emre gümüşdoğan
01-09-2008, 11:00
http://www.siirakademisi.com/spaw2/uploads/images/zafer_doruk.jpg
Zafer DORUK (1956- )
1956'da Bitlis’te doğdu. Altı yaşında ailesiyle birlikte Adana’ya göç etti, o zamandan bu yana Adana’da yaşıyor. Adana Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra iş yaşamına atıldı. Değişik işlerde çalıştı, iş bulamayınca uzun yıllar işportacılık yaparak geçimini sağladı. Özel bir okulun kütüphanesinde iş buldu. Halen Başkent Üniversitesi Gönen Okulları'nın kütüphane sorumlusu olarak çalışmaktadır. Adana Altın Koza Sanat Konseyi'nde Edebiyatçılar Derneği'ni temsil eden Doruk, Seyhan Belediyesi'nce düzenlenen Orhan Kemal Öykü Yarışması'nın Düzenleme Komitesinde ve Seçici Kurulunda görev aldı.
İlk öyküsü “Lekeli Öğretmen” okul gazetesinde yayımlandı. Dergilerde yayınlanan ilk öyküsü "Kedi" Tını dergisinde yayımlandı. Sonraki Yıllarda öyküleri ve yazıları Varlık, Adam Öykü, E, Defter, Kül, Üçüncü Öyküler, Bir Bilet Gidiş Dönüş, İmge Öyküler, Edebiyat Eleştiri, Ünlem, Agora gibi dergilerde yayımlandı. İlk kez 1993 yılında "Kedi" adlı öyküsü ile Seyhan Belediyesi Orhan Kemal Öykü Yarışması'nda dereceye giren Doruk, çok sayıda yarışmadan ödülle döndü. Bazı öyküleri yerel bir televizyon kanalı tarafından filme çekildi. Öykünün dışında tiyatro oyunu da yazdı. “Hayata Dair Falsolu Vuruşlar” adlı oyunu ‘Tiyatro Gerçek’ tarafından sahnelendi.
Yapıtları:
Öykü:
Bir Uçumluk Kanat Lütfen
Canın Çukurova’ya İstanbul
Yalınayak Geceler
Çal Dedim Klarnetçi Çocuğa
Aşkgüzar
Soyka
Oyun:
Hayata Dair Falsolu Vuruşlar /‘Tiyatro Gerçek’ tarafından sahnelendi.
Ödülleri:
1993 Seyhan Belediyesi Orhan Kemal Öykü Yarışması -başarı ödülü_ “Kedi” ile
1995 Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Orhan Kemal Öykü Yarışması -birincilik- “Bir Uçumluk Kanat Lütfen” ile
2000 Oktay Akbal Öykü Yarışması -başarı ödülünü-
2002 Hacı Bektaş Belediyesi Öykü yarışması -ikincilik- “Gıcır Gıcır Bilyeler” ile
2003 Polatlı Belediyesi Sakarya Öyküleri Öykü Yarışması -üçüncülük- “Çarık” ile
2004 SBS Radyosu Uluslararası Türkçe öykü Yarışması -birincilik- “Gıcır Gıcır Bilyeler” ile
2005 Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması - birincilik- “Soyka” ile
emre gümüşdoğan
01-09-2008, 11:02
SANDIK İAŞESİ
Musa, Çakır, Cemal ve Lastik...
Bir işyerinin ortakları gibi her sabah gelip dükkânı açıyor, çaylarını demliyor; yüz gram zeytindi, beyaz peynirdi, biraz salatalıktı, domatesti, soğandı, sabahla öğleni birleştirip karınlarını doyuruyor, Musa’nın karısının eski giysi parçalarından dokuduğu kilimin üstünde, çiçekli minderlerde oturup hayallerini gerçekleştirecekleri işler tasarlıyorlar.
Bir tek Lastik’in altında minder yok. Kapıya yakın plastik bir taburede oturuyor.
Burasının bir zamanlar bakkal olduğunu anlamak için durup içeriyi incelemek, tahta sergenlerde bulunan bir teneke yemek yağını, iki kutu toz deterjanı, iki poşet çamaşır mandalını, iki kelep yorgan ipini, beş paket mısır cipsini, kapaksız bir kutuda tozlanmış dikiş makaralarını, kirişteki çivide asılı sarı lacivert kasnaklı uçurtmayı görmek gerekiyor.
Mahalle halkı, “Bunlar yine eski bakkalın orda bi haltlar karıştırıyorlar ya, haydi hayırlısı, yakında çıkar kokusu,” diyerek, bunları uzaktan uzağa göz hapsinde bulunduruyor.
Çakır, eski acilcilerden. Çocukluğunda çeşitli işlere girip çıkmış. Cezaevinden sonra çalışmayı bırakmış. Kurduğu birçok hayal var. Şu sıralar en büyük hayali, parayı bulur bulmaz şehir dışında dev bir birahane çadırı kurup arkadaşlarını orada toplamak.
Cemal’in hayal mekânı Çakır’ınkinden biraz uzak: Yeşili bol, yazın havası serin, sakin bir kasabada büyük bir bağ evi satın alıp orayı pansiyona dönüştürmek.
Lastik’in hayali bir deniz kıyısında: Zabıtaların rahatsız etmeyeceği, ruhsatlı, belgeli bir balıkçı lokantası açmak, bundan böyle dolmuşta, pazarda, mitingde, statta, alışveriş kuyruğunda dalacağı bir cep aramamak. “Bu meslekte biraz yaşlanıp da elin ayağın titremeye başladı mı kendini çabuk ele verirsin,” diyor.
Musa, kapağı Fransa’ya, küçük bir şehirde dönercilik yapan oğlunun yanına atacak ve oradan Paris’e zıplayacak. “Paris gibisi yok,” diyor. Orada büyük bir market açmayı düşünüyor. Bir de kadınlar... Sarışınları seviyor. Fransız kadınlarının da çoğu sarışınmış zaten.
“Yok aga yok, bu böyle olmaz!” diyor Cemal. “Ciğeri beş para etmez adamlar parayı götürüyor, biz şurada üç kişiyiz, üçümüzden toplasanız beş lira çıkmıyor.”
Dördümüz dese, Lastik de işin içinde olacak. Bu iş üç gündür konuşuluyor, onu hesaba alan yok.
Musa, “Bak Çakır, bu iş benim de aklıma yattı,” diyor. “Cemal doğru söylüyor, madem partide adamların var, peşini bırakma. Seçime şurada ne kaldı ki?”
Lastik aradan dalıyor: “Çakır gidip bir konuşsun, gerisi kolay,” diyor.” Ona baktıklarını görünce başını çevirip top oynayan çocukları izliyor.”
Musa, “Tahsin seni kırmaz,” diyor. “Birlikte idamdan dönmüşsünüz, yeri gelir, anlatır.”
Lastik, fırça saçlı çocuğun topu kaleye şutlamasını bekliyor. Top kaleye gittikten sonra dönüp, “Partinin yazmanı demek, partide en iş bitiren adam demektir,” diyor.
Cemal onu sallamıyor; Çakır’a, “Başkanın yanına çıkarsan yanına Tahsin abiyi de al diyor. “Hatta mümkünse randevuyu Tahsin abi alsın.”
“Başkan da eski tüfeklerdenmiş.”
Bu Lastik de her şeye sünmese olmaz. Çakır kimin ne olduğunu biliyor. Lastik susup yine sokağa dönüyor. Fırça saçlı çocuk çalım atarken ayağı rakibine takılıyor.
“Harbi konuşurum. Derim ki başkanım, beni az çok tanıyorsunuz.”
“Hah, şöyle! Konuş! Vallahi konuş. Sen konuşursun. Zamanında az mı konuştun?”
“Bu var ya bu, tembelliğinden. Bu Allahsız istesin, işin alayını bağlar.”
“Bilmez miyim? Buna gel partide çalış diyorlar, tenezzül etmiyor bu.”
“Eski tüfeklerin hepsi tanır bunu.”
“Devlet, sizin sözünü ettiğiniz partiye ne kadar seçim yardımı yapmış, biliyor musunuz?”
Lastik bu. Bir çalım, aradan dalıveriyor. Atıyor ortasını. Cemal şaşırıyor. Hakem, sandalyesini kapının önüne atıp oturmuş, pijamalı, fanilalı emekli bir baba. Bir düdük sesi: Faul. Çocuğun biri yerde. Atışı fırça saçlı çocuk yapacak.
“Ne kadar?”
“Tam, yüz altmış yedi milyon.”
“Yapma ya!”
“İnanmazsanız gazeteye bakın.”
“İyi para.”
“Peki, bu paralar nereye gidiyor?”
“İl ve ilçe Başkanlarına.”
“Onlar nerelere dağıtıyor?”
“Oy getirmesi olası yerlere.”
“Nesi?”
“Olası.”
“Afferin be Cemal! Kafalarına göre diyorsun yani.”
“Çıkar derim ki sayın başkanım, ben eski acilcilerden Çakır. Bize acilen para gerekiyor.”
“Aynen öyle.”
“Yok yok, öyle söylenmez, her şey usulünce.”
“Biz namusumuzla iş yapıyoruz arkadaş derim. Bu yılki sandık iaşe işine biz talibiz.”
“Siz bize destek çıkarsanız biz de size çıkarız dersin.”
“Bakın, sabahtan beri destek destek deyip duruyorsunuz. Biz soldan çark etmiş bir partiye destek filan olamayız arkadaşlar. Ne var ki gölgemiz ağırdır, alengirli işler oldu mu bizi bulurlar. Aralarında gönül borcu duyduğum dostlarım da vardır ama üstüne basarak söylüyorum: destek mestek yok!”
“Yapma be aga! İşi alana kadar.”
“Kimseye söz vermem Cemal. Sözümü tutmazsam sağda solda cart curt eder, biz bu solcuları biliyorduk, bunlar her zaman böyledir zaten derler. İşi alırsak dernek adına alırız. Bireysel olmaz.”
“Kaç kişiyiz?”
“Üç.”
"Dördüncüsü de dernek.”
İçinin yağı eriyor Lastik’in. Vay be! Onlara bu kadar uzak ha! Top dükkânın camekânına çarpıp dönünce bir orta yapıyor şişman çocuk. Lastik kafayı uzatıveriyor. “Sandık başlarında en az beş bin görevli bulunur,” diyor. “Bu da beş bin dürüm demektir. Her dürüm ikişer liradan…”
“On bin.”
“Bunlar teferruat,” diyor Musa.
“Şişe başına elli kuruş da ayrandan...”
“En az bin dürüm de arada kaynar...”
Bunu bilmiyorlar işte. Arada nasıl kaynayacak dürümler? Top bir türlü içeri girmiyor. Karambol:
“Arkadaşlar, partiden biri gelmiş olsun, bin dürüm de filan bölgeye deyip dürümleri götürsün, biz de onu hesaba geçelim. Mesela yani. Kim götürdü? Bilmiyoruz. Görseniz tanır mısınız? Tanımayız. Partiden bir görevliymiş. Ayıktınız mı?”
“Uzun lafın kısası şu: Yuvarlak hesap bir yüzlük atarsanız yeter başkanım der, kestirir atarım.”
“Anlaşırız bir lokantayla, dürüm başına şu kadar deriz. Servisi de içinde. Elimizi bile sürmeyiz.”
“Size bir şey söyleyeyim mi?” diyor Lastik. “Lokantaya filan gerek yok, kendimiz yaparız..”
Lahavle çekiyor Cemal. Musa, bırakın konuşsun anlamında göz kırpıyor. Şişman çocuk, fırça saçlı çocuğun ayağından topu kapıp bir orta daha yapıyor.
Lastik, “Verin görevi bana, gerisine karışmayın siz,” diyor. “Kaç dürüm? Şu kadar. Ne kadar tuttu? Bu kadar. Alacağınız parayı bilirsiniz siz. Tutarım dört adam, atarım iki tezgâh, değil beş, siz isteyin on, on beş bin dürüm. Servis işini diyorsanız, onu da ben hallederim, kırığım çoktur. Tutarım mahalle durağından iki taksi, bütün sandıkları dolaşırım. Elinizi bile sürmezsiniz.”
“Gel bakayım şöyle yamacıma,” diyor Çakır. Lastik kaleciyi geçip topu kaleye bırakıyor: Gol!
“Gerçekten kalkabilir misin bu işin altından?”
“Yahu Çakır bırak Allah’ını seversen!” diyor Cemal. “Sen de bunun ağzına bakıyorsun. On- on beş bin dürümden söz ediyor, çocuk oyuncağı mı bu! Bağlarız bir lokantayı, olur biter.”
Lastik bir atak daha yapıyor. “Tavuk!” diyor. “Tavuk döner yaparız! Daha ucuza gelir. Dürümünü üç liradan versek, dürüm başına sağlama iki buçuğumuz var.”
“Peki, “Lahmacun daha kârlı değil mi?” diyor Cemal.
“Lahmacun daha iyi fikir.”
“Fırını ben size ayarlarım,” diyor Lastik.
“Yaptıktan sonra fırın çok.”
“Çok ama her fırın para kazandırmaz.”
“Fatura?”
“Faturayı da ayarlarım ben size. Maliyede bir ton kırığım var.”
“Bir hırsızın maliyeyle ne işi olabilir ki lan?”
“Çocuk olmayın. Hangisinin evi soyulsa polisten önce bana gelir, ben de küçük bir komisyon karşılığı gidip o mıntıkanın hırsızlarından malını geri alırım.”
“Tamamdır,” diyor Çakır. “Bu seçimin sandık iaşe işi bizimdir. Yarın ilk işim gidip Tahsin abiyi görmek olacak. Hayırlı olsun arkadaşlar. Bugünkü toplantı bitmiştir.”
Şimdi bunu kutlamanın zamanı.
Herkes cebindekini boşaltıyor.
Lastik dışında.
Musa bakkala gitmek için ayağa kalkıyor. Çakır, “Yarım kilo salatalık, yarım kilo domates, dört ekmek, iki yüz gram beyaz peynir, dört şişe de Güzelbağ,” diyor.
Üç değil, dört! Lastik sevincinden titriyor. Dışarı çıkıp çocukların arasına dalıyor. Top şimdi kanalda çimmekten saçları bozarmış çocuğun ayağında. Çalımını bozup topu onun ayağından alıyor Lastik. Bir pas: Top şimdi fırça saçlı çocuğun ayağında. Ona, “Atsana lan bi kellelik!” diyor. Fırça saçlı çocuk gülüyor.
Zafer DORUK
Zafer Doruk için başka biryerde de yazmıştım, nerdeydi anımsamıyorum şimdi. Öyküyü omuriliğinden yakalayan bir yazar o. Kişilerinin halet-i ruhiyeleriyle toplumsal yapı arasındaki değmeleri ve kopmaları, toplumsalcılığından ödün vermedenestetize ediyor. Didaktizme katiyen savrulmuyor. Başöğretmenliğe, sosyal mühendisliğe hiç özenmiyor.İnce işçiliğini iyi biliyor öykücülüğün. Her öyküsünün tadı belleğimizde kalıyor, dersem abartmış olmam sanırım.
Soyka'daki öykü kahramanları adeta nefes alır ve siz okurken bu nefesi duyarsınız.
Sevgiler.
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2006-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.