalarda ister istemez onu deneriz. Şiir de aynı şekilde kendisini kavrayacak bir zihni bekler ve o zihin gelene kadar, onu bulana kadar birilerini dener. Şiir bu nazı, bu ketumluğu özgün bağdaştırmalarla sağlar.
Bir halk türküsünden örnek vereyim. Bu türkü söylenene kadar birileri “kömür gözlüm” demiştir, “ceylan gözlüm” veya “zeytin gözlüm” demiştir. Hiç kimse, bunları algılamakta zorluk çekmez; çünkü bunlar, hepimizin zihnine yerleşmiştir. Fakat, birisi “mühür gözlüm” dediğinde, orijinal olan, özgün olan yaratıcı ifade dediğimiz yeni bir anlam alanı ortaya çıkar. “Büyük sanatçı” diye düşündüğümüz insanların diğer insanlardan farkı, yaratıcı olabilmeleridir. “Mühür gözlüm seni elden / Sakınırım kıskanırım” dizelerini duyduğumuz zaman, o âna kadar hiç kimsenin aklına gelmeyen bir anlam ilişkisini, “mühür gözlüm” tabiri üzerinden düşünmeye başlarız. Bu gibi söyleyişlere “özgün bağdaştırma” denir. “Mühür gözlüm” bağdaştırmasını düşündüğümüzde, şu tür açılımlarla karşılaşırız, zihin de bu yüzden durur. Mühür ne işe yarar? Bir işe onay verir ve resmiyet kazandırır. İlk anlam alanı bu. Mühür kimde bulunur? Sultanda, yetki sahibinde. Nitekim “Mühür kimdeyse Süleyman odur” denilmiştir. Böyle bakıldığında birisine “mühür gözlüm” denilmişse, o kişiye aslında örtük olarak, sen gönlümün sultanısın da denilmiştir. Ayrıca, “Sen bakışlarınla kalbime mührünü bastın”, “Bakışlarınla, sana karşı hissettiğim duyguların sende de karşılığı olduğunu onayladın” denilmektedir. Daha farklı açılımları da var bu bağdaştırmanın. Mühür basıldığında mürekkebin kâğıdın üzerindeki yayılma durumunu düşünün. Bakışların insanın içine yaydığı o duyguları, o sıcaklığı düşündüğümüzde, çağrışımın çok çok arttığını anlarız. “Mühür” ve “göz” sözcüklerinin bir araya getirilmesi, çok basit bir birleştirme gibi geliyor. Ama bizim “ceylan gözlüm”, “kömür gözlüm”de üzerinde durmadığımız ve kalıp olarak hemen kavradığınız şeyi, bu yeni ifade, yaratıcılık noktasında aşıp geçiyor.
Günlük hayatta da, şiir dilinde karşılaştığımız bu tür pek çok ifade vardır. Biz onlara “ölü imaj” diyoruz. Çünkü onlar, bizi şaşırtmıyor; söylediğinde yanlarından geçip gidiyoruz. Özellikle deyimler günlük hayatta sıkça kullanılıyor. Mesela, “Başımı alıp giderim”. Biz, bunu söyleyenin “başını nasıl alıp gideceğini” sorgulamayız; “çekip giderim” anlamında kullandığını biliriz. Ama bunlar, şiir dilinde başka başka sözcüklerle bir araya geldiğinde yepyeni anlamlar kazanır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “Şiir, dilin çiçeğidir.” Şiirin dilin çiçeği olmasının nedeni, yarattığı duygu çağlayanı ya da zihnimizde sarsıcı bir şekilde yeni anlam alanları açabilmesidir. Şiir dilinin günlük dilden ayrılan en önemli noktalarından biri, sözcükleri orijinal bir şekilde bir araya getirebilmek ve bu şekilde yeni bağdaştırmalar kurabilmektir.
Semboller ve imajlar, şiir dilini günlük dilden ayırır. “Giriş Töreni İçin Bir Yılan” adlı şiirin üzerinden konuşmayı sürdürerek, bir tören sırasında getirilen yılanın bir imaj olduğunu söyleyebilirim. Ama bu imaj, sırf güzel söylemek için canlandırılmamış; birinin kendi efsanesini oluşturması için getirildiği ima edilmiştir. Hepimizin böyle törensel anları vardır. Herkesin onları şiirleştirmemiş olması, bir efsaneye sahip olmadıkları anlamına gelmez. Çoğu baba ve anne, çocuğu için bir efsanedir. Bunların buluşma noktalarında, efsaneleşme durumu vardır. O duruma bir başlangıç olarak getirilen armağana, kişinin kendi tarihini kurması diyebiliriz. Şiirde de benzer bir durum vardır: Bu yılanı getirenlerin amacı, armağanı alacak olanın “yılanın her yaz neden deri değiştirdiğini anlayacak” olmasıdır. Yılan, bunun için getirilmiştir. Dolayısıyla, getirilen şeyin yılan olmadığı bellidir. Kişinin kendini geliştirmesi, kendine bir tarih belirlerken, yaşayacaklarına bir anlam vermesi ve her yaz deri değiştirileceğinin anlaşılmış olması beklenmektedir. Burada yılan getirilmediğine göre ve anlaşılacak şey bir deri değiştirme olmadığına göre, sezdirilen, insanın belli dönemlerde belli bir durumdan başka bir duruma geçmesi, kişiliğin gelişmesidir. Ayrıca, “her ayrılığın kendine ağır gelen / bir giysi bulduğunu anlayacaksın” da denilmiştir. Deri değiştirmekle, ayrılıkların bir arada anılarak eşitlendiğini elbette fark ettiniz. Ayrılık sonrası insanda oluşan ağır duyguların çıkarılıp atılacak bir yük gibi tasarlandığı açık. Burada olabildiğince örtük ve ancak sezgiyle kavranabilecek bir bilgi var. Şiir dili, böyle dolaylı ifadelerle bir öneride bulunur. Sanatın doğasında da bu vardır. Diyeceğim, sanat sadece tezyinat değildir; söylenen de, söyleyiş kadar önemlidir. Sanat da bir bilme biçimidir; ama onun “bilme biçimi”, biliminkiyle aynı değildir. Öyle olsaydı ya sanata ya da bilime gerek kalmazdı zaten. Bu bilme biçimlerinin kavrayış ve ifade tarzları ayrıdır. Bilimin bilme biçimi, nesneldir ve bilimsel bilgi, gözlemle, deneyle, akıl yoluyla, sebep sonuç ilişkileriyle kazanılır. Şiirin bilgisi ise, sezgiseldir. Yunus Emre’nin “Giderdim gönlümden kini / Kin tutanın yoktur dini” dizesi örnek olarak anılabilir. Bu dizelerdeki düşünceyi şöyle söylemek de mümkündür: “Kin tutanlar dinsizdir.” Fakat şiir böyle söylemez, söylerse şiir olmaz. “Kin tutan dinsizdir” ifadesi, çok keskindir. Bu yüzden Yunus Emre, “Giderdim gönlümden kini / kin tutanın yoktur dini” diyor. Oraya “gönül” sözcüğünü koyarak, din ile kinin bir arada olamayacağını hissettiriyor.
Şiir dili, yoğunlaşmış bir dil olduğu için düz yazıdaki bazı açıklamalara yer vermez. Hani konsantre içecekler vardır; bir litredir, üzerinde de yirmi bardak vs. yazar. Yoğunlaştırılmış içecekleri sulandırarak yirmi bardak içecek elde edersiniz. Şiir dilindeki ifadeler de böyledir. Yunus Emre’nin dizesine bağlı olarak söylediğim ifadenin açılacak hiçbir tarafı yoktur. “Kin tutan insan dinsizdir” ifadesinin neresini yorumlayacaksınız ki? Ama “Giderdin gönlümden kini kin tutanın yoktur dini” dizesinde, anlam açılıyor ve bir öneri belirginleşiyor. Dışlayıcı bir kesinlik taşımıyor bu öneri; bireysel bir deneyimi, toplumsal bir düzeye aktarıyor.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” diye bir dizesi var. Şiirin adı, “Gayya Kuyusu”. “Gayya Kuyusu”, cehennemde bulunduğuna inanılan bir kuyudur. Cehennemi gören yok, bilen yok; dolayısıyla bu dilsel ifade, bir kabulün işareti. Şair, bu kabulü almış, şiire başlık yapmıştır. Şiire bakıldığında, ihanet temasına yoğunlaşıldığı görülür. Verilen sözün arkasında durmama, bir temadan önce, bir insanlık durumu olarak ağırdır.
“Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
Denizler ortasında ah yelkensiz bıraktın
Öylesine yıktın ki bütün umutlarımı
Beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın”
Burada, verilen sözün arkasında durmama, söze ihanet etme durumu vardır. Şair, dinsel bir kabul olan “Gayya Kuyusu”nu almış, sosyal hayatta ve bireysel ilişkilerdeki bir durumla yeniden yorumlamış, tabire yeni bir anlam vermiştir. Verilen anlamda dinsel kabulün gücünden yararlanıldığı fark edilmektedir. Şiir dilinin etkisini artırabilmesi için bir arka dünyası olması, bir referans yeri bulunması gerekir. Şiir dili, oradan da güç alır.
Bizim şiirimizde batı mitolojisi, bir dönem moda olmuştur. Tevfik Fikret’le başlayıp, Yahya Kemal ve Yakup Kadri’nin, 1910’ların başlarında ortaya attıkları “Nev-Yunânîlik”e gelen bu ilgiden sadece Salih Zeki Aktay’ın denemeleri kalmıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda tazelenen mitoloji ilgisi, batıyı gözetir. Böyle bir mitolojik ilgiyle belirginleşen şiirin okuyucudan pek de ilgi görmediği bilinmektedir. Çünkü bu, bir kopmadır; referans değişimidir. Referans değiştiğinde, şiirle okuyucunun buluşma hattı kırılır. Bu durum sonrasında, şiirden uzaklaşıldığı ve şiirin ilgi görmediği gibi söylemler ortaya çıkar; çıkmıştır. Bu söylemlerin itibar edilecek bir tarafı olmamakla birlikte, bir sorunu işaret ettiği de görmezden gelinemez.
Zaman zaman “Şiir ilgi görmüyor”, “Şiir ölüyor” gibi sözler söylenir. Şiirin ölüp ölmemesi bir tarafa, şiirin okuyucu kaybetmesi noktasında referansların değişmesi çok belirleyicidir. Cemal Süreya’nın şiiri ve poetik bazı yazıları, bu noktada anılabilir. “Üvercinka”daki şiirlerde, şairin uç noktalarda gezindiği görülür. Ama ikinci kitabındaki bir iki şiirle kültürden yararlanmak gerektiğini, daha doğrusu kültürün içinde var olunabileceğini sezdirir. İkinci kitabı “Göçebe”de kültürel verileri kullanmaya başlar. Örneğin, Kars üzerine bir şiir yazar; Kars’tan görüntüler aktarır. Kars Kalesi ile Ankara Kalesi bir arada düşünülmeye başlanır. “Beni Öp Sonra Doğur Beni” adlı kitabındaki şiirlerine bakıldığında, kültürel göndermelerin şiirlerin yapısını belirlediği açıkça görülür.
Bizdeki mitoloji ilgisi, 1960’larda ve 1970’lerde Edip Cansever’in “Nerede Antigone” ve “Tragedyalar”; Melih Cevdet Anday’ın “Kolları Bağlı Odysseus”, “Göçebe Denizin Üstünde” ve “Teknenin Ölümü” adlı kitaplarıyla yoğunlaşır. Şunu çekinmeden söylemek mümkün ki Cemal Süreya şirinin okuyucudan gördüğü ilgiyi, ne Edip Cansever şiiri ne de Melih Cevdet şiiri görmüştür. Burada, referansların belirleyici olduğu söylenebilir.
Şairlerimiz, belirli bir yere kadar yaşadıkları coğrafyanın göstergelerinden kaçtılar, utandılar, çekindiler ve açıkçası korktular da. Türkiye’de oluşan -şimdilerde edebiyat kanonu deniliyor, öncesinde başka şekilde adlandırılıyordu- ve kültür hayatını yönlendiren merkezlerin baskısı sonucunda, bazı kaynakların kullanılmasından bile kaçınıldı. Örneğin, “Tevrat”a pek çok gönderme yapılırken “Kur’an-ı Kerim”e gönderme yapılması, o şairin bir yere aitmiş olduğu yargısını hazırladı. Aynı şekilde, batı mitolojisine gönderme yapmak “çağdaşlık”, “hümanizm”; doğu mitolojisine gönderme yapmak “gericilik”, “yerellik” olarak değerlendirildi. Bu yargıların tanımlayıcı veya betimleyici bir masumluk içerdiğini söylemek iyimserlik olur. Bu, dışlayıcı, küçümseyici ve zaman zaman da tahkir edici bir yargıdır.
Divan şiirinde de mitoloji vardır. Fakat oradaki başka bir mitolojidir. Referansını doğunun kültürlerinden, geleneklerinden, sanatından ve çok tanrılı mitik dönemlerinden alan bir mitolojidir bu. Bizim şiirimizdeki egemen mitoloji algısı, batının bütün dünyada egemen bir kültür olarak kendisini sunmasıyla ilgilidir. Böyle olunca da mitoloji denildiğinde, sadece batı mitolojisi anlaşılmakta ve şairlerimiz de sadece burayı gözetmektedir. Bu eğilim, şiir dilini bir yerde zenginleştirir, fakat kaynakların göz ardı edilip referansların önemsenmemesini de beraberinde getirdiği için, okuyucuyu şiirden uzaklaştırır. Şiirde bu tarz göndermelerle okuyucu seçilir, seçkinleştirilebilir de. Ama bu, şiirin “kitabî” bir hâl almasını da hazırlar. Burada, okuyucuyu ve onun ilgisini temel belirleyen olarak almadığımı vurgulamalıyım. “Okuyucu çok fazla rağbet ediyor bu şiire, bu şiir en iyi şiirdir.” türünden savunmalar, kolaycılıktır. Ayrıca böyle bir şey söylemek de mümkün değildir. Böyle olsaydı Türkiye’nin son on yıldaki en iyi şairinin Yılmaz Erdoğan ya da İbrahim Sadri olduğunu söylemek gerekirdi. En iyi şair oldukları bir yana, bunların yazdıklarının-okuduklarının şiir olup olmadığı bile tartışılmaktadır. Bunların yazdıklarında, şiir diline çalan bazı dizeler var. Örneğin, “otlu peynir kokusuydu babam” güzel bir dize. Babanın otlu peynir kokusuyla birleştirilmesi, o koku alındığında babanın da hissedilmesi, o çağrışım alanına ait görünmesidir. Dizeyi şiire yaklaştıran, “otlu peynir” tabirinin çağrışımlarla şiire coğrafyayı, yoksulluğu getirmesidir. Bu dize, bütün bunları çağrıştırdığı için güzeldir zaten. Ben şunu iddia ediyorum, en bayağı pop şarkısında bile sizi çeken, durduran, kulağınıza çalındığında ilginç bir şeymiş ya da hoş bir şeymiş dedirten bir şey varsa orada kesinlikle şiir dilinin kullanımıyla ilgili bir özellik vardır. Yaklaşık on beş yıl önce bir pop şarkısındaki şu iki dize kulağıma çalınmıştı:
“Sen geçerken sahilden sessizce
Gemiler kalkar yüreğimden gizlice”
Ben bu dizeleri duyduğum anda durdum. Çünkü burada, şiir diliyle ilgili bir şey var. İlk dizede, “sen” diye seslenilen birisi ve seslenilen kişinin geçtiği yeri işaret eden “sahil” sözcüğü var, bir de sahilden geçmenin “sessizce” yapılışı. İkinci dizede “sen” ile “gemi”nin; “sahil” ile “ben”in birlikte düşünüldüğünü görüyoruz. Şarkıda böyle bir ilgi kurulmuştur. Buna, metaforik düzen, imgesel düzen diyoruz. Dizelerde, teknik olarak leff ü neşr diye adlandırılan bir sanat da vardır. Dışarıdan bir okuyucu, “burada metaforik düzen varmış, leff ü neşr varmış, şiir bunun için çok güzel” diye bakmaz şiire. Günlük dilde duymadığınız bir şey vardır ve güzel bir şeydir bu. Biraz da ses ile ritim kazandırılmışsa, duygu kazandırılmışsa bizi çeker.
Bu şarkının söz yazarı, imgeyi, leff ü neşri düşünmüş müdür? Düşünmesi bir tarafa metafordan, leff ü neşr diye bir sanattan haberdar mıdır? Haberdar olduğunu da, bunları dert edindiğini de sanmıyorum. Şiir dili dediğimiz yapı içerisindeki güzel söyleme yönlendireni, söz söyleyeni bağlar. “Sen geçerken sahilden sessizce / Gemiler kalkar yüreğimden gizlice” dizelerinde; yürek ve sahil, sahilden sessizce ayrılan bir gemi, yürekten de çıkıp giden bir sevgili vardır. Buradaki eşleştirmeler dikkat çekicidir. Bütün bunları; bir taraftan günlük hayatımızla ilişkilendirerek aktarma hassasiyeti, bir taraftan kültürle ve kültürel birikimle kültürel referanslar dediğimiz değerlerle aktarma çabası ve bir taraftan da yeni bağdaştırmalarla bir arada sunma gayreti şiir dilini normal dilden ayırmış oluyor. Bir beyit bütünlüğü içinde bakıldığında buradaki durumun hüzün ve üzüntü temalarıyla okuyanı, dinleyeni sardığı, çektiği görülür. Duygusal bir etki alındığı için bu beyit insanı yakalar. Bu etkiyi sağlayan da, belirginleştirdiğim anlam ilişkileriyle şiir dilidir.
“Giriş Töreni İçin Bir Yılan”a dönerek, sizden, şiirdeki “çatal dilli ateş” tabiri ile “yılan ateşin diliyle konuşur” dizesi üzerinde düşünmenizi isteyeceğim. Düşününce alevin şekil olarak yanan bir şeyden kopup giden bir parça halinde canlandırıldığını bulacaksınız. Çünkü ben de böyle buldum. Alevin görüntüsündeki çatallığı, yılanın çatal diliyle birleştirdim. Böylece görsel bir durumu, yakıcı ve zehirleyici bir imaja dönüştürdüm. “Bir alev soyunuyor şimdi bir yılan” dizesini düşünerek, soralım: Alev, bir giysi gibi soyunulan bir şey olabilir mi; dahası bir yılan, alev giymiş olabilir mi? Bütün bunlar öneridir. Şiir dilinde, normalde düşünülmeyen şeyler birer öneri olarak getirilir. “Bir alev soyunuyor” denilmiştir; aramızda, alev soyunan bir yılan gören yoktur sanırım. Ama şair, soyunduğunu söylüyor. Nasıl peki? Yanan bir şeyden kopan alevler, bir soyunma olarak tasarlanıyor. Ama bilirsiniz ki sadece insan soyunur. İnsan soyunabildiği için yılan da insan olarak canlandırılıyor. Ayrıca dizenin söyleyişinde, alevin de yılan gibi soyunduğu anlamı vardır. Bütün bunlar dolaylı bir biçimde söylenmiştir.
Bu noktada, Abdurrahim Karakoç’un “Mihriban” adlı şirinden bir dörtlüğü aktarma gereği duyuyorum.
“Aşk deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban”
Kolay söylenmiş gibi gelen bu dizeler, çok güçlü. Dörtlük, bütün gücünü üçüncü dizeden alıyor. Özgünlük orada, diğerleri bilinen sözlerin bir tekrarı sanki. Birisi, aşk diyor ve kalem elden pat diye düşüyor. Düz algı böyle kavramayı hazırlar. Buradaki durum, günlük dilin düz anlam ilişkisiyle kavranamaz. Söylenen, insanın âşık olunca yemeden içmeden kesildiği, hiçbir şeyde isteğinin kalmadığı, eli ayağı tutmadığıdır. Dörtlüğün geliştirilmesine dikkat edin. Aşk deyince gözler neden görmüyor? Âşık, sevdiğinden başka herkesi dünyasından çıkarmış biridir. Gözlerinin görmemesi o yüzden normaldir. Şiir dili, normal dilin içinden anlaşılır, güç kazanır. Bunu, önceki metinler de hazırlar ve sağlar. Fuzûlî, bu dörtlüktekine benzer bir durumu, şöyle şiirleştirmiştir:
“Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likadan gayrı”
“Ey kanlı gözyaşı, ayrılık günü yüzüme perde çek, beni kör et; ki, gözüm o ay yüzlü sevgiliden başkasını görmesin” diyor Fuzûlî. İmajlar aynı aslında. Birisi, “gözlerim görmüyor” diyerek âşığın hâlini aktarıyor; diğeri, gördüğü son görüntünün sevgili olması için “kanlı sirişk”ten kendisini kör etmesini istiyor. Her iki şair de, aşkın dünyaya karşı körleştirici bir yanı olduğunu sergiliyor. Karakoç’un dörtlüğündeki “aklım şaşıyor” sözü, “aşk kapıdan girince akıl bacadan çıkar” kalıp ifadesinden yararlanılarak söylenmiştir. Burada mantığın ilerlemesine dikkat etmeliyiz. “Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor” denildiğinde, mantık devre dışı bırakılmış olur. Tam da bu noktada, aklın gittiği bir yerde “Lambada titreyen alev üşüyor” denilmiştir. Mantığın kaybolduğu bir noktada “Alev üşür mü üşümez mi” diyemeyiz.
Şiir dili, çok derin bir iç geleneğe sahiptir. Örneğin Abdurrahim Karakoç’tan aktardığım ve Fuzuli’de de bir benzerini bulabileceğimiz imaj, Âşık Paşa’da da vardır. O da “Aşk evine akıl ile girmez kişi / Sevdiğinin ayıbını görmez kişi” diyerek, aşk-akıl arasındaki gerilime dikkat çeker. Aradan yedi yüz yıl geçmiş olmasına rağmen o imaj, öbürüne dil ile geliyor. Behçet Necatigil’in deyimiyle “Şiir en millî sanattır.” En millî olmasının sebebi de, bu durumdur. Şiir, dili en canlı olarak yaşatan, zenginleştiren sanattır.
Şimdilerde bazıları, bir şiir görüşünü yaygınlaştırmak niyetiyle “gelenekten yararlanma” diye önerilerde bulunuyor. Bence bu, içi boş bir laftır. Bir slogandır bu söz. Şiirin gelenekten yararlanma diye bir derdi yoktur. Şiir, gelenek dediğimiz şeyi dil ile taşır, getirir. Bu anlamda, Fuzûlî’nin de, Yahya Kemal’in de, Abdurrahim Karakoç’un da gelenekten yararlanma gibi bir kaygısı olduğunu sanmam. “Gelenekten yararlanma” lafı, biraz oryantalistçe bir laftır. Gelenekten niye yararlanalım? Zaten geleneğin içindeyiz. Gelenek, bizim zihinsel koordinatlarımızı belirliyor ise, gelenekten yararlanma diye bir şey söz konusu olamaz. Hele ki şiir için, böyle bir şey söylemek tuhaftır; çünkü şiirin geleneği dilin içinde saklıdır. Şiir yazan herkes, bu geleneği kendisinden önce yazılmış şiirleri okuyarak oralardan elde eder.
Şiir nasıl yazılır? Şiir üzerine yazılmış düz yazılara “poetik metin” denir. Onlara bakılarak şiir öğrenilemez. Tabiî ki şiirin öğrenilebilen tarafı da vardır, zanaat tarafı. Çünkü şiir de bir iştir. Şiire yeni başlayanlar ve şiire hevesliler bunun bir iş olduğunu fark edemezler. Onlar, “çok duygulandım yazdım, sevgilim terk etti bir şiir yazarak ağrısından kurtuldum” diye düşünürler. Bazı usta şairler de bunu taktik olarak kullanırlar. Örneğin Attilâ İlhan; çok büyük bir emeği vardır, ama işin ustası olduğu için kendi şiirini çoğaltmaktan da kaçınamamıştır. Şiirlerine bakıldığında bu durum rahatlıkla anlaşılır. Fakat 1992’de “Argos” dergisinde yayımlanan “Ayrılık Sevdaya Dahil” adlı şiiri, ustalığın sadece teknikte olmadığının bir işaretidir. Şiir yayımlandığında Atillâ İlhan altmış yedi yaşındaydı; ben yirmili yaşlardaydım. Attilâ İlhan’ın yazdığı bu şiirle sarsılmıştım. O yaştaki bir adam, yirmi yaşın duyarlılığını yakalayabiliyor. Burada başka bir şey var.
Attilâ İlhan bir taraftan kendi kendini tekrar eden bir şairdi, zaten bundan da kaçınmazdı. Onun şiir anlayışı da böyle bir şeyi ona bir hak olarak veriyordu. Ama bir tarafıyla da kendi kendini yenileyebilen bir şairdi, böyle bir gücü de vardı. Bu açıdan bakıldığında çok öğreticidir.
Attilâ İlhan’ın şu dizelerinde farklı, yeni, orijinal denilebilecek bir şey yoktur:
“ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular”
Bence bu birimde, hatta bütün şiirde sadece “yağmur giyerlerdi sonbaharla bir” dizesi var. Yağmur, giyilen bir şey değil, ama şair “giyerlerdi” diyor. Yağmuru bir giysi olarak tasarladığı açık. Dizede, “sonbahar” sözcüğünün sembolik ve verili anlamından yararlanılmıştır. Bilirsiniz, bu sözcük, sembolik olarak bir şeyin sonunu işaret eder. Şiirde karşılık geldiği anlam, ayrılıktır, ölümdür. Peki, bir giysi olarak tasarlanan yağmur nasıl giyilir? Ben bunu, kadınların ayrılık anlarındaki ağlayışı diye anlıyorum. Sonbaharı ayrılık olarak düşünürsek, şiirde konuşan öznenin sevdiği kadınların hepsi, ayrılık zamanı ağlıyor. Zaten arkasından gelen dize de bunu doğruluyor: “azıcık okşasam sanki çocuktular”. Ayrılık dendiğinde hemen gözleri yaşaran, böylece “yağmur giyen” kadınlar var. Bunlar biraz teselli edildiğinde, gönlü alındığında çocuklaşıyor; yani her şeyi unutuyor. Şuna dikkatinizi çekerim; “yağmur giymek” ve “gözleri sislenmek”, yağmur ânını ve sonrasını işaret ediyor. Andığım birimde, böyle bir bütünlük var. Attilâ İlhan, şiirinde bu bağları kuruyor, gözetiyor. Bunlar, onun ustalığını haber veren özellikler.
Şimdilerde, ustalığı sadece zanaat olarak sunan, onu da gelenek diye tabiri caizse yutturmaya çalışan eğilimler var. Gelenek, az önce de söylediğim gibi, şiirin içinde, dilinde vardır. Birisi, “ben gelenekten yararlanıyorum” dediğinde, gelenekten yararlanmış olmaz. 1920’li ve 1930’lu yıllarda, böyle gelenek saplantıları vardı. Cumhuriyet’in ideolojik beklentileri de bunu hazırlamıştı. Hece ölçüsü ve kafiye tutkusu gibi verilmiş değerleri vardı şiirin. Bu anlayış, belli bir yerden sonra tıkandı. Daha sonra şiir, bir kanal bulup açıldı. Andığım yıllarda, Karacaoğlan ve Yunus Emre üzerine şiir yazma moda olmuştur. Necip Fazıl’ın da Halide Nusret’in de Yunus Emre üzerine şiiri var. Bunlar, verilmiş duyarlılıkların ürünüdür. Yaratıcılık olmadığı için, bunlara “klişe” diyoruz. Gelenek saplantısı, anlaşılabileceği gibi, klişeyi hazırlıyor.
Şiirde klişe, dilin hazır kalıplarını kullanmakla da, verili olanı işletmekle de ortaya çıkar. Örneğin, “Takdirden gelene tedbir kılınmaz” demiştir şair. “Takdirden gelme” de, “tedbir kılma” da kalıptır. Şair bu kalıp ifadeleri, zaman eki ile bir araya getirmiştir. Sonraki dize, “Ne kılayım çare ben şimden gerü”dir. “Ne kılayım çare” de günlük dildeki kalıplardandır. Bunların hepsi, klişelerdir. Klişe ile yeni bir şey söylenebilir mi? Şiirin bütününe bakmak, bütünden çıkan öneriyi de göz önünde bulundurmak gerekir.
Geleneksel formlar içerisinde kurulan şiir, klişeyi bir yerde kaçınılmaz hâle getirir. Usta-çırak ilişkisi içinde yetişen şairler bundan kurtulamazlar. Gelenek söylemi de böyle belirir ve sürer. Modern şiirde, her şair yeni bir eda ile var olur; şair, geleneği bireysel bilinci ile yorumlar ve zenginleştirir. Modern şiirde, kimse kimsenin ustası ya da çırağı değildir. Özellikle 1950’den sonra Türk şiirinin dünyası bütünüyle değişir. Bu durum “Garip”le başlar. Yine de, “Garip” bile geleneğin içindendir. Çünkü Garip üçlüsü, kendilerini geleneğe karşı var etmiştir. 1950’li yıllar, şiirimize yeni bir atılım getirir. Önce “Mavi Çıkışı” ardından “İkinci Yeni”, şiir dilini zenginleştirir. Söyleyiş ve bireysellik ön plana çıkar. Yaratıcılık, yeni imajlar ve şairin sezgiye ve çağrışıma bağlı olarak yeni öneriler sunduğu görülür. Bu noktada şair, bir düşünür de, felsefeci de olabilir. Daha öncesinde kalıplar belliydi. Örneğin, Nâzım Hikmet bile, 1920’lerin sonuna gelirken bir toplum ideali ile bir şeyler öneriyordu; toplumla bağlı bir şair olarak yazıyordu. Çağdaşı Necip Fâzıl, 1940’lara gelirken, metafizik kaygı ile bir yere bağlanıyordu. 1950’den sonra bağlantı noktaları, neredeyse tamamen kayboldu ve bireysel bilinç öne çıkmaya başladı.
Bu noktada Mehmet Âkif anılabilir. Mehmet Âkif, her ne kadar incelmiş bir zevkle söylemeyi tercih etmese de, bireysel bilincin ilk örneği gibidir. Gelenek karşısında hayli keskin bir tepkisi vardır. Emperyalizme karşı düşünceler geliştirirken, geleneksel algı ve davranışın emperyalizme zemin hazırladığını sezdirir. “Safahat”a herkes saygı duyar; ama kaç kişi, “Safahat”ı sonuna kadar okumuştur? Mehmet Âkif’i seven ve ona saygı duyan insanlar, “Safahat”ı da onun kadar sevip, aynı saygıyı okuyarak gösterseydi, şairin önerisinin karşılık bulduğu söylenebilirdi. Mehmet Âkif’in gelenek karşısındaki tutumu, bilginin bilince çıkmış hâlidir. Bilgi bilince çıktığı için şair eleştireldir. Mehmet Âkif, toplum projesi olan son şairdi. Bu, “büyük şair”in ölçütü mü? Kesinlikle değil. Konu bağlamında, bireysel bilincin toplum projesiyle bir şairde hayli erken bir zamanda nasıl ortaya çıktığına işaret ediyorum.
“Giriş Töreni İçin Bir Yılan”a dönerek devam edeyim. Şiirin öznesinin “Sürünecek yalnızlığı yok şehirlerde yılanın” dediği şehirler, yalnızlığı düşündürür. Yılanın süründüğü yer, doğal ortamında düşünürsek, topraktır. Özne, sürünmek ve yalnızlık arasında bir bağ, bir ilgi kurmuş. Dikkat ederseniz, şiirin ilk biriminde getirildiği söylenen yılanla şiirin öznesinin aynı figür olduğunu ya da bunların özdeşleştiğini görürsünüz. Şiir boyunca bir efsane oluşturulmuştur. Şehirlerle yalnızlık arasında kurulan ilgiden, şehirlerde toprağın betonla, asfaltla örtüldüğü sonucuna ulaşılır. Sürünecek toprak kalmamıştır şehirlerde. Yılan o yüzden “birini arıyor toprak ısındığında”. Kış uykusundan baharla birlikte uyanan yılanlar, toprağa sürünerek ilerler. Toprağa süründükçe derisini de bırakır. Özne, toprak ısındığında, yılanın çağrısını teninde duyduğunu söylemektedir. Neden? Hepinizde olduğu gibi, bende de insanın topraktan yaratıldığı bilgisi var. Şiirin öznesi de topraktan yaratılmış biri olarak yılanın sürünme çağrısını teninde duyar. Bu, ben toprağım gibi bir şeydir.
“Ağırlığından ölecek yılan, kahrından ölecek” dizesindeki “ağırlık”, şiirin ilk birimine dönmeyi gerektirir. “her ayrılığın kendine ağır gelen / bir giyisi olduğunu anlayacaksın” denilmiştir ilk birimde. Şiir bitirilirken “Ağırlığından ölecek yılan, kahrından ölecek” denilmesi sebepsiz değildir. Pek çok ayrılma hâli ve bu hâle gelene kadar ilişkilerin yarattığı ağırlıklar oluşmuştur. “Soyun soyun bitmiyor yüreğimdeki acı” dizesinde acı, sürekli soyunulan bir şey olarak düşünülmüş; yürek de insanı kapsayacak şekilde genişletilmiştir.
“Yatağım boş değil evet ama dilim lâl” dizesi, yabancılaşmayı ve yalnızlığı belirginleştiriyor. Şiirin “alın yılanınızı” diye bitirilmesi, anlamlı. Bu dize, ilk birimdeki “kendi efsanesinden doğuyor diye herkes” dizesine bağlı. Dolayısıyla efsanenin tamamlandığını haber veriyor. Şiir dilinin inceliklerini olabildiğince gözeten “Giriş Töreni İçin Bir Yılan”da bütünlük duygusunun göz ardı edilmediği, şiirin bütün bir yapı olduğu açık.
Şiirdeki imajlar, semboller, göndermeler bir bütünlük için çalışır. Şiir heveslilerinin ve acemilerinin göremedikleri budur. Bu, zamanımızın şiire yansımasından ya da şiiri kıskaca almasından başka bir şey değildir. Günlük hayatta olaylarla, durumlarla, insanlarla karşılaştırdıkça bütünlük duygumuz zedelenir. Dolayısıyla günlük hayat ve gündelik ilişkiler, bizi düşünmekten alıkoyar. Edebiyat ya da sanat da bu yüzden vardır. Ne yazık ki bugün televizyonlar ve gazeteler kötü kötü filmlerle, dizilerle, yalan haberlerle, yazılarla bizi günlük hayatın hep içinde tutuyor. Dolaysıyla bizi bize bırakmayan bir şeyle kuşatılmış durumdayız. Durum böyle iken, üzerinde konuştuğum şu şiire, hiç kimse değil bir saat, on beş dakika bile ayırmazdı. Başka pek çok sorunla birlikte bir şiirin etrafında gezindim ve iki saate yakın bir zaman geçti.
Yaşadığımız hayat, dünya, ortam şiirden uzaklaşmamıza yol açıyor. Daha doğrusu, şiirin geride tutulması, yaşadığımız hayatı düzenleyenlerin işine geliyor. Sorun, çok basit açıklamalarla indirgeniyor. Şiirin ilgi görmediği, okunmadığı, şairlerin toplumdan uzaklaştığı, şiirin günceli yakalayamadığı gibi söylemler, egemen olanın indirgeyici yaklaşımından başka bir anlam taşımamaktadır. Bana öyle geliyor ki yaşadığımız hayat şiirden uzaklaştı. Hayatın bir değeri kalmadı, hayat anlamsızlaştı. Bizim değer verdiğimiz şeylerle; karşımıza çıkan, bir biçimde bize dayatılan şeyler, birbirine benzememeye başladı. Bütünlük duygusu yok oldu. Böyle bir zamanda ve ortamda, şiire daha çok ihtiyacımız var; ama tüketmek için değil, üzerinde düşünmek ve önerisini duymak için.
Şiir üzerine düşünmediğimizde, şiir bize önerisini sunmayacaktır. Öneri, düşündükçe belirir, berraklaşır. Dilin, dolayısıyla bir toplumun gücü de buradadır zaten. Tanpınar’ın şiiri “şiir gibi” tanımladığı “Şiir, dilin çiçeğidir.” sözü, bu nedenle doğru. Şiir, dilin en kokulu hâli, en hoş hâli, en güzel hâli… Tanpınar’ın “Şiir, iç kale sanatıdır.” diye bir sözü daha var. Şiir, bir iç kale sanatı ise eğer kültürü koruyan son noktadır. Bugün dünyada vicdan olarak kalabilen tek edebiyat türü şiirdir. Abarttığım düşünülebilir ama göstergeler, roman ve hikayenin dünyadaki vicdansızlıklara ortak olduğunu söylüyor. Sadece şiir, alternatifler getirebiliyor, sunabiliyor. Bu yüzden şiirin kaybı, dilin, anlamın ve geleceğin kaybıdır. Şiiri anlamak, bunları elde tutmak demektir.

* 26 Kasım 2006’da, Çorum Turgut Özal İş Merkezi Konferans Salonu’nda yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş metnidir.

sibel eylul
21-02-2009, 22:12
Atilla İlhan'ın 'Ben Sana Mecburum' Şiirini Tahlil

Yazan: Prof. Dr. Nurullah Çetin,

ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziran'da mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin



(Attila İlhan, Bütün Şiirleri: 4, Ben Sana Mecburum, Bilgi yayınevi, 7.basım, Ankara 1992, s.100)
I. İÇERİK
1. Konu: Aşk.
2. İzlek: Büyük bir tutkuyla bağlı olunan, âşıkta derin izler bırakan sevgili, hiçbir zaman unutulamaz; onun varlığı, düşünce ve hayali, âşığı sürekli meşgul eder.
3. Düşünce: Şiir, düşünsel boyutu itibariyle mistik bir şiirdir. Tabii mistisizmi sadece tasavvufî / İslamî bağlamda almamak gerekir. Genel anlamda mistisizm, çok önem verilen, sevilen ve benimsenen bir değerde kişinin kendi varlığını eritmesi, onunla hemhal olması, özdeşlemesi hâlidir. Bu bakımdan bu şiirde şair, adeta sevgilisinde kendi varlığını yok etmiştir. Beşerî anlamda bir aşk ve sevgili mistiği olmuştur.
4. Olay: Şiirin yüzey yapısında yer alan olay kısaca şudur: Şair, bir kadına şiddetli bir tutkuyla bağlanmış, ama bir süre araya bir ayrılık girmiştir. Bir dargınlık, soğukluk ya da mecburiyetlerden kaynaklanan bir ayrılık süresi yaşanır. Bu süre içinde şair, sevgilisinden kopamamış, onu unutamamış, tam tersine ona olan bağlılığı daha da artmıştır. Sürekli onu düşünmektedir. Mevsim sonbahar, vakit akşamdır ve şair, İstanbul cadde ve sokaklarında hayali, gönlü, kafası sevgilisi ile dolu bir hâlde dolaşmaktadır. Akşam karanlığında şimşekler çakmakta, sokak lambaları yanmaktadır. Yağmurlu bir hava vardır ve şair, bu ortamda romantik bir duygusallık içinde sevgilinin hayaliyle doludur. Sevmenin, âşık olmanın sonra evlenmenin değişik boyutlarını kendi kendine irdelemektedir. Fatih sokaklarında dolaşırken bir evden gelen gramofondaki şarkı sesi, onun duygusal atmosferine denk gelmiş ve şair durup onu dinlemek istemiştir. Bu arada sevgilisine ilişkin düşünce ve planlamalarından da söz eder. Ne yapsa, ne etse, nereye gitse onsuz olamayacağını, yapamayacağını sabit bir fikir hâlinde tekrarlar. Bu arada hayaline kopuk kopuk, dağınık çağrışımlar gelmektedir. Bir ara sevgilisinin çocukluğunu, şimdi neler yapmakta olduğunu hayal eder. Sonra ilerde evlenip birlikte olduklarında kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini düşünür.
5. Varlık: Şiirde tabiata ve dış dünyaya ait bazı nesnelere yer veriliyor. Bu somut varlıklar da büyük oranda şairin o anki ruh hâline, duygularına bağımlı olarak değerlendiriliyor. Nesneler bir bakıma belirlenen konumunda. O açıdan şairin varlıklara yaklaşım biçimi sezgici / idealisttir. Sonbahara hazırlanan ağaç, karanlıkta parçalanan bulut, birden yanan sokak lambaları gibi nesneler, hep şairin ayrılık hüznünü ve acısını yansıtır biçimde alınmış.
6. Duygu: Şiir, ağırlıklı olarak duygusal bir metin. Bir duygu şiiri bu. İyimser / yumuşak duygular daha baskın. Mesela sevgilinin hayaline ve daha sonra birliktelik umuduna bağlı bir yaşama sevinci kuvvetle hissettiriliyor. Sevgiliye kavuşma ümidi, ondan ayrılığın verdiği hasret duygusu şiirin bütününe sinmiş hâlde. Tabii en baskın duygu, romantik aşktır. Sevgiliye aşırı derecede duygusal bağlanımı, sevgiliden ayrılığa dayanamayışın sonucu olan karasevdayı ve hüznü görüyoruz. Yalnız şair, romantik duygululuğu melankolik, marazî bir dereceye getirmiyor. Realist sınırlar içinde tutabiliyor.
Kötümser / karamsar duygulardan da yalnızlık duygusunu görüyoruz. Şair, felsefî anlamda değil ama sosyal anlamda sevgiliden yoksunluk anlamında bir yalnızlık duygusuna yer veriyor.
7. Görüntü: Şiir, görüntü unsurları bakımından oldukça zengin.
a. Nesnel Görüntü: Zaman zaman nesnel görüntülere yer veriliyor. Mesela ağaçların sonbahara hazırlanması, sararmaya başlaması, sokak lambalarının birden yanması, sevgilinin Yeşilköy’de uçağa binmesi gibi görüntüler, öznelliğin müdahale etmediği, dış dünyanın çıplak gözle görülebilen ve görünenler üzerinde kişisel tasarrufların olmadığı, somut görüntülerdir.
b. Öznel Görüntü: Şiirde en çok öznel görüntü yer almaktadır. Hem resimsel hem de hayalî görüntülere birlikte yer verilmiş.
-Resimsel Görüntü: Karanlıkta bulutların parçalanması, resimsel bir görüntüdür. Gece vakti gökyüzünde bulutlu bir havada şimşek çakması manzarası, bir ressam duyarlılığı ile böyle ifade edilebilir. Sevgilinin ıslanıp tüylerinin ürpermesi, telaş içinde kötü rüzgârın saçlarını götürmesi gibi görüntüler de şairin bakış, görüş ve duyuşuna göre şekillenen öznel resimlerdir.
-Hayalî Görüntü: Sevgilinin gözlerinin büyüdükçe büyümesi, kapı arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu, kullanılmamış gök getirmek, haziranda mavi benekli çocuk, ıssız gözlerinden şilep sızması gibi görüntüler şairin hayalinde kurguladığı, tasarladığı soyut görüntülerdir.
c. Hareketli görüntü: Attila İlhan, sinemayla çok ilgilenmiş bir şair. Şiirinde de genel olarak sinemadan etkiler, izler, yansımalar çok fazla. Onun şiiri bir yönüyle sinematoğrafik bir şiirdir. Nitekim bu şiirinde de sinemaya özgü haller, hareketli görüntüler ve unsurlar hemen görülüyor. Şiirin özellikle 2., 4. ve 5. bentleri sinemaya özgü hareketli görüntü parçalarını yansıtıyor. Olayları ve görüntüleri hareketli yapıları içinde sergilemeye çalışıyor.
ç. Soyut Görüntü: Attila İlhan, Phelenovcu bir sanat kuramına bağlı olarak şiirde imgesel yapıya büyük önem vermiş, Mavi dergisi hareketinden itibaren bu konunun mücadelesini vermiş bir şair. O yüzden onun şiiri açık anlamlı ve düz anlatımlı bir şiir değil, imge yüklü bir şiirdir. Bu yapıyı çözümlemeye çalışalım. Simgeler çok azdır ve imgeler irdelenirken birlikte değerlendirilecektir.
-İmgeler
*Şairin sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutması: Mıh, büyük ve sağlam çivi demektir. Bir yere çakıldığı zaman birleşen parçaların ayrılması imkânsız derecede sağlam olur ve kuvvetli birleştiriciliği, yapıştırıcılığı ifade eder. Burada da şairin sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutması, ona olan bağlılığının, onunla birliktelik ve özdeşliklerinin ayrılmayacak derecede sağlam ve kuvvetli oluşunu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. Bu, sevgilisine olan kuvvetli bağlılığının ve tutkusunun bir ifadesidir. Teşbih ve mübalağa sanatlarından yararlanılarak oluşturulmuş bir imgedir.
*Şairin hayalinde sevgilisinin gözlerinin büyüdükçe büyümesi: Ayrılık sürecinde sevgiliye olan tutkunun azalmak yerine daha da artması. Şair, sevgilisini düşündükçe, gözünün önünde hayalini sürekli canlı tuttukça o dünyasını, ruhunu, kalbini ve hayalini daha da artan bir hacimle kaplar.
*Şairin içini sevgiliyle ısıtması: Sevgilinin hayalinin, varlığının, tekrar ona kavuşma umudunun şaire güç, yaşama sevinci ve heyecan vermesi, hayatına onunla anlam kazandırması.
*Karanlıkta bulutların parçalanması ve sokak lambalarının birden yanması: Gece vakti şimşeklerin çakması anında görülen manzaranın bulutların parçalanıyor gibi algılanması aslında bir ruh hâlinin ifadesidir. Şairin iç dünyasında çakan şimşeklerin, duygusal fırtınaların bir karşılığı olarak alınmasıdır. Bu, sarsıcı, şiddetli bir aşkın ifadesidir. Sokak lambalarının birden yanması da aynı kapsam içinde ele alınması gereken destekleyici bir imgedir. Tek merkezden şartel düğmesine basılınca sokak lambaları aynı anda yanar. Bu, bilinen normal bir durum. Ancak şair, hüsn-i ta’lil sanatından yararlanarak oluşturduğu bu imgeyle birden bire geliveren duygusal boşalımı, birden yükselen tutku sağanağını ancak bu imgeyle çarpıcı kılmaktadır.
*Kaldırımlarda yağmur kokusu: Attila İlhan, yağmur altında yürümeyi sever ve bu ortamla romantik aşkı hep birleştirir. Aşkta romantizm, ona göre biraz yağmur altında ıslanarak dolaşmak demektir.
*Sevmenin kimi zaman rezilce korkulu olması: Aşkın, sevinçle, hüznü, ümitle korkuyu barındırması imgesi. Büyük aşklar daima korkuları, endişeleri, hayal kırıklıklarını, ileride olması muhtemel olumsuzlukları da beraberinde getirir ve yedeğinde taşır. Aşk korkuyla yan yana gider.
*İnsanın bir akşam üstü ansızın yorulması: Derin ve büyük aşk yaşantıları kimi zaman insanı tüketir, bitirir, bitkin, yorgun bırakır. Büyük aşkın sonuna geldiğinde insan, takatinin tükendiğini, birden tükeniverdiğini hisseder.
*Ustura ağzında yaşamaktan tutsak hâle gelmek: Ustura, tıraş için kullanılan çok keskin bir bıçaktır. Ustura ağzında yaşamaya esir olmak, bir işin zorluğunun son haddidir. İmkânsızlık, böyle çarpıcı bir imgeyle veriliyor. Aşk konusunda içine düşülen ikilemin çıkmazlığı, çaresiz ve çözümsüzlük hali veriliyor bu imgeyle. Büyük aşklar, bünyesinde büyük tezatları, çıkmazları da barındırır. Kişi, ne yapacağını bilemez, nasıl bir karar vereceğini kestiremez hâle gelir.
*Tutkunun kimi zaman ellerini kırması: Bu imge de yukarıdaki imgeyi destekleyen bir alt imgedir. Tutkulu aşkın zaman zaman kişiyi takatsiz, çaresiz, ikilemde, açmazda, çıkmazda bırakması hâli.
*Yaşamasından birkaç hayat çıkarması: İnsanın içine düştüğü çıkmazlarda gözünün önüne alternatif hayat biçimlerinin kopuk kopuk gelivermesi.
*Çaldığı kapıların arkasında yalnızlığın hınzır uğultusunun olması: Şair, sevgilisinden ayrı kaldığı, onun özlemiyle yanıp tutuştuğu zamanlarda yalnızlığını gidermek için eşe dosta, arkadaşa ziyarete gider, onlarla dertleşmek ister ama kime gitse onların yanında da kendisini yalnız hisseder. Onun yalnızlığını eş dost da gideremez. Onun yalnızlığını giderecek olan sevgilidir. O olmayınca kim olursa olsun onu teselli edemez.
*Fatih’te yoksul bir gramofonun çalması: Sürekli kullanılarak eskimiş bir müzik aletinden hüzünlü şarkıların duyulması.
*Sevgiliye kullanılmamış bir gök getirmek: Burada “gök”, gökyüzüdür ve simge olarak maviliği, sonsuzluğu, özgürlüğü ve en çok da saf mutluluğu temsil etmektedir. Şair, sevgilisine kullanılmamış gök getirsem, demekle tamamen saf, bakir, kirlenmemiş, doğal bir mutluluk vermek istediğini belirtir. Türk edebiyatında gökyüzü, özgürlüğün ve mutluluğun simgesidir.
*Haftaların ellerinde ufalanması: Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamak. Sevgiliden ayrılığın verdiği kendinde olmamak, sürekli onu düşünmek, onunla hemhal olmak ve ona kavuşma özlemiyle zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz hale gelmek.
*Sevgilinin Haziranda mavi benekli çocuk olarak düşünülmesi: Burada şair, sevgilisinin değişik yaş dönemlerini hayal ediyor. Önce onun çocukluğunda neler yaptığını, nasıl yaşadığını, nasıl bir durumda olabileceğini tahayyül ediyor. Mavi benek, mecaz-ı mürsel sanatıyla sevgilisinin çocukluğunu verir. Çocukluğunda giydiği mavi benekli elbiseye değiniyor, onu hatırlatıyor. Mavi benekli elbise içinde koşup oynayan mutlu sevimli bir çocuk imgesi var burada. Şair de sevgilisinin çocukluğunu gözünün önüne hayalî olarak böyle getiriyor.
*Sevgiliyi kimselerin bilmemesi: Kendisinden önce kimsenin sevgilinin değerinin ve güzelliğinin farkına varmaması, ilk kez kendisinin fark etmesi.
*Sevgilinin ıssız gözlerinden bir şilebin sızması: Şair, sevgilinin mavi gözlerini tahayyül ederken onları maviliğinden, mutluluk, ferahlık vermesinden dolayı denizle özdeşleştirmektedir. Sevgilinin gözlerinin ıssız, geniş, masmavi, insanın içini açan bir denize benzetilmesi, buradan bir yük gemisinin sızması hayalî görüntüsü ile birleştirilmesi özgün bir imge. Daha önce pek kimsenin kullanmadığı Attila İlhan’a özgü bir imge.
*Sevgilinin belki Yeşilköy’de uçağa binmesi: Sevgilisi, şairden ayrı kaldığı süre içinde neler yapabilir, bunun değişik alternatifleri şairin gözünün önünden bir bir geçiyor. Bunlardan biri de uçakla İstanbul’dan ayrılıyor olması ihtimalidir. Böyle bir durum da şairi daha da hüzünlendiriyor. Ayrılığın derinleştirilmesine bağlı hüznünün artması imgesi.
*Sevgilinin tamamen ıslanmış olması ve soğuktan tüylerinin ürpermesi: Soğuk, yağmurlu bir günde ıslanarak, üşüyerek koşuşturması hayalî görüntüsü de Attila İlhan’a özgü bir imgedir. Yağmurda ıslanma hâli onda etkileyici, romantik bir unsur olarak hep vardır.
*Sevgilinin saçlarını kötü rüzgârın götürmesi: Rüzgarlı bir havada koşuşturan sevgilinin saçlarının dalgalanması görüntüsü de yine Attila İlhan’ın romantizmini artıran görüntülerden biridir.
*Kurtlar sofrasında düşünülen yaşamanın zorluğu: Kurtlar sofrası ile kastedilen genel olarak geçim zorluklarıdır. Şair bu son kıtada sevgilisiyle evlilik halini tahayyül etmektedir. Onunla evlendiğinde neler olabileceğini muhakeme ve muhasebe eder. İlk aklına gelen, ekonomik anlamda yaşamanın zorluklarıdır. İhtiyaçlarını karşılama konusunda karşılaşabileceği sıkıntıları düşünür.
*Ayıpsız fakat ellerini kirletmeden yaşamayı düşünmek: Birlikte evlilik hayatının, aile hayatının, geçimi sağlama uğraşısının en önemli sorunlarından biri iş ahlâkıdır. İnsanın çalıştığı işte, mesleğinde dürüst, temiz, ahlâklı, namuslu kalabilmesi, harama el sürmemesi, helalinden alnının teriyle ekmeğini kazanabilmesi önemli ve büyük bir iştir. Şair böyle temiz bir iş ve evlilik hayatı düşlemektedir.
*Şairin kendisine sus deyip sevgilisinin adıyla başlaması: Şairin lekesiz, dürüst bir hayat yaşama isteği çok zor görünüyor ve bunları düşünmek yerine sevgiliyi hatırlamayı, sadece onu düşünmeyi tercih ediyor.
*Şairin içi sıra sevgilisinin gizli denizlerinin kımıldaması: Sevgilinin gizli denizleri, gizemi, iç zenginliği, keşfedilmemiş bakir zenginlikleri, yüce değerleri ve güzellikleridir. Bunlar, şairin içinde, ruhunda, kalbinde heyecan uyandırıyor.
-İlkörnek ve Metinlerarası İlişkiler
Şiirde “Allah” ilkörnek olarak alınıyor ama bundan yararlanılarak onun yerine ikame edilen “beşerî sevgili” ilkörneği üretiliyor. Mutasavvıf şairin dinî bağlamda yaptığı şeyi Attila İlhan, dünyevî bağlamda, seküler bağlamda yapıyor. Bu, tasavvufî bir motifin tersinlemeli olarak yeniden üretimidir. Geleneğin devamı değil gelenekten yararlanmadır. Bu şiirdeki Attila İlhan’ı mutasavvıf şairlerle, İlhan’ın beşerî, dünyevî sevgilisini de mutasavvıfın ezelî ve ebedî sevgili olan Allah’la karşılaştırdığımızda geniş ölçüde geleneğin dönüştürülerek yeniden üretildiğini görüyoruz. İlhan, geleneksel tasavvufî İslam kültürünü bir kaynak olarak alıp kendi anlayışı doğrultusunda değiştirerek üretiyor. Bunu karşılaştırmalı olarak verelim:
*Sevgilinin idealize edilmesi, yüceltilmesi: Tasavvufî İslam edebiyatında Allah, büyük bir sevgili olarak hep yüceltilir. Mutasavvıf şair, gece gündüz sadece erişilmez yücelikteki Allah’ı düşünür. Attila İlhan da beşerî sevgilisini yüceltmekte, kutsallaştırmakta ve hep onu düşünmektedir.
*Sevgiliyle özdeşlik: Mutasavvıf şair, Allah’ın adını sürekli zikrederek her zaman onu aklında tutar. Hatta aklından hiç çıkarmaz. İlhan da bu durumu dünyevî sevgiliye uyguluyor. Aynı şekilde dünyalı sevgilisinin adını aklında mıh gibi tutuyor.
*Sevgilinin gittikçe büyümesi: Mutasavvıf için Allah büyük hem çok büyüktür. Hayalinde gözünün önünde gittikçe büyür. İlhan’ın hayalinde de sevgilisinin gözleri gittikçe büyümektedir.
*Sevgiliye mecburiyet ve mahkumiyet: Mutasavvıf şair, Allah’a mecburdur, Allah’tan başka alternatifi yoktur, onun aşkına esir olmuştur. Fakat Allah yanında yoktur, ondan ayrıdır. Elest bezminde, ruhlar âleminde iken Allah’la beraberdi. Fakat cesede bürünüp dünyaya gönderilmekle ondan ayrılmıştır ve onun özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Tek seçeneği odur. İlhan da ona benzer şekilde sevgilisine mecburdur. Başka türlü olmaz, ne yapsa ne etse, ne tutsa, nereye gitse sadece sevgilisine mahkum ve mecburdur. Ama sevgilisi yanında yoktur, ondan ayrıdır ve mutasavvıf gibi onun özlemini çeker.
*Aşk şarabıyla sermest olma motifi: Mutasavvıf şair, ilahî aşk şarabıyla sarhoş bir şekilde gezer dünyada. Esrik, kendinden geçmiş, cezbe hâlinde, istiğrak hâlinde dolaşır yeryüzünde. İlhan da aynı şekilde beşerî sevgili sarhoşudur, onun aşkı ve özlemiyle sersem gibi gezer, kendinde değildir, ne yaptığını, nereye gittiğini bilmez.
*Büyük aşkın tehlikeyle yan yana olması: Mutasavvıf şair için ilahî aşk ateştir, yanmaktır, tehlikeli bir şeydir. Aşkla ölüm hep yan yanadır. İlhan da buna benzer şekilde sevmeyi rezilce korkulu olarak algılıyor.
*Halvet der encümen motifi: Mutasavvıf şair, dünyalı anlamda kiminle birlikte olursa olsun, hangi toplulukta bulunursa bulunsun kendini hep yalnız hisseder. Çünkü o sadece Allah’ı düşünür, Allah’tan ayrılığın yalnızlığını hiç kimse, hiçbir şey gideremez. Tek dostu, sevgilisi odur, başkaları bir gölge gibidir, bir kıymetleri yoktur. Halvet der encümendir o. İlhan da aynı motifi alıp beşerî sevgilisi için uyguluyor. Hangi kapıyı çalsa, arkasında yalnızlığın hınzır uğultusunu hisseder. Sevgiliden ayrılığın yalnızlığını hiçbir şey gideremez.
*Aşk ve musiki birlikteliği: Mutasavvıf şair, ilahî aşkı çoğu zaman musiki ile birleştirir, aşkla musikiyi birlikte algılar. Ney, def gibi çalgı aletleriyle ya da tabii sesle çıkarılan tasavvuf müziğiyle birlikte ifade eder ilahî aşkı. Tasavvuf kültürünün temel motiflerinden biri aşkla musikinin birlikte iç içe olmasıdır. İlhan da aynı şekilde aşkını gramofondan duyduğu müzikle birleştiriyor. Buradaki gramofondan gelen müzik, ilahî değil beşerîdir.
*Temiz ve dürüst bir hayat yaşama arzusu: Mutasavvıfın en büyük arzusu, ezelî sevgilisi olan Allah’la birlikte olup, temiz, helal, dürüst bir hayat yaşamaktır, ellerini kirletmemek, haram yememek, kötülük yapmamak, günah işlememektir. İlhan da aynı şekilde bu insanî erdemi dünyevîleştirerek yani haram, helal, günah, gibi terimlerden uzak olarak profan anlamda, seküler bağlamda bir etik tavır geliştirir. Kimseye kötülük etmeden, haksız kazanç sağlamadan, sevgilisiyle birlikte temiz bir hayat yaşamak ister. Buna göre mutasavvıf ahlâkîdir, İlhan ise etiktir.
*Besmele: Her şeye Allah’ın adıyla başlamak. Mutasavvıf ya da genel anlamda bütün Müslümanlar, her işe Allah’ın adıyla başlarlar. Bu Allah’ı her şeyden üstün görme, onun iznini alma, ona dayanma ve güvenme, her şeyi onun kontrolünde bilme ve ona saygı duyup ona teşekkür etme, nimetleri ondan bilme, kendi varlığını ona bağlama anlamını karşılıyor. İlhan da bu motifi beşerîleştiriyor. ”Sus deyip adınla başlıyorum” mısraı besmelenin tersinlemeli bir şekilde yeniden üretilmesidir.
*Kenz-i mahfî: Sevgilinin gizli bir hazine olması: İslam tasavvufunda bir kudsî hadis vardır: Allah Tealâ: ”Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bundan dolayıdır ki insanları yarattım” buyurmuştur. Mutasavvıflar bu hadise çok değer verirler. Zati şöyle der: “Kendini bildirmek için “kenz-i mahfî” etdi zuhûr / Etmedi var hazret-i Hak cinn ile insanı abes”.
Harabî de şöyle der: “Küntü kenz remzinin olduk âgâhı / Ayne’l-yakîn gördük Cemâlullahı”
(İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ yayınları, Ankara 1995, s.322)
Attila İlhan da “içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin” mısraıyla bunu dönüştürüyor. Buna göre sevgilinin gizli denizleri, zenginlikleri, gizemi vardır. Bunları keşfedecek olan da şairdir. İlahî zenginlikleri, hazineleri keşfedecek olan mutasavvıftır, beşerî sevgilinin gizli denizlerini keşfedecek olan da Attila İlhan’dır.
*Sevgili ve saç kompozisyonu: Türk edebiyatında sevgili ve saçı imgesi, tarihsel olarak üç aşamalıdır: 1.Divan şiirinde sevgili de saçı da durağandır. Sevgili ve topuklarına kadar uzanan ya da perişan olan saçı sadece hayal edilir ve durağandır. Belli bir hareketlilik ve dekor içinde değildir. Dekordan, tabii ortamdan ve gerçek hayattan kopuk bir tahayyüle konu edilir. 2. Ahmet Haşim’de saçıyla birlikte düşünülen sevgili Divan şiirine göre daha dünyevî, somut ve yarı hareket kazanmıştır. “O Belde” şiirinde şöyle der:
“Denizlerden / Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin. / Bilsen / Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma bakan / Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin! ” (Ahmet Haşim Bütün Şiirleri, hzl.İ.Enginün, Z.Kerman, Dergah yayınları, İstanbul 1987, s.157)
Burada sevgili deniz kenarında durmuş, hareketsiz ufka bakmakta ama saçları rüzgarda dalgalanmaktadır, yani hareketlidir. Dolayısıyla sevgili durağan ama saçı hareketlidir. Diğer yandan somut bir tabiat dekoru içinde yine somut olarak gözlenmekte ve izlenmektedir. Divan şiirinde tahayyül ediliyordu, burada gözleniyor.
3.Attila İlhan’da ise “kötü rüzgar saçlarını götürüyor” mısraında görüldüğü gibi sevgili de saçı da hareketlidir. Gerçek hayatın gündelik yaşantısı, koşuşturması içinde resmedilmektedir.
II. ŞEKİL
1. Nazım Şekli: Şiir, mısra kümelenişi bakımından 6 bentten oluşuyor. Bentlerin mısra sayıları değişik. Bu bakımdan nazmın sabit şekillerinden birine bağlı değil. Şair, mısra kümelenişine bağlı bent sistemini tamamen muhtevaya bağlı kalarak kurgulamış. 1. bent, sevgiliye olan tutkulu bağlılığın vurgusunu içeriyor. 2. bent, aşkın tabiat ortamında dillendirilmesi söz konusu. 3.bentte aşkın ve sevgiliyle birlikteliğin genel durumu ve sonuçları düşüncesine yer veriliyor. 4. bentte sokak dolaşmalarında sevgilinin hatırlanması ve aşkın müzikle birleştirilmesi vurgulanıyor. 5.bentte ise sevgilinin çocukluğu ve şimdiki durumları tahayyüle bağlı olarak ortaya konuyor. Son bentte ise sevgiliyle birlikteliğin somut halleri değişik boyutlarıyla irdeleniyor. Görüldüğü gibi şair, bentleri aşk ve sevgilinin değişik görünüm ve tahayyüllerine bağlı olarak kuruyor.
III. DİL VE ÜSLÛP
A. Dil: Şiirde oldukça yalın ve konuşulan bir Türkçe, bütün canlılığı, renkliliği ve zenginliği ile kullanılıyor. Anlamı bilinemeyecek hemen hemen hiçbir kelime yok.
1. Dil Sapmaları
a. Yazım Sapmaları: Şair, kuralları konmuş, belirli ve yerleşik imlaya ve noktalama işaretlerine uymamış. Mesela hiç büyük harf kullanmamış. “İstanbul” ve “Fatih” gibi özel isimler de küçük harfle başlatılmış. Noktalama işaretleri de yok denecek kadar az. Şair neden böyle bir tutumu tercih etmiş? Bu konuda elimizde somut bir bilgi ve açıklama yok.
b. İfade Sapmaları: Fatih’te yoksul bir gramofonun çalması: Burada ‘yoksul bir gramofon’ alışılmamış bir bağdaştırmadır. Sıfat tamlamasında sıfat-isim arası uyumsuzluk var. Gramofon için yoksul sıfatı kullanılmaz. ‘yoksul’ kelimesinin çağrışımsal anlamı üretilmekte ve uzun süre kullanıla kullanıla eskimiş ve yıpranmış bir müziği ve sesi nakleden bir alete yani gramofona dolaylı olarak böyle sıfat yapılmıştır.
B. Üslûp
-İç Konuşma Üslûbu: Şiirde iç konuşma üslûbu vardır. Şiir, baştan başa şairin iç konuşmalarından meydana gelmektedir.
-Lirik Üslûp: Lirizm Attila İlhan şiirinin temel unsurlarından biridir. Duygu coşkunluğu ve müzikalite, onun şiirinin temel unsurlarındandır. Bunu burada da görüyoruz. Ayrıca yer yer yakarış üslûbunu da görmekteyiz.
IV. AHENK: Şiir müzikal değeri yüksek bir metindir. Şair, eserini ahenkli kılabilmek için bazı yollara başvurmuştur. Bunlar:
1. Ses ve Mısra Tekrarları: Şiirde bilinçli olarak tercih edilmiş ünlü ve ünsüz tekrarına dayalı bir ahenk yok. Ancak düzensiz bir kafiye uygulaması görüyoruz. Bu da ahengin doğmasında etkili oluyor. Şair, ahengi en çok da rediflerle sağlıyor. Bir de “ben sana mecburum” mısraının 5 kez tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir ahenk var.
2. Vezin: Şiir, vezin bakımından da serbest. Dolayısıyla şeklî anlamda vezne dayalı bir ahenk yok, ancak şiirin bütününe yayılan serbest vezin içinde hissedilen derunî ahenkten bahsedebiliriz.

sibel eylul
21-02-2009, 22:18
JEAN-PAUL SARTRE HAKKINDA
Yazar Temel DEMİRER

'İnsanın özgürlüğü, kendine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir.'1

Jean Paul Sartre, 'varoluşçular'ın önemli isimlerinden birisidir; 2 ama Sartre'ı, XX. yüzyılda önemli bir örnek kılan 'varoluşçu'luğundan öteye; 'Bir davaya bağlanmak bir söz değil, bir eylemdir' ilkesine uyarak sokak gösterilerine ve devrimci eylemlere katılan aydın tavrıdır...
Sevgi Yüksel'in, 'Yılmak bilmeyen felsefi sorgulaması, inanılmaz edebi yaratıcılığıyla,'3 andığı 'Jean-Paul Sartre varoluşçu felsefe akımıyla XX. yüzyılın düşününü derinlemesine etkileyen ve bu yüzyılın önde gelen figürlerinden biriydi. Filozof, yazar, dramaturg, angaje militandı.'4
'Sartre, görüşleri ve yazdıkları kadar duruşve tutarlılığı ile de kalıcı oldu. Aydınlar söz konusu olduğunda genellikle O'nun devlet politikalarını eleştirmedeki cesareti gösterilir. Çünkü O yaşamı boyunca aydın sorumluluğunu bir an bile göz ardı etmedi.
“Sartre, hep bir vicdan olarak varoldu ve 1968 gençlik ve özgürlük hareketlerinin düşünsel yapısını etkiledi. Roman, deneme, tiyatro ve senaryo gibi farklı alanlarda yazdı ve hemen hepsinde sessiz insanın acısını ve başkaldırısını dile getirdi.'5
Esaslı bir aydın duruşuna örnek teşkil eden Sartre konusunda 'Michel Sicard, 'Sartre Üzerine Denemeler' başlıklı yapıtında, onun sunduğu ahlâk-politika ilişkisi üzerine şunları söyler: 'Sartre felsefi yolculuğunun bir yerinden itibaren ahlâk anlayışını değiştirmiş, Varlık ve Hiçlik'i takip eden ve yeterince açıklığa kavuşmamışbir ahlâk anlayışını terk ederek, ahlâkın siyasi eyleme içkinliğini öne çıkarmıştır: Ahlâkı basit bir üstyapı olarak düşünmemeliyiz, bilâkis altyapılar diye tanımladığımız şey her ne ise, ahlâkı da o seviyede ele almamız gerekir.' Bu bağlamda 2000'li yıllarda Sartre artık, varoluşa dair bir iç sıkıntısının değil, politik ve ahlâki sorumluluğun filozofu olarak yeniden okunmakta'6 büyük yarar vardır...
YAŞAMI
Çocukluğunda ailesinin kendisini çağırdığı adıyla 'Poulou', 21 Haziran 1905'te Paris'in XVI. bölgesinde doğdu. Bahriye subayı olan babası Jean-Baptiste 1906'da ölünce, annesi Anne-Marie ve büyükannesi Louise ile büyükbabası Charles Schweitzer tarafından yetiştirildi. Büyükbabası Protestan rahibi olmasına rağmen evde daha çok Katolik bir ortam hâkimdi.
Sartre 1915'te Paris'teki Henri IV Lisesi'ne başladı. 1917'de annesi yeniden evlenince La Rochelle'e taşındılar. Bu dönemde Sartre üvey babasıyla çatışmalı bir ilişkiye girdi ve 1920'de tekrar Paris'e döndü.
1924'te, dört yıl okuyacağı Paris'in en saygın üniversitesi Ecole Normale Supérieure'e yedincilikle girdi. 1928'de doçentlik sınavını veremedi. Ertesi yıl temmuz ayında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Sartre birinci, Beauvoir ikinci olarak doçentlik sınavını geçtiler. Böylece giderek entelektüel çevrelerde bir mit hâline gelen ömür boyu sürecek sıra dışı ilişkileri başlamışoldu. Birbirlerinin her zaman en büyük destekçisi oldular, ama evlenmediler, birlikte oturmadılar, zaman zaman Sartre'ın 'olumsal-contingent aşklar' dediği geçici ikinci bir ilişkileri oldu.
1929'da Sartre bir meteoroloji istasyonunda 18 ay sürecek olan askerliğine başladı, 1931'de Havre Lisesi'ne felsefe hocası olarak atandı. Sonra Laon ve Paris'e tayini çıktı. 1933'te bursla Berlin'e gitti ve Husserl'in fenomenolojisiyle tanıştı. 1938'de ilk romanı 'Bulantı', 1939'da 'Duvar' adlı öykü kitabı basıldı.
Savaşın patlak vermesiyle 2 Eylül 1939'da askere alınarak Fransa'nın doğusuna gönderildi. 1940-1941 arası Almanlara esir düştü. Hastane çadırındaki papazlara Heiddegger anlatarak ve askerlerce Noel'de sergilenen 'Bariona' adlı bir piyes yazarak geçirdi buradaki vaktini. 1941'de sahte evraklarla serbest bırakıldı, Paris'e döndü ve felsefe öğretmenliğine devam etti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direnişhareketini destekledi. 'Bir davaya bağlanmak bir söz değil, bir eylemdir' ilkesine uyarak sık sık sokak gösterilerine ve devrimci eylemlere katıldı.
1943'te büyük felsefi eseri 'Varlık ve Hiçlik' ile 'Sinekler' piyesi yayımlandı. 1944'te 'Gizli Oturum' sahnelendi.
'Sinekler' başlıklı ilk dramında yazar, insanın hareketlerinde tamamen özgür olduğuna ilişkin varoluşçu tasarılarını geliştirdi. Sartre'ın aynı yıl içinde 'Varlık ve Hiçlik'te açımladığı varoluşçuluğunun özünde, özgürlüğü kısıtlandığı zaman her tür rejime karşı öldürmeyi bile göze alabileceği, insanın kendi sorumluluğu yatmaktadır.
Burada anımsatmadan geçmeyelim: Sartre ile Simone de Beauvoir, sahnenin önünü hiç terketmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uzanan bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük büyük eseri 'Varlık ve Hiçlik' (L'etre et le Néant, 1943) ve Gizli Oturum (Huis clos, 1944) ile birlikte Sinekler (Les Mouches) adlı oyunu da yazmışve oynatmıştır. 1946'da, Saygılı Yosma (La Putain respectueuse) ve Mezarsız Ölüler'i (Morts sans sepu) 1948'de, Kirli Eller'i (Les Mains sales) yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahramanlar ve karakter üstüne dayalı psikolojik ve gerçekçi tiyatroyla birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür. Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi, çoğu zaman oyunla çelişki hâlindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alan bir tiyatroyu savunur. Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı çıktığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturum'da çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan üç kişi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebedi olarak kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkûmdurlar. Ünlü söz de buradan çıkmıştır: 'Cehennem, başkalarıdır.'
Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye itebilen devrimci mantık ve karşı koyan vicdan sorununu ortaya koyan ve yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan'a ne de Yüce Tanrı'ya yakın duran 'İyi Tanrı' (Le Bon Dieu, 1951) bir Nazi subayının hayalî bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı Altona Mahpusları (Les Sequestres d'Altona, 1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır.
1944’te kendini bütünüyle yazarlığa vermek için öğretmenlikten ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra toplumsal sorumluluk duygusu arttı. Sol eğilimleri güçlendi.
1945'te, 'Modern Zamanlar' adlı felsefe dergisini kuran Sartre, arkadaşı Albert Camus ile birlikte varoluşçuluğun başta gelen temsilcisi oldu. Siyasal ve felsefi düşünceleri farklılaşınca, 1952 yılında Camus ile bozuştular.
1950'den sonra Sartre açıkça politika sahnesinde boy göstermeye başladı. Sovyetler'deki çalışma kampları üzerine bir yazı yazdı, bu sıralarda Kore Savaşı başlamıştı. Komünistlere eleştirel bir bakışaçısıyla yanaştı, yeniden Marx okumaya koyuldu. 1952'de Camus'yle bozuştu. 1954'te Sovyetler'e ilk ziyaretini yaptı, 1955'te Çin'e giderek Mao'yu gördü. 1956'da Temps Modernes dergisi Cezayir Savaşı'na karşı tavır aldı. Aynı yıl Express dergisine verdiği bir röportajda Sartre Sovyetler'in Macaristan'a müdahalesini kınadığını belirterek komünist partiyle ilişiğini kesti.
1958'de De Gaulle'e karşı tavır aldı ve Cezayir Savaşı'nı protesto eden 121'ler manifestosunu imzaladı. Brezilya'ya yaptığı bir seyahat sırasında Cezayir KurtuluşPartisi'ne askeri yardım yapmakla mahkemeye çıkarılan Jeanson ve arkadaşlarından yana çıkan bir açıklama yapınca ortalık karıştı. Emekli askerler Champs Elysée'de yürüyüp 'Sartre'ı kurşuna dizin! ' diye bağırdılar. Yine 1958'de ikinci büyük felsefi eseri 'Diyalektik Aklın Eleştirisi' yayımlandı. ('Diyalektik Aklın Eleştirisi' adlı kitabında Sartre, bireysel özgürlüğü sınıf bilinci ve psikanalizle birleştirmeye çalıştı.)
1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu.
1966-1967 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda gerçekleştirilen katliamları sorgulamak üzere kurulmuşolan Russell mahkemesinin başkanlığını yaptı.
1968 yılında, Sovyetlerin Prag'a müdahalesi üzerine Sovyet sosyalizmini sorgulamaya girişti. Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu.
Mayıs 68 hareketini destekledi, Cohn-Bendit'le görüşerek Sorbonne'da bir konuşma yaptı. Öğrenci hareketleri karşısında toplumsal bir değişikliğin olabileceğine ilişkin umutları yeşerdi.
1971-1972 yıllarında Flaubert üzerine yaptığı üç ciltlik dev araştırması 'Ailenin Budalası' yayımlandı.
1973'te Libération gazetesini kurdu. Birkaç gün sonra büyük ölçüde görme yeteneğini kaybetti; artık ne okuyabiliyor, ne yazabiliyordu. Yazacaklarını teybe kaydetmek ya da sekreter tutmak gibi hilelere başvurdu, ancak yine de birçok eseri yarım kaldı.
1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı) , aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında 'Pouvoir et liberté' adında bir yapıt hazırladı.
Sartre 15 Nisan 1980 yılında, 74 yaşında Paris'te hayata gözlerini kapadı.
Sartre'ın fırtınalı yaşamına ilişkin olarak özetin özeti: Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemişolmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre 'Yalnızca hareket hâlindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır.' Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır.
Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında XVII. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'ı varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegaard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.
Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o hâlde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince 'bağımlı' olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.
Sartre, unutulmazlar arasında yerini aldı... Bazı düşünürler vardır. Yeni doğrular için onların yanlışlarından hareket etmelisinizdir. Sartre böyle bir düşünürdü...
SARTRE DER Kİ...
'Sartre'ın yaşam öyküsüne baktığımızda onun, kendi düşüncesini sürekli sorguladığını ve 'aşma'ya çalıştığını görürüz.'7 Bu -belki de- Sartre'ı, Sartre yapan temel özelliktir...
Örneğin, 'Bir kentsoylu olduğum hâlde kentsoyluluğu yeriyor, yaşlı olmama karşın genellikle gençlerle ilişki kuruyordum. Evet, gençlerle iyi geçiniyorum; asıl çevremi, onlar oluşturuyor çünkü. Kırk yaşlarındakiler ise, gençliklerinde benden yana olmuşbulunsalar bile, artık tutmuyorlar beni. İşte böylelikle iki kez hain sayılıyorum. Hem kuşaklar çatışmasında, hem de sınıf çatışmasında... 1945 kuşağı kendilerine ihanet ettiğim kanısında, Çünkü beni 'L'Etre et le Néant-Varlık ve Hiçlik' ile 'La Nausée-Bunaltı' ile tanıyor. Marksist düşünceler öne sürmeden önceki beni... O döneme kadar Marksizm beni ilgilendirmemişti. Gençtim, varlıklı bir aileden geliyordum. Gereksinmelere, çalışma zorunluluklarına kapılmadan dünyayı elde edivereceğimi sanıyordum,'8 deyişiyle kendindeki -ve dolayısıyla görüşlerindeki- değişimi ifade eden Sartre, 'Hepimiz Katiliz' başlıklı yapıtında Cezayir Savaşı’nı sorgulayan yazılar yazdı. Bu yazılarda sömürgecilik bir sistem olarak yargılanırken, aydınların ve solun ulusal sorun ve ulusal kurtuluşmücadeleleri karşısındaki tavrı da sorgulanıyordu. Aynı zamanda yürütülen kirli savaşkarşısında suskun kalan Fransız toplumu da eleştiri oklarından nasibini alıyordu.
Sartre şöyle diyordu: 'Bu savaşı yargılıyorsunuz, ama hâlâ Cezayir Savaşçılarıyla dayanışma cesaretini gösteremiyorsunuz. Korkmayın! Sömürgeci efendilere ve paralı askerlere güvenin. Onlar zamanı geldiğinde sizleri ite kaka en öne çıkaracaklardır. Belki sırtınızı duvara dayadıkları zaman o eski ve sık sık tekrarlanan suçların içinizde yarattığı yeni şiddetin dizginlerini koyvereceksiniz. Ama bu, hep söylendiği gibi, konu dışı bir öykü, insanın öyküsü. Bugünün tarihini yapanlara katılacağınız anın yaklaştığından eminim.'
Evlilik kurumuna sıcak bakmıyordu. Ancak 1929 da tanıştığı arkadaşı Simon de Beavoire ile yaşam boyu süren bir ilişkisi oldu. O özel yaşamla toplumsal yaşam arasında bir ayrım olmaması gerektiğini savunuyordu. Onun felsefesi (Varoluşçuluk) Bunaltı... Özgürlük... Kötümserlik... Başkaldırış.... İdealizm... Usdışıcılık... gibi kavramlar içeriyordu... varoluşumuzu seçimlerimizin oluşturduğunu söylüyordu. Onun insanı; alabildiğine özgür, bir o kadar da sorumluydu...
Sartre'nin düşüncesinde: Tarih genel ve nesnel anlamdan yoksundur; ve bu tarihi, gerek geçmişin ve gerek kendi yaşadığının tarihini tanımlamak da insana aittir.
Ona göre eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmişolan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, ahlâkı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmişolan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlâklılık da her çağda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıkar.
Sartre, felsefesini, esas olarak 'Varlık ve Hiçlik' başlıklı yapıtında sergiler. Nedir anlattığı orada? Şu: İnsan, özgürlüğe mahkûmdur ve tek başınadır. İnsanın yaşamı kişinin ona verdiği anlama bağlıdır ve olaylara gerçeklik ve anlam veren de, yine insan, o 'bilinci geçici ve pusulasız insan'dır. Böyle bakıldığında, bilimsel bilgi ile nesnellik değerini yitirmekte ve varlıksal bir değere sahip olmaktadır.
Ancak, bir başka şey daha var Sartre'ın düşüncesinde: Tarih genel ve nesnel anlamdan yoksundur ve bu tarihi, gerek geçmişin ve gerek kendi yaşadığının tarihini tanımlamak da insana aittir.
Aslında, 'Varlık ve Hiçlik'te ortaya konan, felsefi yöntem olarak, diyalektiğin göz alıcı bir biçimde kullanılışıdır: İnsan yalnızdır ve hiçbir zaman yalnız değildir; insan özgürdür, ancak bir 'duruma bağlı' ('en situation') olarak özgürdür. Marksist düşüncelerden soyutlanarak yapılmışbu insan ve onun eylemiyle ilgili görüşsavaşsonrasının damgasını taşır: İçinde ne olursa olsun hiçbir aşkın (transandantal) ya da dinsel öğe yoktur; ne var ki, saçma ve anlamsız karşısında duyulan bunalımın bir umutsuzluğa dönüşüp soysuzlaşmasına da izin verilmez, tersine bunalım, eylem konusunda açık ve seçik bir seçime, kendi yazgısını ve içine atıldığı durumu ele almaya götürür insanı.
Sartre, öte yandan, 60'lı yılların başlarında yayımladığı Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde, varoluşçulukla -'çağımız aşılmaz felsefi ufku' dediği- Marksizmi karşılaştıracak ve şunu söylemek dürüstlüğünü gösterecektir: 'Tarihte Descartes ile Locke'un dönemi olmuştur; Kant'ın ve Hegel'in dönemi olmuştur. Son olarak, içinde yaşadığımız Marx'ın dönemi gelmiştir. Bu üç felsefenin üçü de, sırasıyla, bütün bir düşünceyi besleyen tarla ve bütün bir kültürün ufku oluyor. Daha önce söyledim, şimdi de tekrarlıyorum: İnsanlık tarihinin tek geçerli yorumu diyalektik maddeciliktir ve çünkü, gerçekliğin kendisi Marksisttir ve Marksizm, hiç olmazsa zamanımız için aşılmaz durumdadır'.
Yaşamının son yıllarında ise, üstünde hep durduğu bir soruna yeniden dönecektir: 'Kendi özgürlüğüm kadar başkasının özgürlüğünü de hangi koşullarda isteyebilirim? '


4 Ağustos 2005