Orijinalini görmek için tıklayınız : İÇSEL SALINIM AN’LARI
Gül Uğur
20-05-2007, 22:35
.
Gül Uğur
20-05-2007, 22:45
.
Gül Uğur
21-05-2007, 22:05
.
Gül Uğur
24-05-2007, 21:05
.
Sevgili Gül Uğur,buradaki tümdeneme yazılarınızıbüyük bir keyifle okuyor ve anlamaya çalışıyorum.Teşekkürler paylaşımlarınız için.smileys/smiley17.gif
Gül Uğur
24-05-2007, 21:54
.
Gül Uğur
25-05-2007, 21:15
.
Gül Uğur
28-05-2007, 22:06
..
Gül Uğur
01-06-2007, 18:58
.
Gül Uğur
03-06-2007, 13:35
.
Gül Uğur
04-06-2007, 23:29
.
Evet, biliyorum nereden geldiğimi.<?:NAMESPACE PREFIX = O /><O:P></O:P>
“Doymak bilmeyen alev gibi kendimi”<O:P></O:P>
Yiyip tüketiyorum korlanarak.<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
Tuttuğum her şey nur,<O:P></O:P>
Bıraktığım kömür olur.<O:P></O:P>
Bir alevim muhakkak!
F. Nietzsche
her dönem, ayrı seslerden, aynı seremoniyle yaşanır. çünki;başrol oyuncusu insandır, kendini alev sanıp, alevle sınanan...Edited by: san_
Gül Uğur
05-06-2007, 08:47
.
Gül Uğur
22-06-2007, 12:17
.
Gül Uğur
24-06-2007, 22:09
.
Eski günler aklıma geldi.Lisedeyken arkadaşlarımın falına bakardım bende.Ama hatırlarını kıramadığımdan.Öyle parayla değil yanismileys/smiley9.gifTesadüf müdür nedir tutardı.Ertesi günü öğlene beni çaya davet ederlerdi fal baktırmak için.Kısa sürdü sonrabakmayacağım diye söz verdim kendime.O gün bugündür ilgilenmiyorum artık.
İnsanı boş yere umutlandıran,beklenti içine sokan kötü bir oyundur fal.Bu kısa ama güzel ve ders verici öykünüzü bizlerle paylaştığınız için teşekkürler Değerli Hocam.smileys/smiley1.gif
Gül Uğur
24-06-2007, 23:45
Okuduğun için ben teşekkür ederim sevgili Cansel.
Sevgilerimle...
Gül Uğur
25-06-2007, 22:11
.
Yine büyük bir zevkle okudum.Her öykünüzden kendimden de birşeyler buluyorum ve çok şey öğreneceğim daha sizden.Yüreğinize ve ellerinize sağlık Hocam.smileys/smiley32.gif
Gül Uğur
25-06-2007, 22:32
.
emre_onbey
28-06-2007, 18:42
harflerin bu kadar gül'e aşık olacağını hiç bir kelime tahmin edemedi...
bütün harfler gül kokuyor ;kelimeler güle uğurlu geliyor...
hiç bir harf gül uğursuz yapamaz... artık çok geç !...
not: sakın bu mesaja cevap yazayım demeyin ... sakın ha! sadece edebi eserlerle cevap verelim...
sevgilerimle :))
Gül Uğur
29-06-2007, 18:49
.
Gül Uğur
02-07-2007, 00:09
<.
Gül Uğur
08-07-2007, 12:13
.
Gerçekten içimizi acıtacak kadar ama günümüzde hiçte anormal karşılanmayan bir durum haline gelmiş lirik olaylar.Oysa arada eriyip giden masumları düşünmek lazım değil mi?Bari onları günahımıza dahil etmeyelim.
Sizi kutlarım Gül Hocam,hayatın gerçeklerini bize hatırlattığınız için...smileys/smiley32.gif
Gül Uğur
08-07-2007, 20:37
.
Gül Uğur
11-07-2007, 21:31
..
emre_onbey
01-11-2007, 00:22
özlemişim sizi okumayı ve yeniden güller açtı garip yüreğimde.....dostça sevgili gül uğur ...
Gül Uğur
02-11-2007, 19:56
..
Sedef Kandemir
03-11-2007, 12:45
http://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley20.gif
Çok başarılı bir anlatımla yazılmışruh serüveninizin anılarında gezindim.
Tanıdığıma sevinerek
sevgilerimle
Gül Uğur
03-11-2007, 22:12
.
Gül Uğur
21-02-2008, 20:41
.
merâl özcan
07-05-2008, 15:10
<H1 style="MARGIN: 12pt 0in 3pt">Niçin’e Yanıt Yok</H1>
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
Her gün batımını izlerken hayallerim film şeridi gibi geçerdi bilincimin akışından. Kendimi, güneşin kızgın ışıltısı içine hapseder, bütün negatifliğimi yakar, sonra da yenilerdim hücrelerimi adeta. Bu durum, her bir katmanımı damıtan, derin bir analiz olurdu benim için.
Ama o gün, böyle olmadı…
Saat 16.30, pencerenin önünde otururken güneşin batışını fark etmemiştim bile. İki bardak çay ile yanıma yaklaşıp elindeki bardağı bana uzatarak;
—Gökyüzünün rengi ne kadar güzel, öyle değil mi? Demişti.
Ben ise;
—Eskiden olsa hayallere dalardım ama şimdi çok farklı. Dedim.
Aslında değişen hiçbir şey yoktu. Yine aynıydı bütün düşler, düşünceler. Nedendir bilmiyorum ama saklamaya çalıştım kendimce düşlerimi, içimdeki O’na dairleri. Çünkü saklasam da saklamasam da bir anlamı yoktu artık.
Yüzünde tuhaf bir tebessümle karşıma oturdu. Dalıp gitti, kırgın gölgesine yaşamın. O dalıp gittikçe bakışlarımın içindeki dünyaya, ben kuytu bir köşeye saklıyordum düşlerimi, tüm yaşananlara inat. Ve buharlaştırıp uçurmak istiyordum her, gün batımındaki sonsuzluğa. Ama dönüp dolaşıp yeniden yerleşiyordu hücrelerime.
Sustum… Sustuk… Nedensizce susturduk yüreğimizi. Şimdi konuşmaya çalışsak da olmuyor. Çünkü niçin’ e bir yanıt yok! Ve hep niçinler’ e takılı kaldığımız için daha umutlarımızı saflaştıramadan, bulanık bir tortu halinde dibe çöktürdük, yaşayacaklarımızı.
Yaşam kavramında, niçin’ e yanıt yok! Bu anlamsız sözcüğün oluşturabileceği anlamları ararken içimizi acıtmayalım artık…
“Yıldızlar ateşböceği sanılmaktan korkmazlar” der, Tagore.
Sonra da ekler yine;
“ Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri. Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi…”
Gül UĞUR
<O:P></O:P>
köprünün ortasında yön ararsın ve asıl yön aslında senden çıkan yöndür...ama o çelişki o sessizlik yayılır, bir an...sözün özünün döngüsü başlar, n ve m harfleriyle biten...
Gül gibi bir sayfahttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gif
bölüm başlığındaki gibi içsel salınımlarınyolculuğu çok güzel...
sevgiyle kucaklarım
selam
Gül Uğur
07-05-2008, 19:13
..
merâl özcan
08-05-2008, 10:46
...’’ Herkes ve hiç kimse için... ‘’
Nietzsche
KUMDAN DÜŞLER
<O:P></O:P>
İçsel salınımın duyguya yönelmesi sonucu oluşturulan melankolik bağların çözülmesi, beynimde yarattığım izafiyeti karşıma çıkarmıştı. Kaybetmek korkusu, ıstıraplı bir travma, bağımlılık ise yüreğimin enfeksiyon durumuydu.
Geleceğin ve geçmişin analizini yaparak birbirinden onlarca yıl uzaklıktaki zamanları aynı noktada kesiştirip aktardım hücrelerime. Beynimde oluşan düşünceler varsayımdan ibaretti, soyuttu. Gördüklerim ise gerçeğin ta, kendisiydi. Yüreğimle birleştirip somutlaştırdım her şeyi.
Gecenin labirentinde tek başıma yürürken kayıtsız bir köşeden çıkmıştı. Adımlarım hiçliğe atılırcasına ilerledim. Hissetim ki tarifsiz bir akımın çekim gücüydü beni yaklaştıran. Belki de her şeye tamam deyişin en yüksek sanatı, tragedyam yeniden doğacaktı bilincimde. Anlayamadım, anlatamadım da.
Dün tuvale yansıtmak istedim, eflatunun tonlarıyla kuruyan ve yeşeren bir ağacın dalında bulduğum düşlerimi... Her an kurumaya ve filizlenmeye hazır dallarında. Önce renklerle kararttım, sonra ışık verdim. Mavi orman aydınlanacaktı ya! Önümde kocaman bir tuval bir de zaman parçası vardı. Her taraf yağlı boya. Ojenin kokusu ise içime işledi. Bir gün dünyanın kıyısına ulaşabilmeyi isterken şimdi bilincimi ve düşlerimi renklerle şekillendiriyordum:
Düşler ışık olmadan şekillenebilir mi hiç?
Gün ağarmaya başladı. Kaygılarımı saflaştırarak karşıladım sabahı. Dışarısı soğuktu yüreğim üşüdü. Görüntünün arkası da buz gibiydi sanki. Gitmek istedim, çok uzak sabahlara.
Bu sabah gökyüzü sert, gözlerim de gökyüzünü parçaladı sanki saatlerce ağladım. Belki de sebepsizce. Ömrüm saniyeler kadar kısaldı her daim, umutlar anlamsızlaştı gözümde. Buram buram hüzün koktu her yer. Bir ses duyar gibi baktım duvarlara. Tanıdık kadim bir dost aradım. Ama kimsecikler yoktu.
Olur ya bazen... Belki de ortada hiçbir şey yoktur ama duygular mahzunlaşır. Birden omuzlarına ağırlık çöker insanın. Taşıyamaz hayatı ve içinde biriktirir yaşanmamışlıkları. Ansızın yanardağ gibi fışkırır biriktirdikleri, gözlerinden hiçliğe doğru. Yabancılaşır her şey. Sanki acı çekmeyi ve kaybetmeyi göze aldığı bir yolculuğa çıkıp terk etmiştir oraları. Sonra da hayallerinin coşkusunu yaşamak için tekrar dönmüştür. Ama kimse yoktur. Hayaller yarım kalmış, bırakıp gittikleri de bırakmışlardır hayatı.
Hiçliğe saplanan okları düşündüğüm bu ruh durumuyla birden Hümeyra geldi aklıma. Çocukken en iyi arkadaşımdı. Kısaca Hümoş... O zamanlar bilgisayar oyunları henüz gelişmemişti. Ya körebe oynardık ya da saklambaç. Malum bir de evcilik oyunu. Evcilik değil tiyatroculuk! Birbirimize roller verirdik. Anne, çocuk, doktor, hasta, öğretmen, ressam v.b. gibi roller. Senaryomuz hiç bitmezdi. Her gün farklı bir oyun, farklı bir rol içinde bulurdum kendimi. Uyurken bile ertesi gün oynayacağımız oyunun senaryosunu belirlerdim düşlerimde. Erkenden koşup tek solukta anlatırdım. Çok heyecanlanırdık ve oyun başlardı. Ama saatler çok çabuk ilerlerdi. Kendimizi role öyle kaptırırdık ki, bazen Binnaz Teyze’nin ‘’ Hümeyraaa, kızım çabuk eve gel’’ diyerek bağırması bile etkilemezdi. Ürkütücü tiz bir ses tonu, şu anda yine kulaklarımda çınladı. Her defasında Binnaz Teyze’nin sesiyle, hayallerimizi ortaya koyarak kurduğumuz dünya toz olurdu avuçlarımda. Yok, edilmiş dünyamızla boynu bükük bir şekilde evlerimize dönerken, keşke gün hiç bitmeseydi derdim. Sırf bu yüzden bebeğim Canan’ a sarılıp ağladığım zamanlar olmuştur. Yine akşam oldu oyun bitti. Ve... Yine gerçeğe döndük. Ama her şeye rağmen oynamaktan vazgeçmiyordum. Belki de insanın özünde, varlığın özerkliğini, özgürlüğünü isteyen şiddetli bir devinim olduğunu kavramaya başlıyordum.
Günler, kurduğumuz hayallerle akıp gidiyordu. Daha önümüzde uzun bir yol vardı büyümek için. Sonbahar gelmişti. İkimiz de ilkokula başlamıştık. Hümoş, benden iki ay küçüktü ama aynı anda birinci sınıfa gidiyorduk. Elbiselerimizin renkleri, oyuncaklarımız, hayallerimiz aynıydı. Okullarımız neden farklı oldu? Anlayamadım. Üstelik birbirimizi de göremez olmuştuk. Coşkuyla anlatılan düşlerin yerini başkaları almıştı. Haftada bir ya da iki kez görüşebiliyorduk. Bir araya geldiğimizde bile farklı şeylerden bahsediyorduk. Anlatılanlar artık heyecanlandırmıyordu. Acaba büyüyor muyduk? Yolların ayrılması bu olsa gerek. Nasıl olsa okullar kapanınca tekrar bir araya gelebileceğimiz umuduyla yaşıyordum. Ama olmadı. Her şey değişmişti. Ortamlar, duygular, umutlar...
Aradan uzun yıllar geçti. Liseye başlamıştık. Okullarımız yine farklıydı, alışmıştım. Arkadaşlığımız da bir alışkanlıktan ibaret değil miydi sanki. Sadece biriyle konuşma ihtiyacı duyunca bir araya geliyorduk. Uzaklaşmak istiyordum her şeyden, herkesten.
Bir gün bizimkiler oradan taşınma kararı aldılar. Nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. İstemem rağmen bu durum beni ilk başlarda çok üzmüştü. Sonradan alıştırdım kendimi. Ben de gitmek istiyordum. Üstelik daha uzaklara... Kimsenin beni bir daha göremeyeceği yerlere. Bir daha dönmemek üzere terk etmek istiyordum. Orada bırakmak istiyordum her şeyi, herkesi.
Ve... Taşındık. Giderken Hümeyra’yı göremedim. Son kez konuşamadık bile. Gerçekten de bırakmıştım her şeyi. En iyi arkadaşımı, doğduğum evi, hayallerimi, yağan yağmura aldırmayan gözyaşlarımı. Bir daha hiç dönmedim oraya. Ne Hümeyra’yı görebildim ne de anılarımı. Geçenlerde annem söyledi. Hümeyra evlenmiş bir de oğlu olmuş. Sevindim O’nun adına. Zaten hep senaryodaki annelik rolünü oynamak isterdi. Sanırım O’nun oyunu gerçekleşti. Ben ise hala kendimi bilinç çabaları içinde tüketirken, yüreğimi de çakıl taşlarıyla doldurup boşaltıyorum. Gerçek ve gerçek dışı arasındaki ince çizgide gidip geliyorum yaşama doğru. Aynı varlığın içinde, kumla yaptığım düşlerden oluşan kaleyi bekliyorum, yıkılmasın diye.
Nietzsche şöyle yazmıştı;
...” Burada hiç kimse senin arkandan gelmeyecektir! Ardında bıraktığın yolu bizzat senin adımların silmiştir ve yolun üstünde şu yazılıdır; Geriye dönüş imkânsız.”Daha fazla uzağa gidebilir miyim? Hiçliğin sokaklarında dolaşan insanlara inat, bundan öteye gidemem. Yıkamam kumla oluşturduğum kaleyi, kumdan düşleri. Çünkü varlığım Ondan ibaret.
Gül UĞUR
Deliler teknesi
<O:P></O:P>
ilkokoldayken dünya tarihini anlatan şeritler asılıydı duvarlara...ilkçağ buzul çağ yeni çağ....her bir dönem yaşandığı an için mükemmeldi...diğer dönem eski dönemi kapsıyordu ama yedi adımlar girincehayal ve gerçek perdesi değişmeye başladı...
zamanın göreceliğinde yeni anlar gerçek reeli ortaya çıkardı...kendimize yolculuğumuzu...görmeyi...anlamayı...hoşgörü yü...kızmayı...barışmayı...daha niceleri...
ve kumdan yaptığımız düşlerin yıkılıp tekrar kuracak gücün bizde olduğunu...
anlamlı bir yolculuk oldum, belki hepimiz yapıyoruz ama yazımsal anlatımla okumak çok güzeldi...
sevgilerimi gönderiyorum
http://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gif
Güzin Dündar
08-05-2008, 20:15
Sevgili Gül Uğur zevkle okudum. İçtenlikle kutlarım. Sevgimle...
Gül Uğur
08-05-2008, 22:16
..
Tayyibeatay
08-05-2008, 22:26
yasamak boyle bi sey iste!yalnizliga kurek sallamak!icinden akan suyun debisinde dibe vurmak!..tortuya donusup sekillenmeye calismak sonra!..girdigin sekillerin kosebaslarina cicekler dikmek ve hayranlikla bakmak onlara...bakarken,koklarken ufalanmak derken suyun dustugu yere kavusmak... o bilindik kuyuya!..
ah yalnizlik!.seni ben mi yarattim, tanri'nin bize bagisladigi hiclik misin yoksa?neresindeyim hicliginin?...
ne guzel seni okumak sevgili Gul!..kutluyorum sevgilerimle..
Edited by: Tayyibeatay
Gül Uğur
08-05-2008, 22:49
...
esra saygı
11-05-2008, 17:17
Gül Hanım zaman zaman akademiye uğrayıp yazılanları okumak adetimdir.Bu günümü sizin sayfalarınıza ayırdım.Her bir yazınızı dikkatle okudum,daha önce okumadığım için kendime kızmayı da unutmadım.Yüreğinize sağlık sizi takibe davam edeceğim.Kolay gelsin.
SEVGİLERİMLEEdited by: Esra Çallıoğlu
Gül Uğur
11-05-2008, 17:19
[
merâl özcan
11-05-2008, 19:59
<H1 style="MARGIN: 12pt 0in 3pt"> KAOS</H1>
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>
Belki de ancak geç vakitte, yaşlılık ya da bir şeyleri sorgulama vakti geldiğinde sadece kendimize soruyoruz. İnce bir telaş içinde, gecenin bir yarısı, soracak hiçbir şeyimiz kalmadığı zaman soruyoruz.
Zamansızlık içindeki kaygılarla geçen günlerin ortaya çıkardığı yaşlılığın, sonsuz bir gençlik değil de aksine özgürlük sağladığı, bir zorunluluk oluşturduğu, yaşamla yine yaşam arasındaki uyumsuzluk anıyla keşfedilen çizgiyi, geleceğe göndermek üzere oluşturulan durumlarda ortaya çıkan kaosla soruyoruz. Peki ya nedir o soru? Bütün hayatımız boyunca biz ne yaptık?
Yaşanılan kavramlar ve sisler arkasına gizlenen gerçekler aracılığıyla en azından ne yapamadığımızı görüyoruz.
Tabiî ki her kavramın bir de öncesi vardır. İfade ediş ya da edemeyişlerin de mutlaka bir nedeni vardır. Her şey aynı düzlem içerisinde birbirlerini takip eder ve düzlemin dışına çıkamaz.
Aristoteles’in formüle ettiği gerçekte olduğu gibi; bir şey neyse odur...
Bu durumda düş ve gerçek yerini değiştirmiş gibidir. Korkulu düşlerde olduğu gibi her şey yerinden oynamıştır. Eski inançlar, yasalar yıkılmış, özgürlük; bambaşka düşüncelerin eline geçmiştir. Kum üzerine çizilmiş bir üçgen silinebilir ama üçgen fikri hep sabit kalır. Dolayısıyla da zamanın fikirlere hükmü geçemez. Fikirler, yeri ve zamanı yerinden oynatır.
Beynimizde de fikirler dünyası kuruludur. Burada renkler ve şekiller silinmemiştir. Elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yoktur ama ruh burada yüksek fikirleri, gerçeği, doğruyu ve adaleti seyreder. Sonsuz, bozulmaz gerçeği burada yaşar. Oysaki gördüğümüz dünya, bildiklerimizin ancak sönük bir gölgesidir. Böylece beynimiz; düşü gerçek, gerçeği düş saymakla iki taraflı bir hayat yaşar. Bu da kaosun başlangıcıdır.
Tek istediğimiz (fakat bir türlü başaramadığımız) kendimizi kaostan korumak için birazcık düzen ve huzurdur. Yaşam, bazen kendimizi aşan bu düşüncelerden kaçıp henüz tamamlanmamış gerçeklerin kavranamadığı fikirlerle düzlemin dışına itilmiş sonsuz değişkenleri arıtmaktır. Sessiz, renksiz ve düşüncesiz boşluğun darbelerindeki kozmik ışınlarla hızlanmaktır. Zaman açısından uzun mu, kısa mı olduğunu algılayamadığımız andır bu. Nabız gibi atan düşüncelerimizi durmadan yitiriyoruz. İstediğimiz, fikirlerimizin en az sayıdaki değişmez kurallar uyarınca sabitlenmesi ve bu çağrının bundan başka bir anlamı olmamasıdır.
Düşlediğimiz dünya aslında boş bir tuvaldir. Tuval üzerindeki tebessümler; sadece renklerden, çizgilerden, ışık ve gölgelerden yapılmıştır. Yağlı boyanın oluşturduğu gülümseme ne kadar gerçekçi olabilir? Buna cevap vermek zordur. Çünkü beynin durumuna bağlıdır. Tuvalin hazırlanması, fırça darbelerinin bıraktığı iz ve ortaya çıkan görüntü kalıcılığın bir parçasıdır. Ama yaşamın her anını kalıcı kılmak o kadar da kolay değildir.
Ressam, el değmemiş bir tuvale yapamaz resmini. Ya da yazar, beyaz bir sayfaya yazamaz. Ama sayfa ya da tuval önceden var olan, önceden yerleşmiş düşüncelerle kaplıdır. Kaostan çıkmış ve bize görüntüyü ulaştıran bir akımın geçmesini sağlamak için önce silmek, temizlemek, inceltmek hatta parçalamak gerekir. Boyanmış bir tuval, ustura darbesiyle kesildiğinde, kesilen tek şey renk değildir. Yaşam gibi… Tersine kesik boyunca bize saf rengin, düz renkliliğini göstermiş olur. Yaşam da bu şekilde kaosla mücadele eder. Ama oradan bir anlık süreyi ışıklandıran görüntüyü, bir duyumu ortaya çıkarmak için… Hiç durmadan mücadele eder.
Gül UĞUR
Myself Dergisi
Mart-Nisan 2005
<O:P></O:P>
Neler var kırkıncı odada?
Otuz dokuz odadan yapılmış hayatınızı, kırkıncı odanın kapısını açmamak için yalandan mı
yaşıyorsunuz?
Niye yapıyorsunuz bunu?
Açsanıza kırkıncı odayı yağmurlu bir gecede belki...
Belki de hiç açmazsınız, kapalı bir odayla yaşarsınız bütün ömrünüzü,
kendinizden sıkılarak...
Ahmet Altan
karanlığın bize sunduğu aydınlık, kendi zaman yolculuğumuz... aydınlatabildiğimiz yada karanlığında boğulduğumuz...
Sevgili Gül, yazın kendimize attığımız derin bir adım...kendimizle sohbet ne kadar yaralayıcı ama bir o kadar da kurtarıcı...
iyi ki sözcüklerini paylaştın...sayende bir yolculuk yaşandı içimde...
sevgilerhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gif
Gül Uğur
11-05-2008, 21:02
..
merâl özcan
17-05-2008, 20:27
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">Kişinin gelmeyeceğini bildiği birisini beklemesi üzerine; bilincin yansıması…[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B]
<B style="mso-bidi-font-weight: normal"><?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /><O:P></O:P>[/B]
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
Bir kenarından kırılmış yüreğimin, yavaşça yok olmaya hazırlanan hücreleri yanında, güneşin yeryüzüne serpiştirdiği altın zerrecikleriyle bezenmiş ulu çınarın dalları arasından ateş çiçeklerinin uçuşmaya başladığı temmuz akşamında; sabahı, hüzün düşüncelerimi damıtarak selamlıyordum. Yaşam, sürgüne girmişti beynimin kıvrımlarında. Bilincim, altın zerreciklerin ayak seslerini dinliyordu adeta! Bir ileri bir geri…<O:P></O:P>
Yaşam, yalnız gitmemişti sürgüne. Her şeyi alıp götürmüştü. Ardında gökkuşağına dönüşen hayatla, kanatıcı bir yaz akşamı bırakmıştı. Ben ise; renklerin içinden geçtim, zincire vurulan evrene inat. Bilmem hangi renginde uyandım hüznün. Ve bir düş gördüm güneşe doğru. Bugün senin doğum günündü. Kim bilir hangi bilincin, hangi evresinde doğmuştun… Zamanla akan su gibi bulutları da gökyüzümden kaldırmıştı. Ve… Kim bilir hangi nehirleri taşırmıştı doğuşun? Bakışlarıma güneş açar ve papatyalar ekerken toprağıma.<O:P></O:P>
Temmuz akşamlarının coşkusu içinde, yüreğimdeki bütün enfeksiyonun iyileşme aşamasındayken yine gözlerin nakşetti hayata. Bütün ışık modellerinin yaşama uyarlanması gibi bir şeydi bu. Ve sesler yükseldi boşluklarımda, bir zamanlar yalınayak yürüdüğüm umutlardan bana doğru. Yükselen sesler beni sınırsız bir evrene çağırıyorlardı. “Vakit kaybetmeden ve daha fazla oyalanmadan gel” diyerek. Gitmek istedim en masum halimle. Çünkü oradaydın ve orada varolabilirdik. Ama ilerleyemedim. Boşluktaydı ve her taraftan aynı sesler yükseliyordu. Yönümü bulamadım. Kaybolmak korkusu beynimi kuşatmıştı. Daha da yükseldi sesler. Sanki zaman daralıyor der gibi. Duyamadım, arayamadım. Sesler kesildi oracıkta kaldım. Bulamadım, soramadım sadece sustum. Ve çimen kokusu yayılmıştı ışıldayınca güneş… Senin kokundu. Sen de oradaydın ve sen de yaşamla birlikte sürgüne girmiştin. Ben ise; çöle yakın ama ne kadar uzağındaydım çölün. Hiçlik içinde bile daha çorakken güneşi de kavurmuştu doğuşun ve orada oluşun.<O:P></O:P>
Yaşamın havasını hücrelerine çekebilen, eşsiz bir evren için yaratılmış olan insan! Sıcaktan kavrulma derecesi yüksektir. Ekim uzaktır sana, yalnızlık yakın. Ama her şey nasıl da durgun, savurduğun ışık içinde. Ne çok şey hüzünlerde bırakılmıştır, temmuz akşamlarının kızgın sarhoşluğunda. İnciler dökülmüştür gözlerinden. Düşerken soyulmuştur kuruyan kabukları. Gümüş tepsilerde sunulan mavi boncuklar gibi. Kim bilir kaç kez güneş, selamlamaya durmuştur seni, Dionysos Dithyrambosları eşliğinde ve yine temmuz akşamlarında. Tılsımının en ince notası, mi diyez olacaksa bana söyleyecek melodin kalmasın, ne çıkar! Çünkü düşlediğim küçük dünya, yüreğindeki evrenin üzerindedir. Öyle ki, ruhunun kıyısına yaklaşınca yaşamım başlamıştır. Çünkü bugün senin doğum günündür.<O:P></O:P>
Oruç Aruoba şöyle söylemişti: “En son söylenebilecek şey, en sonda hiçbir şeyin söylenemeyeceğidir.” İşte bu… Doğum günün kutlu olsun.<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<B style="mso-bidi-font-weight: normal">[/B] Gül UĞUR<O:P></O:P>
<O:P>Myself-Temmuz/2006
</O:P>
öyle bir andır ki zihin buluşmasını gerçekleştirir...kendi gerçekliğinde...
görür, dokunur...ve yaşar..//
bir nefes alımı kadar yakın ama ulaşılamayacak kadar uzak...
çok güzel Sevgili Gül...görünmeyen yanımızda neler yaşanıyor ne kadar derinlikler var...vardım dediğimiz an daha da sonsuzlaşıyor...
sevgiler canımhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley1.gif
yansımamızı...Edited by: merâl özcan
Gül Uğur
17-05-2008, 21:34
..
merâl özcan
29-05-2008, 22:40
ZAMANİNSANI
<H1 style="MARGIN: 12pt 0in 3pt"> Yapılan en iyi kaçış yollarından birisi de kendine acımasız olmaktır. Hayatın zorlukları karşısında hep çocuk kalmayı düşlemek, en kolay kaçış yollarından birisidir. Oysa çocukluk, O’na değer veren en büyük yanıdır. Fakat Zaman İnsanı, bunun farkında değildir. Acaba neden seçildiğini biliyor mudur? Çocuksu yanından ötürü… Ne kadar ciddi olmak için kendini sıksa, kaşlarını çatsa da bu yanını hiç yitirmez. Ama çocukluk başka, çocuksuluk başkadır.<O:P></O:P></H1>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
Gül UĞUR<O:P></O:P>
LacivertSanat<O:P></O:P>
Mayıs-Haziran 2007
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
<O:P></O:P>
döngü an an yaşanır ve devinim sınırlıdır...sızınırsız olan devinimin başrol oyuncusu... insan...hayata kattıkça çoğalır...çoğaldıkça acımasız da olsa kendine yaklaşır...
Sevgili Gül, insanca bir yazı okudum..insanca yüreğinden...
sevgiyle kucaklarım:)
Gül Uğur
30-05-2008, 19:10
..
Gül Uğur
07-09-2008, 23:05
...
Olağanüstü güzellikte bir denemeydi. (Burada "Kumdan Düşler"i kastediyorum.)Yanlış yere konulmuş iki virgülle, "ilk baştan" ("baş" olan şey, zaten "ilk"tir; o yüzden, salt "baştan" veya "ilkin" /"önce" demek yeterli.") demenin tuhaflığından ibaret dil yanlışları dışında, üslup (biçem) gayet hoştu. Bilgiçliklere katiyen soyunmayan, alçakgönüllü bir anlatım. Sıkmayan, tersine, insanı "biraz sonra ne diyecek acep" diye heyecanlandıran bir felsefi kurgu. Felsefi kurgu dedimse, öyle deliye pöstekikıllarını saydıran, spekülasyonlar kümesi bir kurgudan bahsetmiyorum. Dediğim: felsefeden de beslenen bir deneme olduğu ve felsefeden beslenirken, filozofluğa özenmeden,onu edebiyatın yasalarına uyarlayarak yansıttığıdır.
Gül Uğur'un denemeleri, şiirlerinden güçlü, ne yalan söyleyeyim!Edited by: daimon
Gül Uğur
12-09-2008, 23:14
..
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2006-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.