PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Zafer Ekin KARABAY


emre gümüşdoğan
10-11-2007, 00:48
Zafer Ekin KARABAY

"Oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı...

karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık".


Elimizi bırakmadan önce son mektubu:

"Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...) Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için. Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.

Beni affedin."




http://farm3.static.flickr.com/2291/1937591112_226fc421d3_m.jpg

Zafer Ekin KARABAY (1975 – 2002)

1975 yılında Kayseri’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu kentte tamamladı. Kayseri Atatürk Ticaret Lisesi'nden mezun oldu. (1993)Aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Lisansöğrenimini 1999 yılında tamamladı veAnkara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans programına başladı. Ölümünden iki gün önce yüksek lisans programından başarıyla tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştığı dönemde odasının kapısına kendini kemeriyle astı ve kendi isteği ile aramızdan ayrıldı. 13 Eylül 2002

İlk şiiri 1995 yılında İnsancıl dergisinde yayımlandı. Toplumcu gerçekçilik şiir tarzında, incelikli bir üslûpla usta işi şiirler yazdı. Şiirleri ve eleştiri yazıları; Bahçe, Damar, Dize, Edebiyat ve Eleştiri, İnsancıl, Islık, Kavram-Karmaşa, Kül ve Varlık gibi belli başlı edebiyat dergilerinde yayımlandı. 1995 Yılında Kar-Ya (Bilimsel ve Kültürel Araştırma ve Yayıncılık Kooperatifi) aracılığıyla çıkarılan Sanat Eylemi adlı derginin kurucuları arasında yer aldı. Karabay 1999 yılında Varlık dergisi tarafından düzenlenen Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ni şiir dalında kazandı. Bir yıl sonra da Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü Jüri Özel Ödülü’nü ‘Şubatta Saklambaç’ adlı dosyası ile kazandı, Şubatta Saklambaç, aramızdan ayrılışından üç ay sonra Mayıs Yayınları tarafından yayımlandı.

Yapıtları:
Şubatta Saklambaç / Mayıs Yayınları

Ödülleri:
1999 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’ni şiir dalında.
2000 Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü Jüri Özel Ödülü

emre gümüşdoğan
10-11-2007, 14:37
http://farm3.static.flickr.com/2206/1946694383_7b0a0484cd_m.jpg


Şairin intiharı

Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
"Şuna bir göz at" diye elime tutuşturulmuş bir mektup...
13 Eylül 2002 tarihli... Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
En üstte büyük harflerle "Aslında bütün mesele neydi?" yazıyor:
"Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi..."
İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
Sonra merakım yendi korkumu...
Okudum:

***

"Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...)
Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
Beni affedin."

***

Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını...
"Şair - yazar - akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti."
Neden peki?
"Aslında bütün mesele neydi?"
"Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur" diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..
"Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
Mağrur bir an mı?"
Hayır!
Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi...
Alaattin Topçu’nun deyişiyle "hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini", "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi...
Sokaktaki tevekkülle baş edememesi... Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi...
Ve "kendiyle barışıp" haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi...
Nilgün Marmara da "Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben" deyip gitmedi mi?

***

"Son mektup"un üzerinde bir not var:
"Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim" deyip muzipçe soruyor:
"Nasıl sevineceksem?"
Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:
"Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?"
Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği... Vahşeti yüreğinde hisseden "yabancı"nın dayanılmaz bozgunu...
"Kaçış değil onlarınki, reddediş", biliyorum.
Ama yine de "Bu reddiyenin başka yolları olmalı" diyorum.
Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan...
Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan...
Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı...
Çünkü Karabay’ın dediği gibi;
"Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi..."
O gemiyi en son şair terk etmeli...

candundar@superonline.com

Milliyet
www.milliyet.com.tr (http://www.milliyet.com.tr)

emre gümüşdoğan
11-11-2007, 00:12
<DIV align=center>
<DIV align=center>
<DIV align=center>http://farm3.static.flickr.com/2206/1946694383_7b0a0484cd_m.jpg


<DIV align=center>Bir düş kazası
<DIV align=left>

<DIV align=left>Yağmurdan sokağa çıkamıyor bahar.
"Cemreleri tanklar ezmiş" diyorlar. Havada, toprakta, suda, harpte ölmüş bebelerin ayazı...
Ekranda bozgun artığı ordular; elimde hanidir aynı kitap var.


* * *

"Saklambaç oynayan bir çocuktu
büyüttüğüm; babasının dudaklarına
sıkışmış ve unutulmuş...
sobelendim, saklandığım saydam düşlerin
ardında. sunacak başka şeyim yoktu,
bir çocuğun bayram sabahındaki
beklentisini sundum yaşama ve tedirginliğini
oğlu savaşta bir annenin. Uzak ezgisini
dinleyerek bırakıp gitmelerin..."



* * *
Zafer Ekin Karabay bu mısraları yazdığında 28 yaşındaydı.
Hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğine dayanamadı.
Son bir şiir yazdı.
Ve büyük sırrını onun dizelerine sakladı:


* * *

"Nil güne akarken şubat gibi biriktim;
dört yıl topladığı acısını yirmi dokuzuncu
adımında gösteren. Ve çıktım yaşama
onun sakladıklarını sunarak saklandığım
yerden. Sonra kendime dönüp dinledim:
yeniden acılarımı ve sordum:
yaşamın neresine saklanmalı ozan,
ya da nasıl saklamalı yaşamı?



* * *
"Gün'e akan Nil", Nilgün'dü aslında: Nilgün Marmara - "Hayatın neresinden dönülse kârdır" deyip 29'unda intihar etmişti.
Şimdi "yirmi dokuzuncu adımında" sıra Zafer'deydi.
"Daha ne kadar dayanabilirdi ki, herkesin, bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu
yaşama..."
Hayatta ne saklayacak bir şey, ne de saklanacak bir yer kalmıştı.
Ölüme sığınmaya karar verdi.
Önce kitabı "Şubatta Saklambaç" yayımlanacak ve o, 29. yaşının 29 Şubat'ında vedalaşacaktı hayatla...
"Kitabına bir yığın sırla birlikte, intihar edeceği tarihi de gizlemişti".
Şubatta (bu) saklambaç bitecekti.


* * *

Lakin yetişmedi kitap...
29. yaş, kapıya dayandı.
Artık bekleyecek gücü kalmamıştı.
"O kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz" diye yazdı son mektubunda...
"Beni affedin" dedi. Mektubunun Kül'de yayımlanmasını istedi.
Ve eylülde Eskişehir'de intihar etti.
Henüz 29'una basmamıştı.

* * *

Kül, Ekim 2002'de bastı mektubu.
Kapakta Karabay'ın mahzun bir fotoğrafı vardı.
Altında iki yitik mısra:

"Oysa biz hep bir düş kazasında yitirdik arkadaşlarımızı...
karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardık".


* * *

Zafer'in "Görmeden Ölmesem" dediği kitap, ölümünden 3 ay sonra, yayımlandı. (Mayıs yayınları, Ankara. Aralık, 2002)
"Şubatta Saklambaç"ı şubatta okudum, ama üzerine yazı yazamadım.
O ara bombalar düştü cemrelerin ardı sıra...
Havada, toprakta, suda, karşıdan karşıya geçerken eli bırakılmış çocukların ayazı...
29'unda bir şair, ilk kitabını göremeden öldü bir düş kazasında...
Belki de ondan; hanidir yağmurun iki eli, baharın yakasında...


6 Temmuz 2005, Çarşamba
candundar@superonline.com (candundar@superonline.com)

Milliyet

www.milliyet.com.tr (http://www.milliyet.com.tr/)

emre gümüşdoğan
12-11-2007, 13:05
Düş kazası ve Zafer Ekin Karabay

Adil Okay
okayadil@hotmail.com

‘Cehenneme bir bilet lütfen, tek gidiş olsun’ (1)

İntihar temasını işlemeyen şair var mı? Sanmam. Hemen her şair, yaşamının bir noktasında intiharı düşünmüş, sorgulamış ve yazmıştır. Kimi zaman açıktan, kimi zaman mısra aralarına gizleyerek. Ya intihardan söz edip, sonra sözümü tutuyorum der gibi ölümü kucaklayan şairlerin sayısını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum ama bildiğim tek gerçek, şairler arasında intihar eğiliminin, diğer sanatçılara göre daha fazla olduğudur. Ve intihar eden şairlerden ilk aklıma gelenler: Sergey Yesenin, Mayakovski, Sylvia Plat, Nilgün Marmara, Özge Dirik, Sosyal Ekinci, İmam Aygün, Kenan Özcan, Kaan İnce ve diğerleri.

Bir söyleşide, (ne yazık ki bu güne kadar adını bile duymadığım) Zafer Ekin Karabay adlı bir şairin, 2002 yılında 29 yaşında intihar ettiğini öğrendim. Yani bundan dört yıl önce. Merak edip araştırdım. Şimdi elimde Kül dergisinin Ekim 2002 tarihli 29. sayısı var. Kapakta Karabay’ın fotoğrafı ve ona ait dört mısra:


‘Oysa biz hep bir düş kazasında
Yitirdik arkadaşlarımızı
...
Karşıdan karşıya geçerken
Eli bırakılan çocuklardık’ (2)


Sadece bu dört mısra bile benim Karabay’ın imge derinliğine hayran olmama yetti. Öyle ya, ben de bir düş kazasında, sınıfsız, sınırsız bir dünya kurma özlemiyle çıkılan ütopik yolculukta arkadaşlarımı yitirmiştim. Öyle ya, bizim kuşak daha gençliğini yaşayamadan kahraman olmaya ve ölüme mahkum olmuştu. ‘Karşıdan karşıya geçememiş’, tankların altında kalmıştık. Sağ kalanlarımızın da ‘düşleri yasaklanmıştı.’

Hep söylemişimdir, usta işi şiirler genel bir beğeni toplar. Ama insanlar bu şiirler içinde, kendi ruh halleriyle ya da yaşantılarıyla örtüşenleri daha çok benimserler; okurken heyecanlanırlar. Benim içinde öyle oldu. Karabay’ın yukarıdaki imgeleri benim için bir hayatın özeti gibiydi. Dört mısra bir hayattı, birçok hayattı. Bizim hayatımızdı...


Rivayete göre Yunus Emre, Mevlana’nın yüzlerce sayfa tutan Varidat’ını okumuş ve ‘bir insanın oluşumunu anlatmak için bu kadar söze gerek var mı’ demiştir. Bu yorum üzerine müritleri ‘Peki sen olsan ne derdin ya Yunus’ diye sormuştur. Yunus yanıtlamıştır: ‘Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.’ İşte şiirin gücü. Karabay’ın şiirinin zenginliği de böyle açıklanabilir. Dört mısrada anlatılan hayatlar ve benim bunları okurken duyduğum heyecan, coşku, hüzün...


Nilgün Marmara’nın beni, en az benim kadar Karabay’ı da etkileyen (ve intihar mektubunda alıntı yaptığı) şiir dizeleri düşüyor usuma: ‘Hayatın neresinden dönülse kârdır’. ‘Ey iki adımlık yer küre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben...’. Ve benim dost meclislerinde çok kullandığım iki dize: ‘Şimdi ölsem kârdayım, bir ömre bin ömür sığdırdım’. Kârdayım (şanslıyım) çünkü bizim kuşaktan çocuklar, benim bu gün itibariyle geldiğim yaşın yarısı kadar yaşayamadan ‘Düş kazasında’, ‘Karşıdan karşıya geçerken yalnız bırakılıp’ katledildiler. Ve sağ kalanlar da, ya cezaevlerinde ya da sürgünde yaşlandılar. İntiharın eşiğinde dolaşıp durdular.

‘Hasat mevsiminde / gözü kara çocuklar / ölümü neden seçtiler.’ (3 )

Karabay intihar etmeden yazdığı son mektubunda şöyle diyor: ‘Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama.’ Yıllar önce üzerinde düşündüğüm ve bir şiirle dillendirdiğim bu saptamayı onun intihar mektubunda okumak sarsıyor beni.


‘Mutluluk nedir ki / İki sevgilinin mutluluğu/ Üçüncü şahısların omzuna/ basılarak kurulan...’ (4 )


Yine mektubunda ‘Yerleşik yabancıydım her yere’ diyor Karabay, ben de on yıl kadar önce yazdığım, sonunda kahramanını intihara götürdüğüm ‘Mülteci’ adlı öykümde bu imgeleri kullanmıştım. Yanlış anlaşılmasın, ne Karabay beni tanımış ve okumuştu ne de ben onu. Üstelik o öykü, Türkiye’ye giriş yasağım olduğu sürgün yıllarımda yazılmış ve yayınlanmamıştı. İki yıl önce yayınlanan ‘yolcu’ adlı öykü kitabımda yer aldı. Beni heyecanlandıran, Karabay’la farklı coğrafyalarda bulunmuş ve birbirimizi tanımamış olsak da, aynı havayı solumuş, aynı duyguları paylaşmış olmamızdır.


‘Son köprüdeyim şimdi / Dönüşü olmayan bir subaşı / Dolu dolu yaşadım / Tüm köprülerin altını’ (5)


Karabay’la aramızdaki en önemli fark, onun düşündüğünü gerçekleştirmiş olması sanıyorum. Yani atlamak için çıktığı binanın tepesinden, dağların doruğundan geri inmemesi, oradan ufka açılması. Giderken arkasında bıraktığı mektupta, sevdiklerinden, sevgilisinden af dilemeyi düşünecek kadar kendinde ve ne yaptığının bilincinde olması. Yani onun ve diğer şairlerin intiharı bir cinnet hali veya bir teslimiyet değil, bir tavır, bir eylem, bir duruştur. Evet, birçoğumuz gidip dönmüşüzdür intiharın eşiğinden. Cinnet halinde o dağın doruğuna çıkmışızdır. Ama bir adım daha atmamış, atamamış, uçurumun kenarında kalakalmışızdır...


‘Hiç yaşadınız mı / ölümü eşikleyip eşikleyip / geri dönmenin sevincini’ 6


Bir çoğumuzun hayatı hâlâ uçurumun kenarında, karabasanlarla geçiyor. İki ucu keskin bir bıçak üzerinde, hayat ve çılgınlık arasında. Bir kez ‘ölmeye yatmaya’ karar verip, son anda yüreğiniz titremişse, artık intihar sizin için uzak bir düştür. ‘O adımı’ atamazsınız. Atanların arkasından hüzün ve gıpta ile bakarsınız...

Karabay ‘o adımı’ atmış, düşler ülkesine kanat açmış ve bir daha dönmemiş. Arkasında ‘Şubatta saklambaç’ adlı bir şiir dosyası bırakarak. Son mektubunda neden Şubatın 29’unu seçtiğini şöyle açıklıyor: ‘Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’ın şubat ayında intihar etmesi benim de 29. yaşımın şubat ayında intihar etmemi elbette gerektirmezdi. Ama mademki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 Şubatını seçtim. Bu yüzden ‘şubatta saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim...’

‘Yazdığım şiirleri bir gece/ ateşe verdim sessizce/ ne gelen vardı ne soran/ sonra sessizce köşeme çekildim.’ (7)

Keşke diyorum, son söz olarak, Zafer Ekin Karabay’ı daha önce tanımış olsaydım. O, arkada kalanlara nanik yapıp ufka açılmadan önce...


‘Edemediğimiz ve edebileceğimiz
Tüm intiharlar
Ateşten gözleriyle bakıyorlar
Yolun üstündeki
Bir semender gibi...’ (8)


1/4/5/Adil Okay. 2/ Z. E. Karabay. 3/ Kenan Özcan. 6/ Sosyal Ekinci. 7/ İmam Aygün. / 8/ Kaan İnce

san_
13-09-2008, 05:50
sayın emre gümüşdoğan, dizeleri içimi vuran, gidişinin hüznü aklımdan çıkmayan şair için, duramadım,bişeyler eklemek istedim izin almadan. af!
http://www.siirakademisi.com/spaw2/uploads/images/zafer_erkin_karabay.jpgZafer Ekin KARABAY (1975 – 2002)


1975 yılında Kayseri’de doğdu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştığı dönemde odasının kapısına kendini kemeriyle astı ve kendi isteği ile aramızdan ayrıldı. 13 Eylül 2002
Yapıtı:
Şubatta Saklambaç / Mayıs Yayınları


<TABLE ="contentpane"><T><T><T>
<T>
<TR>
<TD width="100%" ="contenting">Şairin İntiharı </TD>
<TD align=right width="100%" ="ing">http://www.zaferekin.net/templates/rhuk_solarflare_ii/images/pdf_button.png (http://www.zaferekin.net/index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=21) </TD>
<TD align=right width="100%" ="ing">http://www.zaferekin.net/templates/rhuk_solarflare_ii/images/printButton.png (http://www.zaferekin.net/index2.php?option=com_content&task=view&id=21&pop=1&page=0&Itemid=5) </TD>
<TD align=right width="100%" ="ing">http://www.zaferekin.net/templates/rhuk_solarflare_ii/images/emailButton.png (http://www.zaferekin.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=21&itemid=5) </TD></TR></T></T></T></T></TABLE>
<TABLE ="contentpane"><T><T><T>
<T>
<TR>
<TD vAlign=top align=left width="70%" colSpan=2>Yazar Can Dündar </TD></TR>
<TR>
<TD vAlign=top colSpan=2>
<DIV align=justify>http://www.zaferekin.net/images/stories/candundar.jpg
<DIV align=justify>Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
"Şuna bir göz at" diye elime tutuşturulmuş bir mektup...
13 Eylül 2002 tarihli... Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
En üstte büyük harflerle "Aslında bütün mesele neydi?" yazıyor:
"Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi..."
İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
Sonra merakım yendi korkumu...
Okudum:
<DIV align=justify> ***
"Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...)
Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
Beni affedin."
***
Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını...
"Şair - yazar - akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti."
Neden peki?
"Aslında bütün mesele neydi?"
"Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur" diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..
"Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
Mağrur bir an mı?"
Hayır!
Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi...
Alaattin Topçu’nun deyişiyle "hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini", "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi...
Sokaktaki tevekkülle baş edememesi... Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi...
Ve "kendiyle barışıp" haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi...
Nilgün Marmara da "Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben" deyip gitmedi mi?
***
"Son mektup"un üzerinde bir not var:
"Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim" deyip muzipçe soruyor:
"Nasıl sevineceksem?"
Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:
"Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?"
Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği... Vahşeti yüreğinde hisseden "yabancı"nın dayanılmaz bozgunu...
"Kaçış değil onlarınki, reddediş", biliyorum.
Ama yine de "Bu reddiyenin başka yolları olmalı" diyorum.
Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan...
Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan...
Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı...
Çünkü Karabay’ın dediği gibi;
"Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi..."
O gemiyi en son şair terk etmeli...

</TD></TR></T></T></T></T></TABLE>Edited by: san_