emre gümüşdoğan
02-05-2006, 13:52
ALTIN SUYUNA BANDIRILMIŞ DİZELER
HÜSEYİN PEKER
Şiir bir dergide şairinden de kopuk, bir ağacın tek kalmış yaprağı gibi öksüz kalır. Bazen onu alıp kucaklamak, üzerinde birikmiş zamana ait tozu ayıklamak zaman alır. Oysa bir kitapta onu kardeşleriyle, türdeşleriyle birlikte kucaklamak daha kolaydır. Bölüm başlıkları, şiirin güneşten koruyan başlığıdır, içindekiler dilimi de, göğsüne geçirdiği zırh. Şairi kılıç darbelerinden korur. Her şair kitaplaşamıyor ki! İşte bu bağlamda hem çıkmış birkaç kitaba, hem de dergilerde kalakalmış birkaç yalnız şiire değineceğim. O şiirler ki, dergilerin sayfasında boy uzatmış, güneşe yönelmiş buğday, fasulye çimi gibiler. Taptaze, dipdiri sesle altın suyunda yıkanmış zerreler gibi parlıyorlar, matbaa boyasının kokusu arasında. Onları düzelten, yerleştiren eller dert görmesin. Şu şairi sevindirmek, bu dünyanın en ayçiçekli ustalığı. İnsanın omzunu şişiren bir şeyler başlıyor şairi sevmekle.
İlk şiirim Adam Sanat'ın Ocak 2003 sayısından ve Refik Durbaş imzalı: "Bir idi, Aralık idi: 2002" başlığını taşıyor. Son şiirlerinde bir şeyler oldu Durbaş'a. Eskiden gazeteciliğe ilmik atan, bir elinde not kâğıtları, seyir yapan bir ozanı çağrıştırıyordu. Birden Çırak Aranıyor'daki ustalığına kavuştu. Yeniden toparladı okurunu. Şu dizelerdeki sahiciliğe bakarsınız, bana hak vereceksiniz:
"2002 de bugün, sekiz gündür
asansör bozuk diye evden çıkmıyordum,
ilk kez sokağa çıktım
Göztepe'den Kadıköy'e yürüdüm,
Feneryolu'nda bir bardak çay içtim
Geçen günlerime telefon ettim.
Gelecek günlerime mektup yazdım."
Hayatının içinden bir parçayı yazmış, Durbaş. Öyle sıcak bir parça ki bu, Dünya AIDS günü'nden Jimi Hendrix'e bir yığın yaşam parçacıkları resmigeçit yapıyor, hem de şimdiki zamanda. "ömrüme ömrün düştü" diyecek kadar inandırıcı.
Durbaş'ın varoşlardan yetişme, Ahmet Haşim'e ulaşma benzersiz bir birleşimi vardır şiirinde. Hem bir zambak inceliğinde yerleşmiş bir dille konuşur, hem de "Çaylar Şirketten" diyen mahalle acısı taşır şiirlerine. Onun bu birleşimi pek az şairde vardır. Yeni şiirlerindekine benzer bir çırpınmayı büyütürse Durbaş'ın adı ön sıralarda anılacak.
Ahmet Oktay; yıllardır ilgiyle izlediğimiz, Edip Cansever'den kalan boşluğa bizi sığdırmış çalışkan bir ozan-denemeci. Son Kişot dergisinin Kasım-Aralık 2002 tarihli 1. sayısındaki (Bu dergi çoğu yazın çevresine ulaşmadı ne yazık ki) "Bir Kederi Duyumsamak", en az son birkaç şiiri kadar etkiledi bizi. Yaşamın en üst ortasında hesaplaşıyor yeniden: Kendiyle, düzeniyle, iç karartısıyla. Ama sevdirerek yapıyor bunu. Hatta okurunu titreterek. Ben garip bir iç çekişme duydum kendimde, Oktay'ın "Kederini duyumsarken"
".. Torunum yok
bilmem yaşadım mı oğlumla"
Şu iki dizelik orta başlangıçta bile yürekten sarsan bir sitem var, ayrı yaklaşımı var, bastığı ortama.
"bir pelür kâğıdıyım artık
yürürken görünüyor içimin harfleri
sonunda döneceğim yer
zamanla tozlanacak bir raf."
Ahmet Oktay "Her Yüz Bir Öykü Yazar" diyerek derinden etkilemişti bir zaman. Dr. Kaligari'nin Dönüşü ile de az çarpışmamıştık yüzyüze. Şimdiyse içindeki derinlikten sesler taşırıyor, "ıpıssız kaldığını anlatıyor". Belki de ömrün sonuna yürüyen adımların toz toprak kokmayan sesleri bunlar. Son ses olmadığını beklediğimiz çağrışımlar.
Enver Ercan, Yasak Meyve dergisinin ilk sayısında (Ocak-Şubat 2003) en güzel şiirleri kendinden koymuş. O denli özenli ve ironik bir ağrıyı taşıyor ki şiirler. "Deprem Senaryosu"nda 6. katta yıkılıp apartman sakinlerinin başına yıkılacak yığınla kitaptan, "Ah Kalbim"de doktor da hak verdi bana, dişçi de benzer şeyler söyledi diyerek belki orta yaşa göndermeler yapıyor; şeker hastalığının cabası sayıldığı ortamda, kalbini sağlam buluyor şair, çünkü yaşam işlerine kalbini karıştırmıyormuş. Küçücük alanda bu iki şiirle büyük yer kaplamış Ercan. Kutlamak gerekir böylesi güzel uğraşları demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bu iki şiiri tam altı arkadaşıma telefonda okudum; onlar da aynı şeyi söylediler. Demek ki şiiri dostlara kadar yayan şey birebir etkinliğiymiş. "Bırakalım bu şiirde rahat etsin Ercan".
"Edebiyat Eleştiri"nin Ocak-Şubat 2003 tarihli sayısında dikkatimi çeken şiirlerden biri Adnan Satıcı'nın "Günlerin Getirdiği" şiiri. Ne zamandır uzun şiirler yazma gayreti gösteren Satıcı, bu şiirde soluğunu açmış. Nerdeyse kısık sesle bağırmaya çalışır gibi konuşuyor: Şiir diliyle. "Bugünün adı cuma" diye başlarken makineli tüfek atışıyla karşılıyor şiiri. "Bak ne diyeceğim, ben eskiden daha edip bir şeydim" derken de şairliğin sınırlarını zorluyor. Bir arayış Satıcı'nınki. Keyifli ve dikkat çekici.
Zeynep Uzunbay'ın Kavram Karmaşa ve Agora'da birer şiiri var. Bir içtenlik türküsü var anlatmak istediği. Yer yer alaycı bir dille kadın olmanın türlü köşelerine dadanıyor Uzunbay. Olanaklarını tarıyor. Didem Madak ile ironik bir konuşma yapıyor şiirde. Ama sahici tonlarla yapıyor bu işi. "Ben arada bir gülüyorum kız" derken bile içindeki acının dışa esmer alanlara vuruşuyla dikiliyor karşımıza.
Gülten Akın'nın Kitaplık'ın 57. sayısındaki "Gülümserdim" adlı şiiri "Mavi Kuş"lardan bu yana iyice tizleşen, yalınlığın sınır duvarından seslenen bir kıtlama şiiri. Yani az anlatılmış, duyuma bırakılmış. "Ben olsaydım, akşamın bütün ışıklarını yakardım" derken Gülten Akın, insana yılların getirdiği birikimin bilinmeyen bir karanlığını ateşliyor. Mum ışığından dev yaratıyor. Işığından büyük duran gölgelerin şairi artık o. Az söylüyor, çok duyuyorsunuz.
İsmail Uyaroğlu, uzun süredir adına dergilerde rastlamadığımız şiirin eski emekçilerinden. Onu son olarak Arkadaş Z. Özger, Nedim Gürsel ve Nihat Behram'la yaptığımız bir Büyükada gezisinden hatırlıyorum. Bir de yazdığı usul ve anlamlı şiirlerinden. Niye bıraktı diye üzüntü duyduğumuz şairlerdendi. Varlık dergisinde ve bazı dergilerde yeniden görünerek ortalığı şenlendirdi bir bakıma. Hele Varlık'ın Şubat 2003 sayısındaki şiiri "Ne de Çabuk Geçti Yıllar" son ayların şiir furyasında ortalığa şenlik ateşi gibi düşen bir yıldız nağmesiydi bence. Çok açık olarak bunamaya, yaşlanmaya yüz tutan bir ortayaşlının eski sevgilileriyle dünyaya yeniden katılma istemini dillendiriyor. "İnsan bir kere sever / Şair birkaç kere" deyişinde bile şairin çapkın biri değil, duygu taşkını biri olduğunu anlatması gizli. Çok yaralayıcı bir şiir. Belki ilk anda yalınlığı taşıran, en basiti arayan bir söz dizimi söz konusu. Ama dikkatle okununca kelimelere ne kadar yoğun anlamlar gizlediği, ne ağır yükler taşıyan kelimelerle işi sadeleştirdiği görülebilir.
"Beni de Ezberine Al", Hüseyin Ferhad adaşımın Gece Yazısı adlı alımlı derginin Ocak 2003 tarihli ilk sayısında yer alan şiirler tutamından biri. Kılıç İpekten Sınanır'ın son bölümlerindeki arayış çizgisini sürdüren Ferhad daha incelmiş bir yerden sesleniyor. Kelimeler azalmış, küçülmüş, anlam tortusunda yerleşik yerlere tutturulmuş ve çakı gibi sağlam yerlerden sesleniyor,
"Ben Hüseyin Ferhad
iflah olmaz bir aşk budalası"
Şiirin özünü örten bu ikiliye, şiirin adını tattıran şu ikiliyi eklemem gerekecek:
"Beni de ezberine al
kelime haznende unut"
Belki de şairlerin çoğuna esin kaynağı olan ilk şey aşktır. Ya da âşık olmanın getirdiği tattır. Ben bu şiirde aşk kokusu veren bir Ferhad esini tuttum.
İki de kitap var sırada:
Sevdavi, Tahir Abacı'nın üçüncü şiir kitabı, Varlık Yayınlarından 2002'de çıktı. 1951 doğumlu Tahir Abacı, roman ve öykü yazarı, aynı zamanda dergi ve gazetelerde denemeleriyle de gözüken bir yazın eri. Çoğu zaman edebiyatın içinde kalmış, ama hep üstlerde koşturmaktan yana olmamış bir duru işçi. Sevdavi'de ise karşımıza kelimelerin süzgeçten geçmiş ikinci anlamlarını da taşıran bir şiir emekçisi olarak karşılıyor bizi. Kâh İkinci Yeni'den esin tutmuş, kâh dönemin ozanlarını anımsatan (İzzet Yasar, Cemal Süreya, Sezai Karakoç vb) ama öykünme barındırmayan bir ozan olarak duruyor. Kelimeler kadar anlamlar da uçuşuyor onda. Daldan dala atlayan kesif bir şiiri var. "Bize de uğra rüzgâr biz de vebalıyız" derken içindeki sıkıntılar toplamını veba gibi hüzünlü bir benzetmeye uğratarak rüzgârdan medet umuyor. "Ova da bizi içeriyor. Çardak da sözün safında" diyor kitabın 18. sayfasında. Tahir Abacı; bu kitabıyla izlenmeye, incelenmeye değer bir şiir, şair profili yaratmış. Dokunaklı bir şiir. Ama bir ucu uçarı. Şiirlerin her tarafı kanatlı, dokunsan uçuyor sözcükler, o daldan bu dala.
"Yumruk kadar yerim eksik" derken (s. 54) inanmak zorunda kalacağınız bir şair Tahir Abacı.
İkinci kitabımız İzmir'den Etki Yayını Kasım 2002 basımı Mehmet Sadık Kırımlı'nın Güz Kuşatması adlı ikinci şiir kitabı. Düzlükler şairi Kırımlı, daha çok kendi ile sevdiği arasında kurduğu bir dille sesleniyor. Az kelimeyle, birbirine uyan bir bakış açısıyla kuşatılmış bu şiirler. Hiç batmayan bir anlatımı var. Yerinden kıpırdatmayan ılık bir meltem rüzgârı, usul bir deyiş. Sıkıntı ve usanç barındırmayan bir bakış. "daha hiç kimseye kapı olmadım" diyecek kadar duyarlı (s. 10). Hangi saz beni çalmadı ki seninle" diyecek kadar hayat bağımlısı (s.11). "Bir cümleye zehir ol deseler olamam" (s. 74) diyecek kadar alımlı ve can alıcı. İyilikler perisi bir kitap ve şair. Uzaktan seslenen ve gülümseyen bir ozan. Kitaptaki özgeçmişine doğum yılını yazmamış. Ben biliyorum; elliden büyük. Sanırım kendini "tenha bahçesinde yetişen güz eriği" (s.65) kadar hüznün ikiz kardeşi sanıyor. Öyleyse, o yaştadır o. Güz Kuşatması bir o kadar da, adanmış şiiri içinde barındırıyor. Demek ki sevgili dostları için yapacağı çok şey var Kırımlı'nın. Okunmaya, izlenmeye değer bir kitap bence.
akatalpa sayı 39
www.akatalpa.com (http://www.akatalpa.com)
HÜSEYİN PEKER
Şiir bir dergide şairinden de kopuk, bir ağacın tek kalmış yaprağı gibi öksüz kalır. Bazen onu alıp kucaklamak, üzerinde birikmiş zamana ait tozu ayıklamak zaman alır. Oysa bir kitapta onu kardeşleriyle, türdeşleriyle birlikte kucaklamak daha kolaydır. Bölüm başlıkları, şiirin güneşten koruyan başlığıdır, içindekiler dilimi de, göğsüne geçirdiği zırh. Şairi kılıç darbelerinden korur. Her şair kitaplaşamıyor ki! İşte bu bağlamda hem çıkmış birkaç kitaba, hem de dergilerde kalakalmış birkaç yalnız şiire değineceğim. O şiirler ki, dergilerin sayfasında boy uzatmış, güneşe yönelmiş buğday, fasulye çimi gibiler. Taptaze, dipdiri sesle altın suyunda yıkanmış zerreler gibi parlıyorlar, matbaa boyasının kokusu arasında. Onları düzelten, yerleştiren eller dert görmesin. Şu şairi sevindirmek, bu dünyanın en ayçiçekli ustalığı. İnsanın omzunu şişiren bir şeyler başlıyor şairi sevmekle.
İlk şiirim Adam Sanat'ın Ocak 2003 sayısından ve Refik Durbaş imzalı: "Bir idi, Aralık idi: 2002" başlığını taşıyor. Son şiirlerinde bir şeyler oldu Durbaş'a. Eskiden gazeteciliğe ilmik atan, bir elinde not kâğıtları, seyir yapan bir ozanı çağrıştırıyordu. Birden Çırak Aranıyor'daki ustalığına kavuştu. Yeniden toparladı okurunu. Şu dizelerdeki sahiciliğe bakarsınız, bana hak vereceksiniz:
"2002 de bugün, sekiz gündür
asansör bozuk diye evden çıkmıyordum,
ilk kez sokağa çıktım
Göztepe'den Kadıköy'e yürüdüm,
Feneryolu'nda bir bardak çay içtim
Geçen günlerime telefon ettim.
Gelecek günlerime mektup yazdım."
Hayatının içinden bir parçayı yazmış, Durbaş. Öyle sıcak bir parça ki bu, Dünya AIDS günü'nden Jimi Hendrix'e bir yığın yaşam parçacıkları resmigeçit yapıyor, hem de şimdiki zamanda. "ömrüme ömrün düştü" diyecek kadar inandırıcı.
Durbaş'ın varoşlardan yetişme, Ahmet Haşim'e ulaşma benzersiz bir birleşimi vardır şiirinde. Hem bir zambak inceliğinde yerleşmiş bir dille konuşur, hem de "Çaylar Şirketten" diyen mahalle acısı taşır şiirlerine. Onun bu birleşimi pek az şairde vardır. Yeni şiirlerindekine benzer bir çırpınmayı büyütürse Durbaş'ın adı ön sıralarda anılacak.
Ahmet Oktay; yıllardır ilgiyle izlediğimiz, Edip Cansever'den kalan boşluğa bizi sığdırmış çalışkan bir ozan-denemeci. Son Kişot dergisinin Kasım-Aralık 2002 tarihli 1. sayısındaki (Bu dergi çoğu yazın çevresine ulaşmadı ne yazık ki) "Bir Kederi Duyumsamak", en az son birkaç şiiri kadar etkiledi bizi. Yaşamın en üst ortasında hesaplaşıyor yeniden: Kendiyle, düzeniyle, iç karartısıyla. Ama sevdirerek yapıyor bunu. Hatta okurunu titreterek. Ben garip bir iç çekişme duydum kendimde, Oktay'ın "Kederini duyumsarken"
".. Torunum yok
bilmem yaşadım mı oğlumla"
Şu iki dizelik orta başlangıçta bile yürekten sarsan bir sitem var, ayrı yaklaşımı var, bastığı ortama.
"bir pelür kâğıdıyım artık
yürürken görünüyor içimin harfleri
sonunda döneceğim yer
zamanla tozlanacak bir raf."
Ahmet Oktay "Her Yüz Bir Öykü Yazar" diyerek derinden etkilemişti bir zaman. Dr. Kaligari'nin Dönüşü ile de az çarpışmamıştık yüzyüze. Şimdiyse içindeki derinlikten sesler taşırıyor, "ıpıssız kaldığını anlatıyor". Belki de ömrün sonuna yürüyen adımların toz toprak kokmayan sesleri bunlar. Son ses olmadığını beklediğimiz çağrışımlar.
Enver Ercan, Yasak Meyve dergisinin ilk sayısında (Ocak-Şubat 2003) en güzel şiirleri kendinden koymuş. O denli özenli ve ironik bir ağrıyı taşıyor ki şiirler. "Deprem Senaryosu"nda 6. katta yıkılıp apartman sakinlerinin başına yıkılacak yığınla kitaptan, "Ah Kalbim"de doktor da hak verdi bana, dişçi de benzer şeyler söyledi diyerek belki orta yaşa göndermeler yapıyor; şeker hastalığının cabası sayıldığı ortamda, kalbini sağlam buluyor şair, çünkü yaşam işlerine kalbini karıştırmıyormuş. Küçücük alanda bu iki şiirle büyük yer kaplamış Ercan. Kutlamak gerekir böylesi güzel uğraşları demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bu iki şiiri tam altı arkadaşıma telefonda okudum; onlar da aynı şeyi söylediler. Demek ki şiiri dostlara kadar yayan şey birebir etkinliğiymiş. "Bırakalım bu şiirde rahat etsin Ercan".
"Edebiyat Eleştiri"nin Ocak-Şubat 2003 tarihli sayısında dikkatimi çeken şiirlerden biri Adnan Satıcı'nın "Günlerin Getirdiği" şiiri. Ne zamandır uzun şiirler yazma gayreti gösteren Satıcı, bu şiirde soluğunu açmış. Nerdeyse kısık sesle bağırmaya çalışır gibi konuşuyor: Şiir diliyle. "Bugünün adı cuma" diye başlarken makineli tüfek atışıyla karşılıyor şiiri. "Bak ne diyeceğim, ben eskiden daha edip bir şeydim" derken de şairliğin sınırlarını zorluyor. Bir arayış Satıcı'nınki. Keyifli ve dikkat çekici.
Zeynep Uzunbay'ın Kavram Karmaşa ve Agora'da birer şiiri var. Bir içtenlik türküsü var anlatmak istediği. Yer yer alaycı bir dille kadın olmanın türlü köşelerine dadanıyor Uzunbay. Olanaklarını tarıyor. Didem Madak ile ironik bir konuşma yapıyor şiirde. Ama sahici tonlarla yapıyor bu işi. "Ben arada bir gülüyorum kız" derken bile içindeki acının dışa esmer alanlara vuruşuyla dikiliyor karşımıza.
Gülten Akın'nın Kitaplık'ın 57. sayısındaki "Gülümserdim" adlı şiiri "Mavi Kuş"lardan bu yana iyice tizleşen, yalınlığın sınır duvarından seslenen bir kıtlama şiiri. Yani az anlatılmış, duyuma bırakılmış. "Ben olsaydım, akşamın bütün ışıklarını yakardım" derken Gülten Akın, insana yılların getirdiği birikimin bilinmeyen bir karanlığını ateşliyor. Mum ışığından dev yaratıyor. Işığından büyük duran gölgelerin şairi artık o. Az söylüyor, çok duyuyorsunuz.
İsmail Uyaroğlu, uzun süredir adına dergilerde rastlamadığımız şiirin eski emekçilerinden. Onu son olarak Arkadaş Z. Özger, Nedim Gürsel ve Nihat Behram'la yaptığımız bir Büyükada gezisinden hatırlıyorum. Bir de yazdığı usul ve anlamlı şiirlerinden. Niye bıraktı diye üzüntü duyduğumuz şairlerdendi. Varlık dergisinde ve bazı dergilerde yeniden görünerek ortalığı şenlendirdi bir bakıma. Hele Varlık'ın Şubat 2003 sayısındaki şiiri "Ne de Çabuk Geçti Yıllar" son ayların şiir furyasında ortalığa şenlik ateşi gibi düşen bir yıldız nağmesiydi bence. Çok açık olarak bunamaya, yaşlanmaya yüz tutan bir ortayaşlının eski sevgilileriyle dünyaya yeniden katılma istemini dillendiriyor. "İnsan bir kere sever / Şair birkaç kere" deyişinde bile şairin çapkın biri değil, duygu taşkını biri olduğunu anlatması gizli. Çok yaralayıcı bir şiir. Belki ilk anda yalınlığı taşıran, en basiti arayan bir söz dizimi söz konusu. Ama dikkatle okununca kelimelere ne kadar yoğun anlamlar gizlediği, ne ağır yükler taşıyan kelimelerle işi sadeleştirdiği görülebilir.
"Beni de Ezberine Al", Hüseyin Ferhad adaşımın Gece Yazısı adlı alımlı derginin Ocak 2003 tarihli ilk sayısında yer alan şiirler tutamından biri. Kılıç İpekten Sınanır'ın son bölümlerindeki arayış çizgisini sürdüren Ferhad daha incelmiş bir yerden sesleniyor. Kelimeler azalmış, küçülmüş, anlam tortusunda yerleşik yerlere tutturulmuş ve çakı gibi sağlam yerlerden sesleniyor,
"Ben Hüseyin Ferhad
iflah olmaz bir aşk budalası"
Şiirin özünü örten bu ikiliye, şiirin adını tattıran şu ikiliyi eklemem gerekecek:
"Beni de ezberine al
kelime haznende unut"
Belki de şairlerin çoğuna esin kaynağı olan ilk şey aşktır. Ya da âşık olmanın getirdiği tattır. Ben bu şiirde aşk kokusu veren bir Ferhad esini tuttum.
İki de kitap var sırada:
Sevdavi, Tahir Abacı'nın üçüncü şiir kitabı, Varlık Yayınlarından 2002'de çıktı. 1951 doğumlu Tahir Abacı, roman ve öykü yazarı, aynı zamanda dergi ve gazetelerde denemeleriyle de gözüken bir yazın eri. Çoğu zaman edebiyatın içinde kalmış, ama hep üstlerde koşturmaktan yana olmamış bir duru işçi. Sevdavi'de ise karşımıza kelimelerin süzgeçten geçmiş ikinci anlamlarını da taşıran bir şiir emekçisi olarak karşılıyor bizi. Kâh İkinci Yeni'den esin tutmuş, kâh dönemin ozanlarını anımsatan (İzzet Yasar, Cemal Süreya, Sezai Karakoç vb) ama öykünme barındırmayan bir ozan olarak duruyor. Kelimeler kadar anlamlar da uçuşuyor onda. Daldan dala atlayan kesif bir şiiri var. "Bize de uğra rüzgâr biz de vebalıyız" derken içindeki sıkıntılar toplamını veba gibi hüzünlü bir benzetmeye uğratarak rüzgârdan medet umuyor. "Ova da bizi içeriyor. Çardak da sözün safında" diyor kitabın 18. sayfasında. Tahir Abacı; bu kitabıyla izlenmeye, incelenmeye değer bir şiir, şair profili yaratmış. Dokunaklı bir şiir. Ama bir ucu uçarı. Şiirlerin her tarafı kanatlı, dokunsan uçuyor sözcükler, o daldan bu dala.
"Yumruk kadar yerim eksik" derken (s. 54) inanmak zorunda kalacağınız bir şair Tahir Abacı.
İkinci kitabımız İzmir'den Etki Yayını Kasım 2002 basımı Mehmet Sadık Kırımlı'nın Güz Kuşatması adlı ikinci şiir kitabı. Düzlükler şairi Kırımlı, daha çok kendi ile sevdiği arasında kurduğu bir dille sesleniyor. Az kelimeyle, birbirine uyan bir bakış açısıyla kuşatılmış bu şiirler. Hiç batmayan bir anlatımı var. Yerinden kıpırdatmayan ılık bir meltem rüzgârı, usul bir deyiş. Sıkıntı ve usanç barındırmayan bir bakış. "daha hiç kimseye kapı olmadım" diyecek kadar duyarlı (s. 10). Hangi saz beni çalmadı ki seninle" diyecek kadar hayat bağımlısı (s.11). "Bir cümleye zehir ol deseler olamam" (s. 74) diyecek kadar alımlı ve can alıcı. İyilikler perisi bir kitap ve şair. Uzaktan seslenen ve gülümseyen bir ozan. Kitaptaki özgeçmişine doğum yılını yazmamış. Ben biliyorum; elliden büyük. Sanırım kendini "tenha bahçesinde yetişen güz eriği" (s.65) kadar hüznün ikiz kardeşi sanıyor. Öyleyse, o yaştadır o. Güz Kuşatması bir o kadar da, adanmış şiiri içinde barındırıyor. Demek ki sevgili dostları için yapacağı çok şey var Kırımlı'nın. Okunmaya, izlenmeye değer bir kitap bence.
akatalpa sayı 39
www.akatalpa.com (http://www.akatalpa.com)