PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Öykü Denemelerim / Emre Gümüşdoğan


emre gümüşdoğan
14-10-2005, 00:23
İŞ İŞTİR


Tütsülük ve şamdan bulunur mu? "
Göcek'e geldiğim ilk gün dikkatimi çeken kızdı kapıda duran. Üzerinde; askılı beyaz bir bustiyer, mavi, kısa bir şort vardı. Benden bir ay kadar önce buraya gelmiş, dükkanın karşısındaki sokakta, bahçe içindeki tek katlı evi, altı aylığına kiralamıştı. Yalnız yaşıyordu.


"Şamdanlar burada bir yerlerde olacaktı.", diye kekeledim. Tütsülüğün ne olduğunu bilmiyordum. Elim ayağım birbirine dolaştı, kızardığımı hissettim. “Tam da gidecek zamanı buldu Ersan Amca.” diye hayıflandım. Küçük bir kasabada büyümenin ezikliği sardı her yanımı. Böyle anlarda daha da pısırık oluyordum nedense.


"Acele eder misiniz?"
Telaşımdan doğan sakarlıklarımı gülümseyerek izliyor, sorularıyla beni bunaltıyordu. Neyse ki Ersan Amca yetişmişti imdadıma.
Kız, şamdanları ve tütsülüğü uzun uzun inceledi, tek mumluk bir şamdanla, üzeri desenli bir tütsülüğü paket yaptırdı. Tam çıkarken;
"Elemanınız yeni galiba."


*


Safranbolu'dan en uzun süreli ayrılışımdı. Liseyi bitirdiğim yıl, üniversite sınavı için Ankara'ya gitmiş, iki gün amcamlarda kalmıştım, bunun dışında kasabadan ayrılmamı gerektirecek bir şey olmamıştı, ta ki, Ersan Amca'nın babamı ikna etmesine kadar.


Tanıdığım en ilginç insanlardan birisiydi. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış, emekli olunca da antikacı dükkanı açmıştı. Turizm sezonu kapandığında; Anadolu'yu, köy, kasaba demez dolaşır, antika eşyalar toplar, bunları yerli ve yabancı turistlere pazarlardı.


Her sene bir kez uğrardı Safranbolu'ya. Bir kaç gün kalır, çevre köyleri dolaşır, bakır siniler, sahanlar, gramofonlar, taş plaklar, giysiler... ne bulursa alırdı. Halk onun için hazineci dese de hazine aramakla ilgisi yoktu. Topladığı antikaları, bizim ardiyede biriktirir, sonra da pazarlamak için götürürdü.


Safranbolu'da kaldığı süre; akşamları, zahireci dükkanımızın önünde kahvesini içer, babamla sohbet ederlerdi. Her gelişinde "Çocuğa yazık ediyorsun, gönder bana, ufku açılsın, yazları yardım eder, ben yokken, en azından dükkanı açık tutar." der, babam ise, "Yahu, dükkansa işte dükkan, çalışsın dursun, evlenmek isterse de evlendiririz, ne yapsın gurbet illerde." diye, karşı çıkardı.


Onunla konuştukça, kasabadan kaçmak, uzaklaşmak isteğim daha da artıyordu. Günden güne köşeye sıkıştığımı, körleştiğimi hissediyordum. Sonunda babam razı oldu. İşler iyiden iyiye bozulmuş, tasarladığımız lokum işi de başlamadan bitmişti. "Belki böylesi daha hayırlı olur." diyerek, yolcu etmişlerdi beni.


Göcek'e vardığımda, sezon henüz açılmamıştı. Bir yandan hazırlık yapıyor, rafları düzenleyip, eşyaların tozunu alıyor, öte yandan adlarını ve fiyatlarını öğreniyordum. Boş zamanlarımda ise, Safranbolu ile hiçbir benzerliği olmayan bu kasabayı tanımaya çalışıyordum.


Ersan Amca, eşyalarla ilgili bilgi verirken, eskilere dalar, o günleri yeniden yaşardı: "Her eşyanın hazin bir öyküsü vardır, hepsi hevesle alınmış, kullanılmış ve sonra terkedilmişlerdir. Biz insanlar gibidir eşyalar da, biraz sevgi göster, biraz dinle, bak sana neler anlatırlar." derdi.


"Zaman içinde; gereksinimler, üretim-tüketim ilişkileri, araçlar gereçler, her şey değişti. Yarım asır, hatta yirmi beş yıl öncesinde kullandığımız eşyaların çoğu unutuldu, teknolojiye yenik düşüp, antikacıların raflarında yerlerini aldılar. İşte şu kurma kollu gramofonda, kim bilir kimler, üzerinde köpek resmi olan taş plaklardan, Hafız Burhan'ı, Hamiyet Yüceses'i, Münir Nurettin'i dinledi?.. Bu kömür ütüsüyle hangi memur, işine yetişme telaşıyla giysilerini ütüledi?.. Şu sahanlar, kalayları yer yer aşınmış, işlemeli bakır sini... Onun etrafında hangi aile, akşam yemeklerinde toplanırdı?.. Sininin büyüklüğüne ve işlemelerine bakılırsa, varsıl bir aileyi ait olduğunu anlayabiliriz. Duvardaki taş ayna, ona bakarak kurulan hayaller, ötedeki gümüş kemer, o hangi genç kızın belini süslemişti acaba?.. "


Önceleri; Ersan Amca’nın ne demek istediğini anlamaz, gülerdim. Zaman geçtikçe; eşyalar ile aramda bağ oluşmaya başladı, onların dilini anladığımı sezinledim. Yalnız kaldığımda, her eşya için bir öykü kurgulamaya çalışır, bunları var eden usta elleri, çırakları, eski dükkanları, alan, satan insanları, alıcının ilk heyecanını, kullanan aileyi hayal ederdim. Nedense hep hüzünlü olurdu öykülerimin sonu.


*


Adının Sude olduğunu öğrendiğim karşı sokakta oturan kız , daha sık gelir olmuştu dükkana. Bazen; rafları teker teker inceler, alışveriş yapmadan gider, bazense, hiç olmadık şeylere yüklü paralar sayardı. Zengin olmalıydı, altında arabası vardı. İstanbul'da, üniversitede okuduğunu söylemişti pastanede çalışan çocuk.


Sabahları geç kalkar, köşedeki pastanede, portakal suyuyla kahvaltı yapar, öğlenden sonraları da plaja inerdi. Elinde mutlaka kitap olurdu. Plaj dönüşü, hava kararıncaya kadar, ya bahçede kitap okur, ya da sokaktaki esnafla konuşur, tavla oynayarak zaman geçirirdi. Hava karardıktan sonra ortalarda görünmezdi. Bazen, bir iki gün kaybolduğu olurdu.


Samimi olmuştuk. Sıkıldığında: "Var mısın bir el tavlaya?" der, dükkan önünde, birasına tavla oynardık. Pullara uzanmak için eğildiğinde, göğüslerinin bir bölümü ortaya çıkardı. Önceleri yüzüm kızarır, hemen gözlerimi kaçırırdım, sonra alıştım göğüslerine ve bacaklarına kaçamak bakışlar atmaya.


Sude’yle evlenme düşleri kurmaya başlamıştım; onu alıp, Safranbolu'ya götürüyor, ailemin karşısına dikilip: "Bak anne, bak baba, bizim kasabada eşi enderi olmadık güzellikte bir kız buldum, ailemize layık bir gelin buldum" diyordum. Şaşkınlıkla; bir bana, bir Sude'nin rahat davranışlarına bakacak. evlenmemize kesinlikle karşı çıkacaklardı.


Ne düşündüklerini tahmin ediyordum az çok, askerlik dönüşü, helal süt emmiş birini bakacaklardı. Akıllarından geçen bir kız vardı mutlaka, ama beni mi kıracaklardı, tek evin tek oğlunu… Sonra düğün... Her gün, onlarca kez aynı düşü kurar oldum. Düş kırıklıkları yaşardım düş içinde. Kendi kendime "Sen bir garip kasabalısın, üniversiteye gidemedin, Sude üniversite okuyor, güzel ve zengin... O tür aşklar filmlerde olur." diye söylendiğimde, içim bunalır, uykum kaçardı. Sabaha dek döner dururdum yatakta.


Sude’ye; düşlerimden, düşündüklerimden söz etmek istiyordum ama bir türlü açılamıyordum. Her gün, “Bugün mutlaka konuşacağım.” diye karar alıyor, eyleme geçemeden bir sonraki güne erteliyordum kararımı.


“Tavlaya var mısın?” diye sorduğunda, "Bu gün tam sırası, onunla konuşmalıyım." diye geçirdim aklımdan. Ersan Amca'da buradaydı, birkaç saatliğine dükkandan uzaklaşabilirdim.


Oyun süresince; söyleyeceğim cümleleri düşündüm, oyun bitiminde: “Öğren de gel aslanım.” diyerek tavlayı koltuğumun altına sıkıştırırken: "Sude, seninle bir şey konuşmak istiyorum." diyebildim titrek bir sesle.
Hadi konuş der gibi yüzüme bakıp bekledi bir süre, sonra: "Eee hadi dinliyorum." Yutkundum, kurduğum bütün cümleler uçtu birden. "Burada olmaz, başka bir yere gidelim, oturacağımız, bir şeyler yiyip içeceğimiz yer olsun."diyebildim. Biraz düşündükten sonra "Fethiye yolunda güzel bir yer var, oraya gidelim, rahat rahat konuşuruz, harika bir otel, barı, yemekleri, servisi fena değil." Başımla onayladım. "Üzerimi değişeyim, bir saate gelirim."


Sevincimden havalara uçuyordum. Bir saat sonra buluşacak olmamıza rağmen, dükkanın arkasındaki odama koştum, aceleyle üzerimi değiştirip, saçlarımı düzelttim. İkide bir dükkanın önüne çıkıyor, sonra odaya dönüyordum. Aklım Sude'de gözüm saatteydi.


Ersan Amca’dan izin isterken ne diyecektim. Ben bu telaşta iken: "Bu akşam izinlisin, git gez, açıl biraz" Heyecanım gözünden kaçmamış demek, bir şeyler sezinlemişti, anlayışlı adamdı.


*


Arabasıyla geldi. Üzerinde; meme uçlarını belirgin şekilde gösteren, lacivert dar badi, altında, kısa kot pantolonu vardı. Belli belirsiz makyaj yapmıştı. Omuzlarına inen kumral saçlarının altından, halka şeklindeki metal küpeleri görünüyordu. Arabayı kastederek, "İstersen sen kullan." dedi. “Ehliyetim yok.” demeye utandım. "Senin kullanman daha iyi, çünkü gideceğimiz yeri sen biliyorsun."


Yol boyunca fazla konuşmadık. Bir süre arabanın radyosunu kurcaladı, sonra teybe bir kaset koydu. Müziğe eşlik ederken, eliyle direksiyona vurarak tempo tutuyordu. Çok seri araba kullanıyordu. Belli etmeden onu inceliyordum, o da, arada yüzüme bakıp gülümsüyordu. Benim kadar heyecanlı mıydı acaba?


Çevresi ağaçlarla kaplı şirin bir otelin önünde durduk. Bahçesi iyi düzenlenmiş, yazlık lokanta olarak kullanılıyordu. Garsonlar koşarak karşıladılar. Sude'yi tanıyorlardı, Sude’de onlara adıyla hitap ediyordu.


Bahçenin kuytu yerinden iki kişilik bir masa seçerek oturduk. Bana sormadan kırmızı şarap ve peynir siparişi verdi garsona, sonra dönerek: "Fikrini sormadım ama bu saatte güzel bir şarap iyi gider." İlk kez şarap içecektim. "Fark etmez, ben de şarabı tercih ederim" dedim.


Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim bir süre. Şarabımızı getiren garson, itina ile doldurdu kadehleri. "Hadi an'a içelim." dedi, Sude. Kadehi kaptığım gibi bir dikişte içmek istedim, o ise, kadehini bana doğru uzatmış, gülümsüyordu. Kadehimi yaklaştırarak "An'a." dedim ve yarıladım. İçimin yandığını hissettim, ama iyi gelecekti, rahatlatacaktı beni.


Bir yudum şarabı ağzında gezdirdikten sonra yutan Sude: "Bana söyleyeceğin önemli şey neymiş bakalım." diye konuya girdi. Ne kadar rahattı: Hadi söyle, çıkar dilinin altındaki baklayı der gibi, gözlerimin içine bakıyordu. Terlemiştim, vücudumdan ter değil de, o küçük kasabada büyümenin sıkıntıları sızıyordu sanki.


"Seni çok beğeniyorum" diyebildim. Gülümsedi. Bir şey söylemeden uzandı, kadehi kıracakmış gibi sıkan elimi tuttu. Tüm cesaretimi topladım, sesimin titremesine aldırmadan: "Seni istiyorum." dedim. Bu kez, iki eliyle elimi tuttu, sıktı, gözlerime bakarak: "Çok mu?" diye sordu. Başımı öne sallayarak "Evet, çok."


Ailemle tanıştırmak isteğimi, onunla evlenmeyi düşündüğümü nasıl anlatacaktım. Tekrar elimi sıktı, yüzüne baktım. Gözlerinde bir ışık yanıp söndü, süpriz yapmak isteyenlerin gözlerinde görülen muzip ışıltıydı bu. "Bekle." Hızla otelin resepsiyona yürüdü.


Lisede okurken, komşumuzun kızı Ferhan'a, yazdığım mektubu anımsadım, arkadaşlık teklif etmiş: "Seni ağabey gibi seviyorum, nasıl olur?" yanıtını alınca da yıkılmıştım. Bir daha, hiçbir kıza, arkadaşlık teklif etme cesareti gösterememiştim.


Gülümseyerek yanıma geldi: "Hadi gel benimle." Bir şey anlamadan oturduğumu görünce, "Beni istemiyor musun, hadi kalk, gel benimle."


Resepsiyondaki görevli genç, arkadaşlarıyla konuşuyordu, bizi görünce gülümsediler. Hızla asansöre yürürken, elinde oda anahtarı olduğunu fark ettim. Bir anda asansörde bulduk kendimizi. “Bırak şu utangaçlığı, bende seni istiyordum, aptal.” Şaşkındım. Sihirli bir düğmeye dokunmuştum ve her şey kendiliğinden oluyordu, sanki rüyadaydım ve olayları uzaktan izliyordum. Yüzüme kondurduğu minik öpücükle iyice allak bullak oldum. Koridorun sonundaki odaya kadar nasıl yürüğümü anlayamadım bile.


Odaya girdiğimizde, çarşafı özenle düzeltilmiş, ayak ucunda, katlanmış nevresimi olan, kocaman bir yatak çarptı gözüme. Klimanın yaydığı serinlikte kendime gelmeye, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.


Yatağın öte ucunda, sırtı bana dönük durdu, aynadan yüzünü görüyordum. Çok seri bir hareketle üzerindeki lacivert badiyi çıkardı, önce bronzlaşmış tenini ve sırtındaki bikini izlerini fark ettim, sonra bronzlanmış teninin çevrelediği bembeyaz iki kürecik ve uçlarında kara dut gibi duran meme uçları yansıdı aynada. Heyecandan kasıldım o an. Bir kadını ilk kez bu kadar çıplak görüyordum.


Tavla oynadığımız günlerde, dekoltesinden gördüğüm ve kaçamak bakışlar attığım memeleri, şortunun altındaki yuvarlak kalçası, uzun bacakları düşlerimi süslerdi. Şimdi karşımdaydı.


Arkası dönüktü, kendinden emin, aynadan, gülümseyerek şaşkınlığımı izliyor, yaptıklarının bende bıraktığı etkiyi inceliyordu. Bundan haz duyduğu kesindi. Pantolonunun düğmesini çözdü, fermuarını indirdi, eğilerek, iki eliyle yanlardan tuttu aşağıya, tangası ve yuvarlak kalçaları ortaya çıkıncaya kadar, ağır ağır sıyırdı, Ağzımın kuruduğunu, konuşamayacağımı hissettim bir an.


Sonra doğruldu, yüzünü bana dönerek: "Bak Erhan, dostluk başka, alışveriş başka, iş iştir, yüz doları peşin alırım, otele de.... "


Odadan hızla fırladım...

Edited by: emre

Esra Güzelipek
23-10-2005, 13:13
Çok beğendim öyküyü Emre... Çok beğendim de:


"Yol boyunca azla konuşmadık" ne demek?smileys/smiley5.gif

emre gümüşdoğan
23-10-2005, 13:38
smileys/smiley4.gif


"fazla" sözcüğünün "f" si fazlaymış koymamışım, düzelttim, uyarın için teşekkürler.

emre gümüşdoğan
27-10-2005, 23:53
Fahişeliğin Geni Bulundu


İlk kez, bu kadar erken bir saatte bara geliyordu ve bu bara ilk gelişiydi. Barmen soruncaya kadar birşey içme isteği yoktu.
"İçinde portakal suyu ve votka olan bir kokteyl hazırlar mısınız?"
Gazetesini tezgahın üzerine koyarken, haberin başlığına ilişti gözü. Aynı anda, bir kadının bara yaklaştığını farketti. Çantasını tezgaha koyan kadın, yanındaki tabureyi düzeltip oturdu.


"Kalite fahişedir." dedi, içkisini getiren barmen, başıyla kadını işaret ederek, "Bunun gibiler şimdilerde az bulunur, zevkine takılıyor." Kadının duyabileceği bir sesle konuşuyordu. Barmenin bu şekilde konuşmasına canı sıkıldı. Yaptığı iş ne olursa olsun, insanlara saygı duyulmalıydı. Kadından tepki vermesini bekledi ama hiç tepki vermedi kadın.


"Farklı bir güzelliği var." diye, geçirdi aklından. Boynu dikkatini çekti, boynu da boyu gibi oldukça uzundu kadının. 1930 ların saç modelini anımsatan, kısa, kuzguni saçlarının ucu çenesine doğru uzanıyordu. Saç rengiyle tezat teşkil eden, iri, bal rengi gözleri vardı. Ağzı biçimliydi, ince dudaklarına mor ruj sürmüştü.
Üzerinde; pembe askılı badisi, yandan yırtmacı olan, siyah mini eteği vardı. Tabureye oturduğunda; iyice sıyrılan eteği, açılan yırtmacından, uzun bacakları görünüyordu.
Kalçası daracıktı. Kırk yaşlarında olmasına rağmen bakımlı ve güzel bir vücudu vardı.


Adamın yüzüne; gri, donuk gözlerinin içine baktı kadın, ufacık bir ışık aradı.
"Ben fahişeyim" dedi sonra, "Ölü serçelerle sevişirim ", şuh bir kahkahanın ardından, yüzüne alaycı bir ifade yerleştirerek, "Sizi eğlendirmemi ister misiniz?"
"Zevkine takılıyor." demişti barmen, ama bir bedeli olmalıydı."Bir bedeli olmalı." diye fısıldadı adam.
Yüzünde, mimiklerinde, ses tonunda yaşam belirtisi yoktu.
"Var!.." dedi, adamın gözlerinin içine, bal gengi gözlerini diken kadın, "Hem de ağır bir bedeldir bu..." gülümsedi, "Korkmayın canım, sizden, o kadar büyük bir bedel talep etmeye hakkım yok, etsem bile, bunu ne siz, ne de başka bir erkek ödeyebilir. Fahişeliğin ağır bedelini bir tek fahişeler öder, siz erkekler bir kaç dakikanızı satarsınız fahişelere ve sadece onun bedelini ödersiniz."
Çantasından sigarasını, çakmağını çıkarıp tezgahın üzerine koydu. Barmen, uzanarak paketi açtı, kadına bir sigara uzattı ve yaktı. Kadın, teşekkür ettikten sonra, yine adama döndü:
"Erkekler... Onlar; içlerindeki acının bedelini öderler, acılarını bizim içimize boşalttıklarını düşünürler ama yanılırlar, yeni acılar, yeni yaralar açarız biz onların ruhlarında, bedenlerinde, işte bunu farketmezler, farkettiklerinde başka fahişe ararlar, böylece sürer bu kısır döngü" Sigarasından derin bir nefes çekti: "Bu benim yaşamım, böyle yaşamak benim tercihim."


Kadın; ruhunun kıvrımlarına sinen fahişeliği nasıl açıklayabilirdi ki bir erkeğe, onların hüzünlü boşluklarına dokunmayı, orada yer edinmeyi... Belki bir meydan okumaydı bu, kendisini güçlü hissettiği andı bir erkekle olduğu anlar.


Adamın gözlerinin; üzerinde dolaştığını hissediyor, bundan hoşlanıyordu kadın, tam da memelerinde odaklanmıştı ki adamın gözleri, "Aldanmayın, şimdi her göğüsü güzel gösteren sütyenler var." Adam gözlerini kaçırdı aniden, yüzünde ilk kez farklı bir ifade dolaştı, biraz kızardı.


İlk gençlik yıllarıydı, günün erken saatinde geneleve gitmişti. Fazla müşteri yoktu. Kadınlar; açık saçık konuşuyor, küfürederek, iskambil falı bakıyorlardı. İçlerinden, minyon tipli, çocuksu yüzü olan farketti delikanlıyı, gelmesi için işaret etti.
Odaya çıktılar birlikte, kadın; "Soyun." dedi, arkasını dönüp soyunmaya başladı delikanlı. Döndüğünde; içi boş bir kese gibi sarkan memelerini, kırışıklar ve çatlaklarla dolu karnını gördü kadının. Kadın külotunu da çıkararak divana uzandı, bacaklarını toplayıp yana açtı ve yapmacık bir ifadeyle "Hadi gel kocacımmm" diye seslendi.
Pantolonuna uzandı, çebinden çıkardığı parayı masanın üzerine bıraktı, giyindi ve odadan çıktı delikanlı.
Kadınlar, kahkaha attılar arkasından, "Jet gibisin enişteeeeeee"


Sol dirseğini bara yaslamış, eli çenesinin altında, parmağını emerek adamı izliyordu kadın. Gözleri kısılmıştı, çevresinde oluşan kırışıkları, makyajla kapatmaya çalışılsa da, bardan yansıyan spotların altında çizgiler belirginleşmişti. Bakışları yumuşak, cilveli, sevişir gibiydi.


Meryem'i düşündü, işyerinden arkadaşını... Kırklı yaşlara geldiğinde birden değişmişti Meryem. Erkeklerin kendisini arzulamasını istiyor, onlara, çapkın bakışlar atıyor, frikikler veriyordu. Hala çekici bir kadın olduğunu kendisine mi, yoksa erkeklere mi? kanıtlamak istediğini bilmiyordu. O; sadece gözleriyle fahişelik yapıyordu, ötesi yoktu, dokunmak yoktu, birliktelik yoktu, şuh bir fahişe gibi bakıyor, bedenini sergiliyor, öyle davranmayı seviyordu.
Bir çok erkeği aşık etmişti kendisine ama kendisi hiçbirine aşık değildi. Onların yakınlaşmasına izin vermiyor, uzaklaşmalarını da istemiyordu. Bir gök çismi gibi, onları çekim alanında, belli bir yörüngede tutmaktan mutlu oluyordu. Erkeklerin çektiği acılar umrunda bile değildi.


"Bir içki alır mısınız?"
"İçki kullanmam" dedi, barmen gülümseyerek.
"Bayana sormuştum" dedi, boş taburelere şaşkınlıkla bakan adam.
Neden sonra farketti barda yalnız olduğunu, tekrar haberin başlığına ilişti gözü.
Fahişeliğin Geni Bulundu...

emre gümüşdoğan
31-10-2005, 00:53
O SABAH


Telefonu kapattı ve bir süre konuştuğu kadını düşündü. "Bitti" demişti, kadın. Biten neydi, neden bitmişti, bilmiyordu. Kadının yüzünü anımsamaya çalıştı, anımsayamadı, yüzü yoktu kadının, panikledi... Sevdiği bir kadın vardı, mutlaka vardı, onunla güzel şeyler paylaşmış, yaşamış olmalıydı. Düşündü; kimdi bu kadın, ne zaman tanışmışlardı, neler yaşamışlardı, hiç bir şey anımsayamadı. "Bir kadın olmalı." dedi kendi kendine, vardı, biliyordu, emindi var olduğundan. Tekrar; kadını, kadının yüzünü düşündü, hiçbir şey anımsayamadı. "Saçmalık bu" dedi.


Saçmalıktı bu yaşadığı. "Rüya mı görüyorum?" diye düşündü, ama telefonla konuşmuştu, "Bitti." demişt bir kadın sesi ve kapatmıştı telefonu. İşte şimdi yatağında oturuyordu. Bir sigara yaksa, kendine gelecek, belki anımsayacaktı herşeyi. Elleri alışkın, komodinin üzerine uzandı, sigarasını, çakmağını aradı, yoktu ikisi de. Komodinin üstüne koyardı her gece; yatmadan önce, kitap okurken sigara içmeyi severdi. Bu gece de, yatmadan önce, sigarasını ve çakmağını oraya koymuştu kesin. Düşündü, anımsamaya çalıştı, zorladı kendini. Anımsayamadı geceyi.


Belleğinden silinmişti gece. Kalktı, lambayı yaktı. Fazla eşya yoktu odada, her şey kirli ve tozluydu. Çarşafı dağınık kocaman yatak; sağa sola bırakılmış giysiler, yatağın yanında bir komodin, üstünde izmaritleri dolu küllük, yanında küçük bir kitaplık, kitaplıkta ve yanındaki sandalyenin üzerinde darmağınık dergiler, kitaplar... Bu oda!.. bu odayı tanımıyordu, tanıdık değildi hiç bir eşya. Tekrar komodinin üzerine baktı, sigara yoktu. Arandı bir süre, sigara bulmak umuduyla, rastgele atılmış giysilerin ceplerine baktı, bulamadı. Bu giysiler kimindi, kendi giysileri neredeydi? Üşümeye başladı.


Üşüdüğünü, titrediğini, dişlerinin birbirine çarptığını fark etti. "Mevsim yaz olmalı, bu mevsimde üşünmez." diye, düşündü. Acaba yaz mıydı? anımsamadı. Ağustos olmalı, en fazla Eylülün ilk yarısı... Eylülün ilk yarısı mı? Peki yol kenarında, sepetlerindeki kirazı satmaya çalışan kadınlar, onları nerede, ne zaman görmüştü? Geçen yıl mı, ya şimdi hangi yılda, hangi mevsimdeydi? Titremesi arttı, çenesi kilitlenmiş gibiydi. Bedeninin ve ruhunun içi boşaltılmış, yerine buz kalıpları doldurulmuştu sanki. "Yatmalıyım, yatakta ısınırım" diye, düşündü. Battaniyeye sarındı iyice, ama üşümesi durmuyordu. Keşke içecek birşeyler olsaydı, sıcak bir ıhlamur, ya da çok sert bir içki.


Sert bir içki içtiğini düşündü, gırtlağını, midesini yaktı içki. Ağzından mavi dumanlar yükselmeye başladı, mavileşti her yer, mavinin bütün tonları... Sonra turuncu bir ışık... Dalga dalga gelmeye başladı ışık, ardından yeşil benekler, yeşilin her tonunda kümeler oluştu. Bütün renkler iç içeydi, uçuşuyorlardı. Flu bir renk topu gibi. Giderek açıldı, belirginleşti her şey, tropikal bir ada oluştu. Palmiye ağaçları arasında, bir hamakta yatar gördü kendisini. İçi biraz ısınmıştı, birşeyler anımsıyor olmalıydı. Müzik geliyordu uzaktan, kalktı, sesin geldiği yöne yürüdü. Kocaman bir org gördü ışıktan yapılmış, müzik orgdan çıkıyor ve her nota ayrı bir renk olarak tuşlardan akıp, doğaya karşıyordu. "Bu tanrı olmalı." dedi, org çalan kişi için. Sevimli bir adama benziyordu, üzerinde pelerini vardı, belki de kadındı, dikkat etti yüzü yoktu tanrının. etrafındaki insanlara baktı, onların da yüzleri yoktu ve hiç biri diğerine benzemiyordu. Sonra hamakta yatan kendini düşündü, acaba kendinin yüzü varmıydı. Yüzünü görse belki her şeyi anımsardı. Geriye, hamağın yanına döndü, eğildi yüzüne baktı, yüzü yoktu.


Yüzü yoktu, anımsamalıydı yüzünü. "Bir ayna."dedi, "Bir ayna bulup bakmalıyım, banyoda olmalı.", diye geçirdi aklından, banyoya koştu, fakat ayna yoktu. Bir yerlerde olmalıydı, bütün odaları dolaştı, yoktu. Düşündü ve farketti, kendisi aynaydı, onlarca, binlerce göz, kendine çevriliydi. Kendine bakan yüzlerin, gözlerin farkındaydı ama onları göremiyordu. Kendini de göremiyordu. Upuzun bir yoldu tek gördüğü.


İki yanı çınar ağaçlarıyla kaplı uzun bir yol. Yolu çevreleyen çınar dallarını görebiliyordu. Renk ve ışık yoktu, herşey grinin tonlarındaydı. Yolun dışı yoktu, yapraklar, dallar, sık ve sıralı çınar gövdelerinden başka birşey görünmüyordu. Yolun başlangıcında duruyor, yol ona doğru akıp, içinde kayboluyordu. Dümdüz yol kıvrılmaya, başladı, pulları, çınar yapraklarından oluşan, kacaman bir yılana dönüştü birden. Şimdi o kocaman yılan akıyordu içine. Çığlık attı, sesi çıkmıyordu, tekrar tekrar bağırmak istedi, sesi çıkmıyordu, sesi yoktu. Korktu.


Korktu mu? onu da bilmiyordu, korku yoktu, unutmuştu korkuyu. İnsani olan her şeyi unutmuştu. Duygularının olmadığını fark etti. Her şey bir anda yok olmuştu, sevgi, kısakançlık, kaybetme korkusu, yalnızlık, acılar, her şey... Yalnız tanımlayamadığı bir acı vardı içinde, telefondaki kadının "Bitti." demesinden sonra içine, derinlerine dolan acı... Bedeni de kendisinin değildi, elleri, dudakları, gövdesi... Bedeninden ayrılmış bir ruh gibi uzaktan izliyordu herşeyi. Bir mağarada yatıyordu şimdi bedeni; zamanın, sesin, ışığın olmadığı karanlık bir mağarada. Bomboş mağarada bedeninden biraz uzakta duran saydam eli farketti. İkisinden başka varlık yoktu. Dikat etti, elin bir tanımı yoktu. Eldi işte, sıcak ya da soğuk denilemezdi, yumuşak ya da sert. Eldi işte öylesine, tanımsız, saydam. Dokundu ele.


Avucundaydı saydam el, bir süre tuttu, birbirlerine güç verdiklerini hissettiler, ısındı, terledi elleri. Saydam elin; ruhunun içine, derinlerine uzandığını hissetti. İçindeki boşluğun bir kenarına büzülmüş duran, saçları güneşten bozarmış çocuğa kadar uzandı el. Saçlarını okşadı çocuğun, elini tuttu, ayağa kaldırdı. Etrafına bakındı çocuk, baktığı yöndeki boşluklar kayboluyor, kırlar, ağaçlar, çiçeklerle doluyordu. Renkler yeniden oluşmaya başladı, seslerde... Yemyeşil kırlarda koşmaya başladı çocuk, saçları rüzgarda havalanıyor, kahkahalar atıyordu.


Yatağına oturmuş kahkahalar atıyordu. Sabahın aydınlığı zorluyordu perdeyi, kumrular konmuştu balkon demirine, çınarın dalları serçe doluydu, sesleri geliyordu. Gözü komodine kaydı, sıgarası, çakmağı yerli yerindeydi.

Perihan Baykal
31-10-2005, 17:04
Tropikal ada ve yüzsüz insanlar, sanal alemi ve oradaki insanları çağrıştırdı bana... Yer yer sürrealizmin sınırlarında gezinen bir öykü. İyi biçilir ve dikilirse göz dolduran bir giysi olur.

arja
16-11-2005, 09:28
Çok güzeldi, teşekkürler Emre bey..

sebnem korkmaz
17-11-2005, 23:25
emreeeeeeeeeeee ne yapıyorsunnnnnnnnnn? ben geldim. sana kısa yoldan üç şey sööyleyip gidicem. 1) kesinlikle şiirin öykücülüğüne yansımış. bilmeseydim de senin şair olduğunu anlardım. simgelerin mükemmel. 2) ilk iki öyküne bittim ama sonuncusu izlenimimi sarstı. hayal kırıklığımı aşmaya çalışıyorum henüz. 3) ben iyiyim.

emre gümüşdoğan
26-05-2008, 20:04
Ben öykü yazmayı da denemişim meğerhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley17.gif

irfan mutluer
26-05-2008, 22:17
Ben öykü yazmayı da denemişim meğerhttp://www.siirakademisi.com/forum2/smileys/smiley17.gif


Devam etmeye değer... smileys/smiley2.gif