emre gümüşdoğan
14-10-2005, 00:23
İŞ İŞTİR
Tütsülük ve şamdan bulunur mu? "
Göcek'e geldiğim ilk gün dikkatimi çeken kızdı kapıda duran. Üzerinde; askılı beyaz bir bustiyer, mavi, kısa bir şort vardı. Benden bir ay kadar önce buraya gelmiş, dükkanın karşısındaki sokakta, bahçe içindeki tek katlı evi, altı aylığına kiralamıştı. Yalnız yaşıyordu.
"Şamdanlar burada bir yerlerde olacaktı.", diye kekeledim. Tütsülüğün ne olduğunu bilmiyordum. Elim ayağım birbirine dolaştı, kızardığımı hissettim. “Tam da gidecek zamanı buldu Ersan Amca.” diye hayıflandım. Küçük bir kasabada büyümenin ezikliği sardı her yanımı. Böyle anlarda daha da pısırık oluyordum nedense.
"Acele eder misiniz?"
Telaşımdan doğan sakarlıklarımı gülümseyerek izliyor, sorularıyla beni bunaltıyordu. Neyse ki Ersan Amca yetişmişti imdadıma.
Kız, şamdanları ve tütsülüğü uzun uzun inceledi, tek mumluk bir şamdanla, üzeri desenli bir tütsülüğü paket yaptırdı. Tam çıkarken;
"Elemanınız yeni galiba."
*
Safranbolu'dan en uzun süreli ayrılışımdı. Liseyi bitirdiğim yıl, üniversite sınavı için Ankara'ya gitmiş, iki gün amcamlarda kalmıştım, bunun dışında kasabadan ayrılmamı gerektirecek bir şey olmamıştı, ta ki, Ersan Amca'nın babamı ikna etmesine kadar.
Tanıdığım en ilginç insanlardan birisiydi. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış, emekli olunca da antikacı dükkanı açmıştı. Turizm sezonu kapandığında; Anadolu'yu, köy, kasaba demez dolaşır, antika eşyalar toplar, bunları yerli ve yabancı turistlere pazarlardı.
Her sene bir kez uğrardı Safranbolu'ya. Bir kaç gün kalır, çevre köyleri dolaşır, bakır siniler, sahanlar, gramofonlar, taş plaklar, giysiler... ne bulursa alırdı. Halk onun için hazineci dese de hazine aramakla ilgisi yoktu. Topladığı antikaları, bizim ardiyede biriktirir, sonra da pazarlamak için götürürdü.
Safranbolu'da kaldığı süre; akşamları, zahireci dükkanımızın önünde kahvesini içer, babamla sohbet ederlerdi. Her gelişinde "Çocuğa yazık ediyorsun, gönder bana, ufku açılsın, yazları yardım eder, ben yokken, en azından dükkanı açık tutar." der, babam ise, "Yahu, dükkansa işte dükkan, çalışsın dursun, evlenmek isterse de evlendiririz, ne yapsın gurbet illerde." diye, karşı çıkardı.
Onunla konuştukça, kasabadan kaçmak, uzaklaşmak isteğim daha da artıyordu. Günden güne köşeye sıkıştığımı, körleştiğimi hissediyordum. Sonunda babam razı oldu. İşler iyiden iyiye bozulmuş, tasarladığımız lokum işi de başlamadan bitmişti. "Belki böylesi daha hayırlı olur." diyerek, yolcu etmişlerdi beni.
Göcek'e vardığımda, sezon henüz açılmamıştı. Bir yandan hazırlık yapıyor, rafları düzenleyip, eşyaların tozunu alıyor, öte yandan adlarını ve fiyatlarını öğreniyordum. Boş zamanlarımda ise, Safranbolu ile hiçbir benzerliği olmayan bu kasabayı tanımaya çalışıyordum.
Ersan Amca, eşyalarla ilgili bilgi verirken, eskilere dalar, o günleri yeniden yaşardı: "Her eşyanın hazin bir öyküsü vardır, hepsi hevesle alınmış, kullanılmış ve sonra terkedilmişlerdir. Biz insanlar gibidir eşyalar da, biraz sevgi göster, biraz dinle, bak sana neler anlatırlar." derdi.
"Zaman içinde; gereksinimler, üretim-tüketim ilişkileri, araçlar gereçler, her şey değişti. Yarım asır, hatta yirmi beş yıl öncesinde kullandığımız eşyaların çoğu unutuldu, teknolojiye yenik düşüp, antikacıların raflarında yerlerini aldılar. İşte şu kurma kollu gramofonda, kim bilir kimler, üzerinde köpek resmi olan taş plaklardan, Hafız Burhan'ı, Hamiyet Yüceses'i, Münir Nurettin'i dinledi?.. Bu kömür ütüsüyle hangi memur, işine yetişme telaşıyla giysilerini ütüledi?.. Şu sahanlar, kalayları yer yer aşınmış, işlemeli bakır sini... Onun etrafında hangi aile, akşam yemeklerinde toplanırdı?.. Sininin büyüklüğüne ve işlemelerine bakılırsa, varsıl bir aileyi ait olduğunu anlayabiliriz. Duvardaki taş ayna, ona bakarak kurulan hayaller, ötedeki gümüş kemer, o hangi genç kızın belini süslemişti acaba?.. "
Önceleri; Ersan Amca’nın ne demek istediğini anlamaz, gülerdim. Zaman geçtikçe; eşyalar ile aramda bağ oluşmaya başladı, onların dilini anladığımı sezinledim. Yalnız kaldığımda, her eşya için bir öykü kurgulamaya çalışır, bunları var eden usta elleri, çırakları, eski dükkanları, alan, satan insanları, alıcının ilk heyecanını, kullanan aileyi hayal ederdim. Nedense hep hüzünlü olurdu öykülerimin sonu.
*
Adının Sude olduğunu öğrendiğim karşı sokakta oturan kız , daha sık gelir olmuştu dükkana. Bazen; rafları teker teker inceler, alışveriş yapmadan gider, bazense, hiç olmadık şeylere yüklü paralar sayardı. Zengin olmalıydı, altında arabası vardı. İstanbul'da, üniversitede okuduğunu söylemişti pastanede çalışan çocuk.
Sabahları geç kalkar, köşedeki pastanede, portakal suyuyla kahvaltı yapar, öğlenden sonraları da plaja inerdi. Elinde mutlaka kitap olurdu. Plaj dönüşü, hava kararıncaya kadar, ya bahçede kitap okur, ya da sokaktaki esnafla konuşur, tavla oynayarak zaman geçirirdi. Hava karardıktan sonra ortalarda görünmezdi. Bazen, bir iki gün kaybolduğu olurdu.
Samimi olmuştuk. Sıkıldığında: "Var mısın bir el tavlaya?" der, dükkan önünde, birasına tavla oynardık. Pullara uzanmak için eğildiğinde, göğüslerinin bir bölümü ortaya çıkardı. Önceleri yüzüm kızarır, hemen gözlerimi kaçırırdım, sonra alıştım göğüslerine ve bacaklarına kaçamak bakışlar atmaya.
Sude’yle evlenme düşleri kurmaya başlamıştım; onu alıp, Safranbolu'ya götürüyor, ailemin karşısına dikilip: "Bak anne, bak baba, bizim kasabada eşi enderi olmadık güzellikte bir kız buldum, ailemize layık bir gelin buldum" diyordum. Şaşkınlıkla; bir bana, bir Sude'nin rahat davranışlarına bakacak. evlenmemize kesinlikle karşı çıkacaklardı.
Ne düşündüklerini tahmin ediyordum az çok, askerlik dönüşü, helal süt emmiş birini bakacaklardı. Akıllarından geçen bir kız vardı mutlaka, ama beni mi kıracaklardı, tek evin tek oğlunu… Sonra düğün... Her gün, onlarca kez aynı düşü kurar oldum. Düş kırıklıkları yaşardım düş içinde. Kendi kendime "Sen bir garip kasabalısın, üniversiteye gidemedin, Sude üniversite okuyor, güzel ve zengin... O tür aşklar filmlerde olur." diye söylendiğimde, içim bunalır, uykum kaçardı. Sabaha dek döner dururdum yatakta.
Sude’ye; düşlerimden, düşündüklerimden söz etmek istiyordum ama bir türlü açılamıyordum. Her gün, “Bugün mutlaka konuşacağım.” diye karar alıyor, eyleme geçemeden bir sonraki güne erteliyordum kararımı.
“Tavlaya var mısın?” diye sorduğunda, "Bu gün tam sırası, onunla konuşmalıyım." diye geçirdim aklımdan. Ersan Amca'da buradaydı, birkaç saatliğine dükkandan uzaklaşabilirdim.
Oyun süresince; söyleyeceğim cümleleri düşündüm, oyun bitiminde: “Öğren de gel aslanım.” diyerek tavlayı koltuğumun altına sıkıştırırken: "Sude, seninle bir şey konuşmak istiyorum." diyebildim titrek bir sesle.
Hadi konuş der gibi yüzüme bakıp bekledi bir süre, sonra: "Eee hadi dinliyorum." Yutkundum, kurduğum bütün cümleler uçtu birden. "Burada olmaz, başka bir yere gidelim, oturacağımız, bir şeyler yiyip içeceğimiz yer olsun."diyebildim. Biraz düşündükten sonra "Fethiye yolunda güzel bir yer var, oraya gidelim, rahat rahat konuşuruz, harika bir otel, barı, yemekleri, servisi fena değil." Başımla onayladım. "Üzerimi değişeyim, bir saate gelirim."
Sevincimden havalara uçuyordum. Bir saat sonra buluşacak olmamıza rağmen, dükkanın arkasındaki odama koştum, aceleyle üzerimi değiştirip, saçlarımı düzelttim. İkide bir dükkanın önüne çıkıyor, sonra odaya dönüyordum. Aklım Sude'de gözüm saatteydi.
Ersan Amca’dan izin isterken ne diyecektim. Ben bu telaşta iken: "Bu akşam izinlisin, git gez, açıl biraz" Heyecanım gözünden kaçmamış demek, bir şeyler sezinlemişti, anlayışlı adamdı.
*
Arabasıyla geldi. Üzerinde; meme uçlarını belirgin şekilde gösteren, lacivert dar badi, altında, kısa kot pantolonu vardı. Belli belirsiz makyaj yapmıştı. Omuzlarına inen kumral saçlarının altından, halka şeklindeki metal küpeleri görünüyordu. Arabayı kastederek, "İstersen sen kullan." dedi. “Ehliyetim yok.” demeye utandım. "Senin kullanman daha iyi, çünkü gideceğimiz yeri sen biliyorsun."
Yol boyunca fazla konuşmadık. Bir süre arabanın radyosunu kurcaladı, sonra teybe bir kaset koydu. Müziğe eşlik ederken, eliyle direksiyona vurarak tempo tutuyordu. Çok seri araba kullanıyordu. Belli etmeden onu inceliyordum, o da, arada yüzüme bakıp gülümsüyordu. Benim kadar heyecanlı mıydı acaba?
Çevresi ağaçlarla kaplı şirin bir otelin önünde durduk. Bahçesi iyi düzenlenmiş, yazlık lokanta olarak kullanılıyordu. Garsonlar koşarak karşıladılar. Sude'yi tanıyorlardı, Sude’de onlara adıyla hitap ediyordu.
Bahçenin kuytu yerinden iki kişilik bir masa seçerek oturduk. Bana sormadan kırmızı şarap ve peynir siparişi verdi garsona, sonra dönerek: "Fikrini sormadım ama bu saatte güzel bir şarap iyi gider." İlk kez şarap içecektim. "Fark etmez, ben de şarabı tercih ederim" dedim.
Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim bir süre. Şarabımızı getiren garson, itina ile doldurdu kadehleri. "Hadi an'a içelim." dedi, Sude. Kadehi kaptığım gibi bir dikişte içmek istedim, o ise, kadehini bana doğru uzatmış, gülümsüyordu. Kadehimi yaklaştırarak "An'a." dedim ve yarıladım. İçimin yandığını hissettim, ama iyi gelecekti, rahatlatacaktı beni.
Bir yudum şarabı ağzında gezdirdikten sonra yutan Sude: "Bana söyleyeceğin önemli şey neymiş bakalım." diye konuya girdi. Ne kadar rahattı: Hadi söyle, çıkar dilinin altındaki baklayı der gibi, gözlerimin içine bakıyordu. Terlemiştim, vücudumdan ter değil de, o küçük kasabada büyümenin sıkıntıları sızıyordu sanki.
"Seni çok beğeniyorum" diyebildim. Gülümsedi. Bir şey söylemeden uzandı, kadehi kıracakmış gibi sıkan elimi tuttu. Tüm cesaretimi topladım, sesimin titremesine aldırmadan: "Seni istiyorum." dedim. Bu kez, iki eliyle elimi tuttu, sıktı, gözlerime bakarak: "Çok mu?" diye sordu. Başımı öne sallayarak "Evet, çok."
Ailemle tanıştırmak isteğimi, onunla evlenmeyi düşündüğümü nasıl anlatacaktım. Tekrar elimi sıktı, yüzüne baktım. Gözlerinde bir ışık yanıp söndü, süpriz yapmak isteyenlerin gözlerinde görülen muzip ışıltıydı bu. "Bekle." Hızla otelin resepsiyona yürüdü.
Lisede okurken, komşumuzun kızı Ferhan'a, yazdığım mektubu anımsadım, arkadaşlık teklif etmiş: "Seni ağabey gibi seviyorum, nasıl olur?" yanıtını alınca da yıkılmıştım. Bir daha, hiçbir kıza, arkadaşlık teklif etme cesareti gösterememiştim.
Gülümseyerek yanıma geldi: "Hadi gel benimle." Bir şey anlamadan oturduğumu görünce, "Beni istemiyor musun, hadi kalk, gel benimle."
Resepsiyondaki görevli genç, arkadaşlarıyla konuşuyordu, bizi görünce gülümsediler. Hızla asansöre yürürken, elinde oda anahtarı olduğunu fark ettim. Bir anda asansörde bulduk kendimizi. “Bırak şu utangaçlığı, bende seni istiyordum, aptal.” Şaşkındım. Sihirli bir düğmeye dokunmuştum ve her şey kendiliğinden oluyordu, sanki rüyadaydım ve olayları uzaktan izliyordum. Yüzüme kondurduğu minik öpücükle iyice allak bullak oldum. Koridorun sonundaki odaya kadar nasıl yürüğümü anlayamadım bile.
Odaya girdiğimizde, çarşafı özenle düzeltilmiş, ayak ucunda, katlanmış nevresimi olan, kocaman bir yatak çarptı gözüme. Klimanın yaydığı serinlikte kendime gelmeye, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Yatağın öte ucunda, sırtı bana dönük durdu, aynadan yüzünü görüyordum. Çok seri bir hareketle üzerindeki lacivert badiyi çıkardı, önce bronzlaşmış tenini ve sırtındaki bikini izlerini fark ettim, sonra bronzlanmış teninin çevrelediği bembeyaz iki kürecik ve uçlarında kara dut gibi duran meme uçları yansıdı aynada. Heyecandan kasıldım o an. Bir kadını ilk kez bu kadar çıplak görüyordum.
Tavla oynadığımız günlerde, dekoltesinden gördüğüm ve kaçamak bakışlar attığım memeleri, şortunun altındaki yuvarlak kalçası, uzun bacakları düşlerimi süslerdi. Şimdi karşımdaydı.
Arkası dönüktü, kendinden emin, aynadan, gülümseyerek şaşkınlığımı izliyor, yaptıklarının bende bıraktığı etkiyi inceliyordu. Bundan haz duyduğu kesindi. Pantolonunun düğmesini çözdü, fermuarını indirdi, eğilerek, iki eliyle yanlardan tuttu aşağıya, tangası ve yuvarlak kalçaları ortaya çıkıncaya kadar, ağır ağır sıyırdı, Ağzımın kuruduğunu, konuşamayacağımı hissettim bir an.
Sonra doğruldu, yüzünü bana dönerek: "Bak Erhan, dostluk başka, alışveriş başka, iş iştir, yüz doları peşin alırım, otele de.... "
Odadan hızla fırladım...
Edited by: emre
Tütsülük ve şamdan bulunur mu? "
Göcek'e geldiğim ilk gün dikkatimi çeken kızdı kapıda duran. Üzerinde; askılı beyaz bir bustiyer, mavi, kısa bir şort vardı. Benden bir ay kadar önce buraya gelmiş, dükkanın karşısındaki sokakta, bahçe içindeki tek katlı evi, altı aylığına kiralamıştı. Yalnız yaşıyordu.
"Şamdanlar burada bir yerlerde olacaktı.", diye kekeledim. Tütsülüğün ne olduğunu bilmiyordum. Elim ayağım birbirine dolaştı, kızardığımı hissettim. “Tam da gidecek zamanı buldu Ersan Amca.” diye hayıflandım. Küçük bir kasabada büyümenin ezikliği sardı her yanımı. Böyle anlarda daha da pısırık oluyordum nedense.
"Acele eder misiniz?"
Telaşımdan doğan sakarlıklarımı gülümseyerek izliyor, sorularıyla beni bunaltıyordu. Neyse ki Ersan Amca yetişmişti imdadıma.
Kız, şamdanları ve tütsülüğü uzun uzun inceledi, tek mumluk bir şamdanla, üzeri desenli bir tütsülüğü paket yaptırdı. Tam çıkarken;
"Elemanınız yeni galiba."
*
Safranbolu'dan en uzun süreli ayrılışımdı. Liseyi bitirdiğim yıl, üniversite sınavı için Ankara'ya gitmiş, iki gün amcamlarda kalmıştım, bunun dışında kasabadan ayrılmamı gerektirecek bir şey olmamıştı, ta ki, Ersan Amca'nın babamı ikna etmesine kadar.
Tanıdığım en ilginç insanlardan birisiydi. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış, emekli olunca da antikacı dükkanı açmıştı. Turizm sezonu kapandığında; Anadolu'yu, köy, kasaba demez dolaşır, antika eşyalar toplar, bunları yerli ve yabancı turistlere pazarlardı.
Her sene bir kez uğrardı Safranbolu'ya. Bir kaç gün kalır, çevre köyleri dolaşır, bakır siniler, sahanlar, gramofonlar, taş plaklar, giysiler... ne bulursa alırdı. Halk onun için hazineci dese de hazine aramakla ilgisi yoktu. Topladığı antikaları, bizim ardiyede biriktirir, sonra da pazarlamak için götürürdü.
Safranbolu'da kaldığı süre; akşamları, zahireci dükkanımızın önünde kahvesini içer, babamla sohbet ederlerdi. Her gelişinde "Çocuğa yazık ediyorsun, gönder bana, ufku açılsın, yazları yardım eder, ben yokken, en azından dükkanı açık tutar." der, babam ise, "Yahu, dükkansa işte dükkan, çalışsın dursun, evlenmek isterse de evlendiririz, ne yapsın gurbet illerde." diye, karşı çıkardı.
Onunla konuştukça, kasabadan kaçmak, uzaklaşmak isteğim daha da artıyordu. Günden güne köşeye sıkıştığımı, körleştiğimi hissediyordum. Sonunda babam razı oldu. İşler iyiden iyiye bozulmuş, tasarladığımız lokum işi de başlamadan bitmişti. "Belki böylesi daha hayırlı olur." diyerek, yolcu etmişlerdi beni.
Göcek'e vardığımda, sezon henüz açılmamıştı. Bir yandan hazırlık yapıyor, rafları düzenleyip, eşyaların tozunu alıyor, öte yandan adlarını ve fiyatlarını öğreniyordum. Boş zamanlarımda ise, Safranbolu ile hiçbir benzerliği olmayan bu kasabayı tanımaya çalışıyordum.
Ersan Amca, eşyalarla ilgili bilgi verirken, eskilere dalar, o günleri yeniden yaşardı: "Her eşyanın hazin bir öyküsü vardır, hepsi hevesle alınmış, kullanılmış ve sonra terkedilmişlerdir. Biz insanlar gibidir eşyalar da, biraz sevgi göster, biraz dinle, bak sana neler anlatırlar." derdi.
"Zaman içinde; gereksinimler, üretim-tüketim ilişkileri, araçlar gereçler, her şey değişti. Yarım asır, hatta yirmi beş yıl öncesinde kullandığımız eşyaların çoğu unutuldu, teknolojiye yenik düşüp, antikacıların raflarında yerlerini aldılar. İşte şu kurma kollu gramofonda, kim bilir kimler, üzerinde köpek resmi olan taş plaklardan, Hafız Burhan'ı, Hamiyet Yüceses'i, Münir Nurettin'i dinledi?.. Bu kömür ütüsüyle hangi memur, işine yetişme telaşıyla giysilerini ütüledi?.. Şu sahanlar, kalayları yer yer aşınmış, işlemeli bakır sini... Onun etrafında hangi aile, akşam yemeklerinde toplanırdı?.. Sininin büyüklüğüne ve işlemelerine bakılırsa, varsıl bir aileyi ait olduğunu anlayabiliriz. Duvardaki taş ayna, ona bakarak kurulan hayaller, ötedeki gümüş kemer, o hangi genç kızın belini süslemişti acaba?.. "
Önceleri; Ersan Amca’nın ne demek istediğini anlamaz, gülerdim. Zaman geçtikçe; eşyalar ile aramda bağ oluşmaya başladı, onların dilini anladığımı sezinledim. Yalnız kaldığımda, her eşya için bir öykü kurgulamaya çalışır, bunları var eden usta elleri, çırakları, eski dükkanları, alan, satan insanları, alıcının ilk heyecanını, kullanan aileyi hayal ederdim. Nedense hep hüzünlü olurdu öykülerimin sonu.
*
Adının Sude olduğunu öğrendiğim karşı sokakta oturan kız , daha sık gelir olmuştu dükkana. Bazen; rafları teker teker inceler, alışveriş yapmadan gider, bazense, hiç olmadık şeylere yüklü paralar sayardı. Zengin olmalıydı, altında arabası vardı. İstanbul'da, üniversitede okuduğunu söylemişti pastanede çalışan çocuk.
Sabahları geç kalkar, köşedeki pastanede, portakal suyuyla kahvaltı yapar, öğlenden sonraları da plaja inerdi. Elinde mutlaka kitap olurdu. Plaj dönüşü, hava kararıncaya kadar, ya bahçede kitap okur, ya da sokaktaki esnafla konuşur, tavla oynayarak zaman geçirirdi. Hava karardıktan sonra ortalarda görünmezdi. Bazen, bir iki gün kaybolduğu olurdu.
Samimi olmuştuk. Sıkıldığında: "Var mısın bir el tavlaya?" der, dükkan önünde, birasına tavla oynardık. Pullara uzanmak için eğildiğinde, göğüslerinin bir bölümü ortaya çıkardı. Önceleri yüzüm kızarır, hemen gözlerimi kaçırırdım, sonra alıştım göğüslerine ve bacaklarına kaçamak bakışlar atmaya.
Sude’yle evlenme düşleri kurmaya başlamıştım; onu alıp, Safranbolu'ya götürüyor, ailemin karşısına dikilip: "Bak anne, bak baba, bizim kasabada eşi enderi olmadık güzellikte bir kız buldum, ailemize layık bir gelin buldum" diyordum. Şaşkınlıkla; bir bana, bir Sude'nin rahat davranışlarına bakacak. evlenmemize kesinlikle karşı çıkacaklardı.
Ne düşündüklerini tahmin ediyordum az çok, askerlik dönüşü, helal süt emmiş birini bakacaklardı. Akıllarından geçen bir kız vardı mutlaka, ama beni mi kıracaklardı, tek evin tek oğlunu… Sonra düğün... Her gün, onlarca kez aynı düşü kurar oldum. Düş kırıklıkları yaşardım düş içinde. Kendi kendime "Sen bir garip kasabalısın, üniversiteye gidemedin, Sude üniversite okuyor, güzel ve zengin... O tür aşklar filmlerde olur." diye söylendiğimde, içim bunalır, uykum kaçardı. Sabaha dek döner dururdum yatakta.
Sude’ye; düşlerimden, düşündüklerimden söz etmek istiyordum ama bir türlü açılamıyordum. Her gün, “Bugün mutlaka konuşacağım.” diye karar alıyor, eyleme geçemeden bir sonraki güne erteliyordum kararımı.
“Tavlaya var mısın?” diye sorduğunda, "Bu gün tam sırası, onunla konuşmalıyım." diye geçirdim aklımdan. Ersan Amca'da buradaydı, birkaç saatliğine dükkandan uzaklaşabilirdim.
Oyun süresince; söyleyeceğim cümleleri düşündüm, oyun bitiminde: “Öğren de gel aslanım.” diyerek tavlayı koltuğumun altına sıkıştırırken: "Sude, seninle bir şey konuşmak istiyorum." diyebildim titrek bir sesle.
Hadi konuş der gibi yüzüme bakıp bekledi bir süre, sonra: "Eee hadi dinliyorum." Yutkundum, kurduğum bütün cümleler uçtu birden. "Burada olmaz, başka bir yere gidelim, oturacağımız, bir şeyler yiyip içeceğimiz yer olsun."diyebildim. Biraz düşündükten sonra "Fethiye yolunda güzel bir yer var, oraya gidelim, rahat rahat konuşuruz, harika bir otel, barı, yemekleri, servisi fena değil." Başımla onayladım. "Üzerimi değişeyim, bir saate gelirim."
Sevincimden havalara uçuyordum. Bir saat sonra buluşacak olmamıza rağmen, dükkanın arkasındaki odama koştum, aceleyle üzerimi değiştirip, saçlarımı düzelttim. İkide bir dükkanın önüne çıkıyor, sonra odaya dönüyordum. Aklım Sude'de gözüm saatteydi.
Ersan Amca’dan izin isterken ne diyecektim. Ben bu telaşta iken: "Bu akşam izinlisin, git gez, açıl biraz" Heyecanım gözünden kaçmamış demek, bir şeyler sezinlemişti, anlayışlı adamdı.
*
Arabasıyla geldi. Üzerinde; meme uçlarını belirgin şekilde gösteren, lacivert dar badi, altında, kısa kot pantolonu vardı. Belli belirsiz makyaj yapmıştı. Omuzlarına inen kumral saçlarının altından, halka şeklindeki metal küpeleri görünüyordu. Arabayı kastederek, "İstersen sen kullan." dedi. “Ehliyetim yok.” demeye utandım. "Senin kullanman daha iyi, çünkü gideceğimiz yeri sen biliyorsun."
Yol boyunca fazla konuşmadık. Bir süre arabanın radyosunu kurcaladı, sonra teybe bir kaset koydu. Müziğe eşlik ederken, eliyle direksiyona vurarak tempo tutuyordu. Çok seri araba kullanıyordu. Belli etmeden onu inceliyordum, o da, arada yüzüme bakıp gülümsüyordu. Benim kadar heyecanlı mıydı acaba?
Çevresi ağaçlarla kaplı şirin bir otelin önünde durduk. Bahçesi iyi düzenlenmiş, yazlık lokanta olarak kullanılıyordu. Garsonlar koşarak karşıladılar. Sude'yi tanıyorlardı, Sude’de onlara adıyla hitap ediyordu.
Bahçenin kuytu yerinden iki kişilik bir masa seçerek oturduk. Bana sormadan kırmızı şarap ve peynir siparişi verdi garsona, sonra dönerek: "Fikrini sormadım ama bu saatte güzel bir şarap iyi gider." İlk kez şarap içecektim. "Fark etmez, ben de şarabı tercih ederim" dedim.
Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim bir süre. Şarabımızı getiren garson, itina ile doldurdu kadehleri. "Hadi an'a içelim." dedi, Sude. Kadehi kaptığım gibi bir dikişte içmek istedim, o ise, kadehini bana doğru uzatmış, gülümsüyordu. Kadehimi yaklaştırarak "An'a." dedim ve yarıladım. İçimin yandığını hissettim, ama iyi gelecekti, rahatlatacaktı beni.
Bir yudum şarabı ağzında gezdirdikten sonra yutan Sude: "Bana söyleyeceğin önemli şey neymiş bakalım." diye konuya girdi. Ne kadar rahattı: Hadi söyle, çıkar dilinin altındaki baklayı der gibi, gözlerimin içine bakıyordu. Terlemiştim, vücudumdan ter değil de, o küçük kasabada büyümenin sıkıntıları sızıyordu sanki.
"Seni çok beğeniyorum" diyebildim. Gülümsedi. Bir şey söylemeden uzandı, kadehi kıracakmış gibi sıkan elimi tuttu. Tüm cesaretimi topladım, sesimin titremesine aldırmadan: "Seni istiyorum." dedim. Bu kez, iki eliyle elimi tuttu, sıktı, gözlerime bakarak: "Çok mu?" diye sordu. Başımı öne sallayarak "Evet, çok."
Ailemle tanıştırmak isteğimi, onunla evlenmeyi düşündüğümü nasıl anlatacaktım. Tekrar elimi sıktı, yüzüne baktım. Gözlerinde bir ışık yanıp söndü, süpriz yapmak isteyenlerin gözlerinde görülen muzip ışıltıydı bu. "Bekle." Hızla otelin resepsiyona yürüdü.
Lisede okurken, komşumuzun kızı Ferhan'a, yazdığım mektubu anımsadım, arkadaşlık teklif etmiş: "Seni ağabey gibi seviyorum, nasıl olur?" yanıtını alınca da yıkılmıştım. Bir daha, hiçbir kıza, arkadaşlık teklif etme cesareti gösterememiştim.
Gülümseyerek yanıma geldi: "Hadi gel benimle." Bir şey anlamadan oturduğumu görünce, "Beni istemiyor musun, hadi kalk, gel benimle."
Resepsiyondaki görevli genç, arkadaşlarıyla konuşuyordu, bizi görünce gülümsediler. Hızla asansöre yürürken, elinde oda anahtarı olduğunu fark ettim. Bir anda asansörde bulduk kendimizi. “Bırak şu utangaçlığı, bende seni istiyordum, aptal.” Şaşkındım. Sihirli bir düğmeye dokunmuştum ve her şey kendiliğinden oluyordu, sanki rüyadaydım ve olayları uzaktan izliyordum. Yüzüme kondurduğu minik öpücükle iyice allak bullak oldum. Koridorun sonundaki odaya kadar nasıl yürüğümü anlayamadım bile.
Odaya girdiğimizde, çarşafı özenle düzeltilmiş, ayak ucunda, katlanmış nevresimi olan, kocaman bir yatak çarptı gözüme. Klimanın yaydığı serinlikte kendime gelmeye, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Yatağın öte ucunda, sırtı bana dönük durdu, aynadan yüzünü görüyordum. Çok seri bir hareketle üzerindeki lacivert badiyi çıkardı, önce bronzlaşmış tenini ve sırtındaki bikini izlerini fark ettim, sonra bronzlanmış teninin çevrelediği bembeyaz iki kürecik ve uçlarında kara dut gibi duran meme uçları yansıdı aynada. Heyecandan kasıldım o an. Bir kadını ilk kez bu kadar çıplak görüyordum.
Tavla oynadığımız günlerde, dekoltesinden gördüğüm ve kaçamak bakışlar attığım memeleri, şortunun altındaki yuvarlak kalçası, uzun bacakları düşlerimi süslerdi. Şimdi karşımdaydı.
Arkası dönüktü, kendinden emin, aynadan, gülümseyerek şaşkınlığımı izliyor, yaptıklarının bende bıraktığı etkiyi inceliyordu. Bundan haz duyduğu kesindi. Pantolonunun düğmesini çözdü, fermuarını indirdi, eğilerek, iki eliyle yanlardan tuttu aşağıya, tangası ve yuvarlak kalçaları ortaya çıkıncaya kadar, ağır ağır sıyırdı, Ağzımın kuruduğunu, konuşamayacağımı hissettim bir an.
Sonra doğruldu, yüzünü bana dönerek: "Bak Erhan, dostluk başka, alışveriş başka, iş iştir, yüz doları peşin alırım, otele de.... "
Odadan hızla fırladım...
Edited by: emre